Hadımların Dünyası –  Çağlar Boyunca Hadımlık

 

“Kimi zaman aşağılanan, kimi zaman korkulan, kimi zaman da saygı duyulan hadımların trajik hikâyesi… Hadımlar, Çin’den Rusya’ya, Osmanlı’dan Hindistan’a, İtalya’dan Mısır’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada yüzyıllardan beri var olmuştur. Saraya hizmetkâr olarak girmeyi başaran hadımlar kimi zaman hükümdarların sağ kolları olmuş, kimi zaman orduların başına geçerek imparatorlukların yönetiminde çok önemli roller oynamışlardır. 20.yüzyılın başına kadar varlıklarını Sistine Şapeli’nde, Çin’de Yasak Şehir’de veya Osmanlı saraylarında sürdüren hadımlar artık yoktur. Buna karşın, kutsal güçlere sahip olduğuna inanılan hicralara Hindistan’da hâlâ rastlanmaktadır. Uzuvlarını keserek cennete kavuşmayı uman Skoptzy tarikatı da çok yakın bir geçmişe dek Rusya’da varlığını sürdürmüştür. Olivier de Marliave, bu sürükleyici araştırmada, kimi zaman aşağılanan, kimi zaman korkulan, kimi zaman da saygı duyulan hadımların trajik hikâyesini gözler önüne seriyor.”

Yumuşak ve yardımsever ama açgözlü ve… pis kokulu

 

Hadımlığın uçsuz bucaksız dünyasında, en iyi tanıdığımız gruplardan birine dahil olan Çinli hadımları nitelemek için çok çelişkili sıfatlar kullanılmıştır. Hem yardımsever, hem de sadık ve fedakâr oldukları söylenir, görevlerinden kaynaklanan niteliklerdir bunlar ama birbirleriyle çelişen tanıklıklara göre, kalleş ve komplocu olarak da nitelenirler. Ancak, şu da kesindir ki bu yarı-erkekler tüm yaşamları boyunca ruhsal açıdan acı çekmiş olmalıdırlar çünkü Konfüçyüs öğretisinin hüküm sürdüğü bir Çin’de, hadım olmak hafife alınacak bir durum değildir. Bu eski bilgeliğe göre, insan bedeni, kişiye anne ve babasından kalan ve saygı gösterilmesi gereken bir mirastır ve eğitimli insanlar, hadımların anne-babaya saygıları olmadığını düşünürler. Dahası, eskiden, çocuk sahibi olmamak da anne-babaya ve atalara karşı yapılmış bir hakaret olarak kabul edilmektedir. Bu da, imparatorluk sarayında görevli hadımların, en azından Yasak Şehir dışında bir evi çekip çevirme imkânı olanlarının arasında evlat edinme oranının neden bu kadar yüksek olduğunu açıklar.

Sığır testisi veya beyaz at penisi gibi, penis ve testislerin yeniden uzamasına yaramasa da, erkeklik niteliklerini geri getirecek yiyecekleri yeme konusundaki saplantılarına bakacak olursak, hadımlar herhalde hiçbir zaman hadım edilmeyi tamamen atlatamazlar. Bazıları penislerinin tekrar uzayacağına da inanırlar, tıpkı Wei Chung Hsien gibi. Kendisi, Yasak Şehir’de uzun süre boyunca alay konusu olmuş, Qing hanedanının hizmetinde bulunan bir hadımdır. Her erkeğin yaptığı gibi onurlandırmak istediği bir cariyesi vardır ve bu dileğini gerçekleştirmek için bir cadıya danışır. Şarlatan, yedi adamın beynini yemesini tavsiye eder kendisine, görevini yapabilen bir erkeklik organının tekrar ortaya çıkmasına yetecektir bu. Wei Chung Hsien, hiç vakit kaybetmeden yedi suçlu yakalatarak onları idam ettirir, sonra da kafataslarını açar ve beyinlerini mideye indirir. Bu ilacın, hadımın aşk hayatı üzerinde herhangi bir etkisi olup olmadığını asla kimse bilememiştir…

Ming hanedanı döneminde yaşanan bitmek bilmez savaşlara katılan hadımlar ise, bedenlerinin kılsızlığını gizlemek için, çoğunlukla bir peruk ve takma sakal takarlardı. Hadımların yüzlerinde kıl olmaması, bu alandaki bilgileri fazla olmayan eski Çinlilerin ilgisini çeker. Yuan adında bir imparator (14. yüzyıl), bir gün, bilge Tao Tsong-Yi’ye “neden hadımların sakalı ve bıyığı olmadığını“ sorar. “Dört Salgı ve Dört Mizaç Kuramı”nı adeta yemiş yutmuş olan bilge şöyle der: “Cinsel organlarının kesilmesi sonucunda, sperm kanalları kopmuştur. Dolayısıyla, dudaklarının ve ağızlarının derisi kurur ve bu bölgede ne sakal ne de bıyık olur.”

Deneysel yönteme daha çok inanan Batılı doktorlar, hadımları daha ayrıntılı olarak yerinde inceleme fırsatını Pekin’de bulurlar. Böylece, fizyolojilerinin ve biçim bozukluklarının ayrıntılı bir tanımına kavuşuruz. Yalnızca Skoptzy’ler ve son Osmanlı hadımlarıyla, bir parça mümkün olmuş bir şeydir bu.

Önce, 1896-1898 yılları arasında Pekin’deki Fransız Temsilciliği’nin doktoru olan Dr. Matignon, Yasak Şehir’e girebilme ayrıcalığına sahip olur ve hadımları muayene eder. Bu hadımlar, varoluşsal acılarını ona itiraf etmezler fakat, hadım edilmiş olmalarından kaynaklanan, idrar yoluyla ilişkili sorunları sıkça yaşarlar. “Eğer hasta çabuk şekilde idrara çıkabiliyorsa” der doktor, “iyileşmiş ve sağlığına kavuşmuş sayılır. Aksi durumda, idrara çıkamama var demektir ve hadım, kan zehirlenmesi sebebiyle korkunç acılar çekmeye mahkûmdur.” Ve hasta bu ölümcül sorunları atlattığında, idrar yoluyla ilişkili, bitmek bilmez sıkıntılar yaşar. Matignon, hadım etme işlemi sırasında geçici olarak yapay bir kanalın (kuş tüyü, metal veya bambudan yapılmış bir tüp) konmasına rağmen idrarın atıldığı deliğin, şeklini kaybetme ve tıkanma eğiliminde olduğunu belirtir ve idrar kanalını mümkün olduğunca esneterek ona yeniden işlevini kazandırmaya çalışır. Eski bir deyim olan “hadım gibi kokmak “ birçok hadım erkekte gelişen idrar torbası iltihabının sonucunda, mayalanan idrarın yaydığı kokudan gelir. Ayrıca, bu hadımlardan çoğu, idrarını tutmakta da zorluk çekmektedir.

Mizaçlarından söz edecek olursak, “[…] Hadımlar, haksız yere acımasız ve şiddet düşkünü olarak tanıtılırlar. [Hadım] Daha çok yumuşak ve uzlaşmacıdır ve eksikliğinin farkındadır” diye yazar Dr. Matignon. Terbiyelerinden de söz eder: “Bulundukları her yerde, sokakta veya sarayın önünde ihtiyaçlarını gören Çinlilerin aksine, hadımlar, hiçbir meraklı gözün eksikliklerini fark edemeyeceği ıssız köşeleri ararlar daima.” Jean-Jacques Matignon aynı zamanda, hadımların belli bir fizyolojiye sahip olmadıklarını, en fazla “genç yaşta hadım edilmiş olan erkeğin yuvarlak yüzlü ve bir derece tıknaz olduğunu, buna karşılık, yirmi yaşında hadım edilenlerin vücut kıllarını kaybettiklerini ve seslerinin inceldiğinin” söylenebileceğini belirtir. Buna karşılık, öyle zannediliyor ki, testislerin kesilmesinin sebep olduğu fizyolojik bozukluklara çok rastlanır ve bunlar vahim rahatsızlıklardır. Matignon’un tespitleri, Birinci Dünya Savaşı sırasında Alman Kızıl Haçı’nda görev yapmış olan Fribourg Anatomi Enstitüsü doktoru Ferdinand Wagenseil’inkilerle uyumludur. Wagenseil daha önce İstanbul’da on bir tane hadımı inceleyip onları dinlemiştir. 1930’da, Yasak Şehir’den yedi yıl evvel kovulan otuz bir hadım üzerinde yapacağı antropometrik araştırmalarına başlamıştır. Wagenseil, ders vermekte olduğu Şangay’dan özellikle uzaklaşır ve Pekin’deki Alman Hastanesi’ ne gider. Burada, bu eski hizmetkârların boyunu, kilosunu ve kemik sistemlerinin ölçülerini tespit eder ve onların birer röntgenini de çeker. Bu hadımların ortalama yaşı elli yedidir ve ortalama olarak otuz sekiz yıldır hadımdırlar. Hadımlarla ilişkili son araştırmalar, 1960 yılında, Çinli doktorlar Wu ve Gu’nun girişimiyle yapılır. Bu doktorlar, aralarından beşi 1911 devriminden sonra hadım edilen yirmi altı hadım daha bulurlar. Ortalama yaşları yetmiş ikidir ve elli dört yıllık bir hadımlık yaşamını geride bırakmışlardır.

Tıbbi incelemeler, birçok noktada fikir birliği içindedir. Her şeyden önce, hadımın bedeni yaşla birlikte değişir: Birçoğu az çok kamburlaşır, göğüsleri gelişir ve sesleri incelir. Hadımların kamburluğu, kemik erimesiyle ortaya çıkan kemik eğriliğinin bir sonucudur ve kemiklerin yoğunluğu zamanla azalır. Göğüslerin gelişmesi ise hadımlarda sık rastlanan bir durumdur ve büyük ve sarkık göğüsleri, seks kölesi olarak kullanılan hadımların işine yarar. Eski Çin’de, özellikle bunu bir zarafet olarak gören üst sınıflarda, eşcinselliğin çok yaygın olduğu bilinmektedir ve bu alanda hadımlar özellikle takdir edilirler. Doktorların diğer bir tespiti ise şudur: Hadımların prostatları gelişmez, hatta çok erken hadım edilen bireylerde prostat küçülme eğilimindedir. Sesleri incelse bile, hadımların sesle ilgili yeteneklerine dair bir tanıklığa rastlanmaz.16 İleride göreceğimiz gibi, İtalyan hadımların sesle ilgili doğal bir yetenekleri yoktur; soprano sanatında zirveye ulaşmalarını sağlayan tek şey sıkı bir eğitimdir. Üstelik, Çin’deki doktorlar tarafından gerçekleştirilen incelemelerin evrensel bir değeri yoktur. Aslına bakacak olursak, Bizans ve Osmanlı hadımlarının kökensel (veya kalıtsal?) nitelikleri, sakat bedenlerinde oldukça farklı izlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. 

Hadımlık mesleği

 

Hadımların, imparatorların çevresindeki varlığına dair ilk belgeler, MÖ 1100 yılına, Zhou Hanedanı’na mensup Chou-Kong’un, hadımlığı, ölüm cezasından önceki en büyük ceza olarak kanunlara geçirmesine dayanır. Bu dönemde, sarayda sıradan bir hizmetkâr kılığında, hadım edilmiş hükümlüler bulunuyordu görünüşe göre. Hadımların mahkemeler aracılığıyla saraya gönderilmesi, gitgide azalmakla birlikte en az 1858’e dek sürer: O yıl, İmparator Qing Hsien-Fon, asileri yargılamak amacıyla bir özel bir mahkeme kurar. Çeteler, savaşın elebaşları ve aileleri, on beş yaşından küçük çocuklar haricinde, ölüme mahkûm edilirler. Esasında, Çinliler için, bu yaştaki kişiler reşit sayıldığından, idam edilebilecekleri düşünülür; bu çocuklar hadım edilirler ve aralarından en hoş görünenler, Yasak Şehir’in yolunu tutar.

Sarayın özel ihtiyaçları açısından, etrafının hadımlarla çevrili olmasını şart koşan ilk imparator Guangwu’dur, oysa ki daha önceki hanedanların dönemindeki hizmetkârların sadece yarısı hadımdır. Cariyelere göz kulak olmanın yanı sıra, hadımların imparatorlar tarafından istenmesinin bir nedeni daha vardır: Bu insanların mirasçıları yoktur, dolayısıyla iktidarı devirmelerinden korkulmasına da gerek yoktur. Buna karşılık, Çin tarihinde, daha sonra da göreceğimiz gibi, kendi iktidar arzularının etkisiyle, imparatorluktaki en yüksek görevlere ulaşmayı başarmış olan hadımlar da vardır.

Çinli bir tarihçi, büyük Ming Hanedanı döneminin sonunda, 17. yüzyılda, 150 milyonluk genel nüfusun içinde, hâlâ çalışan veya emekliye ayrılmış tüm hadım nüfusunun yüz bin kişi olduğunu söyler. Devamında, Qing Hanedanı Mançuları, hadımları küçümsemişler ve onları görece az kullanmışlardır. En azından, hüküm sürdükleri dönemin başında, bu özel hizmetkârları yerlerinde bırakmışlardır. İmparatorluğun son dönemlerinde, hadımlara ilişkin gerçek bir sayım yapılmamıştır ama 1900’lü yılarda, yalnızca Yasak Şehir’de bile birkaç bin hadım olduğu bilinmektedir. Ve 1923’te hadımlığın kaldırılması sırasında, Yasak Şehir’in terk edilmiş duvarları arasında dört yüz yetmiş hadım kalmıştır.

Yani, hadımlığın, 1407 yılından itibaren (kendisi de hadım olan) bir mimar tarafından inşa edilen Yasak Şehir içerisinde altın çağını yaşaması, Ming Hanedanı (1368-1644) döneminde gerçekleşmiştir. Ölümlülerin bu gerçek iç şehre girişleri, beş yüz yıl boyunca yasaklanmıştır. Ming hanedanının ilk imparatoru Hongwu, en fazla yüz kadar hadımın çalıştığı saray hizmetlerini belirlemiş ve hadımlara, herhangi bir siyasi rol oynamalarını ve kitap okumalarını yasaklamıştır. Sözü edilen bu davranışların cezası ölümdür. Bu, her şeye rağmen, güçleri gittikçe artan hadımlar ile âlimler arasındaki uzun bir nüfuz savaşının başlangıcı olur. Bu çatışmalar, çoğunlukla hadımlar için çok kötü şekilde sonuçlanır: Bu parlak hanedanın üyelerinden biri olan ve 1450-1456 yılları arasında kısa süre boyunca hüküm süren Jing-Tai, kölelik hizmetleri dışında hiçbir göreve göz koyamayacaklarını hadımlara hatırlatır. Şefleri Wang-Tchin’i boğdurur ve altın ve gümüş eşyalarla dolup taşan evlerine ve Wang-Tchin’in atlara karşı duyduğu çılgınca ilgi yüzünden edindiği birkaç bin aygıra el koyar. Ve Ming döneminin sonunda başka bir imparator, Hoai-Tsong da baş hadım Wei-Song’dan kurtulmak ister. Baş hadım, işkenceye maruz kalmaktansa intihar etmeyi tercih eder. Dev servetine el konulur ve dalkavukları tarafından şerefine inşa edilmiş olan birçok tapınak yıkılır.

Yasak Şehir’in hadımlarının sömürülme sistemi, üzerinde durulmaya değer bir konudur çünkü bu sistem, bürokratik bir düzenleme örneği oluşturmuştur. İmparatorun yalnızca kendi hizmetindeki hadım sayısı iki bini bulur, olası mirasçılardan (kan bağı bulunan prensler) her birinin otuz hadımı, imparatorun çocuklarının her birinin yirmi hadımı ve kuzenlerin on hadımı vardır. 1420 yılı civarında kurulan bir hadım okulu, Şehir’in kuzeyinde, Charbon Tepesi yakınlarında hadım edilen iki yüz kadar çocuğu, on yaşından itibaren kabul eder. Öğretmenler, onlara bin temel Çince harfi öğrettikten sonra, eğitimleri kendi aralarında paylaştırarak, bu cahil köylü çocuklarına destek olmaktadırlar. Bununla birlikte, bazıları yaşamlarını sarayın arşivlerini yöneterek geçirmeye başlamadan önce, hemen hemen hiç anlamadıkları metinleri olduğu gibi yazarlar, bazıları da, dünyanın en rafine görgü kuralları arasında yer alan Yasak Şehir’in görgü kurallarını öğrenirler. Önce, hocalarına asla ismiyle hitap etmemeyi, bir dizi dolambaçlı ifade kullanmayı öğretirler onlara: “Sonsuz efendi, ulu ata, tanrıların oğlu” vs. Bu formüllere uygun selamlamalar, hadımın muhatabının hiyerarşik seviyesine göre değişir ve basit reveranstan, bir, iki, üç kez diz çökmeye, alının hızlı darbelerle yere vurulduğu uzanmalara kadar gider. Ve bu darbeler, selamlanan kişinin önem derecesine göre, sarayın döşeme taşlarında yankılanmalıdır!

Genç çocuklara, daha sonra, Ming Hanedanı’nın son dönemlerinde aşırı derecede karmaşık bir hal almış olan farklı hizmetler öğretilir: Hadımlar, pipo ve tütün konusunda, giysi veya çay konusunda, ancak uzun bir çıraklıktan sonra hâkim olunabilecek püf noktalarıyla eğitilirler. Normalde, prenslerin yeni hadımların eğitimlerini geliştirmeleri ve bundan sonra, en yetenekli olanları imparatorun hizmetine vermeleri gerekmektedir. Bu nedenle, şu ya da bu klanın hizmetinde olan ve yüzyıllar boyunca birbirleriyle savaşmış olan casus şebekelerini akla getirebiliriz…

Hizmetlerden her biri bir saray denetimcisi ve bir baş hadım tarafından yönetildiği için, Yasak Şehir’de, hadımların yönetilmesinden sorumlu yüz kadar yazıhane vardır. Baş hadımlardan kademesi en yüksek olan, törenin yönetimini üstlenir: İmparatora gönderilen veya saygıdeğer imparatorun kendisinin gönderdiği belgeleri kontrol etmeye dayanan bir tür görgü kuralları bütünüdür söz konusu olan. En yüksek kademelerdeki hadımların elindeki muhteşem gücü buradan da anlayabiliriz. “Oda Adabı “isimli yazıhane, on yaşına kadar, prens veya imparator çocuklarından sorumlu olan hadımları eğitmektedir. Başka yazıhaneler bahçelerle mutfakların bakımı ile sarayın, silahların, mobilyanın onarımıyla ilgilenir. Aralarında birçok hadımın bulunduğu en az üç yüz oyuncu çalıştıran bir gösteri idaresi de vardır. Şarap ve ezmeler için, mutfakların verdiği hizmetin dışında özel bir hizmet de bulunur ve Yasak Şehir mutfaklarının Pekin’de efsanevi bir kusursuzluğu vardır. Uzun yaşamın ve sonsuz mutluluğun simgesi olan erişteler, özellikle imparatorların gerdek gecesinde, kuvvet vermesi için sunulur.

Özel bir bölümde, Yasak Şehir’in ruhani ihtiyaçları için, Budist rahip olarak çalışan on sekiz hadım vardır. Bunlar, “Ruhların Taraçası”nda yaşamaktadırlar. Yüksek rütbeli hadım ve de Budist rahip olarak çifte maaş alırlar ve aynı zamanda astrolog olarak da görev yaparlar. Sahip oldukları batıl inançlar yoluyla temel inançları da şekillendiren imparatorlar, kâhinlere danışmadan bir karar almayı akıllarından bile geçirmezler. Yıldızların konumuna göre, bir olayın tarihinin uğurlu veya uğursuz olduğunu belirten bir fikir, her emirden sonra belirtilir. Bu hadımlar, Şehir’in binlerce odasında gezebileceğinden şüphelenen kötü ruhları kovmak için de devreye girerler ve sonsuz feng-shui (insan ve doğa arasındaki uyum) ilkelerine göre, her eşyanın durması gereken doğru yeri belirlerler. Bunun yanında, astrolojiden ayrı tutulamayan bir dal olan astronomi de, yüksek teknik seviyedeki araçlarla donanmış olan bu ekipte önemli bir yer tutar.

Yüzyıllar geçtikçe ve efendilerin kaprisleri devam ettikçe, Yasak Şehir’de, hadımlara duyulan ihtiyacı arttıran, akıl almaz görevler de ortaya çıkar. Ünlü imparatoriçe Cixi de 18. yüzyılda, kıymetli eşyalarının korunması için bir birim kurar. Bu eşyalar, kâğıt, mürekkep, fırça, mürekkep hokkası, yeşim taşından yapılmış damga, mürekkep tamponu, tespih ve tütsüdür. Diğer hadımların yardım ettiği sorumlu Zhang Lande’ye, meslektaşları alaylı bir biçimde “sekiz hazinenin bekçisi” lakabı verilir ama asıl görevi, Cixi’nin tehlikeli öfke nöbetleriyle mücadele etmektir. Cixi’nin, diğer bir hadım hizmetkâr sürüsüyle beraber, imparatorluk gardırobunun sürekli yenilenen iki bin parçasına göz kulak olmakla görevli bir hadımı daha vardır. Cixi’nin mutfaklarından söz edecek olursak, her gün en az yüz yemek ve yüz tatlı hazırlamak için burada da bir hadım sürüsüne ihtiyaç duyulur. Normalde, her yemekten sonra geriye kalan tüm yiyeceklerin imha edilmesi gerekir fakat hizmet amirleri bunları alıp Yasak Şehir dışında oturan ailelerine götürmek için sabırsızlanırlar. 

Fırçayı tutmak

 

Saray hadımlarının başlıca görevlerinden biri, imparatorun cinsel ilişkilerini yönetmektir. Bir hadım grubu, sarayın, aynı zamanda çok sayıda kadın hizmetkârın da bulunduğu haremi yöneterek, bu gereksinimi karşılar. Cariye ve eş sayısı hanedanlara göre önemli ölçüde değişiklik göstermiştir; bu sayı bazen, tıpkı hadımların sayısı gibi, efsanevi boyutlara ulaşır, bu durum, hükümdarın şöhretini daha da kuvvetlendirmeyi amaçlayan Doğu toplumlarına ait gösterişten kaynaklanır. Her halükarda Çinliler, daha sonra Osmanlılar tarafından da benimsenmiş olan, en iyi mirasçıyı çıkartacak bir kalıtsal bir hazine yaratmaya dayanan, Avrupa monarşilerinde yaşanan veliahtlara ilişkin kaygılardan uzak bir sistem kurmuşlardır.

Hadımların rolü, cariye olmak isteyen kadınlar arasından bir seçim yapmakla başlar. Bu görevin ayrıntılı bir tarifi, 1621 yılında Ming Hanedanı döneminde sarayda görev yapan ve imparatora sunulacak güzellerin seçilme işlemlerini kaydeden bilge Ji Xiaolan sayesinde bize ulaşmıştır. İç sarayın baş hadımlarından biri, o sene, yaşları on üç ila on altı arasında değişen beş bin genç kızı huzuruna kabul eder ve bunların içinden bin tanesini anında elenir.

Ertesi gün, bu kızları genel hatlarını tekrar gözden geçirir ve gözlerinde, kulaklarında, ciltlerinde en ufak bir kusur bulduğu takdirde, onları da ayırır. Daha sonra, seslerinin tatlılığını sınamak için onları konuşturur, kendilerini tanıtmalarını ister. Geriye üç bin aday kalır; kolları, ayakları ve yürüyüşlerinin endamı yakın bir incelemeye tabi tutulur çünkü Çinliler kadınların yürüyüşüne büyük önem verirler. İşlemlerin bundan sonrası, saray görevlisi bir kadın tarafından gerçekleştirilir: Kızlar, gözden uzak bir odada soyulur, koklanır ve tüm eklemleri elle yoklanır. Sonuçta, geriye üç yüz genç kız kalır. Bunlar, davranışlarının, zekâlarının ve imparator cariyesi olabilme yeteneklerinin incelenebilmesi için bir ay boyunca sarayda tutulurlar. Ve en sonunda, her bakımdan mükemmel sayılan elli tanesi, cariye unvanına sahip olmaya ve imparatorun planlı lütuflarını beklemeye hak kazanır. Bilge Ji Xiaolan, genç kızlara pekâlâ verilmesi gereken erotik derslere hiç değinmez, ki bu da şaşırtıcıdır çünkü eski Çinliler, utangaç değildirler. Ama, bu cariye seçme süreci her zaman bu denli zor olmamıştır.

Zu Hanedanı (MÖ 12. yüzyıl) döneminde, imparatorun hizmetinde yalnızca üç eş, dokuz cariye ve farklı unvanlara sahip, fakat yine de haremin bir parçası olan yüz civarında kadın vardır. Ming Hanedanı döneminin sonunda, saray kadınlarının sayısının dokuz bine ulaştığı söylenir.20 Hüküm sürmüş son imparatorlar olan Qing’ler ise, böyle bir ölçüsüzlükte bulunmazlar: Bunlardan dokuzuncusu olan Guangxu’nun yalnızca bir eşi ve iki cariyesi olmuştur! Her halükârda, hadımlar ve bir dolu hizmetçi, hareme göz kulak olmaktadırlar. Yasak Şehir’de, kadınların bulunduğu bölüm “Arka”sarayda, Charbon tepesi boyunca uzanan yüksek duvarın yanında bulunur. İmparator değiştiğinde cariyeler de ortadan kaybolmalıdır. En iyi olasılıkla, ya ölene dek orada kalmak üzere ek bir binaya sürgüne gönderilir ya da öldürülürler. Bu son bahsettiğimiz görev de bir hadıma aittir ki kendisi aynı zamanda bu eski gözdelerin sırdaşlarını da sopa darbeleriyle dövdürterek öldürme görevini de üstlenmiştir. Daha sonra göreceğimiz gibi, Osmanlılar da, Topkapı Sarayı’nda benzer uygulamalara başvurmuşlardır.

1898 yılında, İmparator Ming Xianfeng’in yetmiş iki tane cariyesi vardır ve onlardan birini onurlandırmak istediğinde, belirli bir törene uymak zorundadır. Önce, üzerinde kadınlardan birinin isminin bulunduğu bir kâğıdı çevirip seçtiği kadını “Yeşim Bölüm“den sorumlu hadıma bildirerek arzusunu bildirmesi gerekir. Bu bölümde yalnızca “rahatsız “olmayan kadınlar bulunur, bu mahrem takvimin takibi de bir hizmetkârın sorumluluğundadır. Bunun üzerine, seçilen kadın özenle hazırlanır, daha sonra da tahtırevanla imparatorun dairesine taşınır fakat bağlanmış ayaklarının verdiği acıyı önlemek için bir hadımın sırtında taşınması da sık görülen bir durumdur. Bekleme odasında “Kırmızı Fırça “denen hizmetin hadımları, kadının ismini, buluşmanın gün ve saatini kaydederler. Başka bir hadım, daha da hassas bir işle, cinsel ilişkiyi, sessiz sedasız seyretmekle görevlidir. Bunun amacı, olası bir döllenmenin haklarını korumak için, imparatorun tohumlarının yerine ulaşıp ulaşmadığını öğrenmektir. Her halükârda, birleşmenin ayrıntılı bir kaydını tutar. Normal şartlar altında, imparator ayda yalnızca bir kez kraliçeyle birleşir ve bu birleşme de, güneşi ve ayı ve simgeleyen bu iki varlığın mükemmel birlik içinde olması amacıyla, dolunay zamanı gerçekleşir. İmparator, her ne olursa olsun, cinsel ilişkilerini belgeleyen kayıtları imzalar.

Hükümdarların kişisel bakımı da, hadımların görevi olan hizmetlerin bir parçasıdır. İmparatorluğun son yıllarında da bu tören, karmaşıklığından hiçbir şey kaybetmemiştir. Biri vücudun üst kısmı, diğeri alt kısmı için hazırlanmış iki küvet, sıcak suyla doldurulur. Bunları yanında, üzerinde yüz kadar havlunun bulunduğu iki tepsi vardır. Hadımlar, havluları suya batırarak, sonra da imparatorun vücudunu ovalayarak birbirlerini takip ederler ve her defasında yeni bir havlu kullanılır. Daha sonra, başka havluları da sabuna ve parfüme bularlar.

* Bu okuma parçasının yayını için Doğan Kitap’a teşekkür ederiz. 

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.