‘Doğa Tarihi aynı zamanda bir delirme romanı.’

 

“Dünyanın kendi etrafında dönmediğini hissettiği an paniğe kapılıveriyordu Doğa. İçinde bulunduğu iş ortamı da bu paniği acımasızca köpürtüyordu. Hep merkezde olmalıydı. Hep farklı olmalıydı. Farkı fark edilmeliydi. Kalitesi gözle görülmeliydi. Kesintisiz olarak arzulanmalıydı. İştah, takdir ve kıskançlık dolu gözler hep üzerinde olmalıydı. Yıllar sonra sağda solda küçük adamların belirmeye başlaması da bu takıntının eseri olacaktı.” Hakan Bıçakcı ile metropolün tekinsizliğini bir kadının gözünden izleten romanı Doğa Tarihi’ni konuştuk.

Kitabın adı geniş açıdan baktığımızda hayatın doğal akışının, günümüz insanının tarihi olarak da yorumlanabilir. Kitap ismini belirlerken bu tür bir yoruma açık mı bıraktınız acaba? Bir tür oyun gibi.
Yapaylık üzerine kurulu bir hayatın başrolündeki karakterin isminin Doğa olması açıkça bir oyun tabii. Doğanın dışına hapsedilmiş, doğayla neredeyse hiçbir teması olmayan bu suni hayat kesitine bilhassa Doğa Tarihi demek istedim.

Birinci Bölüm’deki Virginia Woolf alıntısının da verdiği etkiyle bölüm başlıkları Bayan Dalloway’i çağrıştırıyor okura. Bu anımsayışın Doğa’nın hayatında bir yere ait olması gerektiğine inanıyorum. Yanılıyor muyum?
Evet, Doğa’nın kendine ait bir odası yok. Maddi açıdan var aslında hem de en lüksünden. Ancak manevi açıdan yok. Kendine ait hissettiği tek oda, eski evinde kalan, lise yıllarını geçirdiği odası. Yani artık olmayan bir yer. Ayrıca girişteki Virginia Woolf alıntısının romandaki atmosferi çok iyi özetlediğini düşünüyorum.

IMG_7728

Kitabın bölümler arası ilerleyişi kabuk, iç ve öz şeklinde oluyor sanki. Roman ilerledikçe Doğa’yı daha az yargılamaya, daha çok anlamaya başladığımızı hissettim. Sorun neye hangi açıdan baktığımızla ilintili galiba?
Doğru. Tam da böyle olmasına uğraştım romanı kurgularken. İlk başta dışarıdan eleştirel bir gözle bakıyoruz Doğa’ya. Röntgenci gibi. Burada okurla karakter arasında karşılıklı bir uyum söz konusu… Biri teşhir ediyor diğeri dikizliyor. Sonra yavaş yavaş bu uyum bozulmaya başlıyor. Çünkü bir kamera gibi yaklaşıp karakterin içine nüfuz ediyoruz. Bu noktada eleştirel ve uzak açı bakış kayboluyor. Anlamaya çalışma ağır basıyor ve anlatı başka bir anlam kazanıyor.

‘İnsanlar uzun yıllardır ve sistemli olarak tek tipleştiriliyorlar.’

 

Facebook Doğa’nın hayatına fena halde nüfuz etmiş durumda ve morali de, moralsizliği de Facebook kazandırıyor Doğa’ya. Günümüz insanı Facebook’la bu tür korkutucu bir “göbek bağı” mı kuruyor dersiniz?
Doğa’nın görünmek kavramıyla kurduğu hastalıklı denebilecek kadar yoğun ilişki, romanda önemli bir yer tutuyor. Facebook da önemli bir görünürlük alanı. Bu yönüyle Facebook’un romanda rolü büyük. Ve evet eleştirel… Ancak her şeyiyle eleştirmem mümkün değil. İçinde bulunduğumuz yer ve zaman buna izin vermiyor. Aslında zevkle alay edilecek bir şey olan Facebook bile son derece değerli şu sıralar benim ve benim gibi düşünenler için. Çünkü basından alamadığımız haberleri oradan alıyoruz. Ayrıca sosyal medyayı lanetleyenlerin de karşısında yer alıyoruz.

IMG_7725

Roman boyunca kimi olayların altında ezilmekten kurtulan bir eleştiri var: Mekân isimlerinin İngilizce olması. Anladığım kadarıyla sizi derinden düşündüren bir mevzu bu?
Beni bu romanı yazmaya iten mevzu kentsel dönüşüm oldu. Şehrin dokusu müthiş bir hızla bozuluyor. Her yer plazalara, alışveriş merkezlerine, sitelere dönüşüyor. Kasaba tipi kapitalizm başka bir yapının yaşamasına izin vermiyor. Tarihi sinema salonları, eski kitapçılar, yüz yıllık pastaneler yıkılıp yerine tarihi süsü verilmiş pasta kalıbı gibi binalar inşa ediliyor. Tarihi ve toplumsal bağlamdan kopuk, paradan başka hiçbir değer tanımayan korkunç bir yapılaşma her yere hâkim. Şehirdeki tüm yapılar ve hatta ülkedeki tüm şehirler birbirine benziyor. Romanın çıkış noktası bu duruma bir tepkiydi aslında. Plaza kadını ve onun yaşadıkları işi kurmaca bir metne dönüştürebilmek adına daha sonra eklendi. Yani Doğa Tarihi’ni, doğa talanının tarihi olarak da okumak mümkün.

Yine aynı yorumla, fal gerçekliğinin de boyutlarına eleştiride bulunuyorsunuz. Doğa, fal baktırdığı kadının söylediklerini sürekli bir şeylere uydurmaya çalışıyor. Sanki falcı kadın açık uçlar bırakmış da, Doğa onları tek tek bağlamaya çalışıyor. Ne dersiniz?
Evet, inanç böyle bir şey… İnanmak istemekle alakalı tamamen… Ayrıca burada okurun yorumu konusuna gönderme var. Romanlarda okuduklarımız birkaç türlü yorumlanabilir. Çoğu romanda olduğu gibi… Bu da tıpkı fal bakmak gibi aslında… Romanın içinde böyle bir oyun duygusu da var benim için fal bölümünün. Yani açık uçlar bırakarak anlatan falcı kadınla yazar arasında bir ilişki var gibi.

“Aysel’in yorgun bakışlarından, beraber yemeğe çıkmaya pek de gönüllü olmadığını hissetmişti, ama umurunda değildi. Mühim olan istemesi değil, gelmesiydi. İstemeyerek gelen arkadaş, isteyip gelemeyen arkadaştan makbuldü.” Bu kısmı okuduğumda müthiş etkilendim. Çağımızda arkadaşlık ilişkileri, tanışıklıklar bu kısır döngüye mi kapıldı acaba?
Bu ne kadar çağın sorunu, ne kadar genel bir insanlık sorunu bilemiyorum ancak böyle bir dert var kesinlikle.

IMG_7731

“Burcu, Doğa’nın son model telefonunun karşısına daha yeni, daha akıllı bir model çıkarıp koydu. Satrançta ölümcül bir hamle yapar gibi. Doğa’nın tadı kaçmıştı. Gururla masaya koymuş olduğu kendi telefonunu çaktırmadan alıp çantasına atmak ve bir daha asla çıkarmamak istedi.” Sanıyorum günümüzde rekabetin körüklediği inanılmaz çılgınca bir tüketim aracına dönüştük, bu alıntı da bunun altını çiziyor. Bu konudan bahsedebilir misiniz biraz?
Bir ürünü işimizi görmesi için değil, yeni çıktığı için satın alıyoruz artık. Yani bir şeye ona ihtiyaç duyduğumuz için değil, onunla kendimizi daha iyi hissettiğimiz için sahip olmak zorunda hissediyoruz kendimizi. Doğa da öyle. Romanın bir yerinde rahat giysilerini bile onlarla rahat ettiği için değil, onların içinde rahat göründüğü için tercih ediyor mesela. Modasının ne zaman geçeceği planlanmış ürünler pazarında oradan oraya savruluyoruz. Bu bir oyun. Bu aynı zamanda bir bilim… Adı da “arzu stratejileri”.

“Ara ara tuhaf bir karın ağrısı eşliğinde hissettiği çocuk yapma konusunda geç kalmaya başladığı paniği, Doğa’nın içinde hareketlendi. Toplumun kendinden beklediği kariyere sahipti. Yine de mutlu, yani başarılı olabilmek için bu beklentiyi de layığıyla karşılamak zorundaydı.” Bir önceki sorunun izinden gidersek, aynı toplum kişileri tek tipleşmeye de zorluyor, dayattıklarını gerçekleştirmek zorunda bırakıyor. Bilmem bana katılır mısınız?
Kentsel dönüşümü konuşurken yapılar ve şehirler birbirine benziyor demiştim ya. İnsanlar da öyle. İnsanlar kesinlikle tek tipleştiriliyorlar. Uzun yıllardır ve sistemli olarak. İşin acıklı yanı da “farklı ol” sloganı sponsorluğunda yapılıyor bu.

‘Gezi Parkı, Doğa Tarihi’nin anti tezi ya da şu an için imkânsız görünen mutlu sonu.’

 

Günün birinde Doğa’nın hayatına etki eden minik adamlar ortaya çıkıyor. Okuduğum romanlarda kurguda kullanılan bu tür işaretlere özellikle dikkat etmeye çalışırım. Bu açıdan bakıldığında küçük adamların roman okuruna neyi anlatmasını amaçladınız?
Doğa Tarihi aynı zamanda bir delirme romanı. Küçük adamlar da Doğa’nın delirme sürecini temsil ediyorlar. Bu hastalık üçüncü bölümde ortaya çıkıyor. Zaten romanın girişinde bunun olacağı söyleniyor okura. Doğa’nın ilgi budalalığı, sürekli göz önünde olma hevesi, merkezde olma saplantısı sonunda küçük adamları çıkarıyor ortaya. Doğa kendini sahnede hissetmek için küçük adamları seyirci olarak çevresinde görmek zorunda.

Romanın yazılış süreci ve kurgunun zamanı itibariyle Gezi Park’ın olayların bir yerinden görünebileceğini düşündüm romanı okurken. Sanırım o kısım “Kendi ülkesinde heykelleri yasaklayıp yıkan politikacılara işleri yolunda gidiyor diye oy verip, yurtdışı gezilerinde heykellere sokulup otuz iki dişini göstererek gururla poz veriyordu Onur” cümlesiyle hayat buldu. Gezi Parkı, Doğa’nın içine düştüğü durumun toplumun geneline yayılmadığının, hatta daha geniş özgürlük isteğinin bir göstergesi olarak yorumlanabilir öyle değil mi?
Gezi Parkı, Doğa Tarihi’nin anti tezi ya da şu an için imkânsız görünen mutlu sonu.

IMG_7722

Doğa Tarihi / Yazar: Hakan Bıçakcı / İletişim Yayınları / Roman / Editör: Levent Cantek / Kapak: Koray Ekremoğlu / Uygulama: Hüsnü Abbas / Düzelti: Ozan Abbas / 1. Baskı Mayıs 2014 / 227 Sayfa

Hakan Bıçakcı, 1978’de İstanbul’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da tamamladıktan sonra 1996 yılında üniversite eğitimi için Ankara’ya gitti. 2001’de Bilkent Üniversitesi İktisat Bölümü’nü bitirerek İstanbul’a döndü. İlk romanı Romantik Korku 2002’de yayımlandı. Çeşitli dergi ve gazetelerde edebiyat, sinema, popüler kültür konulu yazıları yayımlandı. Apartman Boşluğu Arnavutçaya (2009), Arapçaya (2010), Bulgarcaya (2011), İngilizceye (2012) ve Romenceye (2013) çevrildi. Yayımlanmış kitapları: Romantik Korku (roman, 2002), Rüya Günlüğü (roman, 2003), Boş Zaman (roman, 2004), Bir Yaz Gecesi Kâbusu (öykü, 2005), Apartman Boşluğu (roman, 2008), Karanlık Oda (roman, 2010), Ben Tek Siz Hepiniz (öykü, 2011), Doğa Tarihi (roman, 2014).

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.