“Ana akım medyada yoksulluk g medyada yoksulluk gibi, eşitsizlik gibi meseleler karşısında ağır bir dilsizlik hâkim.”

 

“Doğru düzgün bir ocağın olmadığı yoksul hanelerde, televizyon mutlaka var… Başka birçok şey olmayabilir ama iyi kötü bir cep telefonu mutlaka var. Yoksullar, medyanın kapsama alanındalar. Peki onların medyayla ilişkilerini ne belirliyor? Gündelik hayatın çilesinden –hiç değilse hayal dünyasında– kaçma arzusu mu? Hayatı, dünyayı, kendi durumunu anlamlandırma arayışı mı? Yoksullukla baş etme stratejileri mi? Yoksullar medyayı nasıl görüyor, medyanın aynasında kendilerine nasıl bakıyorlar: Medyanın yoksulları sunma, onları ‘temsil etme’ biçimini nasıl değerlendiriyorlar? Pasif tüketici konumunda mı saymalı onları, yoksa o kadar da ‘âciz’ değiller mi? Hakan Ergül, Emre Gökalp ve İncilay Cangöz yoksul hanelerinde yaptıkları katılımlı gözlemleri de içeren geniş kapsamlı çalışmalarında, bu soruların yanıtlarını arıyorlar. Başköşedeki televizyonun yanı sıra, gazete, cep telefonu, internet, kısacası geleneksel ve yeni medya ile yoksulların yaşam dünyası arasındaki ilişkiyi anlamak ve tartışmak için ufuk açan bir kitap. Genel olarak medyanın nasıl izlendiğine, nasıl algılandığına, nasıl anlamlandırıldığına dair bakış açımızı genişletiyor.”

Bu kitaba kaynaklık eden çalışmayı nasıl gerçekleştirdiğinizi, projenin hangi süreçlerden geçtiğini özetler misiniz?
Hakan Ergül: Kitabın öyküsünü anlatırken, yazarların arasındaki yakınlıktan da söz etmemiz gerek. Sadece kişisel bir yakınlık değil bu. İlgilendiğimiz toplumsal meseleler, akademik yatkınlıklarımız, beslendiğimiz disiplinler önemli ölçüde örtüşüyor. Uzun yıllardır medya sosyolojisi, iletişim araştırmaları, gazetecilik alanlarında dersler veriyoruz. Türkiye’de toplumsal sorunlar ve medyanın bu sorunlarla ilişkilenme yordamlarına bakarken, yoksulluğu bu odağın dışında tutmak mümkün değil. Yaşadığımız, tanığı olduğumuz en yakıcı, en kalıcı yapısal sorunların başında geliyor yoksulluk. Oysa bunun böyle olduğunu Türkiye’de ana akım medyaya bakarak anlamamız mümkün değil. Ana akım medyada yoksulluk gibi, eşitsizlik gibi, toplumsal adaletsizlik gibi meseleler karşısında ağır bir dilsizlik hâkim. Medyanın yoksulluk algısı trajik insan öykülerinden, romantik ya da kriminal haberlerden öteye geçemiyor. Toplumda suçun, şiddetin kaynağı olarak yoksulluğu değil, bizzat yoksulları işaret eden baskın bir yayımcılık anlayışı… Medya eliyle üretilen bu sorunlu yoksulluk algısı başlı başına üzerinde düşünülmeyi gerektiriyordu. Biz de ilk adımda böyle bir çalışma gerçekleştirdik. Medyada yoksulların nasıl resmedildiğine, yoksullukla ilgili haber metinlerinde nasıl bir dil kurulduğuna baktık. Bu süreci yeni sorular izledi: Peki yoksullar medyayla nasıl iletişime geçiyor? Hem yoksulluğun medyadaki tezahürlerine hem de genel olarak medya içeriklerine dair ne düşünüyorlar? Yoksul hanelerin gündelik yaşamında televizyon, radyo, gazete, cep telefonu, internet gibi iletişim araçları nerede duruyor? Kitaba konu olan araştırma, genel olarak bu yörüngede bilgi üretiyor. Etnografik saha çalışmamız için gereken finansal desteği de TÜBİTAK sağladı. Kitap böyle ortaya çıktı.

Medya Ne ki.1 Medya Ne ki.2. HAKAN ERGÜL

Çalışmanın yordamını tarif ederken şöyle yazıyorsunuz: “… yoksulların yüz yüze kaldıkları yoksulluk halini anlamlandırmada, yoksulluğu içselleştirmede ve/veya yoksullukla baş etmede medyanın oynadığı rolü anlamaya çalışacağız.” Bu konudaki yorumunuz, izleniminiz nedir?
Hakan Ergül: Kitabın bütününden söz etmeden bu sorunuza tatmin edici bir yanıt verebilmek kolay değil aslında. Şöyle başlamayı deneyeyim: Biz bu çalışmada hanelere bakıyoruz. Hanenin yoksulluğundan söz ettiğimizde, kolektif olarak deneyimlenen bir çaresizlikten, hane atmosferinin tamamına sinen bir yoksunluk ve mücadele algısından söz ediyoruz demektir. Medyanın hane içindeki tüketimiyle özel olarak ilgilenmemizin nedeni de bu kolektif algı. İzleyiciyi bir kadın, bir adam ve bir çocuk olarak tarif etmek ile aynı izleyiciyi anne, baba, evlat gibi sosyal rolleri içinde anlamaya çalışmak arasında önemli bir fark var. Yoksulluk bir kadının yoksulluğu olmaktan çıkıp, bir annenin yoksulluğuna dönüştüğünde, yoksulluğun hissedilen ağırlığı da değişiyor. İşte medya bir yandan hissedilen –ve çok zaman altında kalınan– bu ağırlığın üretiminde işlev üstlenirken, bir yandan da bu ağırlıkla baş etmede kullanılıyor. Görüştüğümüz ailelerin önemli bir bölümü yaşadıkları yoksulluğu tarif ederken ana akım medyanın bu kesime reva gördüğü dili aşamıyor. Bu dil bize yoksulluğun kaynağı olarak kişisel ihmalleri, ihmalkârlığı, tembelliği ya da nihayet kaderi işaret ederken, yoksulluğu üreten yapısal mekanizmaları ve politik tercihleri de özenle gizliyor. Öte yandan yeni iletişim teknolojilerinin, özellikle internet ve cep telefonunun, yoksulluğun dayattığı sınırlarla mücadelede işlevsel olarak kullanılabildiğini de görüyoruz. Fiziksel olarak dört duvar arasına sıkıştığınız bir coğrafyada aile üyelerinin birbirleriyle ve kamusal alanla iletişimi bu teknolojiler yoluyla gerçekleşebiliyor. Ulaşmak istedikleri bilgiye, medya içeriğine ya da kişilere bu teknolojileri kullanarak düşük bir ücretle ulaşabiliyorlar, iş imkânlarından haberdar oluyorlar. Özellikle yoksul çocuklar için dijital dünyada varlık gösterememek, uzantıları fiziksel dünyada da sezilen bir varoluş meselesine dönüşebiliyor.

Mevcut medyanın içeriği yoksulluğun “sürdürülebilir” olmasının bir aracı mı?
İncilay Cangöz: Bu sorunuzu determinist bir şekilde evet diye yanıtlamak çok zor ve dahası yanlış bir yorum olur. Çünkü yoksulluğun süreğenliği tümüyle ülkemizdeki ekonomi politik tercihlere dayanıyor. Siyasal otoritenin yönetim tarzının ve bölüşüm sorununun bir sonucudur yoksulluk. Burada medyanın rolü nedir diye baktığımızda ana akım medyanın kolayda makro politikalarla veya egemen kültürel kodlarla çatışmaya girmediğini görürüz. İşte bu noktada farklı söylem stratejileriyle, örneğin daha kötü hayatları gösterip “halinize şükredin” veya “yoksullar erdemli olur, zenginler ahlaksız ve güvenilmez olur” gibi yoksulluğu kutsayıcı içerikleri bu amaca destek sağlar.

Haberlerde ve reality programlarındaki dramatik yaşam hikâyelerinin, “bunlar iyi ki benim başıma gelmedi” duygusuyla izlendiği hep konuşulur. Siz de kitabınızda, yoksulların yoksulluk düzeyleriyle ilgili kısmi farklılıkları gözeterek, “biz iyiyiz”, “beterin beteri var, buna da şükür” dediklerini söylüyorsunuz. Medyanın yoksulluğu “hikâyeleştirerek” hayati içeriğinden kopardığını söyleyebilir miyiz?
Emre Gökalp: Tabii ki. Medyada, yoksullar ya suçun ve şiddetin kaynağı olarak damgalayıp kriminalize ediliyor ya da yaşadıkları sefalet santimantal bir söylemle dramatize ediliyor; sizin de ifade ettiğiniz gibi, yoksulluk “hikâyeleştirilerek” hayati içeriğinden koparılıyor. Yoksul insanların hayatları, onların hikâyeleri bu soruna uzak olan kesimler/seyirciler için daha çok seyirlik bir malzemeye dönüştürülüyor. Yaygın medyada yoksulluğun nedenleri ve toplumsal boyutları ya göz ardı ediliyor ya da gözden ırak tutuluyor. Açlık sınırında yaşayan ve kendilerinden çok ama çok daha yoksul olan “sınıf altı” kategorisindeki insan öyküleri yaygın medyada mütemadiyen dramatikleştirilerek ve son derece patetik olarak temsil ediliyor. Yoksulluğa neden olan ve onu hem yaygınlaştıran hem de süreklileştiren ekonomi politik faktörler kamufle ediliyor ve yoksulluğun sorumlusu olarak yoksul insanların bizatihi kendileri gösteriliyor.

Medya Ne ki.4. EMRE GÖKALP Medya Ne ki5

Çalışmanızdaki yoksul kişiler, medyadaki egemen yoksulluk klişeleri ile kendi yaşam pratikleri arasında nasıl bağ kuruyor?
Emre Gökalp: Öncelikle, yoksulluğu hangi kritere göre tarif edersek edelim, her durumda somut olarak “yoksul” olan bireylerin yarısından biraz fazlası kendilerini yoksul ya da fakir olarak görmüyor! Bizi de en çok şaşırtan “beterin beteri”nin farkında olan ve bu minvalde “haline şükreden” bu insanların “aç” ve “açıkta” olanları yoksul olarak görmeleri, “aç” ve “açıkta” olmadıkları için kendilerini yoksul değil de daha çok “ortada,” yani “orta sınıf” olarak görmeleri. “Çok şükür, aç değiliz, açıkta değiliz” diyerek kendilerini “yoksul” olarak tarif etmekten genellikle imtina ediyorlar. Bu algıda yoksulluğa dair –bilhassa yaygın medyadaki– egemen kültürel temsiller şüphesiz çok etkili oluyor. Bilhassa televizyon (haber) programlarında yoksulluğun genellikle “bir somun ekmeğe muhtaç olan” açlık sınırındaki yoksullarla özdeşleştirilmesi, TV karşısındaki yoksulların kendilerini gayriihtiyari ekranda tanık oldukları sefaletle karşılaştırmalarına yol açıyor. Medyanın “sınıf” olgusunu çerçeveleme biçimi izleyicilerin sınıfsal algılarının oluşmasında da çok belirleyici oluyor. Ayrıca medyada sunulan (ya da inşa edilen) “gerçekliğin” kendi gerçekliklerinden çok farklı olduğuna dair bir kanaate büyük ölçüde sahipler. Yoksul hanelerdeki katılımlı gözlemlerimizde tanık olduğumuz farklı konular üzerine sohbetlerin önemli bir bölümünün işsizlik ve “geçim sıkıntısı” üzerine olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Aile üyelerinin bir arada olduğu akşam yemeklerinde ve haberler izlenirken –doğrudan ya da dolaylı olarak bu soruna temas eden haberlerde– bu konularda eleştirel değerlendirmelere çok sık denk geldik.

Türkiye’de televizyon izleme oranları yükseldikçe –ki artık dünya birincisiyiz–, yapılan programlardan seyircinin totalini hedeflemek zorunda bırakılıyor, bu da en kolay algıyı doğuran, en çabuk tüketilen içeriği zorunlu kılıyor, yayıncı için… Kent yoksulu aileler, televizyonu tek sesli buluyor mu, eğlence ihtiyacını karşılıyor mu?
Hakan Ergül: Elbette hayır. Zaten herhangi bir iletişim aracının kentli yoksul hanelerin kültürel gereksinimlerini ya da eğlence ihtiyacını tek başına karşılayabilmesi de mümkün değil. Buna televizyon da dahil. Öte yandan kentin cazibe merkezlerine ulaşamayan, sosyalleşme pratikleri ev, okul, işyeri üçgenine hapsedilen kent yoksulları için televizyon kadar etkili bir başka seçenek de yok. Yoksul hanelerde televizyon kolektif olarak tüketilen, sunduğu içeriklerle aile üyelerini bazen hep birlikte, bazen de anne-kız, baba-oğul kombinasyonlarıyla ekran karşısında bir araya getiren en etkili iletişim aracı durumunda. Sorunuzda işaret ettiğiniz tek seslilik tespiti, görüştüğümüz ailelerde de “hepsi birbirine benziyor” eleştirisiyle sıkça dile getiriliyor. Lakin bu eleştiri yoksul haneleri farklı kanallara yöneltebilecek bir güce erişemeden, ana akım medyanın cazibesi karşısında yok oluyor. Çalışmamıza katılan haneler kültürel, etnik, mezhepsel kimlikleri ve politik tercihleri açısından önemli farklılıklar gösterseler de bu farklılıkların da popüler kanallardan yansıyan ışıltılı dünyalar karşısında büyük ölçüde silindiğini söyleyebiliriz.

Yoksul hanelerde, televizyondaki içeriğin erkek egemen ve cinsiyetçi dili nasıl yansıma buluyor size göre? Bu anlamda orta sınıf gündelik yaşamı ile televizyondaki içerik uyumlu mu?
İncilay Cangöz: Medyanın, özellikle de televizyonun dolaşıma soktuğu popüler dil ve söylemler, hane içi hayatlarda da yansımasını buluyor. Hane üyeleri kendi yoksulluklarını tanımlarken ya da reddederken, ana akım medyanın yoksulluk tarifinde kullandığı sorunlu dile başvuruyor. Aynı şekilde televizyon türleri arasında yaygınlaşan ve giderek bir üstdile dönüşen magazinel dilin de yaygın biçimde kabul gördüğüne tanık olduk. Sözgelimi bir anne akşam yemek sohbetinde Seda Sayan’ın evlenmesini konuşmak isteyebiliyor; ancak kamusal alana çıkarak evin geçiminden sorumlu oğlu ve kocası da bu geleneksel rol ve işbölümünün bir uzantısı olarak onu mazot fiyatına gelen zamma yani onlar için çok daha “önemli” bir konuya veya gündelik yaşamlarının gerçekliğine davet edebiliyor. Bir başka hanede bir anne Aşk-ı Memnu dizisini yeni evli oğlunun gelinine yasakladığını ve karısının bu tarz bir “ahlaksızlığı” izlemesini istemediğini belirtmektedir. Tabii tüm bunlar erkeklerin TV izleme alışkanlığı dolayımıyla kadınları küçümseme ve kontrol etme amaçlarına hizmet etmektedir. Dolayısıyla, özellikle popüler televizyon dizilerinin ve programlarının yıldızları, sosyal ve kültürel tüketimleri izleyiciler arasında cinsiyetçi bir dili bir süreliğine dolaşıma sokabiliyor. Sözünü ettiğimiz dil kavramını da sözlü dilden erkeklerin kumada hâkimiyetinde sembolleşecek dile kadar genişletebiliriz. Orta sınıf gündelik yaşamı ile televizyonda içeriğin her zaman uyuştuğunu söylemek zor ama bunu yakalayabilen program içerikleri de var tabii. Dizilerde daha çok üst veya üst orta sınıf temsili var ama yoksul hanelerde de bir boyutuyla kendilerinin uzağında olsa da diğer boyutuyla farklı sosyal kültürel tüketim olanakları olmadığı için bu insan öyküleri de ilgiyle izleniyor.

Medya Ne ki6 Medya Ne ki.3. İNCİLAY CANGÖZ

Televizyoncuların en çok tartıştığı ikilemlerden biridir: “Seyirci ekranda kendini ve kendi hayatını izlemek ister.” Ve aslında tersi sayılmasa da başka bir içeriği çağıranı şudur: “Seyirci ekranda yaşamak istediği hayatı görmek ister.” Sizce kent yoksulları, ekranda nasıl bir yaşam tarzının temsillerini görmek istiyor?
Emre Gökalp: Sosyal yaşamı yok denecek kadar az, kamusal alana erişim imkânları alabildiğine sınırlı ve kentin cazibe merkezlerine son derece uzak olan yoksul bireyler için, televizyon, dışarıdaki erişilemeyen dünyaya bir düzeyde erişebilmenin ve o dünyayı deneyimleyebilmenin en kolay yolu. Televizyonun fevkalade albenili ve parıltılı dünyası sadece yoksul hanelerin kireç boyalı döküntü duvarlarını değil, önünde ev işlerini yapan annenin, vakit geçiren babanın ya da ödevleriyle uğraşan çocuğun renksiz, monoton ve tekdüze hayatını da aydınlatıyor. Yani, ekranda gördüğü ama yaşayamadığı hayatı izliyor. Diğer taraftan da kendini ve kendi hayatını da izlemek istiyor. Az önce de söylediğim gibi, medyada sunulan kendine dair “gerçekliğin” kendi gerçekliklerinin olmadığının da pek çoğu farkında. “O bizim değil, televizyonun gerçeği!” ya da “Medya hiçbir zaman fakir kitleye hizmet etmedi” diyorlar. Araştırmamız süresince yayınlanmakta olan –ve çok popüler olan– “Yemekteyiz” programına yönelik karşılaştığımız değerlendirmeler ve tepkiler bu noktada güzel örnek olacak. Gözlemlerimiz boyunca, katılımcıların çoğu yayınlanan bölümlerde hem yemekler yapılırken kullanılan malzemelere hem yapılan yemekler servis edilirken gördükleri yemek takımlarına hem de programdaki ev sahiplerinin evleri kadar “lüks” evlere sahip olmadıklarını vurguladı. Bu program için “Bu yemek programına istesem de katılamam. O yemekleri de yapamam. Katılsam bu sefer, zaten bu evimi gösteremem” ya da TV’deki tüm programlar için “Zenginler için yapıyorlar tüm programları…” diyen katılımcıların sözleri herhalde durumu özetliyor olsa gerek.

Bu çalışmanın sonunda, araştırmacı olarak ulaştığınız veriler bir yana, konuştuğunuz insanların sizde yarattığı etki ne idi?
İncilay Cangöz: Öncelikle araştırmamızın bitmesiyle bile alanla bağımız veya bu konuyla ilgili bağımız hemen kop(a)madı. Sosyal bilimciler olarak teoriler veya medya içerikleri üzerine çalışmanın “soyut” ve “soğuk” dünyasında doğrudan insanların, kentin yani yaşamın kendisinin içine girmiş olduk. Çalışmak kolay olmasa da her seferinde hanelerden ve mahallelerden belirli hüzünlerle ayrılsak da bu insanlar için ne yapabiliriz sorusunu zihnimizden atamadık. Derslerimizde verdiğimiz örneklerle, öğrencilerimizi yönlendirmelerimizle; mekânsal olarak alanla bağımızı ve akademik ilgi olarak da yoksulluk meselesine kafa yormayı bırakamadık. Tabii çalıştığımız ailelerle doğum günü, öğretmenler günü veya bayramlar gibi çeşitli vesilelerle iletişimimiz sürüyor. Sanıyorum bizde kalan en derin etki sosyal bilimcilerin mutlaka tüm üretimleri değilse de bir kısmı kesinlikle alana inilerek yapılmalı.

“Medya Ne ki… Her Şey Yalan!” Kent Yoksullarının Yaşamında Medya / İnceleme – Araştırma / Yazarlar: Hakan Ergül – İncilay Cangöz – Emre Gökalp / İletişim Yayınları / Editör: Tanıl Bora / Dizi Kapak Tasarımı: Ümit Kıvanç / Kapak: Suat Aysu / Kapak Fotoğrafı: Züleyha Özbaş / 1.Baskı 2012 / 216 Sayfa

Hakan  Ergül; 1972 Kayseri doğumlu. Anadolu Üniversitesi, İletişim Bilimleri Fakültesi’nden mezun oldu. Doktorasını Tohoku Üniversitesi, Uluslararası Kültürel Çalışmalar Enstitüsü’nde (Japonya) tamamladı. Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim üyesidir.

İncilay  Cangöz; Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Basın ve Yayın Bölümü mezunu. Yüksek lisans ve doktorasını aynı üniversitede tamamladı. New York Üniversitesi Medya, Kültür ve İletişim Bölümü’nde bir yıl misafir öğretim üyesi olarak çalıştı. Anadolu Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmaya devam ediyor.

Emre  Gökalp; 1971 yılında Ankara’da doğdu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamladı, Ankara Üniversitesi’nden “İletişim” doktoru olarak 2004 yılında mezun oldu. Anadolu Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.