‘Ben kendimi beğenirim. Mütevazi olmak, kabul görmek için geliştirilmiş bir rolün epeyce çalışılmış hali.’

 

Aslında belki de birçok kişinin hayalidir, kurumsal kölelikten kurtulup istediği işi ya da hobiyi devam ettirip hayatına devam edebilmek. Üst düzey yöneticilikten, yazarlık, oyunculuk gibi hayattan daha çok keyif aldığı işlere odaklanan Hakan Karahan bu kez polisiyenin dışında bir kitapla okur karşısında…

Arka kapak yazısında, kitap şöyle tanıtılmış; “Nehirde Kayan Yıldızlar’da Hakan Karahan bize kendimizle barışabilmenin ve yüzleşebilmenin formülünü armağan ediyor. Mutluluğun ve mutsuzluğun ötesine geçip hayatın “farkına varmayı” istiyorsanız bu romanı okuyun ve yeniden yaşamaya başlayın. Kaldığınız yerden…”

Romanlarınız, şiir kitaplarınız, yapımcılık-oyunculuk, şarkı sözü yazarlığınız gibi birçok şapka var taşıdığınız, galiba sanat ile bir şekilde yolunuz kesişmesi gerekiyormuş. Kurumsal hayatınızda yaşadığınız iş stresine kıyasla nasıl bir hayat , stress bakımından sizi zorluyor mu zaman zaman, üretme baskısı yaratıyor mu üzerinizde?
Kitapları kendinize yazmadığınız, filmleri kendi arşiviniz için çekmediğiniz sürece stres her zaman hayatınızda mevcut. Her iki şekilde de yaptığınız işleri paylaşmak, yayılmasını sağlamak ve beğenilmesini istemek sizi iki ayrı mercie doğru sürüklüyor. Kitapta öncelikle basımını ve yurt çapında dağılımını sağlamak için bir yayıneviyle anlaşmanız şart. Gelin görün ki her yayınevi sizi kabul etmeyebilir. Kimileri kitabınızı beğenmez, kimileri için de muhteviyat onların çalıştığı stillere uymaz. Dolayısıyla sizi anlayan, beğenen bir yayınevi ve burada sizinle çalışmaya hevesli, sizi kollayan bir editör girmesi lazım hayatınıza ki o yazdıklarınız basılabilsin. Sonra o yayınevinin bir basın ilişkileri sorumlusu olmalı ki hem sizin yüreğinizi anlayacak hem kafanızı okuyacak hem de bu kitabın kitlelerce okunabilecek tanıtımını organize edecek. Demek ki kolay değil. Film işine gelince bütçeyi doğru yapacaksınız. Konu seyirciyi ilgilendirecek iyi yazılmış bir senaryonun temeli oluşturmasıyla başlayacak. Oyuncu seçimleri, teknik ekip, mekanlar ve çekim süreçlerinin çok iyi ayarlanması gerekiyor. Daha sonra bu ürünü sinemalara sokacak dağıtım firmasıyla anlaşmak şart. Hatta çok önemli. Zamanlaması, gösterimde kalacağı haftalar ve salon adetleri titizlikle ayarlanmalı. Arkasından reklam, reklam, reklam. Hepsi bir bütçe meselesi, rekabete açık ve inanın göz açıp kapatıncaya kadar oluk gibi para yiyor. Sonuçta kurumsal hayatımda yaşadığım iş stresi aynen sürüyor. Tek fark başkalarının şirketinde, unvanım ne olursa olsun emir alıp yırtınıp çalışan bir pozisyondan kurtulmuş olmam. Burada kendi kendimin sahibiyim. İster yazarım, ister yazmam. Canım isterse ve finansman kaynağı bulabiliyorsam film yaparım. Bulamıyorsam,  ama iyi teklifler varsa başkalarının filminde oynarım. Daha özgürüm açıkçası. Üzerimdeki üretme baskısı ise hiç bitmiyor. Bu da iyi. Çünkü midem kilitleniyor, az yemek yiyorum, kilo almıyorum. Lise  arkadaşlarımın veya eski hayatımdaki iş yeri arkadaşlarımın her gördüğümde yıpranmışlıkları ve formsuzlukları beni dehşete düşürüyor. Galiba sanatla bir şekilde yolumun kesişmesi beni daha üreten, daha stresli ve daha formda tutmak için hayatın bir hediyesi.

Yazarlıktan para kazanmanın aslında çok zor olduğu bir ülkede, bu alanda ismi geçen bir yazar olmanız, yazdıklarınızın beğeniliyor olması nasıl bir duygu. Kendinizi şanslı görüyor musunuz, yoksa  bu da sizin için, çalışıp kazanılan bir başarı statüsünde mi ?
Emin olun yazarlıktan kazandığım,  ciddiye alınabilecek, bir kuruş yok. Altı romanım var ve hiçbirisi daha beş bin adeti geçemedi. Yayınevinin bana belli bir yüzde verdiğini tahmin edebilirsiniz. Hesabı kendiniz yapın, ortaya haftasonu tatil parası çıkar. Türkiye’de yazarlıkla uğraşıp daha ilk baskıda yüzbinler satan taş çatlasa bir düzine yazar vardır. Bunlar malum kişiler zaten. Hem iyi yazıyorlar, hem çok başarılılar hem de çok popülerler. Bu bir düzine insanın dışındaki biz diğer yazarlar beğenilsek de okunsak da, bilinsek de geçimimizi sağlamak için başka işlerle de uğraşmak zorundayız. Ben yazabildiğim için kendimi çok şanslı sayıyorum. Çünkü en azından istemek başka yazabilmek başka. Ben romanlar yazmak için kurumsal hayattaki her şeyi sekiz yıl önce bıraktım ve bu yıllarda beş roman ve beş film projesinin üstesinden gelebildim. Kitabımı rafta görmenin hazzını hiçbir şeye değişmem. Bir kitap benim tecrübeme göre çok zor yazılıyor ve çok uzun saatler ve aylar bazen yıllar alıyor. Masa başında sekiz on saat geçirmeden hiçbir şey üretilemiyor ve emin olun üç saatten sonra zaten kafanız kazan oluyor. Kurumsal hayatta ise sabah dokuzdan altıya işte otursanız bile o kadar güç sarf etmiyorsunuz. Kısacası yazmak için insanüstü bir çalışma temposu, hayal gücü, araştırma ve enerji gerekiyor. Yapayalnız üretiyorsunuz her şeyi. Takım oyunu yok. Tek siz.

HAKAN.KARAHAN1 HAKAN.KARAHAN2

Dönüp baktığınızda, yayınlanmış romanlarınızdan ‘sonunu farklı bitirirdim’ dediğiniz bir eseriniz var mı? Burdan yola çıkarsak, yazarken tamamen akışa göre-plansız mı ilerliyorsunuz, yoksa baştan hikayenin bir iskeleti, sonu belli oluyor mu?
Bütün romanlarımın sonunu farklı bitirebilirdim. Mutlaka bir akış planım oluyor. Bunun ortası belli. Başı aslında ortasına göre defalarca şekilleniyor. Sonu o an aklınızdaki onlarca yoldan hayatınızın o döneminde hangisine yöneldiğinize bağlı. Her seferinde bir şekilde ben değil sanki roman kendi sonunu yazıyor. Bugün eski romanlarıma göz attığımda hepsini daha farklı yazabileceğimi hissediyorum. Mükemmel bir plan yok. Aynen mükemmel bir kitap, bir senaryo ya da bir film olmadığı gibi. Aynen mükemmel bir insan olmadığı gibi. Tek doğru olmadığı gibi. Dün hoşunuza giden bir şey yıllar sonra itici ya da aptalca gelebilir.

Gelelim yeni kitabınıza. Polisiye roman bekleyenler için epey şaşırtıcı olacak gibi duruyor. Kendinizden romanlarınızda detay vermekten kaçınmayan bir yazarsınız,. “Nehirde Kayan Yıldızlar” nasıl oluştu, fikir olarak belli bir olay dizisi var mı size bu kitabı yazdırmak isteyen?
Nehirde Kayan Yıldızlar’ı bana ellili yaşlar yazdırdı. Dört değişik hayat yaşadım yarım asır içerisinde. Bunları aktarmak istiyordum. Arkadaşlıklar, dostluklar, aile ilişkileri, aşk, öğretiler, yalanlar, yanlışlar, kendi felsefem, başarısızlıklarım, pişmanlıklarım vb. muhtelif konularda söylemek istediğim her şeyi bir kurgu roman içerisinde aktarmak istedim. Dolayısıyla bana çok benzeyen ama benden daha akıllı, daha olgun, daha yaşlı  ve daha fazla acı çeken bir karakter üzerinden kurdum olayların akışını. Kendiyle, ailesiyle ve çevresiyle dertleri olmayan hiç kimse yazı yazamaz. Benim tonlarca sıkıntım olduğu için bu tip romanları bir şekilde yazabiliyorum. Çok kitap okuduğum, çok film seyrettiğim, çok seyahat ettiğim ve kırmızı şaraptan çok hoşlandığım için hayat bana yeni ilham kaynakları, dertler ve belalar sunuyor. Geriye bunları derleyip toparlayıp kitap haline getirmek kalıyor.

Kitaptaki Cem karakteri sanırım sizden çok izler/benzerlikler taşıyor, dili çok samimi belki de ondan çok gerçeklik hissi bırakıyor okurken. Özellikle bu romanı yazdıktan sonra hala kendinizle hesaplaşacağınız bir yön kaldığını hissediyor musunuz?
Kitaptaki Cem bana çok benziyor çünkü ben malzeme olarak kendimi ortaya koyuyorum. Kendimi yazabilirim, hiç bilmediğim birini değil. Sıfırdan birini yaratsam bile refleks olarak bu kişi bana dönüşüyor romanın içinde. Belki de başka türlü nasıl yazılabilir bilmiyorum. Özünde ben olduğum için kitabın dili çok samimi bence. Onun için gerçek. Samimiyet dışında kuvvetli başka bir silahım varsa da henüz ben bunun farkında değilim. O yüzden hala samimiyete sığınıyorum. Nehirde Kayan Yıldızlar’dan sonra emin olun hala kendimle hesaplaşacağım bir yön var. Kalan malzemeyle umarım ileride yeni bir roman yazabilirim. Anlatırken mahcup olacağım, çok üzüleceğim ve yüzümün kızaracağı şeyleri tüm bunları kafama takmayacak yaşlı günlerim için bir köşeye ayırıyorum. Bence gelecekte bir cesaret onların da hakkından  gelirim.

Yazma süreci nasıl ilerliyor sizin için. “Nehirde Kayan Yıldızlar” ı ne kadar sürede yazdınız? Romanı yazarken ya da bitirirken ruhen bir rahatlama yaşadınız mı?
Nehirde Kayan Yıldızlar’ı aklıma düşüşünden son noktayı koyuşuma, bir yıl on ayda yazdım. Aralarda bir yerde kalemi elimden bıraktım gittim bir filmde oynadım. Mayıs’ta sinemalara gelecek. Adı, Ateşin Düştüğü Yer. Çekimler o kadar uzun sürdü ki kitaba döndüğümde nerde kaldığım ve nereye doğru gideceğim karmakarışık olmuştu. Çok yorulmuştum ve ilk defa bir romanı yazamayacağımı, bitiremeyeceğimi hissedip büyük hayal kırıklığına uğradım. Sonra yavaş yavaş kendimi toparladım ve nerden bulduğumu bilmediğim bir kuvvetle üstesinden geldim.  Romanı yazarken kendi ruhumu deştiğim için çok acı çektim. Hatıralarımın bir kısmını artık beynimden, kalbimden değil nerdeyse midemden çıkarttım. Bitirdiğimde ruhen rahatladım. Sonuçta yapmak istediğim şeyi yapıyorum. Bana ne olursa olsun yapmak istediğim bu.

HAKAN.KARAHAN5gerekirse

Kitapta Cem babasının kanser olmasıyla, yaşlandığının da farkına vararak kendisine karşı dürüst olmak adına geçmişiyle yüzleşmeye başlaması, kitabın esas okuru çekmeye çalışan ana fikri belki de. Peki, hayallerinin peşinden giden biri olarak, çevrenizdekilere bu anlamda karışan biri misiniz, onları uyaran, koruyan, kollayan?
Geçmişi ile yüzleşmeyi herkes yapamaz. Herkesin en iyi yaptığı şey kendi kendini aldatmaktır. Çevremde sadece bu işin hakkını verecek cesarette insanlar var. Dolayısıyla benim onları uyarmam, korumam ya da kollamam gerekmiyor. Sadece kendi oğlum dahil  bazı kıymetli gençlere eğer onlar açık bir gönülle kabul ediyorlarsa yardım edebilirim. Onu hissetmem lazım. Prototip, at gözlüğü takmış sıradan, geleneksel, klişe ve maddiyatçı hiç kimseye şöyle yan gözle bile baktığımı hatırlamıyorum. Onlar zaten yoklar benim dünyamda. Farklı gezegenlerin farklı kabileleriyiz sanki. Bu tip insanlar zaten bana gelmez. En büyük lüksüm bu. Çerçöple uğraşmamak. İyi bir iş, maddi güvence, kartvizit ve cemiyet mensuplarına yol göstermek doğal olarak benim gibi bir hayalperestin çok sıkılacağı bir uğraş. Onlar zaten birbirini kollar. Bana ihtiyaçları yok. Bu sürüleri güdecek çobanlar kendi içlerinden çıkıyor zaten.

Romanda “Çocuklar doğacakları aileleri kendileri seçerler”  lafı çok etkileyici. Bir kere daha hayata gelseniz siz aynı ailenin çocuğu olmak ister misiniz?
Hayır. Bu hayatı bunu seçerek sıramı savdım. Sonraki hayat başka macera.

Ayşe Arman ile 2007 senesindeki röportajınızda “Ben, bana deliler gibi bağırılmazsa anlamam. O da benim gibiydi.” demişsiniz babanız için . Babanızla aranızdaki ilişkisi sizi muhtemelen bu günlere getiren en büyük tecrübe olsa gerek. Yazdığınız bunca kitap ve yaşanmışlıktan sonra, geçmişte yaşadığınız bu sert virajlı ilişkinize daha kolay bakabiliyor musunuz, söylediğiniz gibi siz arkadaş olan bir ebeveyn olabildiniz mi?
Tabii ki şimdi dönüp geriye baktığımda taşlar yerine oturuyor. Her şeyi daha kolay anlayabiliyorum. Ne yazık ki bunları kavrayabilmem için elli iki yıl gerekiyormuş. Ben daha akıllı, daha anlayışlı, daha az isyankar, daha insancıl ve daha bir sürü şey olabilirmişim. Olamamışım. Sonradan idrak etmişim. Bir şarkı sözünde de yazdığım gibi aslında “hepsi benim suçum”. Yine de sanırım hiç anlamamaktansa, hiç farkında olmamaktansa böylesi daha iyi.  Doğal olarak ben arkadaş olan bir ebeveyn olabildim. İnanmazsanız oğluma sorun.

‘Nehirde Kayan Yıldızlar’ ön yargılar, baba oğul -aile ilişkileri, çokca bir insanın büyüme tecrübesinin her satırda kendini hissedildiği bir kitap. Okurken biyografi olabilir mi diyecek kadar kişisel geliyor, karakterin sizinle örtüşen yanlarından dolayı. Kitapta geçtiği gibi “mutluluğun ve mutsuzluğun ötesine geçip hayatın farkına varmak” denen yerde Hakan Karahan hala keşfedecek bir şeyler buluyor mu kendisiyle ilgili?
Hala kendimle ilgili keşfedecek bir sürü şey buluyorum. İnsan en fazla kendini tanır. Bunun sonu yoktur. Aslında kendimizden başka kimseyi tam olarak tanıyamayız. Eh, zaman durmadığına göre, yıllar geçtiğine göre, biz hiç aynı kalmadığımıza göre, yaşlandıkça değiştiğimize göre demek ki bu keşif ömür boyu devam edecek. Başka keşfedilecek bir şey de yok. Güneşin doğduğu yer belli battığı yer belli. Belli olmayan biziz. Ölüm belli, hayat belli değil. Demek ki kendimizde  bundan sonra keşfedebileceklerimizin  sınırı yok. Yaşamın farkındaysak zahmet edip kendimizi her seferinde yeniden keşfetmenin de farkında olmamız gerekiyor. Ben buna çaba harcıyorum. Geçiştirmiyorum. Düşünüyorum, sindiriyorum, devam ediyorum sonra dönüp tahlil ediyorum. Bazen de rahat bırakıyorum. Olduğu gibi bırakmak da keşfedilmeye değer bir olgu. Bazen tabi.

Cem’in “Sen nerede olursan ol Türkiye’nin ahtapot kollarından kurtulamazsın” sözünün  aksine bu duruma inat, ülkeden gitmek bunu zorlamak istediğiniz hiç oldu mu?
Bu ülkeden gitmeye kendimi hiç zorlamadım. Uzun tatillere başka ülkelere gitmeyi çok isterim ama. Uzundan kastım iki ayı geçmeyecek sürelerde en fazla üç defa belki. Biliyorum ki bu ülkeden gidersem nerde olursam olayım bu ülkeye dönmek için kendimi zorlayacağım. Genetik şifrem burada, mayam burada, geçmişim burada, lisanım burada ve toprağım burada. Başka yerde ömür boyu yaşayamam. Üstelik rakı da sevmem meze de. İnsanlarla da aram pek iyi değil. Göbekten buraya bağlıyım. Gerçek olan bu. Hayallerimi zaten tatmin ediyorum. Türkiye’nin ahtapot kollarından kurtulamamak bir kaçış gerektirmiyor. Farkında olmak yeter. İyi, kötü, mutlu, mutsuz mühim değil. Hakikat peşinde koşmak lazım.

Kurumsal hayatta üst kademelerde  görev almış biri olarak, eminim ilginç alışkanlıklarınız vardır, kitap yazarken belli uğurlarınız, motivasyon eşyalarınız, ortamınız var mı?
Tek alışkanlığım yalnızlık. Kitap yalnız yazılır. Üst kademelerde görev aldığımda da kararlarımı yalnız almıştım. Takım oyunu falan hikaye. Onları memurlar kendilerini iyi hissetsin diye yöneticiler uydurur. Alışkanlığım kalem. Bilgisayar kullanmam. Bütün kitaplarımı bakkaldan aldığım talebe defterlerine kurşun kalem, tükenmez kalem, gazlı kalem gözetmeksizin elime ne geçerse oturup yazdım. Peçetelere bile yazdım barlarda. Otellerde bulduğum kağıtlara, haritaların arka taraflarına, sigara paketlerine… Zannedersem uğurum teknolojiden uzak durmak. Laptop deyince tüylerim diken diken oluyor. Cep telefonundan da nefret ediyorum.

Müzikle de yolunuzun kesiştiğini yazdığınız şarkı sözlerinden Sinan kod adıyla biliyoruz. O dönem geride mi kaldı, yazdığınız şiirler var mı şarkıya dönüşmesini istediğiniz?
Ben hiç şarkı sözü yazmadım aslında. Nasıl yazılır onu da bilmem. Kafiyeden falan da anlamam. Bazı şiirlerimi Candan (Erçetin) beğendi. O kadar. Onların şarkı sözüne dönüşmesi için biraz rötuşladı. Hala karaladığım bir sürü şiirim var sağda solda çekmecelerde. Albüm yapacağı zaman Candan bir göz atıyor. Kitaba toplayabileceğim adette bir malzeme yok korkarım ki. Ama bazılarından şarkı olabilir zannedersem. Göreceğiz.

‘Nehirde Kayan Yıldızlar’ bir müzik türü olsaydı sizce ne olurdu? Kitaplarınızı yazarken fonda çalan bir müzik var mıdır, varsa eğer sizi besleyen, güçlendiren gruplar, şarkılar nelerdir?
Nehirde Kayan Yıldızlar bir müzik türü olsaydı bence Fado olurdu. Kitap yazarken fonda hep klasik müzik çalar. Özellikle tutkulu bir Vivaldi hayranıyım. Eğer içip de yazıyorsam bazen seksenlerin pop müziklerini de dinliyorum. Nostalji iyi geliyor bana. Çok fazla Ornella Vanoni, Mina, Lucio Batisti yanı sıra eski Soul müziklerin hepsini dinliyorum. Çok geniş bir arşivim var. Sayfalarca yazsam bitmez. Curtis Mayfield, Barry White, Sarah Voughan vs. vs… Eski şeyler.

“İntizar” şiir kitabınızın kapağında  ”Genelde hayal kurar gelecek için, yine de geçmişte yaşar”  yazıyor. Buna hala katılıyor musunuz?
Katılıyorum. Ben her daim şu anı yaşayabilen türden değilim. Gelecek için tabi plan yaparım, tutmadığında şaşırmam. Ama geçmişle hesabım açık hesap üzerinedir. Bitmez. Döner döner gelir beni bulur ve avlar. Şu ana da geçmişi katarım. Boşveremem.

Yapım şirketinizin de ismi olan “Narsist” sizin için ne ifade ediyor? Kendinizi kurumsal dünyadan ayrıldıktan sonra daha mı narsist buluyor musunuz?
Şirketin ismini arkadaşlarım koydu. Onlarla aynı fikirde olduğum için içimden itiraz etmek gelmedi. Ben kendimi beğenirim. Daha doğrusu kendini beğenmeyen insan da tanımadım. Ayıp olmasın diye itiraf etmiyorlar herhalde. Bir mahsuru yok narsist olmanın. Mütevazi olmaksa insanların gereğinden fazla kıymetli bulduğu sahte bir sözcük. Başkalarının hoşuna gidip kabul görmeleri için geliştirilmiş bir rolün epeyce çalışılmış hali. Nerdeyse narsist olmak kadar antipatik. En azından benimki sahte değil.

Yakın zamanda bir sinema projeniz daha olacak mı? ‘Nehirde Kayan Yıldızlar’ı sinemaya uyarlamak ister miydiniz?
Yakında Haziran ayında Ahmet Ümit’in Kavim isimli romanını Sinan Çetin yapımcılığını üstlenerek beyaz perdeye taşıyacak. Senaryosunu ben yazdım. Başkomiser Nevzat’ı oynayacağım. Nehirde Kayan Yıldızlar’ın sinemaya uyarlanmasını tabii ki isterim ama bunu ben yapmayacağım. Okuyup beğenip yapmak isteyen varsa buyursun. Kendi romanlarımın filmini yapmak bana bir koyundan iki post çıkarmak gibi geliyor. Başka insanların film olabilecek fevkalade eserleri var. Ben onlarla ilgileniyorum.

Son olarak, Bu kitabı babanız hayatta olsa, okusa, sizce ilk olarak ne derdi size? Oğlunuz kitaplarınızı okuyor mu, tepkisi-yorumu nasıl oluyor?
Babam kitaplarımı okumazdı. Oğlum ise henüz 17 yaşında. Okusa çok sıkılır. Çocuklara ve gençlere göre bir şey değil yazdıklarım. Eğer büyüdüğünde okuyup da bir tepki gösterirse hoş olabilir. Dört gözle bekliyorum.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.