‘Sen dikene koşarken “Ateş etme; silahsızım,” desen ne değişecek?’

 

“Selçuk Baran Öykü Ödülü’nü Bozuk adlı ilk dosyasıyla kazanan Hakkı İnanç’tan yeni öyküler. Derin bir gözlem gücüyle, hayatın değişik renklerini yakalayan, hayatın içinden, kenarından, toplumun farklı tabakalarından, büyümeyen çocuklardan, çocuklaşamayan büyüklerden, kasabalardan, kentlerden insan öyküleri. Düşündüren, acıtan, güldüren insan manzaraları.” Hakkı İnanç ile Ateş Etme Silahsızım’ı konuştuk.

Ateş Etme Silahsızım öykülerinin kesişimine bakıldığında karakterlerin başka kimselere bağlı umutsuzluklarını, hayal kırıklıklarını yaşadığı söylenebilir. Beklenilen fakat gelmeyen kimseler, ölenler, terk edenler, öldürülen hayvanlar… Tıpkı Pinokyo öyküsündeki gibi ölüm karşısında olduğu biçimiyle, insan umutsuzluklar karşısında da “Ateş etme; silahsızım,” diyemiyor mu?
İnsan bayağı tuhaf. Aslında koala gibi sarılma ihtiyacımız var. Ama bizi besleyen ağaç yerine gidip kaktüse sarılıyoruz bazen. Çok akıllıyız ya. Acımızın müsebbibi kaktüs oluveriyor. Sen dikene koşarken “Ateş etme; silahsızım,” desen ne değişecek. Umutsuzluklar karşısında ilk cümleyi kendimize söylemeliyiz bence. Hayat ısırıklarını kaşımamayı öğrenmeliyiz.

Kitabın açılış öyküsü Son Söz susmanın zorunluluğa dönüştüğü, beraberinde bütün sözcüklerin değerinin katlandığı bir atmosfer yaratıyor. Bir salgın belki… Öykünün bir yerinde de “Lafazanlıkla geçen ömürleri terbiye etmek, sözcükleri kutsamak adına evrenin sunduğu bir armağan…” deniliyor bu durum için. Sizce birçok kişinin hayatı, gevezelikle ve dolayısıyla sözcüklerin değersizleştirilmesiyle mi geçip gidiyor?
“Salgın” diyemeyiz, gelin bu ifadeyi değiştirelim. Tüm insanlığı dilinden çarpan bir yıldırım belki… Ve evet, bunu hak ettiğimizi düşünüyorum. İnsanın boşluk korkusuyla mücadelede en sık başvurduğu yöntem boş konuşmak. Konuşurken dilimizi, koşarken bacaklarımızı düşündüğümüzün yarısı kadar bile düşünmüyoruz. Çünkü konuşmaktan yorulmuyoruz. Sözcüklerimizin nereye gittiğini ya da bizi bir yere götürüp götürmediğini umursamıyoruz. Söylüyorsak, birileri dinler görünüyorsa, üstüne alkış tutuyorsa değmeyin keyfimize. Susturabilene aşk olsun. Dinlemeyi zaten bilmiyoruz. Dinlemeye çalıştığımızda da çoğunlukla bağıranları duyuyoruz. Öfke saçanları. Ben Uğur Mumcu’yu daha çok dinlemek isterdim. Hrant Dink’i. Araya girip doğru birkaç söz söyleyen herkesi sessizliğe gömüyorlar. Gürültüde kulaklarını tırmalayan tek şey bir güvercinin haklı gurultusu. Bu sefer ne oluyor; herkes bağırıyor. Birbirini bastırmaya çalışıyor. Olan sözcüklere oluyor. Onları hak etmiyoruz.

image3

“Bir ağaç inanıyorsa sana. Umut vardır hâlâ.” Kaçak Av öyküsünde geçen bu tümce, bana Gezi’yi anımsattı. Hatta Şamanizm’deki Yaşam Ağacı’na kadar gittim bu düşünceyle. Sahiden bir “ağacın” birine inanması -metaforik olsa dahi- bu kadar önemli bir şey mi?
Kapitalizm ağaçları kesip yerine tekstil fabrikası diker. Sonra da ürettiği tişörte ağaç resmi basıp satar. Yaşadığımız dünya bu. İnsanın ruhu olmayabilir ama ağacın kesinlikle var. Hem de bilge bir ruh. Başka hangi canlı hem yere hem göğe bu kadar hâkim? Buradan Yaşam Ağacı’na çıkabiliriz tabii. Fakat bizden kaçamadıkları için ağaçları yüzyıllardır hor görüyoruz. Aslında onları ürkütemeyişimize, sindiremeyişimize için için sinirleniyoruz. Bu beyinsiz (!) ağaçlar nasılsa her seferinde güneşe uzanmanın bir yolunu buluyorlar. Birinin güneşini kararttığınızı düşünün. Kollarını kestiğinizi. Suyunu zehirlediğinizi. Bu kişi tüm kötülüklerinize hâlâ sevgiyle karşılık veriyorsa, baharda çiçeğini esirgemiyorsa içinizdeki iyiye inanıyor demektir. Gezi’de işte bu inançlı ağaçların canına kastedildi. Ağaçlara anaları gibi sarılan, yaprakları kardeşleri gibi öpen çocuklar kurutuldu. Ağaçlar bizi terk edip gitseler yeri değil mi? Ama korkarım onlar insanlığa inanmaya devam edecekler. Birileri de köklerine balta vurmaya…

Kaçak Av öyküsü bilinç akışına yakın fakat anlatıcının bir başkasının bilincine “yükleme yapması” biçeminde ilerliyor. Sanki diktatöryel bir gönderme var gibi… Bu anlatım biçeminde oldukça önemli bir alt metin olduğuna inanıyorum, böyle bir alt metin var mı?
Kaçak Av’da vicdanından kaçan bir adam var. Anlatıcı ona doğru yolu göstermeye çalışıyor sadece. Fakat kahramanımız anlatıcıyı duyamıyor tabii. Film izlerken başroldeki çocuğa, “Dur, oraya girme!”, “Eğil, aman kaç!” filan deriz ya. Anlatıcının böyle bir konumu var öyküde. Her şeyi görüp, bilip, olacakları değiştiremiyor. Üzerine fazla konuşmak istemediğim bir öykü Kaçak Av. Herkese başka bir şey fısıldamış. Kendi sesimle bunları bastırmak istemiyorum.

Kitaptaki öykülerde hayvanlar da önemli roller üstleniyor. Konuşan bir çekirge, maktule dönüşen kedi, yemeğe dönüşen tavşan, uçabilen tavuk, vesaire… Ateş Etme Silahsızım eksenindeki öyküler açısından hayvan figürünün, hayvanların öykülerin iskeletine yerleşmesinin önemi nedir?
Bildiğiniz gibi kitap “Hayvanlarla gerçek insanlar arasındaki kayıp halka muhtemelen biziz,” alıntısıyla açılıyor. Öykülerde bu kayıp halka meselesinin izini sürdüm. Yolumun hayvandan geçmesi kaçınılmazdı. İnsanın kötülüğünden ilk payı hayvanın aldığını düşünüyorum. Elimizi şiddete hayvanların üzerinde alıştırıyoruz. Karıncayı öldürürsünüz. Çekirgeyi. Sonra kurbağayı. Kediyi. Derken insanı. Samsun’da bir yaban domuzunun nasıl linç edildiğini hatırlayın. Aklıma şöyle bir soru geliyor: On insandan mı daha çok korkmalıyım, on yaban domuzundan mı? Cevap açık gibi. Ben apartman çocuğuyum. Yalnız bir çocuktum. Kardeşim yoktu. Pek arkadaşım da. Paylaşmayı, sevmeyi bazen bir tavşandan öğrendim, bazen bir kaplumbağadan, kediden, köpekten, kuştan, balıktan… Hayvanlarla hep dosttum. Beni üzmüyorlardı. Yazarken kendimi dostlarımın yerine de koyuyorum. O zaman durumun vahametini daha iyi kavrıyorum. Geçenlerde bir akşam eve yürüyorum. Yolda iki köpek yatıyor. Biri öyle sevimli ki… Utanarak söylüyorum, diğerine bakıp içimden “Sen ne bed bir şeysin,” diye geçirdim. Birden hırlayarak ayağa kalktı. Özrümü kabul etmeyip beni epeyce kovaladı. Bir insanı onun hakkındaki gerçek düşüncelerinizin tam tersine inandırabilirsiniz. Ama hayvanları kandıramazsınız. Gerçek insana bizi onlar götürecek belki de.


Halının Altı ve Ne Kadar Uzaksın Yakından öykülerinin peş peşe konuşlanmasında da önemli bir yan olduğunu düşünüyorum. Babasının çok uzakta olduğunu söyleyen Halının Altı karakterine karşılık, sanki diğer öyküde geçen “Hayal kırıklığı yaşatmak istemezdim sana. Bilhassa bu yüzden kaçtım,” cümleleri cevap veriyor, ne dersiniz?
Bozuk’ta kitabın ilk bölümünde birbiriyle bağlantılı öyküler vardı. İkinci bölümde böyle bir amacım olmadığı halde bazı okurlar öyküler arasında iz sürmeye devam etmişler ve birtakım devamlılıklar yakalamışlardı. Ancak Ateş Etme Silahsızım’da en fazla ortak atmosferden bahsedebilirim. Öyküleri dizerken atmosferi bir diğerini çağıranları peş peşe koymamaya çalışmıştım. Bahsettiğiniz iki öykü arasında bir köprü kurulabileceğini hiç düşünmemiştim açıkçası. Tabii şimdi “Hayır, yok öyle bir şey,” diyemeyeceğim. Siz bulduysanız vardır. Farklı okumalar beni mutlu ediyor.

Bu oyunun bir benzeri Son Söz ve Çekirge öykülerinde de var gibi görünüyor. Son Söz’de sese dönüşemeyen düşünceler, cümleler var. Çekirge öyküsünde ise “Anlaşmak için ille de konuşmak gerekmez,” ve “Susmaktan anlamaz herkes!” tümceleri dikkat çekiyor. Bu iki öykünün Türkiye’deki dil meselesine, Kürtçe ve Türkçe’ye de bir gönderme gibi okunması muhtemel. Yanılıyor muyum?
Yanılmıyorsunuz. Öykülerde politik göndermelerin çok açıktan yapılmasından yana değilim. Belki de okura basit gelecek bambaşka bir şeyden bahseder görünürken derinde toplumsal meselelere eğilmeyi seviyorum. Son Söz ve Çekirge’yle birlikte Armut Dibine’yi de sayabiliriz. Orada da bir kimlik meselesi var. Dil konusunda şunu söyleyebilirim: Anadil yuvadır. Yabancı bir dilde konuşmak otel odasında yaşamaya benzer. Üşümezsiniz belki ama hep yuva sıcağını ararsınız.

İzninizle Çekirge öyküsünde geçen bir soruyu, biraz değiştirerek size yöneltmek isterim: Biz insanlar kendimize benzetmeden sevemiyor muyuz dünyayı?
Dünyayı tamamen insan üzerinden okuyoruz. İnsana şu kadar benzeyen, bu kadar benzemeyen hayvanlar, insana faydalı ya da zararlı bitkiler, insanın içebileceği veya içemeyeceği sular… En uygun yaşam koşullarımızı sağlamakla yetinmiyoruz. Diğer canlılar da buna tabi olsun istiyoruz. Bize benzesin. Hizmet etsin. Doğası gereği soğuğu seven kalın kürklü köpekleri kırk derecede yaşamaya zorladığımız yetmiyor. Üzerlerine bir de Süpermen tişörtü giydiriyoruz. Ya armudu gelişme evresinde insan şeklinde kalıba koyanlara ne demeli? Bir gün dünyanın sabrı taşacak. Bunu bildiğimizden uzaya sıçramaya çalışıyoruz zaten. İnsanın tahrip gücüne inancım tam. Daha benzetecek gezegenlerimiz var.

image6

Uzun zamandır üzerinde çalıştığınız bir novella olduğunu okumuştum, hatta yanılmıyorsam Ateş Etme Silahsızım o novellanın sırasını alarak doğmuş bir kitap. Şimdi o novella üzerinde mi yoksa tastamam başka bir kitap üzerinde mi çalışıyorsunuz?
Yemeğin altını kısıp kitabımı okuduğum bir dönemdeyim. Ateş Etme Silahsızım’dan sonra pek bir şey yazmadım. Ama yazmak masa başından ibaret değil elbette. Dediğim gibi, tencere bir yandan kaynıyor. İçinden bu defa bir novella çıkacağını sanıyorum. Kokular o yönde.

okuryazar.tv’de yayımlanan 2013 tarihli söyleşinizde “Kitabın arka kapak yazısında Giresun’da yaşadığım yazıyor diye –bu ifade belki de bir kez daha düşünülmeliydi– tüm öykü kahramanlarım oraya hapsediliyor,” diyorsunuz. Bununla ilgili başka söyleşilerde de konuşmak, ilk kitabınızdaki öykü kişilerinin sanılanın aksine taşraya hapsolmamış olduğunu anlatmak durumunda kalmıştınız. Benim de garip bir ilgiyle takip ettiğim bir durumdu bu. Şunu sormak istiyorum: İkinci kitapta biyografi kısmında Giresun’la ilintili bilgiler yer almıyor. Bu bilinçli yapılmış, bir önceki sorundan kaçmak için izlenmiş bir yol mu?
İlk kitabımın yayımlanma sürecinde yayın dünyası hakkında hiçbir fikrim yoktu. Kitap hazırlanırken yazar nelere karışabilir, ne derse sınırı aşmış olur kestiremiyordum. Kitabın arka kapak yazısındaki Giresun vurgusu beni biraz rahatsız etmişti. Çünkü yayınevine teslim ettiğim dosyadaki özgeçmişte buna yer vermemiştim. Yanlış anlaşılmasın, Giresun güzel bir yerdir. Sadece benim yıllar içinde ona atfettiklerim güzel değildi. Hayatım bunlardan kurtulmaya çalışmakla geçmişti, geçiyordu. Bir de kendimi şuralı buralı diye adlandıramıyorum. Öyle bir aidiyet duygum hiç olmadı. Neyse, ben o zaman arka kapağa itiraz etmedim. Sonra ister istemez “Giresun’da yazmak…” diye başlayan ve biraz canımı sıkan soruları yanıtlamam gerekti. Çünkü bir taşralı yazar imajı var. Ankara’daysanız memur yazarsınızdır. Bulutlu, içe kapanık bir dünyayı anlatırsınız. Doğuda bir yerlerdeyseniz mutlaka çok politik yazarsınız. Benden ne beklediler, tam bilemiyorum. Zaten Bozuk’un yayımlanmasından birkaç ay sonra Bodrum’a taşındım. Ateş Etme Silahsızım’ı burada yazdım. Kitaplarda yazara dair ne kadar az bilgi yer alırsa o kadar iyi noktasındayım artık.

Ateş Etme Silahsızım / Yazar: Hakkı İnanç / Kırmızı Kedi Yayınevi / Öykü / Yayın Yönetmeni: İlknur Özdemir / Son Okuma: Sema Diker / Kapak Görseli: Kitagava Utamaro / Kapak Tasarımı ve Grafik: Yeşim Ercan Aydın / 1. Baskı Ekim 2014 / 96 Sayfa

Hakkı İnanç, 1984’te Ankara’da doğdu. Marmara Üniversitesi İşletme Bölümü’nü bitirdi. Öyküleri Varlık, Kitap-lık, Sözcükler, Dünyanın Öyküsü, Sarnıç Öykü ve Çağdaş Yaşam gibi dergilerde yayımlandı, ödüller aldı. Mübadele Öyküleri, Karla Karışık, Kadınlar Arasında, Merhaba Asker seçkilerinde birer öyküsüyle yer alan genç yazarın 2013 Selçuk Baran Öykü Ödülü’ne layık görülen ilk kitabı Bozuk, Kırmızı Kedi Yayınevi’nce yayımlandı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.