Hâlâ Hayalleri Olanlar İçin Felsefe – Wolfram Eilenberger

 

““Sıradan insanlar” da felsefe yapabilir mi? Felsefe yapmak hep uzmanların, akademisyenlerin harcı mıdır? Sıradan insanların kendi “deneyimlerini” felsefi bir çerçevede ifade etmeleri, başlarına gelen olaylara ve olgulara anlam vermeleri çok mu gariptir? Hâlâ Hayalleri Olanlar İçin Felsefe’de, sıradan insanların da felsefe yapma hakkının olduğu öne sürülüyor. Uzmanlığın ve bilginin ördüğü duvarlar bir tarafa bırakılarak, felsefenin geniş kitleler için de elzem olduğunun altı çiziliyor. Bu kışkırtıcı iddiayı desteklemek için yirmi beş öykü, daha doğrusu yirmi beş farklı deneyim üzerinde duruluyor. Okur bu deneyimlerde biraz da kendi hikâyesini bulup yakalıyor. Felsefe yapmanın herkesin hakkı olduğunu belirten Wolfram Eilenberger, sakin ve sade bir üslupla kaleme aldığı kitabında, felsefenin temel problemlerini belli başlı düşünürlere referanslar vererek, eğlenceli bir ruh hali içinde işliyor. Ve elbette hayatımızı kolaylaştıran, varlıklarımıza anlam veren, bizi dünyaya bağlayan felsefi düşünme yetimize sahip çıkmamız uyarısında bulunuyor, alttan alta…” Hâlâ Hayalleri Olanlar İçin Felsefe’den okuma parçası yayımlıyoruz.

Giriş Gibi

 

Elinizdeki kitap felsefi deneyim ile ilgilidir. Düşünebilen herkes bu deneyimi yapabilir. 25 bölümden oluşan metin, okurun böylesi bir deneyim yapmasına yardımcı olmayı, en azından felsefi deneyimin ne denli cazip olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır. Radyoda dinlenen bir şarkı, bir türkü gibi bir şey: Bu deneyimi ne yapacağı tamamen okura bırakılmıştır: Türküyü sabahleyin duşun altında ıslıkla çalabilir, cd’sini alabilir, sazında çalmayı deneyebilir, belki de bir koro bile kurabilir. Okurdan başka kim bilebilir ki ne yapacağını?

Felsefi deneyimin edinilebilmesi için kitapta güncel olaylar baz alınmıştır. Bu güncel olaylar, hani ne derler, “herkesin bildiği şeylerdir.” Güncel olayların baz alınması sebepsiz değildir. Her şeyden önce okurdan, hayatta olması dışında özel bir beklenti yoktur. Diğer taraftan ise günlük deneyimlerle felsefe yapma deneyimleri birbirine doğrudan bağlıdır. İyi bir felsefe çok farklı birçok şeye muktedirdir. Gücü, her bir durumun bilinen ve doğal halini yeni bir biçimde gün ışığına çıkartmakta yatar. Felsefi deneyimler, gerçekliğimizin karmaşasına anlam kazandırır ve bu anlamın diri kalmasını sağlar.

Bu deneyimlerin en gündelik varsayımlarını ve güvencelerini göğüslemek istemeyen bir yaşam, sorun ve kuşku yaratır. Bu sorunlar ve kuşkular hiç kimsenin göremeyeceği ve tahmin edemeyeceği yerlerde gizlidir. Bu nedenle haklı olarak hep şu tür sorularla karşılaşılır: “Niye bu deneyimi yapma zahmetine girilmelidir ki? Felsefe yapmanın getirisi nedir? Bana ve yaşamıma faydası nedir?”

İlk ve basit yanıt: Felsefi deneyimi olan birisi bu soruyu sormaz. Felsefi deneyim açıklama gerektirmez; hazinedir, değerdir. Başka türlü söylemek gerekirse mükemmeldir, zevkli bir deneyimdir.

Felsefe yapmanın avantajlarını anlatmak için sadece bunları söylemek yetmez. Felsefe yapmak somut yaşam pratiği için bir avantajdır dersek anlamsız olmaz. Sonuç olarak bir durumu farklı biçimlerde tanımlamak, değerlendirmek ve algılamak ile o durum veya olguyu olduğu gibi ele alıp aktif olarak arzumuza göre şekillendirmek arasında sıkı bir ilişki vardır. İnsanın doğasında var olan belli bir durumda farklı davranış olanaklarından birisine karar verme yeteneğinin diğer adı özgürlüktür. Kişinin kendi yaşam sürecini felsefi anlamda yeniden tanımlaması ile bu özgürlük büyütülebilir.

Diğer taraftan ise bu niteliği abartılı bir teze dönüştürerek felsefe yapmanın zorunlu olarak kişiyi iyi, başarılı veya mutlu bir yaşama götüreceğini söylememek gerekir. Olay bu kadar basit değildir. İlk başlarda felsefe yapmanın kişinin yaşamını ilginç kılacağını söylemek yeterli olur. Bu bir beklentidir ve bu beklentiye –umarım kitapta da görüleceği gibi– oldukça çabuk yanıt verilecektir.

Aşağıdaki bölümler kronolojik olarak düzenlenmiş bir bütün olmadığı gibi, tek bir öykü de değildir. Okur, kitaba istediği yerden başlayabilir, istediği yerde bırakabilir. Yine de metinler çok farklı biçimlerde birbirini tamamlayan bir örgü şeklinde kendi içinde alt bir bütün oluşturur.

Kitabı okurken bir yerden başka bir yere atlandığında hem konu benzerlikleri hem de açık çelişkiler keşfedilecektir. Çeşitli fikir silsilelerini ve bunlarla edinilen deneyimlerin birbirleriyle olan ilişkilerini tespit etmek, bağdaşıp bağdaşmadıklarını araştırmak okura bırakılmıştır. Bu nedenle kitapta birbirleri ile bağlantılı, faydalanılabilecek bölümlerin olduğundan eminim. Bu hem felsefenin özünde hem de 2500 yıllık tarihinde var olan bir olgu. Kitaptaki 25 güncel düşünsel macerayı hayalimde canlandırmakla beraber, metinlere vesile olan felsefi sorunları, soruları, kuşkuları ve paradoksları hayal etmedim. Her bölüm –aşağı yukarı açıkça– konu ile ilgili ve hatta genellikle klasik denilebilecek ve her biri önemli bir filozoftan kaynaklanan felsefi düşünceyle ilişkilendirilebilir bir temele dayanmaktadır (her anlatının sonunda konu ile ilgili ilham kaynağı kısaca belirtilmiştir).

Bölümlerdeki anlatılar arasında ilginç ilişkilerin, akrabalıkların ve karşılıklı etkileşimlerin olmadığını söylemek felsefi bir skandal olmasa bile en azından garip karşılanır. Böylesi bir yaklaşım her felsefi düşüncenin ve her felsefi düşünürün tek başına ele alınıp anlaşılması gerektiği sonucunu beraberinde getirir ki, bu kesinlikle doğru değildir. Böylesi bir tez, yaşamımızdaki her güncel olayın tek başına bir olgu olduğunu öne sürer. Bu durumun kendisi de olgunun yalnızca özünden hareketle anlaşılabilir olduğu iddiasına varır ki, saçma bir iddiadır bu da. Nasıl olduğunu ve oluştuğunu basitçe anlatmak kolay olmasa da olgular birbirine bağlı, birbirleri ile ilişkili bir şekilde ve karşılıklı etkileşim içinde birbirlerini oluştururlar. Bu durum hem kişinin yaşamı hem de felsefe için geçerlidir.

İlişkileri algılayıp çok çeşitli ve zaman zaman kendi içinde çelişkili bütünü görebilme yeteneği kazanabilmenin, anlam verme yeteneği ile doğrudan bir bağlantısı vardır. Bu da yine hem yaşam hem de felsefe yapmak için geçerli olduğu kadar yaşam ve felsefi anlam için de geçerlidir. Bu iki anlamın birbiri ile çok ciddi ilişkilerinin olduğu söylemi boşuna olmasa gerek. Kitabın anlamını bir bütün olarak birleştirme görevi yalnız ve yalnız okura düşen bir görevdir. Bu beklentinin felsefe yapma deneyimi ile doğrudan ilişkisi var. Sonuçta herkes kendi deneyimini edinip kendi yaşamına eklemlemek zorundadır.

Böylece siz okurları hazırlamak için önemli gördüğüm son noktaya gelmiş oluyorum: kitapta geçen “ben” ve “siz” sözcükleri. Yaşadığı olaylar ve düşünceleri dile getirilen “ben”in, kitabın yazarı ile esnek bir ilişkisi vardır.

Bazı durumlarda birbirimize çok yakınızdır, bazı durumlarda aramızdaki mesafe oldukça büyüktür. Her olayda geçen “ben” günün birinde onun içinde bulunduğu duruma düşebileceğimi düşündüğüm bir kişi yerine kullanılmıştır. Gerçeğe yakın bu esneklik “siz” için de geçerlidir. Bazı anlatımlarda “ben” “size” doğrudan hitap eder ve hatta bazı durumlarda “sizin” o anda ne düşündüğünüzü söylersem üstünüze alınmamanızı rica ederim. Bu hitap biçimi hayali bir hitap biçimi olup, beğeneceğinizi, ilginizi çekeceğini, hatta zaman zaman sürpriz bir biçimde henüz önünüzde olana, başka bir deyişle yaşamınıza zenginlik kazandıracağını umduğum deneyime teşvik etmesi için seçilmiştir. 

image

Felsefe – Sizin İçin Bir Oyun mu?

 

… İyi soru. Bir oyuna çok benziyor, diyebilirim. Oyunda amaç, yaşam. Oyuna başlamanın koşullarından biri örneğin, bir aile fotoğrafını seçip ona bakmak. Aile fotoğraflarını yapıştırdığınız sizin de bir albümünüz vardır mutlaka, işte ona benzer bir albüm.

Fotoğraftaki aile bireylerinden birisinin en sevdiği oyunu hatırlamakla başlıyor felsefe. İşte şurada fotoğrafın sağ tarafında babam, en sevdiği şey sayısal loto ve toto oynamaktı; ablam basketbol, eniştem tenis oynar; küçük yeğenim Gerald “trafikte tıkanıklık” oynamaya bayılırdı arabasıyla; kardeşi Julia “kim korkar kara adamdan” annem pasiyans, teyzem Elisabeth kocasıyla satranç, sevgili dostları Christel sessiz sinema oynarlardı en çok. Evin köpeği Doktor Paul paçavrası çıkmış tenis topları ile oynamaya bayılırdı. Kim kaldı geriye, amcam Bernd, işte şurada arka planda, onun severek yaptığı bir şey var mıydı hatırlamıyorum. Kötü bir anında anlatmıştı bir sefer, otobanda araba kullanırken gözlerini kapatır, otuza kadar sayarmış.

Sayısal loto ve toto, basketbol, tenis, satranç, sessiz sinema, trafikte tıkanıklık, pasiyans, paramparça tenis topları aile fertlerimin oyunları.

Gördüğünüz gibi “otobanda araba kullanırken gözlerini kapatıp otuza kadar saymak” oyun değil; sorumsuzluk, tehlikeli bir saçmalık.

Tamamen haklısınız. Oyun denilen tehlikeli başka aktiviteler de var. Hatta bazen birisi hakkında “hayatıyla oynuyor” denildiğini bilirsiniz. Biraz adrenalin, gerginlik ve risk gerekiyor her oyunda, öyle değil mi?

Peki, tenis toplarını parçalamanın riski nedir? Bilmem. Amcam Bernd gibisiniz. O da hep böyle sorular sorardı. “ ‘Oyun’muş, nedir ki oyun? Oyun nedir, oyun olmayan nedir? Bu iki kavramı ayıran sınırı söyleyebilir misin?”

Bizim ailede amcam Bernd’e hep “Yo, Bernd amca, bilmiyorum, söyleyemem” deriz; alıştık buna.

Bırakmaz, insanın üstüne varır: “Ama sen bunu bilmiyorsan, ‘oyun’ demekle neyi kastettiğini, ne demek istediğini de bilmiyorsun demek ki.”

Böyle biri amcam Bernd. Başkalarının ne demek istediklerini bilmediklerini kanıtlamaktan başka bir şeyden zevk almaz.

Amcam Bernd’i pek sevmediğimin farkına vardınız sanırım. Çekilesi değildir. “Peki sence ne anlama gelir her Allah’ın günü sakız gibi ağzında çiğnediğin ‘oyun’ sözcüğü, Bernd amca?” diye sorarsanız, pişkince kendisinin de bilmediğini söyler çekinmeden.

Yaşlı başlı bir adam karşınıza geçmiş, ciddi ciddi oyunun ne olduğunu bilmediğini iddia ediyor ve aslında onun bunu bildiğini biliyorsunuz.

Tanıdık bir durum değil mi? Sizin ailede de vardır bu tipler, her ailede olduğu gibi.

Siz nasıl tepki gösteriyorsunuz böylesi bir durumda peki? Örneğin ailenin bu sorunlu kişisiyle bir aile fotoğrafını ele alır, fotoğraftaki her şahsın sevdiği oyunu inatçı amcaya tek tek üşenmeden anlatabilirsiniz. Bazı oyunları amcanızla birlikte oynayabilirsiniz de. Oyun bittikten sonra da “Bu ve benzeri şeylere ‘oyun’ denir” dersiniz. Amcam Bernd’le bizzat denedim. Elinin tersiyle bir olmaz çekti. “Oyun”un tanımı önemliymiş onun için. Her şeyden önce de bütün oyunların oynanabilecek ortak yönüymüş onu ilgilendiren. Oyunların ortak yönünün olması gerekirmiş, değilse neyin oyun neyin oyun olmadığını ayırt edemezmişiz.

Ben şahsen bugüne kadar bu ortak noktayı bulabilmiş değilim. Sorunun ne olduğunu da anlayabilmiş değilim ya aslına bakılırsa. Telaffuzu ne bana, ne yeğenim Gerald’a, ne de amcam Bernd’e zor gelen bir sözcük değil ki ‘oyun’ sözcüğü. Güncel hayatımızda hep kullandığımız sıradan bir sözcük. Sorun ne olabilir ki? Oyun oynamak doğal bir şey; nasıl ifade etsem, bizim, insanın, hepimizin doğasında var olan, yaşamımızın bir parçası. Kullandığımız dil gibi bir şey işte.

Sadece insanların konuşabildiğini veya sadece konuşabilen kişilerin insan olduğunu söylemek istemedim; hayır, yanlış anlaşılmasın, sadece insanların oyun oynayabildiklerini de iddia etmedim. Doktor Paul, yani bizim köpek de oynuyor, hem de bayılır oynamaya ama konuşamıyor. Gözünüzün önünde bir canlandırın insanoğlunun konuşmakla, bir dili kullanmakla nelere muktedir olduğunu. Ne büyük zenginlik dil kullanmak yaşamımızda; sanırım işte bu bizi, biz insanları belirleyen nitelik, insan ancak o zaman varıyor ayrımına insan olma niteliğinin. Doktor Paul, yani en azından bizim köpek ebediyen emir veya haber vermek, öykü anlatmak, varsaymak, bir hipotezin doğru olup olmadığını araştırmak, yalan söylemek, rol yapmak, bulmaca çözmek, bir şeyi saptamak, fıkra anlatmak, çeviri yapmak, kafiyeli konuşmak, dua veya beddua etmek, hakarette bulunmak, ilenmek gibi eylemlerden yoksun kalacak. Tüm bu dilsel eylemlerin ortak yanı nedir? Bu soruyu amcam Bernd rahatlıkla sorabilir. Yanıtlanması zor bir soru. Hepsi de birer dilsel eylem. Sanırım asıl soru, “Tüm bu eylemleri dilsel eylem yapan nedir?” olsa gerek.

Olasılıkla bu sorun, belli bir dilsel eylemle, felsefe yapmak eylemiyle çözülebilecek bir sorun.

“Felsefe yapmak nedir?” İlk başta bana sorduğunuz soru bu değil miydi? Buydu. Onun için buradayız; birlikte oturuyor, kafa yoruyoruz. “Felsefe yapan kişinin eylemi nedir? Niye yapar bunu?” Çok doğal, çok basit bir soru sormuştunuz değil mi? Sanırım bu arada siz de artık kabul edersiniz bu sorunun biraz da “Bernd Amcaca” olduğunu.

Buna şu yanıt verilebilir: Filozof, soruları irdeler; kendisine sorup yanıt aradığı soruları başka kimin irdeleyeceğini ne kendisi bilir ne de bir başkası. Bu sorular onu kişisel olarak ilgilendirir ve uğraştırır, kafasına takılan sorulardır ya da başkasının sorduğu bir soruya takılmıştır; bazen kendiliğinden, hiç yoktan oluşuveren sorulara yanıt arar. Oyunun özünün ne olduğuna ilişkin bir soru örneğin: “Oyun nedir ne değildir?” sorusu gibi.

Felsefi anlamda nasıl ele alınır, irdelenir şimdi bu soru?

Bir olasılığa yukarıda değinmiştik; oyunu tarif etmek, anlatmak, soruyu belki de kendiliğinden yanıtlayabilirdi.

Bernd amcam buna ikna olmamıştı. Ona göre tüm oyunların en azından tek bir öz niteliği olmalıydı. Bu nedenle reddetmişti yanıt önerisini.

Bernd amcamın çıkış noktası yanlış olabilir. Örneğin Filozof Ludwig Wittgenstein böyle iddia ederdi. Filozof Wittgenstein tüm oyunları birleştiren ortak bir nitelik olması gerektiğini düşünüp yanıt ararken bulduğu ve kendi kendisine verdiği yanıtı söylerdi Bern amcama:

Ortak nitelikleri olduğunu düşünme. Öyle olsaydı ‘oyun’ olmazlardı. Hepsinin ortak noktaları var mı ona bak. İyice baktığında ortak bir nitelik göremeyecek; ama bir sıra benzerlikler, akrabalıklar göreceksin.

Günün birinde bir aile fotoğrafına bakarken, aile fertlerinin hepsinin ortak bir nitelikleri olmadığını, onları birleştiren şeyin hepsinin üzerinde, ‘tümünü çaprazlama kapsayan büyüklü küçüklü bir sürü benzerliklerden oluşan karmaşık bir ağ’ olduğunu saptayınca gelmiş bu soru aklına Wittgenstein’ın.

Öyleyse birleştirici bir nitelik değil var olan, benzerliklerden oluşan bir ağ.

Bu saptamayı kafa yorduğu oyunların ortak niteliği sorusuna uygulamış Wittgenstein. Onun için artık sorun çözülmüştür. “X’in özü nedir?” şeklinde sorulup irdelenebilecek kaç soru varsa, hepsi için de geçerlidir bu yanıt.

İrdelemek istediği bir kavram için soyut bir tanımlama aramaktansa, somut ve çok farklı anlatım ve tariflerle net bir sonuca varmaya, belli bir sözcüğün (“oyun” veya “aile” gibi) günlük konuşmalarımızda nasıl bir yere sahip olduğunu bulup çıkarmaya başlar Wittgenstein bu saptamadan sonra. Wittgenstein’a göre bir sözcüğün anlamı, o sözcüğün dilde doğru kullanımından başka bir şey değildir. Öyleyse bir kişiye doğru kullanımı öğretmek, o kişiye doğru kullanılan sözcükle yaşam biçimini göstermek demektir.

Amcam Bernd’e bunu boş yere defalarca anlattım. Aynı soruyu sormakta ısrar etmekten vazgeçmiyor. İnat mı inat amcam. Kim bilir, belki de bilinçli olarak öyledir, öyle olmak istiyordur.

Peki ya siz, asıl konumuz olan, bana sorduğunuz “felsefe” ve “felsefe yapmak” sözcükleri hakkında siz ne düşünüyorsunuz?

Bir kişiye felsefe yapmayı öğretmenin birçok yolu olsa gerek. Tıpkı bir aile fotoğrafı seçiminde olduğu gibi, yani herhangi bir fotoğrafın değil, belirli bir fotoğrafın seçildiği bir ön tercihle felsefi dil oyununa giriş yapılabilir.

Seçim, her fotoğrafta ve anlatımında olduğu gibi bazı şeyleri ön plana çıkarır, bazılarını arka plana atar, bazılarını da tümden göz ardı eder. Seçilen fotoğraf ne kadar isabetli, ne kadar temsili, ne kadar mükemmel olursa olsun –aile fertleri ile doğrudan temas eden– yeni birisinin yerini alamaz.

Aynı durum felsefe ailesi için de geçerlidir. Bazı soruları belli bir biçimde irdeleyen filozofları bir fotoğraf veya bir metinle sunmak ile felsefe yaparak, felsefi düşünerek filozoflar ailesinin bir parçası olmaya çalışmak ve yaşamında yerini bulmaya çalışmak farklı şeylerdir.

Filozoflar ailesi ile birlikte yatar kalkar, akşam yemeğini birlikte yer, kısaca yaşamınızı paylaşırsanız, filozoflar ailesinin de an az kendi aileniz veya ilginç bulduğunuz herhangi bir aile kadar özgün, kendi içinde birbirinden farklı ve birbirleri ile kavgalı olduklarını görürsünüz. Farklı felsefe disiplinlerinin, felsefe ekollerinin felsefi sorunları ele alıp irdeleyişleri ve felsefe oyununu oynamaları birbirine, yeğenim Gerald’ın trafik tıkanıklığı oyunu ile amcam Bernd’in otoban oyunundan daha yakın değildir.

Filozof Ludwig Wittgenstein, felsefe içinde büyük bir filozoflar ailesinin ve onların metotlarının içinde bir yerdedir. İlginç olan şu ki, üstatları adına tartışan Wittgenstein taraftarının çok azı kendi aralarında hemfikirdir. Şaşmamak gerek, doğaldır bu, hemen her büyük filozof için geçerli bir durumdur.

Wittgenstein’ın fikirlerine ilişkin çok farklı yorumlar ve ayrı görüşler, öncelikle Wittgenstein’ın felsefesine verdiği dilsel biçimden kaynaklanır. Temel yapıtı Felsefe Soruşturmaları’nın “notlar” örgüsünden oluştuğunu Wittgenstein şu cümleler ile anlatmıştır:

…oradan oraya sıçrayan, her yönde gezinen bir başka düşünce alanı… Aynı noktalara, en azından aynı noktalara, farklı farklı perspektiflerden tekrar tekrar değinilmiş ve yeni yeni resimler oluşturulmuştur… Yani bu kitap bir albümden başka bir şey değildir.

Görüldüğü gibi, Wittgenstein’ın Felsefe Soruşturmaları yapı olarak, seçilerek albümden alınan fotoğrafla benzerlik içerir. Oradan oraya sıçranarak, her yönde gezinilebilecek bir albüm. Bir biçimde keşfedilen her yeni alan, kendi yaşamımızdır.

Felsefe, girişte verdiğim yanıtta da belirttiğim gibi, daha iyi bir yaşam hedefleyen bir oyundur. Niye size böyle bir yanıtı önerdim? İki kısa cevap: Bir, bizzat Wittgenstein’ın tanımlaması böyle, (verdiği yanıtı reddetmek için iyi gerekçeler olsa da) Wittgenstein tartışmasız büyük bir filozoftu. İki, bizzat kendi felsefi deneyimlerime göre, felsefi dil oyunlarının bilinen diğer oyunlarla çok büyük benzerlikleri vardır. Ve asıl önemli olan, oyunsuz bir yaşam düşünmek bile istemiyorum.

Felsefe yapmak bazen satranç oynamayı hatırlatır, bazen tenisi ya da basketbolu; bazı felsefe biçimleri pasiyansa benzer, bazıları sessiz sinemaya; arada bir tenis toplarının parçalandığı da olur, çok ender durumlarda ise oyun otobanda gözü kapalı araba kullanmak şeklinde hissedilir.

Kişinin felsefeye en çok gereksinim duyduğu günlerdir bunlar.

(…) 

Çevirmen: Süreyya Turhan
*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Wolfram Eilenberger, 1972’de Almanya’nın Freiburg kentinde doğdu. Yazar, gazeteci ve filozof olan Eilenberger, Heidelberger Üniversitesi’nde felsefe yüksek lisansı yaptı, doktorasını ise Zurich Üniversitesi’nde tamamladı. Doktora çalışmaları esnasında gazetecilik yapmaya başladı, yazıları Die Zeit, Seuddeutsche Zeitung, Der Tageddpiegel gibi mecralarda yayımlandı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.