“Kitap çıkınca, bana ‘Bir avuç Yahudi için koca bir ülkeyi savaşa mı soksaydık?’ diyenler oldu…”

 

1941 yılında Alman faşizminden kaçan Yahudileri taşıyan Struma gemisi Sarayburnu açıklarına demir attı. Türkiye’nin vereceği geçiş izniyle memleketlerine ulaşmak isteyen 769 Yahudi, aylar süren bürokrasi oyunlarıyla karaya yanaştırılmadı. Alman hükümetinin baskısı ve genç Cumhuriyet’in uluslaşma yolunda geliştirdiği Yahudi düşmanı dil ve propaganda, büyük bir faciaya neden oldu. Hastalıklarla boğuşan insanlar gemide tutuldu ve sonunda Karadeniz açıklarına çektirilip ölüme terk edildi. Usta gazeteci Halit Kakınç, belgesel romanı Struma’yla, hâlâ yüzleşmeyi reddettiğimiz bir insanlık faciasını bize hatırlatıyor. Bir daha yaşanmasın diye…

Struma belgesel roman. Sizin için bu kategori ne ifade ediyor?
Türkiye’de pek fazla örneği olmayan bir kategori. Zaman ve mekân boyutları belli olacak… Sabit verileri değiştirmeyeceksiniz. Gerçeklere sadık kalacaksınız. Bütünü bozmayacak, sonucu etkilemeyecek kurgular… Diyaloglar… Bunlar olabilir. Bu tam anlamıyla “documentary novel” dedikleri şey… Roman ve kurgu tarafı ağır basarsa docu/drama –daha ziyade bir filmcilikte kullanılan bir tanım bu– oluyor. Ben Struma’da birinci ile ikinci arasında bir noktada çalıştım.

Tarihsel gerçeklikleri sunmanın, edebiyat nitelikleri taşımaktan daha önemli olduğu bir format diye mi anlamalıyız? Sizin amacınız Struma faciasının gerçeklerini okura aktarmak mıydı öncelikle?
Bence, tarihsel gerçeklikleri sunmak çok önemli. Edebiyat nitelikleri de olmalı elbette… İkisi bir arada gerçekleşebilirse, hedef on ikiden vurulur. Akademisyen ve gazeteci kimliğimin dürtüsüyle sanırım gerçekleri tarafsız bir gözle aktarmak dürtüsü de yönlendirici bir rol oynadı.

Kitapta hikâyeleşmiş her kahraman, gerçek kişilikler mi, yoksa dramatik akış adına yarattığınız karakterler de var mı?
Hepsi küçük makyajlar ve belli özellikleri öne çıkarmak dışında, bire bir gerçek. Dramatik akış adına yaratılan karakterler tabii ki var. Fakat ikinci derecede, figüranlar…

STRUMA4 STRUMA5-ANASAYFA

Kitaptaki tarihsel bilgileri hangi kaynaklardan ve nasıl bir çalışmayla derlediniz?
Olabildiğince geniş bir araştırma yaptım. Douglas Franz & Cahtherine Collins ikilisinin Death On The Black Sea adlı araştırmaları, temel bir çıkış noktası oluşturdu. Işık tuttu… Simion Săveanu’nun Save the Honour Of Civilization, Efraim Ofir’in With No Way Out, Michael Solomon’un The Struma Incident, Adam Guggenheim’ın Struma, Ehud Avriel’in Open The Gates, Prof. Dr. Çetin Yetkin’in Struma / Bir Dramın İçyüzü, Corry Guttstadt’ın Türkiye, Yahudilerv Holokost adlı çalışmalarından yararlandım. Bu konuyu işleyen çeşitli dillerde yazılmış internet kaynaklarını bir bir elden geçirdim. Rifat Bali, Türkiye’deki Yahudi cemaati konusunda bana göre en yetkin araştırmacıdır. Çalışmaları büyük ışık tuttu. Sefaradlarla ilgili bölümlerde ve Judeo-Espanyol çevirilerde Yusuf Altıntaş, Aşkenaz cemaati ve Yiddiş konularında da Robert Schild’in çok önemli katkıları oldu.

Kitabınızda da anıyorsunuz; Zülfü Livaneli’nin Serenad, Hakan Akdoğan Struma / Karanlıkta Bir Ninni romanları bu trajik olayı konu edinmişti. Sizin eserinizin bu kitaplardan farkı, belgesel roman olması mı?
Çok farklı çalışmalar. İsimlerinden belli. Serenad, çok güzel bir roman. İçinde Struma’ya da değiniliyor. Hakan Akdoğan, Karanlıkta Bir Ninni’de bambaşka bir şey anlatmak için Struma’nın da adını geçirmiş… Benim çalışmamın başka bir tanımı yok. Olamaz da. Sadece ve sadece “Struma”nın “romanı”…

Struma olayı, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli suçlarından biri midir?
Olaya bu şekilde yaklaşmayalım. Her ülkenin, her dönemin, her yönetim tarzının ihmalleri ve hataları vardır. Hata yapmayan bir devlet hiç duymadım. Elbette Türkiye’nin de var. Normaldir. Normal olmayan, bu tür konuları tabulaştırmak, halının altına itmek, kol kırılır yen içinde gibi bir ilkelliği normal bir davranış olarak benimsemektir.

Axel ve Lazar karakterleri aracılığıyla kitabınızda, Türkiye Cumhuriyeti’nin gayrimüslimlere karşı düşmanca bir operasyonu yürütmeye başladığını, ulus devletin azınlıkları yok etmeye girişmekte olduğunu olay olay, tarih tarih sıralıyorsunuz. Gerçekten de bu tabloya bakınca Struma konusundaki faşizan tavrın bir diplomatik sorun değil, bir devlet tavrı olduğunu anlıyoruz. Bu Türkiye’nin resmi ideolojisi miydi?
Bir dönem için ne yazık ki öyleydi diyebiliriz. Öyle bir devir ki, Nazi Almanyası ilerliyor. Türkiye’nin sınırına da dayanmış. Sınırı aşarsa, ne olacağı belli değil. Eşyanın tabiatı icabı, olası galibe meyleden kişiler, gruplar oluşuyor. Bir zaman sonra, Naziler yenilmeye başlayınca, rüzgâr değişiyor. Türkiye, birden insan hakları savunucusu kesiliyor. Bir devletin kendisini koruyabilmek için bazı önlemler alması normaldir. Ne var ki, o devrin yönetiminin epey kişiliksiz ve edilgen olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

STRUMA2

Kitabınızda çok ilginç tarihi gerçekler var. Struma’daki insanların kurtarılması için Vehbi Koç’a ulaşılıyor ve onun kontakları, Emniyet Şube Müdürü İhsan Sabri Çağlayangil, İçişleri Bakanı Faik Öztrak sayesinde yalnızca bir aile kurtarılıyor. Bir petrol şirketinin Romanya genel müdürü Martin Segal ve ailesi. Ve bu da, Koç grubuna, Hitler Almanyası’na krom sattığı için uygulanan boykotun kaldırılması karşılığında… Devlet ve iş dünyasının gemide rehin onca insan arasından, sadece zengin bir aileyi çekip alması gibi bir korkunç ayrımcılık, o dönemde hiç tepki görmemiş mi?
Ne yazık ki hiç ama hiçbir tepki görmüyor. Devir tek parti – milli şef devri… Muhalefet yok… Sesinizi çıkaramıyor, hakkınızı doğru dürüst arayamıyorsunuz… Bugün bile o günkü anlayışın izleri var. İnanır mısınız, bana telefon açıp “Ne yapsaydık yani, bir avuç Yahudi için koca bir ülkeyi savaşa mı soksaydık?” diyenler oldu…

O yıllarda faşist dünyaya karşı sempati besleyen Türk grupları ortaya çıktı. Bu gruplar bildiğimiz anlamda “Türkçü”, “milliyetçi” çevreler miydi?
Bu son derece hassas bir soru. Aralarında tamamen faşist dünyaya sempati besleyenler ağırlıkta. Fakat dahası da var. Türkçü-milliyetçi çevreler diye tanımlayabileceğimiz gruplar da, maalesef o grupların paralelinde antisemitist eylemler için kışkırtıcı oluyor. Bugün bu konu da üzerine sünger çekilmiş gibi. Hiç konuşulmuyor.

Cumhuriyet’in kışkırttığı “iç düşman”, “Yahudi karşıtlığı” söylemi mi bu grupları harekete geçirdi?
Tamamen böyle oldu.

Bu konuda ajanlık faaliyetleri de yapılıyor muydu? Örneğin Nazi Almanyası Türkiye Büyükelçisi Franz von Papen’in “Türkiye Siyonizm’le Mücadele”, “Nasyonal Aktivite ve Zinde İnkişaf” gibi derneklerle yakın ilişki içinde olduğunu kitabınızdan öğreniyoruz…
Bu türden bir sürü dernek ve çok sayıda politikacı vardı. İstanbul, her çeşit ajanın cirit attığı dünyadaki sayılı casusluk merkezlerinden biriydi…

Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ve İnönü kadrolarının Alman ve İtalyan faşist kadrolarıyla olan diplomatik yakınlıkları, bu yükselen ideolojiye hayranlıkları bugün nasıl okunmalıdır?
İster istemez politik bir cevap olacak ama, bu konuya değinmek zorundayız. CHP, bana göre Türkiye’nin en köktenci-tepeden inmeci-elitist partisidir. Sosyal demokratlıkla, solla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Olmamıştır. Olmayacaktır. Olamaz da. Türkiye’deki sol hareketlerin en büyük zaafı ve yanılgısı, CHP üzerine oynamak olmuştur. CHP, Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran partidir. İçinde hiçbir sol öğe barındırmamıştır. Halk hareketlerini bilmez. Korumacıdır. Elitisttir.

STRUMA3

Türkiye Cumhuriyeti kadrolarının bu ideolojiyle –tarihsel ve reel politik olarak– yollarını ayırmaları nasıl mümkün oldu?
Nazi Almanyası bütün cephelerde yenilmeye başlayınca, CHP yöneticileri politikalarını değiştirmek zorunda kaldı. Çok partili sisteme geçince de bir başka zorunluluk ortaya çıktı. Merkez sağla bütünleşme şansları olmadığını görüp anlayınca, kendilerine göre bir sosyal demokrat yaftada karar kıldılar.

Struma’daki yüzlerce kişi hastalıkların pençesinde ölürken, Türkiyeli Yahudiler ya da demokratik çevreler bir baskı oluşturamadı mı hükümet üzerinde?
Birincisi demokratik bir çevre yoktu. Türkiyeli Yahudilere gelince… Bu etnik grubun özelliklerini dikkate almak gerekir. Bu toprakların insanı değildiler. İspanya’dan ateşlerden kurtarılıp getirilmişlerdi. Beş yüz yıldır herhangi önemli bir sorun olmadan yaşayıp gidiyorlardı. Problem olmak, problem çıkarmak istemediler. Özellikle Sefarad Yahudiler, bu konuda çok dikkatlidir. Bu dikkatli yaklaşım, istisnalar dışında bugün de devam etmektedir.

Almanya’nın Yahudi soykırımına net bir biçimde başlamasıyla birlikte mi Struma, Karadeniz açıklarına çekildi?
Bence, Almanya’dan ziyade İngiltere’nin ağırlıklı baskısı rol oynadı. Nazi Almanyası’nın tavrı zaten ortada. Bugün unutulan o günlerde İngiltere’nin de neredeyse Almanya kadar Yahudi aleyhtarı olması. Nedeni de belli. Filistin, İngiliz yönetiminde. Yahudi mülteciler, Filistin’e ulaşmak istiyorlar. İngilizlerin Araplarla petrole dayalı sıkı bir çıkar ilişkisi var. Göçmen gemilerinin büyük bir bölümünü batıran Almanya değil, İngiliz denizaltıları.

Sizce Türkiye Cumhuriyeti neden hâlâ Struma gerçekliğiyle yüzleşmiyor? Neden Struma kurbanları hakkında hiçbir şey yapılmıyor hâlâ?
Ben bu konuda geleceğe yönelik olarak iyimserim. Bu kitabın yazılması ve beklenenden öte bir ilgi görmesi bile, yüzleşmenin başladığına işarettir. Kurbanları hakkında ne yapılabilir? Gayet kolay. Sarayburnu’nun bir köşesine küçük bir taş yerleştirirsiniz. Bu taşın yapımı ve açılışını da bu dramda değişik oranlarda da olsa pay sahibi Almanya, İngiltere, Romanya, Rusya ve Türkiye birlikte gerçekleştirirler. Olay insanca bir tavırla noktalanır.

STRUMA1 STRUMA6

Milliyet’te Miraç Zeynep Özkartal’la yaptığınız söyleşide, Struma üzerine çalışmaya film senaryosu yazmak üzere başlamışsınız. Gerçekten de uluslararası bir sinema projesi olabilecek bir hikâye ve bu hikâyeyi oldukça sinematografik bir tarzda romanınıza yansıtmışsınız. Film projesi neden gerçekleşmedi?
O ilk çalışma, bambaşka bir projeydi. Yönetmen Veli Çelik, tam o yıllarda İstanbul’da geçen bir casusluk ve aşk öyküsü istiyordu. Kafasında bazı fikirler vardı. Ben geliştirdim. Struma hesapta yoktu. Ekledim.

Ortaya paralel iki aşk öyküsü çıktı. O proje yapımcıların ilgisini çekmedi. Kabul görmedi. Artık birinci bölümü yok. Geriye sadece Struma kaldı. Bu konuda ciddi temaslar var. Umarım bu sefer gerçekleşir.

Struma / Yazar: Halit Kakınç / Destek Yayınevi / Genel Yayın Yönetmeni: Ertürk Akşun / Editör: Devrim Yalkut / Kapak Tasarım: İlknur Muştu / 1. Baskı Ağustos 2012 / 232 Sayfa

Halit Kakınç; 1952 yılında Ankara’da doğdu. Uluslararası İlişkiler Uzmanı Gazeteci. İlkokulu İzmir’de,ortaokulu Alman ortaokulunda, liseyi ise Avusturya Lisesinde bitirdi.Siyasal Bilgiler Yükseokulu’ndan sonra,İstanbul Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi’nde Siyaset üzerine yüksek lisans öğrenimini yapmıştır. Doktorasını ise Uluslararası İlişkiler üzerine tamamlamıştır. Yıllarca gazetecilik iğle uğraşan Halit Kakınç, Bilgi Üniversitesi Müteveyyil Heyeti İcra Komitesi Üyesidir.Star gazetesi yazarlarındandır.Almanca ve İngilizce bildiği yabancı dillerdir.Evli ve iki çocuk babasıdır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.