Halk Plajı – Kemal Tahir

 

“Halk Plajı, Kemal Tahir’in Samim Aşkın müstear ismiyle kaleme aldığı bir “yerli roman”. Yazarının alamet-i farikası olmuş diyaloglarla bir oturuşta okunabilecek küçük bir kitap. Bugün Halk Plajı’nı yeniden okurlarla buluşturmak, hem Kemal Tahir’in romancılığını, hem de dönemin yayıncılık dünyasını hatırlamak üzere zevkli bir girişim niteliğinde. Orijinal kapağıyla birlikte sunduğumuz kitabın, bir zamanlar ilk yayımcının garanti ettiği zevkli saatleri bugün de yaşatabilmesi beklentisiyle…” Halk Plajı’ndan bir bölüm sunuyoruz.

Lüks Kabineler

 

Sırtı yeşil ışıltılarla parlayan kocaman bir sinek, 14 numaralı lüks kabinenin kapısından vınlayarak girdi, çıplak beton duvarları, çıplak tavanı bir hamlede dolaştı. Döşemedeki yarı kurumuş balgamları ve hamamböceği ölüsünü hortumunun sert ve sinirli hareketleriyle didikledi. Dibinde bir miktar boyalı ispirto bulunan kiloluk rakı şişesinin mantarından, iskemlenin arkalığına asılı eski atlet fanilasına uçtu ve nihayet, ıslak nefeslerle uyuyan Davut Bey’in ayaklarından birine kondu.

Derisi kahverengine dönmüş bu pis ayak, siyah tırnakları, çatlak tabanı ve yamru yumru nasırlarıyla acayip bir hayvan ölüsüne benziyor, karyolanın çarşafsız şiltesi üzerinde, bir daha kullanılmayacakmış gibi, yana devrili duruyordu.

Koca sinek diz kapaklarına doğru yürüdü, kısa keten pantolonun yamalarıyla lekelerinde gezindi, sık soluklarla kalkıp inen midenin üstünde bir müddet dinlendi.

Davut Bey’in güneşten yanmış vücudu da pas rengindeydi. Vaktiyle tıkız, tombulken sonradan zayıflamış olduğu için derisi porsuyup sarkmıştı. Bu sarkış, yüzünün hatlarındaki hazin ve hilekâr sivrilikleri büsbütün meydana çıkarıyordu.

Koca sinek on günlük kırçıl sakallarla kaplı sivri çenede biraz tepindi, sivri burnu, fırlak elmacıkları ve şakağa iyice yapışmış ince kulağı yokladıktan sonra ağzın kenarına geldi.

Davut Bey bu temasla dudaklarını araladı: “Resmen orospu mu? Resmen orospu ne demek?” diye sayıkladı.

Fazla içtiği gecelerin sabahında, uyanmak üzereyken, hep aynı rüyayı – pembe kombinezonunun askılarından biri omuzuna kaymış, etekleri diz kapaklarından yukarıya sıyrılmış Naciye’yi – görür ve aynı sözleri sayıklayıp kendi sesiyle uyanırdı.

Uzun kırçıl kaşlarının gölgesindeki kırmızı damarlı bulanık gözlerini bir müddet kırpıştırdı, eski bir hıncı ve tatlı bir hatırayı aynı zamanda ifade eden iştahlı bir hareketle dilini dudaklarında dolaştırdı.

Koca sinek havalandı, kabineye sırtının yeşil renginden iğrenç bir şeyler bırakarak çıkıp gitti.

Davut Bey’in artık işlemeye başlayan beyni, ham demirden yapılmış büyük bir bilya gibi, başının içinde yuvarlanıp zıplıyor, ensesine yakın bir yeri fena halde ağrıtıyordu.

Bu ağrıyı bir müddet tanıdık bir ses gibi dinledi; damarlarından geçerek sağ koluna doğru yürümesini âdeta gözleriyle takip etti.

Sapsarı derisinden mor damarları fırlamış bu yorgun kol, karyoladan dışarı sarkmıştı. Yumruğuyla, kiraz ağacından yapılmış bir eski ağızlığı sımsıkı tutuyordu.

Davut Bey, boyalı ispirtoyu fazla içip üstüne de afyon yuttuğu geceler ateşi bastırmadan sızacağını bildiğinden, sağ kolunu sigarayla beraber dışarı uzatır, kendisini tamamiyle kaybettiği halde bunu asla yatağa yaklaştırmazdı. Yüksek sesle, “Demkeşliğin nizamını daha bozmamışsın Davut!” dedi. “Akıl uyumuyor da ondan. Akıl zaten uyanık!” Bu nizamı öğrenip tatbik edinceye kadar kaç yatak, yorgan, kaç yastık, kaç kat iç çamaşırı yaktığını hatırlayarak kendisini akıllılardan saymasına şaştı.

Sigara sonuna kadar yanmış, ağızlığı külle tıkamıştı. Üfleyip açtı, ucuyla karnını kaşıdı. Başının altında yastık olmadığı için kafasını biraz kaldırarak kapıdan dışarı, gökyüzüne ve ağaçlara baktı, kendisine mahsus bazı işaretlerden saatin dörde yaklaştığını anladı.

Ancak üç saat uyuduğu halde, “Vay canına leş gibi yatmışız,” dedi.

Kiloluk şişe gözüne ilişti. Dibindeki boyalı ispirto, beton döşemenin rutubetli kurşunîliği üzerinde daha koyu görünüyordu. Tırnaklarının kiri ile bu renk arasında bir münasebet kurdu. “İkisi de birbirinden farksız, ikisi de bok!” diyerek suratını buruşturdu ve Maliye Tahsil Şubesi Müdürü iken beraber çalıştığı bir muhasip arkadaşı, mütemadiyen tırnaklarını kemiren Adnan Efendi’yi hatırlayarak; “Herifteki mide değil, işkembe imiş,” diye söylendi.

Dirseğine dayanıp doğrularak iskemleye baktı. Canı sigara istiyordu. “Can doymaz. Akıl uyumaz. Gönül kocamaz. Bunlar ne bela?” diyerek ümitsiz ümitsiz başını salladı.

Pakette bir tek sigara kalmıştı. Sabahleyin üst üste üç sigara içmedikçe öksürüğün arkasını kesemediği için telaşlandı. Tek sigarayı evirip çeviriyor, şu saatte iki tane daha bulmanın zorluğunu bildiğinden yakıp yakmamakta tereddüt ediyordu. Halbuki böyle direnmelerin hiçbir zaman fayda vermediğini de bilmez değildi. Nitekim düşüncesinin bir yerinde her şey birbirine karıştı. Nemli kibriti zorla çakarak sigarayı yaktı ve ilk nefeste öksürmeye başladı. Bacaklarını karyoladan sarkıtmış, kollarını karnına sıkıca bastırarak iki büklüm olmuştu. Midesinden kopan ekşi, bulanık, sert bir şey boğazına doğru çıkıyor, geçtiği yerler tamamiyle yara imiş de kabuklarını sıyırıyormuş gibi göğsünü sızlatıyordu. Rutubetli beton ve kirli insan vücudu kokusunu – hakikatte boyalı ispirto ve afyon kokusunu – şiddetle duyarak bir müddet öğürdü, nihayet öfkeli deniz hışırtılarıyla döşemeye tükürdü.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.