‘Aşk insana, sanılanın tam tersine, gerçeği öğretirmiş.’

 

“Son bir ders daha aldım Lisa’dan: Aşk insana, sanılanın tam tersine, gerçeği öğretirmiş. Lisa’ya ‘kimsenin kimse için söylemediği şeyler söylemeye’ söz vermem bu nedenledir.” Haluk İnanıcı, romanı Dinle Lisa ile okuru dünyayla mücadelenin farklı biçimleriyle tanıştırırken; isyan, kabulleniş, öfke, çaresizlik, direnme, çözülme gibi tanımların birbirlerine geçmiş halkaları arasında dolaştırıyor. Kitabın arka kapağında belirtildiği gibi Dinle Lisa, sorulmayan soruların niçin sorulmadığına da bakan, baktıkça büyüyen bir göze dönüşerek, Türkiye gerçeklerinin çok parçalı aynasına ışık oluyor; gözlerimizin önüne gerilen perdeyi yırtıyor… Nice acının içinden geçen bir şefkatle…

“Dinle Lisa” mübadele günlerinden 1990 yıllarına uzanırken 12 Mart dönemine de ışık tutan içeriğiyle dikkat çekiyor. Bu roman nasıl şekillendi ve siz ne zaman yazmaya karar verdiniz?
Kahramanlar ayrı ayrı girdi dünyama. Sanki Lisa zihnimin bir yerinde hep vardı. Sonra eski bir Smith Corona marka daktilom oldu. Sait Bey, o daktilonun sahibi olarak doğdu. Onu mübadil Cevriye Hanım’ın delikanlı oğlu olarak düşledim. Hüseyin, Kenan, Nezih zaten hayatımın bir yerlerinde görünüp görünüp kayboluyorlardı. Avukat Ufuk’un daha “büyük” versiyonları ile hayatım boyunca karşılaştım. Maruf benzeri avukat arkadaşlarım oldu.  Dünyada bunca olay olurken felsefe hocalarının ne iş yaptıklarını zaten hep düşünürdüm. Arkeologlara gıpta ile bakardım.  Mine karakteri bir kitapta gördüğüm devrimci genç kız fotoğrafının canlanmasıyla oluştu. Anadolu’da bulunduğum yıllarda bazı kasabalarda ud çalan kadın geleneğini duymuştum. Balkan çiftliklerinde, meşk gecelerinde ud, tambur çalındığını çeşitli anılardan okumuştum. Müjgân’ın eline udu bunlardan esinlenerek tutuşturuverdim. Yani önce karakterler doğdu; sonra onları karşılaştırma arzuma engel olamadım. Roman böyle gelişti. Dinle Lisa’nın kurgusu daha ilk romanımı yazarken zihnimi ele geçirmeye başlamıştı.

Romanda 12 Mart ve 12 Eylül dönemini arka planda takip etsek te, daha çok bu siyasi çalkantılar içerisindeki insanların hayata tutunma ve var olma mücadelelerini okuyoruz. Bugüne kadar yazılanlarda siyasi tahliller yapılırken genelde göz ardı edilen, ya da geçiştirilen bu durumu siz özellikle mi tercih ettiniz?
12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde yükselen muhalefet içinde yer alan devrimciler hayatlarını örgütsel yaşama, toplumun geleceğine adamışlardı. Bu dönemlerden sağ çıkmayı başarabilmiş insanların değiştiremedikleri hayatla kurdukları yeni dünyalarının,  “edebiyat” için bir hazine değeri taşımasına rağmen fazla ilgilenildiği söylenemez. Tercihimde bu ilgisizliğin payı muhakkak vardır.

Kitabın başkahramanı devrimci Hüseyin olsa da, daha çok kadın karakterler dikkat çekiyor. Cevriye hanım, Nesrin, Belkıs, Lisa, Beril, Mine ve Yasemin… Hepsi hayatın gerçek yüzüyle kıyasıya bir mücadele verirken, okuru farklı dönemsel ayrıntılarla buluşturuyor. Bu anlamda “Dinle Lisa”yı en çok kadınlar okumalı diyebilir miyiz?
Aldığım ilk tepkilerden okurlarımın çoğunun kadın olduğunu anlıyorum. Doğrusu romanımı herkesin okumasını isterim. Romanım bütün okurlar için sürprizlerle dolu. Romanın içinde ağır basan soru kiplerinde her okur kendinden bir şeyler bulacaktır. Yine de romanı daha çok kadınlar okursa, bundan sadece mutluluk duyarım.

haluk_inanici_5 haluk_inanici_2

Mücadele saflarında duygulara, düşünceler kadar önem verilmediği, hatta kimi zaman ciddi tepkilerle karşılaşıldığı bilinen bir gerçek. Uzun süre mücadele saflarında yer almış Hüseyin’in; duygulara, düşünce kadar önem vermesini, bu tür örgütsel kurallara bir tepki olarak mı okumalı, yoksa duruma eleştiri olarak mı değerlendirmeliyiz?
Her ikisi de… Hüseyin’in “duygulara” kaymasında, peşinde koştuğu “bilgi”nin de yeni bir iktidar alanı yaratmasını ve “bilgi”nin hayatı kavramak için her zaman yeterli olmadığını gözlemesi yatıyor. Bu nedenle “merkezi iktidar yaratan” tüm siyasi hareketlere yönelik eleştirisinin ortasına  “duygularını koyuyor. Aynı eleştiriyi Sait Bey’de de görüyoruz: “Demek insanın aşk, acı, sevgi, dostluk, özlem gibi duygularla ilk tanıştığı yerler canlı varlıklara dönüşüyormuş…” Sait Bey için de “hayata anlam katan”, hatta cansız nesneleri bile canlandıran “duygulardır. Hatta Hüseyin’e “her insanın bir duygu peşinde koştuğunu” söyleyen de Sait Bey’dir.  Özetle, hem Hüseyin, hem Sait Bey hayatın acımasızlığına, kötülüğüne, kabalığına karşı “duygu”yu ön plana çıkarıyorlar.

Sizce devrimci mücadele saflarında oldukça katı kurallarla mücadele edenlerin, duygularını bastırmaları doğru mu? Bu durum insanlarda sağlıklı bir ruh hâli ve mücadele ruhu yaratır mı?
Başkaldırı kültürü insanları “sağlıklı ruh hâli” ile tanıştırır. Bu ruh hâli aşka da sirayet eder. Yeniye olan özlem tüm duyguları, aşkı da kontrolü altına alır. Özetle devrimci mücadele sürecinde aşkın nevi de değişir. Eğer bu süreç katı örgütsel ilişkiler içinde cereyan ediyorsa, aşk serbest, rahat, özgürce yaşanamaz. Aynı zamanda bir paradoksu da işaret eder bu durum. Ülkemizde katı fraksiyonların öncülüğünde kendini gösteren devrimci mücadele, küçük burjuva aile yapısına, erkek-kadın ilişkisine, sahip olma ilişkisine karşı çıkarken yenisini kurmakta çok da başarılı olamamıştır. Devrimci zihniyet –ortam “sağlık ruh hâlinin” imkânını yaratmış ancak devrimci pratik bu imkândan yararlanamamıştır. Romanda sağlıklı ve sağlıksız ruh hâllerine, Hüseyin’in devrimci arkadaşı Filiz’e, Mine’ye, Lisa’ya duyduğu aşk ile karısı Belkıs’a karşı beslediği duygularda karşılaşıyoruz. Birisi ne kadar sağlıklı ise diğeri de bir o kadar sağlıksız ruh hâli sergiliyor.

Kitapta Hüseyin’in avukat abisi Ufuk ““Gerçeği bilmek başka bir şey, onu dönüştürmek başka bir şey.” diyor.Devrimci mücadele verenlerin kaçırdıkları bu ayrıntı mı? Klasik deyimle çürümüş bir toplumda yaşamaktan şikâyet ediyorsak, onu dönüştürüp değiştirmenin yolu nereden geçiyor sizce?
Aslında başkaldıranlar da egemenler de bu ayrıntıyı çok iyi bilirler. Romanda Hüseyin ve Ufuk bu iki karşıt kutbu temsil ediyor. Hüseyin, katı hiyerarşik örgütlenme yapısına sahip güçlü bir devlete aynı örgütlenme yapısı ile karşı çıkmaya çalışılmasındaki garipliği fark ediyor ve yaşanılan yenilginin ardından muhasebeye girişiyor:“Sosyalizm diye yola koyul, mücadele et ve bula bula, neredeyse üç bin yıl önceki Lykurgos’un otoriter-eşitlikçi toplumunu bul!”  Hüseyin, böyle toplumsal yapının hiç kimse için bir cazibe teşkil etmeyeceğini, kimseye bir zenginlik katmayacağını da keşfediyor.

Haziran ayında tanıştığımız Gezi Eylemleri de bu ayrıntı ile ilgilidir. Karşısında ezmek için hiyerarşik bir örgüt arayan iktidar, böyle bir örgüt bulamayınca şaşkınlık içine düşmüştür. Hatta kendisi böyle bir örgüt yaratmaya çalışmıştır ama bunda da başarı (!) gösterememiştir. Sol siyasi örgütler de biraz şaşırmıştır. Azımsanmayacak bir çoğunluk bu olaylara kullanılacak, mevzi kazanılacak imkânlar olarak bakmaktadır. Oysa bu eylemler, hiyerarşik örgütlerin, hiyerarşik olmayan eylemler karşısında nasıl çaresiz kaldığını, bir diğer deyişle hiyerarşik olmayan örgütlenme eylem biçiminin solun hedefi olması gerektiğini ve sahipsiz demokratik eylem pratiklerinin geliştirilmesinin önemini gözler önüne sermektedir.

Roman 1995 yılında sona erdiği için, Hüseyin’in Gezi Olayları’nda nerede olduğunu bilmiyoruz. Ama dikkatli bir okur, Hüseyin’in Gezi Eylemleri’ni kendine mal edecek şekilde içine girmeyeceğini, yeni eylem biçimi karşısında büyük mutluluğa ve umuda kapılacağını, kendi imkânları ile bu eyleme her türlü desteği vereceğini tahmin etmekte zorluk çekmeyecektir.

Sürekli mücadele etmenin bir yolunu buluyor Hüseyin. Hayatla, inancıyla ve kendisiyle sürekli çatışsa da hep bir şekilde direniyor. Hüseyin’i diri tutan bu mücadele azmi mi?
Romanda Hüseyin’in, hayatının iki döneminde de, yorgunluklara, hayal kırıklıklarına rağmen, “devrimci olan”ın peşine düştüğünü, soru sorarak, arayarak kendini diri tutmaya çalıştığını görüyoruz.  Hüseyin’in eylemliliği haksızlığa, yoksulluğa, yoksunluğa karşı çıkmakla başlıyor.  Hayatının iki döneminde iki farklı hâlini görüyoruz: “İlkinde burjuva dünyasının anlamını çözmüştü, ikincisinde devrimin…”  Hüseyin’i diri tutan eşitsizliğe, adaletsizliğe karşı etik tavır alışı ve mücadele azmidir.

Hüseyin kendi dünyasında devrim yapma çabası içindeyken, Mine’nin örgütlü mücadelesiyle bir anlamda kendi geçmişine duyduğu özlemi de avutuyor aslında. Yenilmişlik duygusu neden yeni bir şeyler üretebilmenin önünde yer alıyor? Ya da pek çok insan bu duyguyla beslenip yaşamayı tercih ediyor? Ya da yenilgi teslimiyetin mazereti sayılabilir mi?
Yenilen insanlar, değiştiremedikleri toplumun içinde yaşamaya mecbur kalıyorlar. Hüseyin romanda Kenan’ınki gibi samimi, dürüst; Nezih’inki gibi riyakâr tavırlarla karşılaşıyor. Kenan korkularıyla, emniyette konuşmasıyla yüzleşerek yenilgisi kabul ediyor ve aktif mücadeleden çekiliyor. Nezih ise tam bir riya içinde hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam etmek istiyor. Belki de bu iki örneğin etkisinde, Hüseyin aklından, “Yeniyi kurabilecek insanların geçmişinde ‘yenilgi’ bulunmaması gerekiyorsa benim geleceğim ne olacak?” diye soruyor.

Hüseyin’in bu sorusu onun mücadeleden çekildiği anlamına gelmiyor. Bunu kurduğu şirketler ve yeni yaşam stratejisinde gözlüyoruz: “Yeni ve genç sanatçıların aynı ortamda buluşmasıyla muhalif sanat akımının otorite hâline gelmesi kaçınılmazdı. Projeler hedefine ulaştıkça değişik sanat arayışlarının peşine takılacaktım. Böylece zihnimi, bizzat yarattığım iktidara bile teslim etmeyecektim. Bir çeşit oynak yaşam stratejisi… İktidara yaklaştığın anda kaç! Büyüleyerek kontrol altına alır ve çürütür…” Yine Kenan’la yıllar sonra karşılaştığında söylediği cümle bize hayatla kurduğu yeni ilişki hakkında ipuçları veriyor: “İşte Kenan, seni kapıda gördüğüm anda yüreğimin attığını, ölmediğimin ayırdına vardım. Coşkumu ‘ıslah’ edememişler anlaşılan… Demek acılar coşkunun üzerine tülden bir perde örtermiş…”

“Bazı lezzetlerin sırrı basitliğindedir.” Diyor kitapta babaanne Müjgân. Hayatın gizi kendi basitliğinde mi saklı? Hayatın gizi ya da gizleri nasıl öğrenilir?
Sadece Müjgân değil, eskinin solcusu yeninin reklamcısı Sırrı da benzeri bir tespit yapıyor. Bu romanın bizi karşı karşıya bıraktığı, okura sorduğu esaslı bir soru… Cevabı romanın içinde mevcut…

Beril ve Hüseyin’inin birbirlerine imkânsız sevgileri, yaşadıkları çaresizliği dostluğun ardında onarmaya çalışmaları kitabın yürek burkan ayrıntıları arasında. Romanı yazarken Beril ve Hüseyin’e mutlu olma şansı neden tanımadınız?  Hüseyin Beril’e gitme diyemez miydi?
Hüseyin ve Beril aralarında “heyecana”, “güzel ve değerli zaman geçirmeye dayalı”, hiçbir “mutabakat içermeyen” bir ilişki kuruyorlar.  Hüseyin ağzından çıkan bir kelimenin bile Beril’i incitebileceğini düşündüğünde telaşa kapılıyor. Beril’in “Hayatındaki en önemli iki erkek ”den birisi dediği kişi de Hüseyin’dir.  Eğer Hüseyin Beril’e gitme deseydi bu güzel ilişki bildiğimiz klasik bir ilişkiye dönüşebilirdi. Ayrıca bu ilişki bize bir kadın-erkek ilişkisinin, cinsel temas dışındaki boyutlarını göstermesi açısından da önemliydi. Yazar olarak bu güzel ilişkiye kıyamadım…

Hüseyin’in Mine, Lisa ve Yasemin’e adadığı yaşamı onu yine de savrulmaktan koruyamıyor…
Hüseyin hayatını bu üç kadına adıyor mu gerçekten? Belki bu ilişkileri daha farklı ifade etmek gerekiyor. Hüseyin, Mine ve Lisa’da kendi ifadesiyle “saflığın iki farklı biçimini” buluyor. Mine kendini hayatın kolayca değişebileceğine inanmış, Lisa ise hayatın değişmezliğine, kaderine inanmış karakterler. Hüseyin Mine’de yakaladığı coşku ve heyecana kapılıyor “devrimi bile onun için ister hâle geliyor.” Lisa’da ise bir fahişe ile evlenerek kendisini kurtarmaya çalışıyordu:  “İnsan olduğumu hücrelerime kadar hissedebileceğim bir şey yaparak varoluşun en üst perdesine geçmeyi arzu ettim. Lisa’yla bütünleşmem, hayatımı dönüştürebilmemin tek yolu olarak çıkmıştı karşıma.” Yasemin ise gerçekten onun kızı… Aralarında çok özel bir ilişki var. Hüseyin elbette fırtınalı hayatında oradan oraya savruluyor. Belki de yaşam denen şey budur. Hüseyin de bu genel kurala tabi.

haluk_inanici_6 haluk_inanici_7

Mine’nin ölümü Beril ve Hüseyin için pişmanlık ve acı oluyor. Mücadele çemberinden geçmiş ve örgütlü mücadeleyi bırakmış insanlar neden bir vakitler kendileri gibi ideallerine sarılmış olan yeni gençleri kurtarma psikolojisine giriyorlar? Bu yenilgiyi, teslimiyeti kabul etmenin başka bir dili mi?
Çok güzel ifade ettiniz. 12 Eylül kuşağı bunun en tipik örneğidir. Bu kuşak çocuklarını, kendi “eski yaşam biçimleri”nden korumaya çalıştı. Bunu bazen doğrudan bazen de ona çizdiği eğitim çizgisiyle yaptı. Bu olaya doğru-yanlış kavramı ile bakmak da yetersiz bence. Eğer bu kuşağın çocukları fedakârlık yerine ‘kendini düşünme”yi merkeze alıyorsa ve kendi “haklarına saldırı olduğunda tavır alabiliyorsa,” belki de toplum “bireyselleşme” denen aşamayı yeni geçiyordur. Toplumsal hayatta teslim olduğunuzda, yenildiğinizde de alttan alta bir şeyler gelişiyordur, birikiyordur mutlaka. Tepki hiç umulmadığı bir zamanda ve umulmadığı biçimde ortaya çıkacaktır. İnsanlık tarihinde yaşanan trajedilerden, “sözün bittiği” yerlerden sonra hep böyle olmadı mı? Gezi’de böyle olmadı mı?

Sait Bey romanın çok özel kahramanlarından biri… Ona dair neler söylersiniz?
Sait Bey, bir mübadele delikanlısı. Babasız büyümüş bir çocuk. Cevriye Hanım’ın, “Bu okuldan sonra İstanbul Hukuk Mektebi’ne göndereceğim seni. Artık hayatımın başka bir amacı yoktur,” dediği oğlu. Çevresindekilere yardım eden gerçek bir insan. Sait Bey genç yaşta yaşadıkları, gördükleri ve annesinden aldığı hasletlerle Cumhuriyet’in genç avukatları arasına katılır. Torunu Ufuk’un yaptığı avukatlıktan utanır; onunkinin tam tersine düzgün bir avukatlığı vardır. İstanbul’da önemli bir büro kurar. Aile üzerinde belirleyiciliğiyle aslında otoriter bir kişilik sergiler. Aynı zamanda öldükten sonra bile aile sofralarında yeri boş bırakılacak derecede saygı duyulan bir kişidir. Ama bunların ötesinde Sait Bey’i romanda çocukluk arkadaşı Yorgi ve Leon’la dostluklarıyla tanıyoruz. Romanda, bugün görülmesi neredeyle imkânsız hâle gelen, Müslüman, Yahudi ve Rum üç can dostun öyküsünü de arka planda izliyoruz.

İsterseniz kahramanı kendi ağzından tanıyalım: “Sait Efendi, mutlu yaşadın, çocuğun profesör oldu; Müjgân’da sevgiyi, Neriman’da aşkı, Hüseyin’de erdemi tattın, ama hiçbir şey gençliğindeki yarılmanın açtığı yarayı tedavi edemedi…”

Cevriye annenin öldürülen kayıp oğlunu ömrü boyunca bekleyiş öyküsü, kayıp annelerinin simgesi hâline gelen Berfo anayı anımsatıyor. Berfo ana da tıpkı kitaptaki Cevriye anne gibi gözü açık terk ediyor bu dünyayı. Kayıp evlatlarının akıbetini Osmanlı’dan bugüne öğrenemeyen annelerin ortak acıları için neler söylemek istersiniz?
Cevriye karakterini yaratırken evlat acısının bir anne için ne demek olduğunu düşünmeye çalıştım. Bir anne için “evladını kaybetmek”saatin durduğu andır… Anne kaybettiği oğluyla sürekli birlikte yaşar. Bu acıyı hissettim, okurun da hissetmesini istedim. Ancak bu acıyı hissedersek, evlatlarını kaybeden Cumartesi Anneleri’nin, ölen asker annelerinin velhasıl tüm annelerin acılarının soğrulması için çaba gösterebiliriz; evlat acılarına, savaş dâhil şiddetin her türlüsünün sona ermesi için herkesin yapacağı bir şeyler olduğunu görebiliriz. “Çocuklara, gençlere, kadınlara kıymayın efendiler,”  diye çığlık atabiliriz.

Azınlıklara yönelik katliamlar farklı projelerde, kitaplar da anlatıldı ancak Türkiye’de Yahudilere karşı yapılan ırk ayrımı ve saldırılar diğer azınlık öyküleri kadar gündemde yer almadı. Bunun nedeni nedir sizce?
Romanda Lisa ve ailesinin yaşadığı zulüm insanın öfkesini kabartacak cinsten. Lisa’nın öyküsünden, Yahudilerin yaşadığı büyük baskıyı cemaatin kapalı ve muhafazakâr yapısını hissedebiliyoruz. Yahudi olarak yaşamanın gerçekten çok zor olduğunu, üstelik bir de doğulu Yahudi ve kadın olarak Lisa’nın işinin çok daha zor olduğunu izliyoruz. Tüm bunların gündemde yeteri kadar yer almaması, hatta Trakya Olayları’nda Yahudi vatandaşlarımızın başlarına gelenlerin kimse tarafından bilinmemesi toplumsal cahilliğimizi gösterdiği gibi; Yahudi cemaatine uygun gördüğümüz davranışlar açısından da utanç verici bir durumu sergiliyor.

Herhâlde sorunuzun cevabını şöyle verebiliriz: Tüm azınlıkların yaşadığı acıları, tıpkı Sait Efendi, Cevriye Hanım gibi topraklarından sökülüp atılmalarının, kovulmalarının yarattığı, trajedileri, travmaları bilmeden, görmeden, önemsemeden üstelik onların mekânlarına el koyarak yaşamak…

Türkiye devrimcilerinin yürüttükleri mücadelelere baktığınızda, azınlıklar için yeterli politika ve mücadele biçimi üretildiğini düşünüyor musunuz?
12 Eylül döneminde bu şekilde bir politika ve mücadele olduğuna tanıklık etmedim. 12 Mart dönemine ilişkin de duymadım. Örneğin, hâlâ Ermeni Tehciri konusunda bile bir mutabakatın sağlanamadığını hatırlayalım…

“Son bir ders aldım Lisa’dan: Aşk insana, sanılanın tam tersine, gerçeği öğretirmiş. Lisa’ya ‘kimse için söylemediği şeyler söylemeye’ söz vermem bu nedenledir.” Aşk insana sahiden “gerçeği” öğretir mi?
“Kimsenin kimse için söylemediği şeyler söylemeye söz vermek”ifadesi Dante’nin ilk roman sayılabilecek eserinde yer alır. Dante’nin çocukluğunda gördüğü 9 yaşında bir kız için beslediği aşkı ifade eder. Aşkın en naif biçimiydi bu Yeni Hayat’ta anlatılan. Dinle Lisa’da ise aşkın karmaşık bir biçimi anlatılıyor. Bu nedenle cümle, yazarın ustaya bir göndermesidir.

Ne sormuştunuz? Aşk insana elbette gerçeği öğretir. Ama bir şey daha öğretir; hayatın “Aşktan/aşklardan ibaret olması gerektiğini…”

haluk_inanici_4 haluk_inanici_1

Dinle Lisa / Yazar: Haluk İnanıcı / Roman /  İletişim Yayınları / Editör: Bahar Siber / Kapak: Suat Aysu / Kapak Çizimi: Seda Mit / 1. Basım 2013 / 336 sayfa

Haluk İnanıcı; çocukluğunu İstanbul’un Tophane, Galata, Bayrampaşa, Karagümrük semtlerinde geçirip askerî ve sivil cümle okulları kâmilen bitirdi. 12 Eylül 1980 askerî darbe sürecinde üsteğmenken re’sen emekli edildi. 1983 yılından beri serbest avukatlık yapıyor. Mesleğiyle ilgili alanlarda çok sayıda makale yazdı. Bunların bir kısmını 21. Yüzyılda Avukatlık ve Baro (2008, Legal Yayınevi) ismiyle kitaplaştırdı. Rugan Ayakkabılı Teğmen isimli romanı 2010 yılında (Everest Yayınları) yayımlandı. Özel ceza mahkemeleriyle ilgili derleme çalışması Parçalanmış Adalet ismiyle (2011, İletişim Yayınları) yayımlandı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.