Hamal – Kemal Siyahhan

 

“Çalışma hayatı, yaşamımızın en önemli parçasını oluşturuyor. Kemal Siyahhan bu yeni romanında çocukluğundan itibaren içinde bulunduğu Sultanhamam’da başarılarının yanı sıra yanılgılarını da saptıyor. Konforlu yaşam ve bu yolla mutluluğa ulaşmaya çalışan yakın çevresinin, işadamlarının ve toplumun evrensel endişelerini su yüzüne çıkarıyor. Hamal, bambaşka bir dünyanın yazılı olmayan kurallarını samimiyetle yansıtan bir roman.” Hamal’dan bir bölüm yayımlıyoruz.

 

“Hayal kurmanın dışında bir de gerçek hayat var ki beraberinde birçok zorluğu getirebiliyor. Mücadele etmek, korkmak, hastalanmak, çaresizlik, yorgunluk, özlemek, karşılıksız sevmek ve en beteri nefret… Peki bir yudum sevgiye ne demeli?” Tavrımı garipseyen Sadi, farklı sözler duyma beklentisi içinde olacak ki bakışları şaşkın…

“Sonrası?”

Bu soruyu önemsemiyorum, ayrıntısını, tortusu kalanı, konuşmamız lazım diyorum içimden. Yorgunluk bir yana içsel kargaşamı da bilsin istiyorum. “Kavga, düzensiz beslenme, boşa üzülmek, arada bir ağlamak, bu duyguları yaşarken ölesiye çalışmak, mücadele etmek… Bazen içimdeki boşluk öylesine büyüyor ki saklanacak, sığınacak bir köşe bile bulamıyor insan, yaşamak zul oluyor.”

“Bu sözler bir dokun bin ah işit oldu, abarttığını düşünmüyor musun?”

“Abartmak mı, neden bahsediyorsun, geriye bakmaya korkar ya insan, benimkisi de öyle, hatta bütün bunlar hayatımın bir parçası olup çıkmış, ama alıştım artık.”

“Üst üste sayma istersen, yoksa unuturum, yaptığım araştırma için kaydetmem lazım biliyorsun.”

“Bilmez miyim, ama dahası da var, alacak verecek meseleleri, kazanımların doğru kullanılması, savurganlık, kaybetme endişesi, çocuk ve eğitiminin önemi, buna dayalı haz sıçramaları… Bitmeyen zihinsel al-verin yorgunluğunu yaşatan hayat okulunun daimi öğrencisi olup çıktım be azizim.”

“Dur, bu anlattıklarını en azından hafızama kaydedeyim baksana bayağı felsefi oldu sanki.”

“Nereye yazarsan yaz, aklım yorgun ve ağrıyor desem belki de güleceksin, yürümeye devam edelim mi?”

Gökyüzünde bembeyaz bulutlar sağa sola savrulup duruyor. Neler gelmiyor ki aklıma… Hamallık yaptığım yıllar, ardından tekstille uğraşırken neredeyse ömrü yeme noktasına gelmişim. Ölümcül, tutunma mücadelesine dayalı yaşadıklarım karşısında söylediklerim az bile, kesik sözlerimin açılımları yetersiz kalabilir. Sürekli mesleğimin kutsiyetini telaffuz eden bir zümrenin içinde başka ne düşünebilirim ki. Türkiye’de tekstilin gelişimiyle, pazen, divitin, gabardin, kot gibi kumaşları çeşitlenmişti, meslektaşlarımın peygamber mesleği diye içten içe öğünmeleri boşa değildi aslında. Sadi’yle yürümeye devam ederken bu kez iç hesaplaşmaya dayalı sözler ediyorum.

“Sultanhamam, uzun yıllar, ticaretin kalbinin attığı yer oldu, İstanbul’da. Buradaki hamallar güçlü yapılarıyla sırtlarında kendilerinden daha ağır kumaş toplarını taşır, bir başkasına kaptırmaya asla müsaade etmezdi. Bunca yıl geçmiş olmasına rağmen halen rüyalarımda onlarca kumaş topunu sırtımda taşırken uyandığım çok gece oluyor,” dediğim anda sözümü kesiyor Sadi.

“Sanki en başından anlatıyorsun.”

“Anlat dedin, katlanacaksın; bak ne diyeceğim, hamallık çok önemlidir biliyorsun değil mi?”

“Öğrenmeye çalışıyorum ya!”

Tebessüm ediyorum. Madem öyle, neden sırt hamallığı yapan biriyle röportaj yapmıyor, diye aklımdan geçirsem de ona takılmaya niyetim yok. “Bak dostum hayat zor, ne yazık ki burada ticaretin şekli de değişti, kısmen de olsa şimdilerde fabrikalardan perakendecilere, mal sevkiyatı kargolar ya da şirketin pazarlamacıları aracılığıyla yapılıyor, dolayısıyla bu emektarlara eskisi kadar ekmek kalmıyor. Bütün bunlara rağmen onlar alın teriyle çalışıp minnet etmeyen edalarını hep korudular. Yıllar önce ben de onlardan biriyken Eminönü’nde ekmek arası balığı yutarcasına yediğim günleri asla unutmam, tuttuğunu koparan, her soluklandığında gülebilen, gamsız biriydim ve kazanmaya endekslemiştim kendimi.”

Çocukluk arkadaşım Sadi’yle, tekstil dergisine yapacağı araştırma için, yıllar sonra yolumuz konu münasebetiyle kesişmişti. İki samimi çocukluk arkadaşı olsak da sonrası uzun bir süreç. Beni tam anlamıyla tanımaya çalışırken sözlerimin derinliğini test eder gibi bir tavır takınıyor bu kez.

“Görünen o ki yaşadıklarının izlerini halen taşıyorsun azizim.”

“Haklısın geçmişin derinliklerinde kaybolmuşum desem yeridir; bugüne kadar çektiklerimin tortusu, ruhumda, zihnimde küçüleceğine büyüyor; kendimi sınırladığım zamanların dışında nereden geldiğimi düşünüp içten içe cesaretlenerek atılım yaptığım dönemler çoktan geride kaldı. Bazen eşime ve çocuklarıma anlattığımda burun kıvırıp içlerinden ‘Aman sende!’ dediklerini duyar gibi oluyorum. Bunu sözle ifade etmeseler de yüzleri ne düşündüklerini anlatıyor.”

“Çok içerledin, seni biraz tanımasam hakkında neler düşünürdüm. Konunun dışına çıkıp özel bir soru daha soracağım. Evde despot musun?”

“Hayır sadece hassasım.”

“Nasıl cevap bu? Bundan farklı bir anlam çıkabilir, mesela huysuzluk gibi.”

Sadi’nin bu sorusuna uzun süre cevap veremiyorum, kısmen huysuz olduğum söylenebilir, ama son zamanlarda suskunluğum ve hayata küskünlüğüm bu duygumu çoktan bastırdı. Sadi bendeki moralsizliğin farkında, buna rağmen sormaya devam ediyor.

“Geçmişten gelen kadim dostluğumuz var, bunca yıl birbirimizi arayıp soramadık ama şimdi merak ettim. Sahi kaç çocuğun var?”

Aslında bir kız diyesim geliyor ama nedenlerini ona anlatmam uzun sürebilir, “Üç kız,” diyorum.

Gökyüzünde yıldız yok, gece iç karartıcı, kapkaranlık ve isli. Görüntüye bakınca kirlilik sarmış dört yanı diye aklımdan geçiyor. Hayatın insana yüklediği umutla umutsuzluk duygusu bile içsel savaş halinde. Korkular, özlemler, nefretler, kibirler, egolar dolaşıyor ortalıkta. Peki ama dönüp bakınca, bunca yaşanmışlık içinde geride kalan yalnızca hüzün mü? Bu soruyu kendime sorduğumda neredeyse çıldıracağım. Yalnızlık kemirirken ruhumu, içimdeki diğer ses, yok böyle özlem diyor Allah’a. Sonrasında bu hasret kime diye korkarken bilinmeze ulaşmak her defasında yiyip bitiriyor beni. Çaresizim. İyi hissetmiyorum kendimi. Yaşamak umut olabilir mi? Yok, avuntularım boşuna. Bir dal bulmalıyım tutunacak bir dal, ya da boynumdan asmalıyım kendimi; aşağısı uçurum, aşağıda yalnızlık kimsesizlik… Buyum diyorum, kulaklarımda kendi sesim. Bir kumaş tüccarının hayata, hayatına dair gizli saklı çığlıkları bunlar. Neden diye soruyorum kendime. Neden? Yol yorgunu olduğumdan mı? Hayır, başarmak endeksli bir hayatı sırtlamışım da ondan! Çalışmalıyım. Ziyadesiyle kazanmalıyım. Bir mülk daha almalı ya da bankada yüklü miktarda para biriktirmeliyim. Doymak bilmeyen ailesel istekler robota çevirdi beni, oysa bu şaşaa ve görünümün yoksul kapıcısı gibiyim. Maddî ve manevî varlıklarımla doyuma ulaşmamış bir zavallıyım. Yüz ifademin bu düşünsel dalgalanmalarımı yansıtmadığı da ortada. Ne istiyorum ben? Kendime sorduğum en zor sorulardan biri bu. Hayalden öteye gitmeyen, şipşirin umutlarım nerede? İstanbul öğütmeyecekti beni. İstanbul eriyecekti gözlerimde. Bir ezgide ah İstanbul ah diye duymuştum; bu, son sözüydü dedemin. Ansızın gitti, ansızın, İstanbul gözlerinde… Allah’a isyan etmişti yanımdan geçen biri, deli demişti bir başkası. Adam deliydi, deliler cennete gider demişti din adamı. Delilik cennet miydi? Daha kendime soracağım onlarca soru vardı.

Gökyüzünde simsiyah bulutlar devinip duruyor, binaları yaladı yalayacak. İncecik damlalar alnımdan gözkapaklarıma iniyor. Koşar adım yürüyorum. Suriçi peşimde. Bizans’tan kalan büyük dehlizlerden beni gözleyenler var. Ardımdan gelen birileri yakalayacakmış gibi. Suçlu değilim, öfkeliyim sadece. Doyumsuzluğun sonucu olabilir mi bu? Bilmiyorum. Belki de bir hiçim, kim bilir. Kendime biçtiğim hayat gömleğinin ne rengi mutlu ediyor ne de numarası bedenime uygun. Bu düşünceleri kendimden bile gizlemekten başka çarem yok. Kaybetmek delirmek, kaybetmek yaşamın sonu; böyle bildim, böyle ezberledim yıllar yılı. Babama ihanet etmiş gibiyim; mal da mülkte yalan demişti, geride kalan Allah’ın merhametiydi sadece. İşte o merhamete her zamankinden daha çok ihtiyacım var.

İstanbul’un yeni yerleşim yeri sayılan Atatürk Havalimanı’nın yanı başındaki Florya’dayım. Zenginlerin kümelendiği kibirli semt. Sessizlik kol geziyor. Evimin önündeyim. Ah yoksuldan çaresizden uzak, gösterişe dayalı lüks yaşam ah. Daha düne kadar zenginin fakirle aynı semt ve sokaklarda yaşayışlarına tanıklık etmiştim. Ne oldu da bıçakla kesilmiş gibi ayrıştı her şey? Ayrıştıkça zenginlik içinde yoksullaştı her şey ve biz bunu nasıl oldu da fark edemedik? Sorguladıkça ağırlaşıyor kafam. Kafam bedenime ağır geliyor. Ah, beni yalnızlaştıran zenginliğim ah!

Kapıyı eşim açıyor. “Hoş geldin.”

Ayakkabılarımı çıkarıyorum. Portmantoya ceketimi astıktan sonra banyoya giriyorum. Lavaboda avuçladığım suyu defalarca yüzüme vururken rahatlayacağımı düşünüyorum. Yok, olmayacak. Ne yaptın Sadi kardeş, bunca yıldır baskıladığım içsel hesaplaşmalarımı tetikledin. Yaktın beni deyip dert ediniyorum bu kez. Yüzümdeki ifade farklı. Üzerimdeki yükün ağırlığını her zamankinden daha fazla hissediyorum. Aile olmak, yuva, saadet, huzur ve daha ne çok anlam taşıyor. Kızlarımın ikisini okuttum. Kurumsal bir şirkette çalışmaya başladılar bile. Diğer kızım ne yazık ki engelli. Cennet, bakıma özellikle de benim sevgime muhtaç. Cennet’i hangi sözcüklerle ifade edebilirim? Nasıl bir duyguyla ya da yüz ifadesiyle sevgimi gösterebilirim ona? İlk olarak kaldığı odaya giriyorum. Kızlarımın en büyüğü olduğu halde bedensel olarak küçük kalan kızımın… Her defasında onu düşündüğüm anda duygularım kabarıyor. Daha eve gelir gelmez akşamın bu saatlerinde tedavimin bir parçası olup çıkıyor Cennet’im. Bakışlarıyla yalnızlığımın ilacı olmakla kalmıyor hayata dair beklentime de sınır koyarak rahatlatıyor beni. Doğarken annemin sevincini asla unutamam. Ne olur adını Cennet koy demişti. Benim Cennet’im o. Sevgisini gözleriyle anlatıyor çünkü kımıldayacak durumda değil. Engelli de olsa onu tüm varlıklardan daha fazla sevebileceğimi gösterdi diye Allah’ıma her zamankinden daha fazla şükrediyorum. Eşimin sürekli şikâyet etmesine aldırmıyorum bile, kızıma tahammül gösterilmesi şart. Dünyaları yakmak pahasına da olsa mutlu olması lazım. Onun bu durumda olmasının tek sebebi benmişim gibi, Bahriye’yi böyle düşündüğü için içten içe kınıyorum. Babalar çocuklarını sever, ayrıt etmez. Ama bazen onlardan birine sarıp sarmalanmak, sevilmek… Beklentim bu mu? Neden onlarla konuşmak yerine düşüncelerle boğuşuyorum? Ardı ardına kendime sorular soruyorum. Neden gözlerim yanıyor? Diğer çocuklarım özgürlüğümün prangaları mı oldular? Yaşama sevincimi alıp gittiler mi benden? Lanet olsun! Defolun olumsuz düşünceler, uzaklaşın beynimden!

Cennet’i kucağıma alıp salonun başköşesine getiriyorum. Gülüm, çiçeğim dediğim kızımla kalp atışlarımızın çok özel dostluğu var. Ruhumu besleyen gönül arkadaşım o benim.

Yemek masasına bir eksikle oturuyoruz. Kızlarımdan biri, her zaman olduğu gibi mesaiye kalmış. Eşim, sürekli ruh halimi gözlerken içimdeki daralmayı sezmiş olmalı. Açılmamı istiyor. Oysa biz hiç aile olamadık, bütün bunlar oyunun bir parçası gibi. Neye yarar, sürekli hayatın bize biçtiği gömleği giymenin mecburiyetini yaşadık onunla. Düşünceli baktığımı gören Bahriye ne olduğunu merak ediyor. “Ters giden bir şey mi oldu?”

“Başım ağrıyor, yemekten sonra ilaç alırım geçer,” diyorum, kendimi koltuğa öylece bırakırken. Yediğim yemek kalp ritmimi ve soluk alışımı zorluyor. Mutsuz olduğumu sezmiş olan kızım Nefise’nin tuhaf bakışları üstümde, o bakışlarda samimiyetsizlik var. Yıllar içinde çektiğim zorluklar umurlarında bile değil hiçbirinin.

Cennet’imin başını okşayarak öpüyorum. Nedenini bilmediğim öfkeler içimi kemirirken bu yakınlaşmaya her zamankinden daha fazla ihtiyacım var. Hayatım boyunca bütün çabalarım hep kazanmak üzerine kurulu oldu. Tamı tamına yüz puan almalıyım diyorum içimden. Yüz puan için mücadele etmeli asla bunun altına düşmemeliydim. Yıllar önce hedeflediğim yüz puanlık yaşantıya kavuşmuşken, sebebini bilmediğim yığınla soruya karşı çözüm bulamadığım gibi isyan ediyorum. Ben yaşlarda birçok meslektaşım antidepresan kullanmaya başladı bile, yüz puan alamadıklarından mı? Ama ilaç kullanmaya ve kendimi bu yolla sınırlamaya hiç niyetim yok. Direneceğim. Başka çözüm yolları muhakkak vardır. Ortamdan uzaklaşmak. Yeniden başlamak. Çıtanın nereye uzanacağını bilememeden yaşamak… Denemeliyim. Belki de çalıştığım fabrikanın bizlere ödül olarak düzenlediği Yurtdışı gezilerine bu kez katılmalıyım. Yaşamıma bir yenilenme, değişiklik getirebilir.

Yemek sonrası mutfaktayım. Demliği ocağa sürüyorum. Kafamın içinde türlü yırtıcılar kol gezerken kavga çıkaracak ruh hali içindeyim.

Oturduğum koltuğa yaslanıp çaydan bir yudum içtikten sonra Bahriye’nin yüzüne bakıyorum. Genelde otoriter ve bilindik hallerini bir kenara bıraktığı ve yüzüne masum tavır düşürdüğü zamanlar hep bir şeyler ister benden. Sonunda ağzındaki baklayı çıkarıyor.

“Güzelce’deki yazlık ev için arayıp kararınız nedir diye sorduklarında iki kez aradım telefonun cevap vermedi.”

“Ne söylememi bekliyorsun, havadan para kazanmıyoruz ve almıyoruz deseydin, yüzlerine kapatsaydın telefonu.” Patlamaya hazır bomba gibiyim, gevşemeliyim diyorum, olmuyor. Eşimin yüzüne bakarken kademeli olarak kızgınlığım artıyor. Kaldığı yerden devam edince bunca yıl geçmiş olmasına rağmen ruh halimi anlayamadığını görüyorum.

“Fiyatını biraz daha indirdiler, makul sayılır kaçırmayalım bence.”

“Kaçırmak istemiyorsan alabilirsin ama benden tek kuruş çıkmaz bilesin.”

“Adamlarla pazarlığa niye girdik o zaman?”

“Saçmalamışım herhalde.”

“Kabul etmiştin ama.”

“Sen zorladın, alacak gücümüz var mı diye sorma nezaketini bile göstermedin, dövizdeki oynaklık sana ne ifade ediyor bilmiyorum ama benim için kâbus gibi.”

“Devam et, et bakalım daha neler anlatacaksın.”

“Bütün paramız çalıştığımız esnaflarda alacak olarak duruyor. Stoklarımız zayıf ve yerine koyacağımız malların fiyatı füze hızıyla yükseliyor, buna çözüm bulabilecek misin?”

“Tamam bey, bugün tersinden kalkmışsın üstelik dışarıdaki stresini de eve getirmişsin.”

“Getirmemek için elimden geleni yaptığım halde müsaade etmiyorsun ki.” Yüzünde o denli suçlayan bakışlar var ki çıldıracağım. “Öf, her istediğin muhakkak olmalı mı?”

“Valla ben de bıktım hiç konuşmasak daha iyi bence.”

“Bence de…”

Bahriye’yle sorunlarım son zamanlarda çok belirgin halde karşıma çıkıyor, ona baktığımda gözlerini televizyona dikmişken bile düşüncelerimi hissettiğini anlıyorum. Hep hesap kitap içinde olan sevgili eşimin saçlarındaki o eski parlaklıktan eser yok, teni solgun, hayata dair beklentileri ne yazık ki benim varlığımı önemsizleştirmiş. Onda zaten az olan masumiyet ve sevgiyi daha da eksiltmiş yıllar. Yerinden kalkıp odadan çıkarken bile tavırları taciz ediyor. Hayat üniversitesine bağlı Sultanhamam fakültesinin yüklediği sorumluluklar her defasında çıldırmamı engellese de artık kızınca kendime hâkim olamıyorum.

Sabahın ilk ışıkları gözkapaklarımı zorluyor, ıkınıp sağa sola yalpalayarak yataktan zar zor kalkıyorum. Oldum olası erken saatlerde evde oyalanmayı sevmedim. İş disiplini beni esir almış adeta. Bu ruh haliyle kendimi dışarıya atıyorum. Birikmiş içsel sıkıntılarımı boşaltmalıyım. Yorgunum. Yaşlandığımı hissediyorum. Geçmişi düşünmek hiç şüphesiz hüzün veriyor. En pahalı giysiler, iyi koşullarda yaşam içindeyken bu öfke neden? Yalnızca eşimin tavırları mı? Allah’ın verdiği her türlü zenginliği düşünüp mutlu olacakken çıkmaz sokakta ne işim var? Ya Sadi’nin yazacağım konu için hadi anılarını anlat, demesi? Sancılar ve öfkelerin sonucu yıpranmışlığa ilaveten sorunların ömür törpülediği bir hayatın hangi kademesinden başlamalıyım anlatmaya? Ayıplı durumlarımız ne olacak? Sürekli kulak arkası ettiğim suçluluk duygusunu nereye sığdırmalıyım? Ben kazanırken, memleketin biraz daha kıvranışının suçlusunun bir ucunda da benim olduğum duygusunda boğulursam kim alıp çıkarır bu okyanustan? Eşim ya da çocuklarım mı diye düşünürken adımlarım hızlanıyor. Zihnimi yoran düşünceler beni zoraki gülümsetiyor artık.

Aşirefendi Caddesi’ndeki toptan satış yapan mağazama doğru yürüyorum. Kaldırım kenarına oturmuş onlarca sırt hamalının durumunu görünce moralim bozuluyor. Onlar kadar şanssız değilim ama onlardan daha mutsuz olduğum yüzümden anlaşılabilir.

Her iki yanına perdelik ve döşemelik toplarının üst üste dizili olduğu iş yerimin dar koridorundan içeriye giriyorum. Elemanlarımdan birinin arkadaşıyla hararetli konuştuğunu duyunca, göremeyeceği bir noktadan kumaşları düzeltmekle oyalıyorum kendimi. Muhtemelen yan komşunun satış elemanlarından biriyle sohbet ediyor. Kulak kabartıyorum bu kez. “Hainleri asmadığın sürece, bu memlekette düzelme olmaz. Baksana yine paramız değer kaybediyor.” O denli lakayt ve yılışık konuşuyorlar ki ben yokken buranın sahipsiz olduğunu düşünüyorum bir an. Onları dinlemekten de kendimi alamıyorum ama. “Vatan hainliğiyle ne alakası var, bu sorun uluslararası çarkın bize yansıması. Yoksa ev alamadın diye mi bu sözlerin?” “Nasıl anlarsan anla baksana bizim para eriyip gitti. Bu saatten sonra ne kredi alabilirim ne de ev.” “Bak ne diyeceğim, döviz büroları açılır açılmaz mevcut paranı dolara çevir yoksa daha çok ağlarsın.” “Muharrem Bey gelir gelmez izin alır giderim. Ha bu arada ya dolar değer kaybederse?” “Zor düşer oğlum baksana herkes dövize saldırıyor.” Sağı solu düzeltir gibi yaparken çıkardığım seslerden koridora doğru kafasını uzatıyor Necdet.

“Ağabey hoş geldin. Günaydın.”

“İşinize bakın çocuklar, çay olduğunda masama gönderirsiniz.”

“Tamam ağabey, bir ara bankaya gidip gelebilir miyim?”

“Tabi gidebilirsin.” Son günlerde kısa cevaplar dışında başkasıyla ikinci üçüncü sözcükleri kullanmak, uzun uzadıya konuşmak beynimi yoruyor.

Birine vatansever ya da değil demek ne kolay. Böyle hüküm vermek kimsenin haddi olmamalı hatta bazen bu itham insanı yanlışlara bile sürükleyebilir. Kendini vatansever zanneden zavallı elemanım ne yazık ki birkaç kişiyi asmakla ülkeyi düzlüğe çıkarırken diğer yandan memleketin ekonomisini batırmak adına bankanın yolunu tutup parasını dövize çevirecek. Çarkın içindeki her insan, toplumsal olumsuzluğun bir nedeni sayılırken diğer yandan başkalarını bu konuda suçlu görmekten de kendini alamıyor. Hay Allah, hep bir şeyleri sorgulayıp duruyorum. Düşünsel denizin dalgalarında boğulmaktan kendimi alamıyorum. Ama ne çare!.. Kaldığım yerden kendi kendime debelenmeye devam ediyorum. Elemanıma uzak dur, döviz insanı yakabilir deme gücünü bile kendimde bulamıyorum. Böyle bir durumda olumlu ya da olumsuz gelişmelerden çeşitli tavırlar çıkarabilir ki bunu asla istemiyorum. Genelde ekonomik bilgisi yetersiz birçok insan, sancılı dönemlerde büyük kayıplar veriyor. Yatırım araçlarından birine tam da zirvedeyken paralarını yatırmaları onlar için kâbusun başlangıcı sayılabilir çünkü ardından muhakkak müdahale edilir ve o mekanizma devlet tarafından kısmen de olsa kontrol altına alınır, tedbirlerle fiyat aşağıya doğru çekilir. Böyle dönemlerde küçük yatırımcının pozisyonunu değiştirmemesi, her şeyden habersiz biri için kayıp değil kazanç olabilir. Bu tecrübelerin yıllarımı alması ve defalarca kafamda kurmuş olmam neye yarar? Necdet genç ve kazanmak adına tutkulu. Peki, kendime ne demeliyim? Durulmam gerekirken içimdeki saldırı içgüdüleri hep canlı duruyor, benim de kazanma hırslarım var. Bunu dizginlemek zor olsa da kaybetmekten korktuğum için derin derin nefes alıp koltuğa yaslanıyorum. Nitekim bundan sonra kazanacaklarımın beni çok da mutlu edeceğini zannetmiyorum. Kumaş, tül ve perdelik kumaş toplarını uzun uzadıya süzüyorum. Daha gençken ömrünü havasız yerlerde, kumaş boyası kokuları içinde geçireceksin deselerdi gülerdim. Hayat her insana ayrı gömlek giydiriyor. Örneğin hayatı bir kavrama adayan birçok insan, uzun yıllar çıldırmadan cezaevinde yatabiliyor. İnançlarından güya anlam çıkaran insanlar, çok daha rahat olabilir. Peki, o zaman benim derdim ne? İnanç eksikliği mi? Daha uzun süre bu soruyu soracağım kendime. Çevremdeki softa görünen birçok insana nazaran dürüst de sayılabilirim. Hayatın anlamını bulmak, bu bakımdan ruhsal doyuma ulaşmak zor olsa gerek. İçimdeki daralmanın nedeni ev ortamının yarattığı boşluk olabilir. Asıl içimi kemiren problem özel yaşantım mı diye sormaya korkuyorum. Yine de farkında olmadan gizliden gizliye sorguluyorum bunu. Her defasında meselelere bahaneler bulup sıkıntımı bir şekilde dışarıya vurmayı becerebilmişken şimdilerde hâkim olamıyorum ve içten içe zihinsel olarak yıpranıyorum.

Saat dokuz buçuk. Kahvaltı yapmadan dükkânın kapısının önündeyim. Benim gibi işine geç gelen komşularımın selamını alırken garipseyen bakışları gözümden kaçmıyor. Sabahın bu saatinde orada neden öylece durduğumu merak ediyorlar. Onlara anlatabileceğim bir havadisim yok. Sürekli mesleğimizle ilgili sıkıntıları dillendirmekten bıktım. Geriye konuşacak tek bir konu kalıyor, borçlular için kâbus sayılacak dövizdeki yükseliş.

Elemanlarımdan biri kahvaltımın hazır olduğunu söyleyince içeriye giriyorum. Hep yaptığım gibi eski gazetelerden birini serip üstüne tepsideki kahvaltılıkları diziyorum. Mal giriş çıkışını yapan personelin muhasebe servisinden gelen sesleri, sabahın sessizliğini bozuyor. Sadi, hadi anılarını anlat dediğinde içimi huzursuzluk kaplamış ve panikleyip korkmuştum. Ona geçmişte yaşadıklarımın neresinden başlayıp anlatabilirdim. Memnuniyete, mutluluğa ve başarıya dayalı beklentide olmalıydı. Lokmalar ardı ardına isteksizce boğazımdan aşağı inerken genzim içten içe yanıyor. Yenilgiye uğramışlığın moralsizliğiyle bunalıma girdiğimi kabulleniyorum artık.

Kahvaltı her zamankinden daha uzun sürüyor. Çayları peş peşe yudumlarken telefonumun diğer ucunda Sadi var. Saat kaçta buluşabileceğimizi sorunca bugün yorgun olduğumu söylüyorum ona, akşam evden tekrar görüşelim diyorum.

Çalıştığımız firmaların sipariş verdiği malları çuvallara yerleştiren elemanlarımın olduğu bölüme yöneliyorum. İçimdeki daralmaya dayalı gereksiz bahaneler bularak çıkışıyorum onlara. Necdet bir an şaşırıp kalıyor. Davranışımın doğruluğunu kendime bile sormaya zaman bulamamışken bakışları sertleşiyor. “Hata yok ağabey, kumaş topu elimden kaydı.”

“Dikkat edin onlar hayatın kendisi. Ekmek oğlum ekmek, bunu unutmayın.” Yıllarca kendime destur edindiğim bu söyleme içten içe burun kıvırıyorum. Ekmek derken beni sıkıntılara sokan, içimi kemiren, yaşamayı erteletip ben olmaktan çıkaran da demek istiyorum. Necdet’in gözlerime bakıp bunu anlamasını bekleyemem, böyle bir hakkımın olmadığını da biliyorum. Hayat zalim, herkese farklı pencereler açıyor. Bazen çayır çimene bakan, bazen genzi yakan simsiyah dumanların olduğu, insanı boğan bir durum da arz edebiliyor hayat. Bir bardak su istiyorum. Ardından bir bardak daha, kesmeyince kafama dikiyorum koca sürahiyi.

Necdet parasını dövize çevirmiş olmalı. İçeri girdiğinde yanıma geliyor.

“Sağ olun aldım.”

“Ne aldın?”

“Dolar.”

Yüzüne bakıp endişeyle karışık bir yüz ifadesiyle gülümsüyorum. Oysa durumu benden farksız, galibiyetle mağlubiyet arası bir yüz ifadesi taşıyor. Memleketi birkaç insanı asarak kurtaramadı ama kendini kurtardı mı diye düşünürken elim bilgisayarın klavyesine gidiyor. Doları kaça aldığını soruyorum bu kez. Söylediği rakamla bilgisayarın ekranındaki rakam ne yazık ki birbirini tutmuyor. Muhtemelen döviz aldıktan sonra Merkez Bankası müdahale etmiş ve doların ateşini söndürmüş olmalı. Şimdi bunu nasıl söylerim diye düşünüyorum.

“Ağabey dolar ne kadar oldu?”

“Boş ver bir süre takip etme ve zamana bırak, şimdilik işine bak.”

Israrlarına daha fazla dayanamıyor ve ekrandaki rakamı söylüyorum, aldığı cevapla çöküyor. Kuruş kuruş toplamış olduğu parası kısmen de olsa erimiş. Ona acırken inceden inceye endişeleniyorum da. Ne yazık ki bu moralsizlikle işe güce kendini veremeyecek ve zarar eden yine ben olacağım. Dükkânımda çalışan bir elemanım değilmişçesine gevşiyor. Bakışları donuk, rengi benzi atmış şekilde yanımdan uzaklaşıyor. Hayat acımasız, her zaman birileri kaybederken diğer yandan birileri bu durumu fırsata dönüştürüp kazanmayı biliyor.

Gelen giden malların tahsilât sorunlarının tümünü bir kenara bırakıp Cuma namazını kılmak için Hobyar Camii’nin yolunu tutuyorum. Bütün ulviyetiyle dini yaşayan bir insan değilim ama bugünün kutsiyetini hiç unutmadım. Eskiden, yoksulluğu yaşadığım zamanlarda bile bu görevi yapmanın huzurunu duyuyordum. Alışkanlıkla komşularımı da kontrol ediyorum, kimin Cuma namazına gelip gelmediğine bakıyorum. Allah’a olan samimi ve içten bağlılığım, kazanımlarım sonrası ne hale geldi. Ona olan duygusal bağım sevgiden uzaklaşıp yerini korkuya dayalı, tanımlayamadığım mesafeli bir duruşa bıraktı sanki. Allah’la gittikçe uzaklaşıyoruz birbirimizden. Dizlerimdeki sorun, onun bana verdiği bir musibet olsa gerek. Adımlarımı yavaş atsam da içimdeki fırtınanın gücüyle hızlanıyorum. Geçmişe dair aidiyet duyduğum sırt hamalı meslektaşlarımın tümü caminin yolunu tutmuş bile. Geciktiğim için son cemaat yerinde ancak yer bulacağım. Buradaki hamalların sadece alın terinin karşılığıyla evlerine ekmek götürdüklerini düşündükçe kafam daha da karışıyor. Nasıl bir tahammüldür. Onlar gibi yaşamaya ne kadar dayanabilmiştim ki. Peşleri sıra giderken sırtlarına vurdukları semerleri her cuma olduğu gibi kaldırımda sahipsizce dizili duruyor. Bütün sermayelerini uluorta meydanın bir kenarında Allah’a emanet etmişler. Yıllar önce kader birliği ettiğim Adem de onlardan biri. Koşar adım gidiyor camiye. Aynı yaştayız, ağır yüklerin omurgasını iki büklüm ettiği ve sağa sola yalpalayan adımlarının sağlıksız olduğunu düşündükçe kafam daha da karışıyor. Caminin son cemaat yerinde ve avlusunda ancak yer bulabiliyorum. Bu alan işini gücünü bırakmak istemeyen, ama eşe dosta cuma namazına geldim ve gösteriş adına dindarım diyenlerin yeri olsa gerek. Allah’ın farz kıldığı namazı eda ettikten sonra itiş kakış ayakkabılarını giyip camiden çıkanları görmek mümkün. Son zamanlarda bu sınıfa dâhil olup çıkmış olmalıyım.

Mağazaya döndüğümde yurt dışına gönderilecek kumaş ve tüllerin balyalandığını görünce seviniyorum. Rusya’ya topluca gönderdiğimiz malların paraları döviz olarak elimize geçiyor. Kârı az ama kısa zamanlarda kurun yükselmesinden edindiğimiz kazanç iç piyasadaki vadeli satışlarımızla orantılanıyor. Bu tür alışverişlerde döviz esas alınsa da risklerinin olduğunu bilmek bazen strese sokuyor. İç piyasada alacak peşi sıra koşmak kolay sayılır, yurt dışında ise bunun hiç de kolay olmadığını Laleli’de yoğun çalışan tüccar komşularımdan biliyorum. Bütün bunlar aklımın bir köşesinde dönüp dolaşırken yeniden Sadi’nin sorduğu soru aklıma geliyor. ‘Çıktığın merdivenleri, tırmandığın dağları, aştığın zorlukları, kendi çıtana göre ulaştığın zirveni anlat!’ Oysa sadece mutsuzluğumu, korkularımı ve öfkemi anlatabilirim ona. Kendime bile itiraf etmekten korktuğum ana meselelerin hangisini daha önemli kılabilirim. Cuma, tahsilât günü, kutsiyeti dışında haftanın en yoğun günü de denebilir. İşçilerin kısmen gevşediği bir gün olan Cuma için daha çok söz söylenebilir.

Cumartesi yarım gündür. Acil verilmiş siparişler için servislerimiz yola çıkar, perakendecilere istedikleri malları ulaştırırlar, sonrasında ise açık hesaplar toplanıp öğlene doğru işyerlerinin tümü kapanır. Eve gitmek istemeyen biri için bunun ne önemi olabilir ki. Bu sıralar sahil yolunun yoğun trafiği de çıldırtıyor. Ama apartmanın önüne gittiğimde yatağından cama dayalı bedeniyle bana gülücükler gönderen Cennet’i görüp duraksıyorum. Onunla gözgöze gelirken yüzündeki tebessüm üzerimdeki stresin büyük bir kısmını alıp götürüyor.

Sadi arıyor. Yarın öğleden sonra Sultanahmet’te buluşmak üzere onunla randevulaşıyoruz. Eve girdiğimde sorgu suali başlatan Bahriye, telefonda kiminle konuştuğumu soruyor. Fena halde rahatsız oluyorum bundan. Karı koca münasebetlerimiz sıfıra inmişken hesap sormasına karşılık kendime yakıştıramadığım bir cevap veriyorum ona. “Arayan sevgilimdi.”

Yüzünü çevirip mutfağa yöneliyor.

“Al onu başına çal.” Böylesi bir cevap bekliyormuş gibi davranmasına ne demeliyim. O gece hiç konuşmuyoruz. Cennet’in odasına girip gözlerimizle uzun süre birbirimize olan sevgimizi anlatıyoruz. Şefkati ondan bekler durumdayım. Ne diyebilir ki?

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Sel Yayıncılık’a teşekkür ederiz.

Kemal Siyahhan, 1963’te Şanlıurfa, Siverek’de doğdu. Erken yaşta iş hayatına atıldı ve tekstil (perde) sektöründe önemli başarılara imza attı. 1979 yılından itibaren Atmaca, Deli, Öküz, Hayvan, Esmer ve Deve gibi bazı mizah ve edebiyat dergilerine sayısız karikatür ve resimli öyküler çizdi. Yazarın, Öylesine Yaşandı (2002), Lale Bahçelerinden Fransız Sokaklarına (Leman Yayıncılık, 2006) resimli romanlarının yanı sıra, Kenger (2008) Yalnız Mor (2009) Roza’nın Gözleri (2010) Sanrı ve Gerçek (2011) ve Bermal (2012) adlı yayınlanmış eserleri bulunmaktadır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.