‘Türkiye’de cenaze hafızanın sonudur.’

 

“Hayatın adil davrandığı bir kadın veya erkeğe henüz rastlamadım. İstediğini almak kalbin kaderi değil. “Küçük ve yalnız” olduğunu sanan bir kahramanın “büyük ve kanlı” bir geçmişe yaptığı yolculuk…” Hamdi Koç ile 43. Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazanan romanı Çıplak ve Yalnız’ı konuştuk.

“Geçmişim galiba hatırladığımdan da, bana anlatılandan da daha büyüktü.” Bu durum yalnızca Mesut Akarsu için böyle değil; söz konusu geçmiş olduğunda daima bir şeyler gizleniyor, parçalanmış biçimde anlatılıyor ya da üstü kapanıyor ve eksiltiliyor sanırım?
Tarih kimse için şanlı bir hikâye değildir. Vicdan duygusu neyin kötü olduğunu herkese hemen aynı şekilde söyler. O yüzden utanca, şüpheye mahal vermek tarihi anlatanların tercih edeceği şey değildir. Tarih devlet tarafından anlatıldığı sürece vicdan korunur. Tarih özgür bireyler tarafından anlatıldığı zaman, ancak, vicdan sorguya, acımaya, utanca davet edilir. Daha da iyisi yetenekli bir sanatçı tarafından anlatılınca. Arthur Penn “Küçük Dev Adam”ı çekmemiş olsaydı dünya Kızılderili katliamını iliklerinde hissetmek için biraz daha bekleyecekti.

image-6

Mesut, başlangıçta Allahaşükür adını taktığı sütkardeşinin çiş yapışıyla dahi karşılaştırıyor kendini ve bir tür yetersizlik duygusuna kapılıyor. Mesut’u en küçük bir şey bile karşısında kendini ölçme, kıyaslama duygusuna iten şey neydi dersiniz?
Bireycilik. Yalnız başına mücadele etme mecburiyeti. Sadece kendi yetenekleriyle ayakta kalma, yarıştan kopmama içgüdüsü. Güvensiz büyümüş olmak, sevgisiz, övgüsüz, kendinden kuşku içinde. Öyle bir çocuğun hayatta herkesi kendine potansiyel rakip ya da öğretmen görmesi çok doğal. Allahşükür’ün çiş sesini dinlerken onun bereketli işemesi karşısında kendinde işeme kusuru olduğunu fark ediyor mesela, ve Allahşükür’ün ondan daha içi rahat biri olduğunu düşünüyor.

Hiç tanınmamış bir akraba bile günün birinde bırakıp gittiği mal, mülk, miras dolasıyla kabul edilebilir bir duruma mı geliyor? Mesut en azından başlangıçta yalnızca mirası düşünüyor çünkü.
Eh, hukuk. Bir adamın çocuğu yoksa malların çoğu kan bağıyla en yakınlarına kalır. Siz de aranızda duygusal bir bağ olmasa bile “yaşasın hukuk” der oraya koşarsınız. Ama tabii hiçbir servet yanında yükler getirmeden gelmez. O servetin ne kadarını, o yüklerin ne kadarını kabul edeceğiniz sizin tıynetinize kalmış. Mesut kendi kişisel hikâyesindeki eksikliklerin büyüsüne de kapılıyor, aidiyet duygusunu tatmaya başlıyor. Bence karakterli bir delikanlı.

Mesut, söz konusu kadınlar olduğunda da oldukça doyumsuz ya da ‘çaresiz’ gibi görünüyor. Asiye, Akide, karısı… Bu üç kadının izleğinde bir süre karmaşa yaşıyor. Onlar karşısındaki tavrı yalnızca cinsel doyum sağlamak değil herhalde?
Kadın imgesini aramak olabilir bunun cevabı. Büyük kadın imgesinden bahsediyorum. Mitolojik olandan, simgesel olandan. Bu üzerinde düşünülecek, uzun uzun düşünülecek bir mesele. Ayrıca onda bir de anne travması var. Aşk hayatı alabildiğine ruhsal bir hayattır, sık sık tatminsizlikle biten bir mükemmellik arayışıdır.

IMG_8181

“Hiçbirimizin babamızı seçme şansımız yok, ama bazen yeniden yaratma şansımız var, istersek kusursuz, istersek kusurlarıyla birlikte.” Romanın inşa olduğu iskeletlerden biri de bu sanırım. Roman boyunca Mesut ‘babasını’ yeniden yaratıyor diyebilir miyiz?
Baba demek travma demektir. Hele de benim kuşağım ve daha öncekiler için. Bizim babalarımız değişik bir terbiyeyle büyümüş adamlardı. Yakın olmayı değil uzak, mesafeli olmayı marifet sayarlardı. Birçoğu da Cumhuriyetle birlikte hızla ticarileşen bir günlük hayata ayak uyduramamış, eşraftan kişilerdi. O kuşakların evlatlığı da babalığı da içler acısı bir hikâyedir. Ben dâhil, hayatımda babasından memnun bir tane arkadaşım olmadı. Mesut’un da babasıyla zoru var çünkü alınmamış bir sevgi kapanmayacak bir yaradır. İnsan düşündükçe nihayet babasına hak vermek zorunda bile kalır o açık yaraya çaresizce bakmaktan yorgun düşüp.

Roman aynı zamanda ‘hayaletler’ de içeriyor. Ölülerin yol göstericiliğini taşıyor sırtında Mesut. Bu yol göstericiliğinin sonucu da, toplu mezarlara uzanan bir travmaya kadar dönüşüyor. Mesut, ‘ölülerin aklı’nın peşinde kendisinden çok ülkenin kanlı tarihine ilerlerken bocalamaya kapılmadan nasıl dayanabiliyor?
Biz şimdi nasıl dayanıyorsak öyle. Dayandığımızı bile düşünmeden. İnsan böyle bir yükü ilelebet taşıyamaz. Unutmak, boşvermek zorundadır. Bir de tabii işin tehlikesi var. Ortaya çıktığın, yahu bu işi oturup konuşalım, anlatalım, dediğin zaman adamı fena yaparlar.

image-5

Bu bocalamaya fena halde kapılıyorsa dahi, romanın anlatıcısı olarak Mesut’un olayları yaşayıp geçmişe gömmesinin rahatlaması mı var içinde?
Hayır, elbette değil. Biz bunu yapıyoruz ve bunun rahatlaması bizim içimizde var. Mesut ise oturup o yaşında üniversiteye gidiyor, Osmanlıca öğreniyor, belgeleri okuyor, araştırma yapıyor ve meseleyi anlatan bir kitap yazıyor. Bunu biz yapmadık. Biz rahatlığı tercih ettik. Mesut ise unutmadı. Gizlendi ve yazdı.

Çıplak ve Yalnız, birçok ölümü bağrında taşıyan da bir roman aynı zamanda. Bu kadar ölüm, bu kadar acı Ünyelilere pek dokunmuyor görünüyor. Nihayetinde taşra her ölüme, her cinayete bir şekilde alışkanlık mı geliştiriyor?
Bu bizim milli karakterimizdir. Biz ölümü içimizde fazla mesele etmeyiz. 2001’deki terör saldırılarında ölen onca yurttaşımız var, anıyor muyuz? Hatırlıyor muyuz? Bakın bir ayda Soma’yı unuttuk. E hal böyle olunca kendi ellerimizle öldürdüğümüz insanları hiç hatırlamayız. Türkiye’de cenaze hafızanın sonudur.

“Hüzün birlikte daha rahat yaşanır bir duyguydu. Cazip bir tarafı bile vardı, diplerde bir yerde belli belirsiz bir umut hissi üzerine kurulu olduğu için.” Mesut bu kadar ölümün karşısında umudunu korumayı nasıl oluyor da başarabiliyor? Ya da hüznünü nasıl acıya, mutsuzluğa ya da başka zorlu bir duyguya dönüşmekten alıkoyabiliyor?
Mesut’un en büyük özelliği bireyciliği. Bu onun hayran olduğum özelliği. İçgüdüleri hayatta kalmak üzerine kurulu. Geçirdiği zor çocukluk, ergenlik yılları ona bu beceriyi kazandırmış. Hatta, Ünye’nin, oradaki görünüşte güvenli, sıcak hayatın cazibesine kapılmadan önce amcasını gömdükten sonra Mercedes’i kapıp gitmeye razı. Tabii çok genç olduğunu da unutmamak lazım. İnsanı korkak biri haline dönüştüren, cesaretinin büyük kısmını alıp götüren şey sorumluluk sahibi olmak, aile sahibi olmak. O henüz başkaları için fazla acı duyamayacak, kendi aklının dünyasından uzun boylu dışarı çıkmak zorunda kalmayacak kadar genç.

image-1

Amcasının bir kız satın aldığını öğrendiğinde şöyle düşünüyor Mesut: “İyi bir yerde olmadığımı düşündüm. Ailemin iyi bir aile olduğunu zaten hiç düşünmemiştim, şimdi pis bir aile olduğundan da şüphe ediyordum. Kullanmak. Ne demek kız satın almak?” Fakat romanın sonuna doğru da o kızdan faydalanmayı ihmal etmiyor. Bu durumu Mesut’un erk oluşu, gücü elinde tutuşu ile açıklayamayacağımızı düşünüyorum sadece. Yanılıyor muyum?
Belirsizliğin gücü. En önemli nokta bu. Romanda kimse ile ilgili kişisel gerçekler kesin bir dille anlatılmadı. Mesut’un karısıyla amcası arasında bir ilişki olduğundan şüphelenmesi de öyle. Kaldı ki hayat düşünceden, ahlaki ilkelerden ibaret değil. İnsani zaaflar var, yasakları gün gelip yok sayabilen istekler var. Kimsenin bir ahlak abidesi olduğuna inanamam.

“Bazen televizyonda gördüğüm ve kimisinin tipi bozuk, kimisi köylü aksanıyla konuşan, kimisi düpedüz yalancı yazar bozuntuları gibi şöhret olmaya soyunacağım da yok.” Bu yalnızca Mesut’un fikri değilmiş gibi geldi bana. Siz de Mesut’la aynı mı düşünüyorsunuz şöhret olma konusunda?
Kitap demek kamuoyu demektir. Kimse bir kitabı sadece annesi okusun diye yazmaz. Okur için yazar. Dolayısıyla sonunda bir tanınma, bilinme ihtimali vardır. Bu ihtimali kim nasıl değerlendirir o da herkesin kendisinin bileceği iş. Mesut kitabından ve yazarlığından bahsederken söylediklerinin küskünlük değil horgörü olduğuna bizi inandırıyor çünkü artık ömrünün sonuna gelmiş. Ego problemi olmadığı ortada. Kitabı yayınlanacak ve gerçekler biraz olsun ortaya çıkacak. Hem de tehlikeli gerçekler. Onun röportajlarla yaşayan bizim gibi yazarları hor görmeye hakkı var.

IMG_8182

Romanı Gezi Olayları sırasında ölen 5 isme adadığınızı da göz önüne alırsak “Cinayetin yükünü herkes taşıyamaz. Bu da taşıyamıyor. Korku içine sinmiş kalmış, adamı ezip büzmüş. Rahat olmaya çalıştıkça küstah ve çirkin oluyor, göze batıyor.” alıntısı Gezi Olayları’na yakın bir pencereye taşıyor sanki okuru. Bu ithaf üzerine konuşalım mı biraz?
Romanın son düzeltmelerini, son okumasını yaparken hayatımıza Gezi girdi. İlk haftadan sonra hele büsbütün benim evimin önüne kadar geldi, Beşiktaş’ta yaşandı. O bir ay boyunca hepimiz sadece direnişçi olduk. Harikulade bir deneyimdi. Elli yaşında nihayet memleketimle gurur duydum. Ve tabii devlet öyle muazzam bir ortaklık ruhu içinde büyüyen bir medeniyet hareketini bize yar etmeyecekti. Etmez. Öldürmeye başladı. Hayatımda ilk kez Hrant Dink öldürüldüğünde tanımadığım biri için ağlamıştım. Arkasından bu çocuklar geldi. Bizim yerimize öldüler, hepimiz onlara hayatımızı borçluyuz. Elimden gelen tek şey o çocukları romanımın ruhsal sahibi yapmaktı, ömrümün dört senesini onlara armağan etmekti.

Siz de Ordulusunuz, Fatsa’da doğmuşsunuz yani. Kendi topraklarınızdan beslenen bir hikâyeyi anlatma meselesi nereden çıktı? Bu romanın yazımını ne tetikledi, hem de Ünye’den geçen hikâyesiyle?
Anne tarafından Ünyeliyim. Çocukluğumun bir yarısı da Ünye’de geçti. Halen de hayatımın bir yarısı Ünye’de, aile çiftliğinde geçiyor, tek başıma kapanıp çalıştığım yer. Romanın orada geçmesinin birkaç nedeni var. İlki pragmatik bir neden: romanın çoğunu orada yazdım ve topografya sorunu kendiliğinden halloldu. Yeni yerler düşünmek, yönümü ayarlamak, harita çizmek zorunda kalmadım. Yazarken bu aşinalık duygusu önemlidir. İkincisi orada, Ünye’de ve Fatsa’da çocukluğumdan beri dinlediğim ve sadece birbirimize anlatsak da dışarıdakilere anlatmaktan kaçındığımız katliam hikâyeleri. Bunlar oldu, ayniyle yaşandı. Ben Osmanlı ordusunda asker olan dedemden bizzat dinlediklerimi hiç unutmadım. Oralı olan, hele de benim ailem gibi oraların eskisi olan herkes bunları bilir. Elbette romanda geçenler benim hayal gücümün ürünü, ama meselenin esası sabittir. İnkâr ederiz, ayrı konu. Bir diğer neden de kişisel. Oraların değişik bir karakteri vardır. Mesela Karadenizliler kadar silahla haşır neşir başka bir halk yoktur. O karakteri düşünmek de bana cazip geldi, çok eğlendim. Nihayet bir de gönül borcu tarafı var. Doğduğum yerleri roman kahramanı yapmak, hiç olmazsa kendi yazarlık dünyamda yaşatmak istedim.

image

Çıplak ve Yalnız / Yazar: Hamdi Koç / Doğan Kitap / Roman / Kapak Tasarımı: Geray Gençer / 1. Baskı Ağustos 2013 / 599 Sayfa

Hamdi Koç, Fatsa’da doğdu. Kabataş Erkek Lisesi’nde, bir süre ODTÜ’de okudu. İÜ İngiliz Dili ve Edebiyatı’nı bitirdi. 2002 yılında yayımlanan romanı Melekler Erkek Olur ile Türkiye’nin en çok okunan yazarları arasına girdi. Çocuk Ölümü Şarkıları, Çiçeklerin Tanrısı, İyi Dilekler Ülkesi, Kalpten Parçalar, Bir Eski Kocanın Öğleden Sonrası yazarın diğer romanlarıdır.

1 Yorum

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.