Hammadde – Jörg Fauser

 

“Junky’lere ev sahipliği yapan ucuz otel odaları, sabahçı kahveleriyle Cağaloğlu; gitar çalan hippileri, dünyanın herhangi bir yerinde satmak için mal arayan ve bağlantı kovalayan uyuşturucu tacirleri, Avrupa turuna çıkmış savaş karşıtlarıyla Sultanahmet; kahvehanelerinde ağızlarından salyalar akarak torbacı bekleyen afyon bağımlıları, oto hırsızları, dolandırıcıları, gaspçıları ve sokaklarda kimliği belirsiz ölüleriyle Tophane… İşgal evleri, komünleri, öğrenci örgütleriyle Berlin; göçmen işçileri, meyhaneleri dolduran mutsuz müdavimleriyle Frankfurt… Bugün Alman yeraltı edebiyatının en önemli temsilcilerinden sayılan Jörg Fauser, dünyanın dört bir yanından gelmiş Beatnikleri ve kolera salgınıyla başka bir İstanbul ile Baader-Meinhof’un yüreklerde devrim ateşini yakmaya başladığı Almanya arasında salınan otobiyografik bir kendini gerçekleştirme mücadelesi anlatıyor. Var olmanın belki de ancak yazmakla, yazdıklarını yayınlatabilmekle mümkün olduğu bu mücadele, elbette o gün de farklı seslere kapılarını kapatan kültür-sanat camiasının yüksek duvarları tarafından sekteye uğratılmışsa da, elinizde tuttuğunuz Hammadde, Fauser’in bu mücadeleyi kazandığının en somut kanıtı.” Hammadde’den bir bölüm yayımlıyoruz.

 

İstanbul’da çoğunlukla Cağaloğlu’nda, Sultanahmet Camii’nin biraz yukarısında kalıyordum. Otel ara sokakta, beş katlı eski bir binaydı. Yanındaki okulun bahçesinde sabahları sınıflar dizilip milli marş söylerdi. Türk milli marşı oldukça uzundu ve aynı bu marş gibi, İstanbul da çizgileri sonsuza uzanan bir kolaja benziyordu.

Beş katın kaymağını yemek yetmediğinden olacak, otelin sahipleri bir de çatının üzerine fazladan bir kat çıkmışlardı. Yazları sıcağı, kışları da soğuğu, aynı manzarası gibi inanılmazdı. Ama yine de, uğruna normal turistlerin yirmi, yirmi beş katını saydıkları manzara günde yaklaşık 2 marka bizimdi. Üstelik veresiye olanağımız da vardı.

Kış geldiğinde, Ede ile birlikte çatıdaki bir odaya taşındık. Rusya’dan gelen rüzgar çatlaklardan içeri girdiğinde ve kar sıvasız tavandan sızdığında, iki kişi olmak kesinlikle daha iyiydi. Birimiz taş zemine ispirto döküp yakar, diğerimiz alevler biraz olsun ortamı ısıtırken bir damar bulmaya çalışırdı. Elimize geçen her şeyi kullanırdık ama esas olarak pişirdiğimiz afyon sakızı, hayallere dalmak için Nembutal ve hareketlenmek için her tür uyarıcı. Haraketlendik mi yeni mal ve ihtiyacımız olan diğer şeyleri tedarik etmemiz gerekirdi; daha çok çay ve tatlılarla besleniyorduk. Ardından, yorganlarımıza iyice sarılmış biçimde odamızda yatar, kediyle oynar ve çalışırdık. Ede resim çizer, ben ise yazardım.

Ede, kemik yapısı hâlâ sağlam olsa da, yağ ve kas dokusu yaşamak için zorunlu olandan ibaret, bağımlılığın içeriden yakıp tükettiği, Stuttgart’lı gürbüz bir gençti. Bu durumu önceleri hayranlıkla izlediysem de, daha sonra bundan vazgeçmiştim. Bağımlılıkta insan kendi kabuğuna çekilir ve ancak metabolizması alarm verdiğinde çevresi ile karşı karşıya gelir, ki bu da onu hafiften panikletebilir. Bu yüzden, o ana kadarki zamanın, ihtiyacı olduğunda hâlâ var olmayı sürdürmesi için insanın yapacak bir şeye ihtiyacı vardır. Ede kendisi için bu işlevi gören şeyin resim çizmek olduğunu keşfetmişti. Ara sıra kazandığımız paranın en büyük bölümü tuval ve boyalara harcanırdı. Ede bozulmamış stil adını verebileceğimiz şeye sahipti; valörlerini öylece tuvale atar ve soyut başlangıç aşamasını arkasında bıraktıktan sonra figürler ile çevreyi çizmeye yönelirdi. Resimleri, muhtemelen oldukça acemice olsalar da, benim hoşuma gidiyordu. Kış ve beklentilerimiz ne kadar kasvetli hale gelirse, Ede’nin çizdiği resimler de o kadar rengarenk bir hal alırdı. Bizimle ilgilenmek, sanırım her psikiyatriste büyük bir haz verirdi.

Çünkü ben de yazıyordum. Türkler aklınıza gelebilecek her ebatta muşamba kılıflı çok sağlam not defterleri satıyorlardı ve mürekkep kartuşlu kalemlerin sunduğu avantajları –şık çizgi ile hakiki mürekkebin dayanıklılığı ve kalitesini– keşfetmiştim. Beni yazmaya bir çırpıda ikna eden şey, Ede’nin malzemeleri için harcaması gerekene kıyasla oldukça ucuza gelmesiydi. Ancak Ede’nin bu uğurda oldukça çok şeyi riske ettiğini itiraf etmem gerekiyordu. Belki de doğuştan ressamdı.

Yabancıların girmeye neredeyse hiç cesaret edemediği bir mahalle vardı: Tophane. Orada metrekareye düşen afyon bağımlılarının sayısı muhtemelen Harlem ya da Hongkong’dakinden daha az değildi. Tophane’nin tehlikeli olduğu söylenir ve insan gerçekten de arada sırada bir ölünün yerde yattığını görürdü ama başıma alışveriş yaparken kazık yemekten daha fena bir şey hiç gelmedi. Büyük meblağlar söz konusu olup da kazıklanmış müşteriler geri döndüğünde, bu sefil mahallenin tamamı bir film setiymiş gibi birkaç saat içinde büyük bir hızla değişirdi: Burada az önce ağzına kadar dolu bir çayevi vardı, şimdi kapıları tahtalarla kapatılmış, pencerelerini toz kaplamış; köşedeki sinemada artık Hunlarla ilgili film değil, bir aşk filmi gösteriliyor; kandırıldığınız baraka bir marangozhane ve köşede bir çalının altında yatan ölünün yerinde, eski bir Ford taksiyle uğraşan tamirci var. Aradığınız torbacılar yer yarılmış da içine girmiş gibi. Binalar hâlâ aynı binalar mı? Gözlerinizi oğuştururdunuz ama onun da bir faydası olmazdı. Halisünasyonlar bir sigara kadar gündelikleştiğinde, aynı algının kendisi gibi, kapıları da dumandan daha aldatıcı bir maddedendir.

Algının sınırları bulanıklaştığında, diğer kıstaslar da geçerliliklerini kaybeder. Ede ile kendi numaramızı geliştirmiştik: Gittikçe daha fazlası şehre doluşan, Orta Batı ya da Yeni Güney Galler’deki kampüsün birinde tecrübeli gezgin ve esrar alım-satımı amacıyla seyahat eden tüccar ayağı yapmak üzere tekrar PanAm ya da Quantas’a ait bir uçağa binmeden önce bir kilo mal temin etmek isteyen, dünyadan bihaber bir yabancı bulmaya dayanıyordu. Sultanahmet Camii’nin etrafındaki muhallebicilerin ve kahvelerin hepsinde onları görebilirdiniz: Daima keyifleri yerinde olan, Avrupa turuna çıkmış sarışın ve bronz kızlarla oğlanlar otel odalarında toplaşır, gitar çalıp protest şarkılar söyleyerek öldürmek üzere Vietnam’a gitmeyeceklerine yemin ederlerdi. O zaman Ede, ben ve Boğaz’daki diğer birkaç gedikli Alman konuk, kendimizi asırlık Asyalılar gibi afyonun acımasız felsefesi içimize işlemiş hissederdik: Sahip olduğun bir şey varsa elinden alınır. Sahip olduğun hiçbir şey yoksa ölürsün. Tüm filozoflar gibi, bilgimizi toplumla paylaşmanın, hem de bunu o başkasının sözünü dinlemeye başlamadan önce yapmanın tamamen meşru olduğunu da düşünürdük. Uygun kurbanlar bulmak kolaydı. İnsan sınırda yaşadığında yolcuların bagajını gözüyle tartmayı öğreniyor. İşte birimiz oğlana ya da çifte yanaşır –tabii, tamamen şiddet karşıtı olan ve biraz düşüncelere gömülmüş izlenimi verenleri tercih ederdik– ve otele getirirdi. Oda gereğince dekore edilmiş olurdu. Üstü örtülmüş resmin yer aldığı şövale çok güzel durur, bakışlar ister istemez köşedeki eserlere kayardı. Öteki köşede okunmaktan yıpranmış kitaplar ile not defteri yığınım ve özenle katlanmış Londra gazetesi Times’ın uçak postası baskısı göze çarpardı. Ardından cigara döndüğünde ortam gerçekten beat olurdu ve beat, Kerouac’tan bu yana bu genç Amerikalıların kalbinin anahtarıydı. Alışveriş konusunda her zaman çabucak anlaşılırdı. Beat’ler, pek geyik yapmaya vakti olmayan gerçekten cool insanlardı. Ardından birimiz parayla –tabii her zaman bütün parayla, zira sonuçta yalnızca iyilik olsun diye bu alışverişlerde yardımcı oluyorduk– kaybolur ve diğerimiz hödükle birlikte deniz ve Sultanahmet Camii manzaralı Beatnik odada oturup cigara sarardı. Gurup vakti camilerin çizgileri silikleşir, martılar minarelerin etrafında arabesk motiflerle uçuşurdu. Kahvelerden yayılan müzik de yardımcı olur, muhabbet durgunlaşırdı. Peace.

“Artık yavaştan gelmesi gerekmez mi?”

“Ne? Ha, evet.”

“Yavaş yavaş geç oluyor demek istiyorum…”

“Bazen hava kararana dek beklemeleri gerekir.”

“Ah.”

Sonra canlandırmak için birkaç hapla biraz speed verirdik ve aşağıda çatıya açılan bağlantı kapısı gıcırdadığı anda gözlerinde o telaşlı bakış belirirdi. Süratlenir ve konuşmaya başlarlardı; ve ne kadar konuşurlarsa, onlara o kadar egemen olurduk. Çünkü sevgilin o Hell’s Angels ile kaçtığında her şeyin ne kadar berbat olduğunu anlattıktan hemen sonra, sahtekar ve dolandırıcı, Türk ve Alman suçlulardan oluşan bir çetenin üyesi olduğunu bir yabancının yüzüne vuramazsın. En azından gerçekten cool’san. Öteki türden olanlar da olurdu ama Ede zahmetsizce üstelerinden gelirdi. Yenleri bağımlılığın harap ettiği kollarını ortaya çıkaracak şekilde yukarı sıyrılmış halde, elinde jiletle tuvallerine saldırdığında oldukça tehlikeli gözükürdü. Hepsi de Van Gogh’un ne yaptığını duymuştu. Sonuçta her umuda sıkı sıkıya yapışırlardı ve sen de artık yavaşça huzursuzlanmaya başladığından, onları yanına katıp Tophane’ye giderdin. Ana caddedeki neredeyse hiç aydınlatılmamış tenha meydanı, sarhoş çingeneleri, uyuz köpekleri, hırpani kılıklı dilencileri, peltek peltek konuşan ağızlarında diş kalmamış orospuları ve aniden karanlığın içinden çıkıp onları gözlerinde soğuk bakışlarla inceleyen koyu takım elbiseli adamları görmeleri korkuya kapılmaları için yeterdi. Ama onları, paçavralara sarılmış afyon bağımlılarının, tavandan dev hamamböcekleri çaylarının içine düşerken – gerçekten düştüklerinden değil ama hödükler düştüklerini görürlerdi – ağızlarından salya akarak torbacıyı bekledikleri kahvelerin birine götürürdün. Ve kamburla sohbet ederdin – “Sen iyisin? Ben de iyi” – ta ki mesaj netleşene dek: Canını kurtarmak için kaç.

Ondan sonra Ede’nin oda tuttuğu otele geldiğimde, çoktan ortalık terebentin ve yağlıboya kokmuş ve Ede yatağını kirletmeyi başarmış olurdu.

“Ee, nasıl gitti?”

“Nasıl gidecek ki?”

“Herifleri tekrar görecek miyiz?”

“Görsen de hayatta tanımazsın ki.”

Komodinin üstünde bir afyon topağı. Her taraftan orospuların bağırmaları duyulurdu. Canım nadiren seks çekerdi. Yatağa uzanır ve not defterinin yazmakta olduğum bölümünü açardım. Kartuşlu kalem yeni doldurulmuş. Yeni bir hile, yeni bir resim, yeni bir bölüm. Faulkner ne demişti? “Yazmama yardımcı olacak olsa, büyükannemi bile soyardım.” Bununla neyi kastettiğini tam olarak bilmesem de (bu insanların neyi nasıl kastettiğini asla tam olarak bilemezdiniz) bir şey kesindi: Yazıyordum.

İnsanın hayatta bir şeyler başarması gerektiği, oldukça küçük yaşta kafama sokulmuştu. Öte yandan, bademciklerim alındıktan sonra da hiçbir zaman tamamen geçmeyen ve sürekli tekrarlanan boğaz iltihabında olduğu gibi, nöbetler halinde yakalandığım umursamazlık vardı. Sonbaharda ıssız tarlalardaki patates ateşini, ağaçtaki kuzgunları, mahalledeki bir kızın kızıl saçlarını görünce tekrar tekrar canlanan melankolik titreme nöbetleri. Bu durumda iyi gelen yegane şey, yatağa kaçıp okumak ve yazmaktı. Politika ve dinle aramda geçen kısa birer flörtün ardından, yazarlığın umursamazlığımı özgürce yaşayıp, yine de hayatta bir şeyler başarabileceğim yegane meslek olduğunu on sekizimde anlamıştım.

Fakat iyi kitapların hepsi çoktan yazılmıştı. Kitapçılarda ya da kitaplığımda duruyorlardı ve böylece, ister istemez Henry Miller ya da Kerouac gibi yaşama sanatçılarının etkisi altına girmiştim. Frankfurt’ta büyümüştüm. Ancak insan yalnızca yaşadığı ya da birinci elden duyduğu şeyler hakkında dürüstçe yazabilirdi; sadece yeterince ciddi bir şekilde yazmayı denemesi, tekniğin bir şekilde zamanla hallolması için yeterliydi. İşte böylece İstanbul’da çatının üstündeki odamızda yatıyor ve Türk işi muşamba kaplı ajandaları dolduruyordum; hayatımda ilk defa ciddi bir şekilde yazmaya çalışıyordum. Sivil hizmetimi bir akciğer ve göğüs hastalıkları kliniğinde savuşturmuştum ve şimdi akciğer ve göğüs hastalıkları kliniğinde sivil hizmetini yapan bir genç hakkında bir roman yazıyor ve bayağı fazla şeyi hikayeye sokmayı başardığımı düşünüyordum: Çılgın Katolik hemşireler, hemşire yardımcılarıyla başından geçen erotik maceralar, tuhaf kanserliler, asık suratlı bürokratlar, kolayca ulaşabildiğiniz morfin. Fakat ölenler hakkında yazarken zorlanıyordum, cümlelerim gittikçe uzuyordu.

Ede, “Bu cümlenin sonu hiç gelmiyor,” diyordu. Başarılı bulduğum bölümleri ona okumayı seviyordum. Yatağında manyak bir Türk kız vardı; Sultanahmet civarında takılan kızı polis ve İzmirli zengin ailesi arıyordu. Bu durumu hiç de cool bulmuyordum –sonuçta bir şebekemiz olmaksızın çalışıyorduk– ama zaten

Ede de artık cool değildi. Resimleri gittikçe renkleniyordu ve sergi açmaktan bahsetmeye başlamıştı.

“Bu, teknikle alakalı,” dedim. “Burada Joyce usulü bir bilinç akışı söz konusu. Daha önce Ulysses’i okumadın mı?”

Türk kız örtünün altında bir yerlerde inledi. Mumlarımız muhteşem gölgeler oluşturuyordu. Ede yeni bir sigara yaktı. “Sanırım bu daha çok desoxyn’le alakalı,” dedi. “Speed’in nasıl işlediğini sen de biliyorsun; bir cümleye başlıyorsun, sonra konu konuyu açıyor.”

“Joyce’un desoxyn kullandığını mı söylemek istiyorsun?”

“Beyni muhtemelen desoxyn olmadan da öyle işliyordu.”

“Çünkü belirli bir teknik geliştirmişti.”

Ede, “Ah, yazarlar,” dedi aşağılarcasına. “Sizde her şey sadece beyin üstünden yürüyor.” Küfretti. Türk kız onu ısırmıştı. “Buna karşın resim… Müzik bile bu kadar doğrudan değildir.” Sigarasını söndürdü, Türk kızı tutup üstüne çekti. Kız nihayet Ede’nin pantolonunun fermuarını açmayı başardı; sonunda başlayabilirlerdi. Zavallı Ede. Kız diş ve tırnaklarıyla muamele çekiyordu. Yatak şiddetle sallandı ve kedimiz bana kaçtı. Ardından yakınlarda bir yerlerde ilk horozlar öttü ve Üsküdar’dakiler karşıdan cevap verdiler. Pencerenin kirli camında soluk bir ışık hüzmesi belirdi. Türk kız, sanki yaşamı söz konusuymuşçasına, soluk soluğa nefes alıp veriyordu. Belki de yaşamı söz konusuydu. Neticede, yaşam dediğin neydi ki? Belki kedi bunun cevabını biliyor ama o da kulağını temizlemeyi tercih ediyordu. Tanrım, Ede, hadi artık be. Son cümleye göz attım. Hâlâ fazla kısaydı. İnsan cümlenin içine, tıpkı her şeyin, ölümün de bir arada olduğu bu odadaki gibi, her şeyi doldurmalıydı. Aha! Ölüm. Bu cümlede ölüm eksikti. Yine ecza dolabına dadanmak istediği servis odasına giderken, kahramanımızın karşısına manik-depresif başhekim çıkıyor, onu cesetlerin olduğu soğuk odaya götürüyor… Hah işte! Biraz vampirizm, hikayede eksik olan şey buydu. Yazmaya koyuldum ama hava gittikçe aydınlanıyor, diğer yataktaki ikili inliyor ve birbirlerinin bağırsaklarını söküp çıkarıyormuş gibi yapıyorlardı. İnsan bu koşullarda nasıl yazabilirdi ki? Joyce olsa, şimdi ne yapardı? Kalktım, askıdan ceketimi aldım ve dışarı çıktım.

Şehri en çok sabahın erken saatlerinde seviyordum. Hâlâ hayatta olmak güzeldi. Haliç’ten esen rüzgar insanın kafasını berraklaştırıyordu. Hamalların ve tezgahtarların kahvaltı yaptığı bir sütçüye gittim, bir çanak tatlı makarna yiyip şekerli sıcak süt içtim. Bu saatte, casuslar bile yalnızca bir geceyi daha canlı atlatmayı başarmış adamlardı. Dolana dolana Sirkeci Garı’na inip gazetecinin açılmasını bekledim. Almanya treni şimdiden perondaydı. Binip gitmeyi hiç istemiyordum. Bir Times aldım. 68 Baharı. Paris’te, Berlin’de, Prag’da bir şeyler olacak gibi duruyordu. Köşedeki kahveye oturup gazeteyi okudum. İyi bir izlenim bırakıyordu. Coni Vietnam’da dayak yiyordu. Kim bilir, Türkler bu konuda ne düşünüyordu. İnsan, Amerikalı denizcilerin Tophane’de ve başka yerlerde bıçaklandığını duyuyordu. Söylentiler. İkilinin seks nöbetinin yakında sona ereceğini umuyordum. Yazmaya devam etmek istiyordum. Haliç’teki gemilerin düdüğünü duydum. Birden düşündüm: Gerçekten yazıp bitirirsen bu şeyle ne yapacaksın? Bu muşamba kaplı ajandaların hepsini birden Almanya’ya mı göndereceksin? Peki kime? Ve bunu hatırı sayılır bir yayıncı okuyup basacak ve sonra sana para gönderecek, öyle mi? Ve sen de oteldeki borçlarını kapatacak, belki Piyerloti’ye taşınıp bir kilo afyon alacak ve bir kitap daha mı yazacaksın? Ellerime baktım. Eski ve yeni yara izleri, yara kabukları. Afyon ve Nembutal damarları haşat ediyordu. Çorap giymemiştim ve bir numara küçük gelen ayakkabılarımın tabanı delik deşikti. Pantolonum bir zamanlar yeşildiyse de, artık tamamen renksizdi ve kadifesinin fitilleri ufalanıp parçalanıyordu. Birkaç liraya gömlek alabiliyordunuz ama insan birine alıştı mı bir daha kolay kolay bırakmak istemiyordu. Aynı artık İstanbul’u, yara izleri, umursamazlık, kartuşlu kalemler ve deniz manzarasıyla rahat edeceğince yerleştiği çukuru bırakmak istemediği gibi. Mümkün olduğu sürece bu çukurda kalmak istiyordum. Yaşam nasıl olsa anlamsızdı.

(…)

Çevirmen: Levent Konca

*Bu okuma parçasının yayını için Sel Yayıncılık’a teşekkür ederiz.

Jörg Fauser, 1944 yılında Frankfurt am Main’da doğdu. Gazeteci, yazar, çevirmen, vicdani retçi ve (ex-)junky Fauser, üniversite öğrenimini yarım bıraktıktan sonra uzun bir süre İstanbul ve Londra’da yaşadı. 1974 yılında yazarlıktan geçinmeye başlayana dek, havaalanında bagaj işçiliği ve gece bekçiliği gibi çeşitli işlerde çalıştı. Birçok roman, öykü ve şiire imza attı. 1987 yılında Münih yakınlarında bir trafik kazasında ölmesi, çeşitli spekülasyonlara yol açtı. Fauser bugün, Alman yeraltı edebiyatının en önemli öncülerinden biri olarak kabul ediliyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.