Hanna’yı Korumak – Miha Mazzini

 

“Hanna’yı Korumak’ın bilinmeyen anlatıcısı, Berlinli bir çeteye mensuptur ve bu çeteyi ailesi olarak görmektedir. Ailenin reisi Maestro, onun vasisi gibidir; ona borçların toplanması, kirli işlerin yapılması gibi görevler verir. Ama bu seferki görevi bambaşkadır ve onu daha önce deneyimlemediği duygulara gömecektir. Görevi, bir suçun tek görgü şahidini, güzeller güzeli fakat biraz da tuhaf olan Hanna Wyoczik’i çıkacağı mahkemeye kadar korumaktır. Bunun için de bir hafta boyunca Hanna ile yaşaması gerekmektedir. Fakat daha önce hiçbir insanla, hele ki bir kadınla, beş dakikadan fazla süren bir ilişkisi olmadığından dolayı Hanna ile zaman geçirdikçe sosyal hayatın dayanılmaz olduğu kanısına varır. Ancak Hanna’yı korurken sergilediği cesur, nüktedan tavır ile birlikte çok geçmeden gönlünü Hanna’ya kaptırdığını fark eder… Aşk, onu bambaşka birisine dönüştürmüş; şiddetten arınan ruhunu sevgiyle temizlemeye başlamıştır. Artık o eski çete adamı değildir. Tek bir amacı vardır: Hanna’yı Korumak. Miha Mazzini, basit sahneleri anlamlı bir kara komedi romanına çeviriyor. Ruhu şiddetle dolu bir çete adamının aşkla evcilleşme serüvenini göreceğiniz, insani duygularla örülü harika bir roman sizleri bekliyor…” Hanna’yı Korumak’tan bir bölüm yayımlıyoruz.

 

Perşembe 05.06

Hatırlayabildiğim ilk rüya: Göğsümde kocaman, ağır bir şey var, boynumu sıkıyor. Uyandım ve ilk olarak gözlerimi açabildiğimden emin oldum. Storların arasındaki boşluklardan sokak lambalarının ışıklarıyla araba farlarının titrek yansımaları sızıyordu. Yatmadan önce kalın bir tabaka hâlinde sürdüğüm merhem işe yaramıştı. Göğsümdeki baskı ısrarla gitmiyordu. Derin bir nefes aldım. Nefes alırken boğazımdan ve sırtımdan tuhaf bir ses çıktı –ya da en azından bana öyle geldi.

08.22

Gözlerim pek açılmadı. Kısmen yeni sürdüğüm merhem yüzünden, kısmen de Hanna uyanıp banyoya giderken sakarlık edip üzerime basmaya çalışmadan hemen önce sadece bir dakikalığına tekrar uyumayı becerdiğim ya da bana öyle geldiği için. Şehri boğan bulutlarla ilgili bir şeyler mırıldanıyordu.

Derin bir nefes aldım. Baskı hissi gitmişti. Pek inanmasam da tekrar iyiyim diye düşündüm. Burnum, gözlerim, ciğerlerime odaklandım. Hareket etmeye cesaret edemedim. Bu her ne idiyse, kaybolmak zorundaydı!

Ve sonra… Belki bir parça kıpırdadım, bilmiyorum. Ama birden tüm sorunlarım yeniden başladı. Aynı zamanda. İntikam ile birlikte. Başlayan bir hapşırık nöbeti uyanmama neden oldu. Ardından başlayan ve burnumdan kafamın geri kalanına yayılan haşin kaşınma hissi artık daimi yoldaşım olan acı dolu patlamalarla birleşti.

Banyo kapısının önünde durdum, hapşırdım. Yanımda mendil olmadığını fark ettim, hiç olmazdı ki. Parmaklarımla burnumu kapattım, içeriden kaşımayı denedim ama olmadı. Parmaklarımın arasından temiz suya benzeyen şeffaf bir irin aktı. Sonunda, burnumu kurulama bezine sildim, sonra da bezi katlayıp cebime koydum. Artık çöp kutulara güvenim kalmamıştı. Banyodaki kirli sepetinin dibine tıkıştırmayı tercih ettim.

09.56

Kuş cıvıldamalarına alışmıştık. Kendi kendime verdiğim sözü tutmaya kararlıydım ve ilk önce sebze aldığımız manavı aradım, zencefilli marmelat ile kâğıt mendil var mı diye sordum. İkisinden de bolca sipariş ettim. Sivilceli, şişko genç siparişlerimi getirdiğinde eczaneye de giderse ona iyi bir bahşiş vereceğime dair söz verdim. Kabul etti. Ve on beş dakika sonra yeni bir kuş sesi dalgasıyla birlikte geldi.

Gün henüz doğru düzgün başlamamıştı ve ben dışarı çıkmayı nasıl özlediğimi çoktan fark etmeye başlamıştım bile. Benim için en kötü kâbus olan dükkâna gitmek, günlük aktivitelerimin merkezi olmaya başlamıştı. Dükkân ve alışveriş değil de daireden çıkmak, kapının kapanışı, dışarıda yürümenin özgürlüğü. Hanna’yı yalnız bırakmayacağıma dair söz vermiştim. Kendimi neye bulaştırdığımı yavaş yavaş anlamaya başladım. Günleri sayarken küçük bir numara yapsam, yolu yarılamıştım. Ve o zamana kadar da sürekli etrafta dolanıp dururdum ya da bana öyle gelirdi. Ama bundan sonra o duvarların arasında kalmak durumundaydım. Çoğunlukla da pencerenin önünde dikilerek.

Kapı tekrar çaldığında da işte tam oradaydım.

Arkamı döndüm. Hanna başını kitaptan kaldırdı ve birbirimize baktık.

Başını salladı.

McDonald’s’dan bir şey gelmesi için çok erken bir saatti.

Hanna ayağa kalktı. Yetişip onu geçtim ve göz deliğinden baktım.

Ufak tefek sıska bir oğlan sigarasından son bir nefes çekiyordu. İzmariti yere attı ve ayağıyla söndürdü. Sonra da görüş alanımın dışına çıktı.

“Bu da kim?” diye fısıldadım.

Hanna benim yerime geçip baktı. Biraz bekledi –ziyaretçi muhtemelen bulunduğu yeri değiştirmediğinden görülemiyordu.

“İlk kocam,” dedi rahatsız olmuş bir tavırla ve kapıyı açmaya girişti. Önce onu durdurmayı denedim ama sonra vazgeçtim.

“Selam,” diyerek sırıttı adam, çok memnun olmuş gibi yaparak. Hiç etkileyici değildi ya da Hanna buna karşı çoktan bağışıklık kazanmıştı.

Beni gördü ve gösterisi dağıldı.

“Şeyy…” diye kekeledi.

Omuzlarına dökülen taranmamış, ince telli, bazı yerleri yapış yapış olmuş, bazı yerleri kendi hâlinde kıvrılmış saçlarının uzun zamandır yıkanmadığı belliydi. Sakalı yoktu çünkü yüzünde yeterince kıl yoktu. Hava akımıyla büklüm büklüm olan, orada burada büyüyen küçük öbekler vardı. Bir şeyler kekelerken dişlerinin ucundaki siyahlıklar, diş minelerindeki sarılıkların yerini alan çürükler gözüme çarptı. Parmaklarına baktım. Tütün lekesinden kirli sarı bir renk almışlardı. Gözlerimi tekrar omuzlarına çevirdim. Pejmürde asker ceketinin üstünde kepek izleri. Lekeli bir kot ve parçalanmış keten spor ayakkabılar. Bu kış mevsiminde böyle ayakkabılarla dolaştığına göre oldukça cesur olmalı. Belki de çamurun sandığımdan daha iyi bir izolasyon gücü vardır.

Hanna sakince konuştu, sadece gerçekleri anlattı:

“Bu benim korumam. Pazartesi günü mahkemede ifade vermem gerekiyor ve hayatım tehlikede. O beni koruyor.”

Adam ağzını kocaman açtı.

“Tehlikede…” diye tekrar etti.

“Evet,” dedi Hanna sertçe ve sonra konuşmayı bıraktı.

“Tehlikede… Esasen, tehlikede?”

Hanna ile birlikte başımı salladım.

“İçeri girmeyecek misin?” dedi Hanna tatlılıkla.

“Şey… Esasen… Esasen, ben anarşistim ve kamu düzenini temsil eden biriyle aynı odada kalamam,” dedi, sonra, “Hoşçakal,” diyerek çekip gitti.

Hanna kapıyı kapattı.

“Bu Leonid’di, arkadaşları ve eski karısı içinse Leo. Bir anarşist,” diye ekledi nefretle. Ve ardından:

“Esasen.”

10.04

Yine masada oturuyorduk, hikâyeler ve itiraflar için olağan bir yer. Hanna çay fincanının üstünde ellerini ısıtıyordu, sırtı Alman otomobil endüstrisinin sembolüne dönüktü.

Isırgan otu çayından çıkan buharı izledim. Ne kadar da masum görünüyorlardı! Sonra bu içeceğin Hanna üzerindeki etkisini gördüm ve insanlarda bariz bir biçimde sonsuz itiraf arzusu yarattığını ve yasaklanması gerektiğini düşündüm.

“İlk kocam, ilk büyük aşkım, ilk ve son anarşistim.”

Bir an çayına tüküreceğini sandım. Tükürmedi. Sadece bir yudum aldı.

“Çok kibar konuşurdu, çok şey bilirdi, Afrika Edebiyatı okumuştu. Seyahat ederdi –birkaç ayda bir anarşist toplantılarından biri olurdu ve o hepsine katılırdı. Toplantı genellikle Amsterdam’da olurdu. Amsterdam, kulağa nasıl da harika geliyor. Dünya adaletsiz bir yer, baştan ayağa yıkılıp yeniden yapılmalı. Ve bu yürekli sözler köyünden yeni kaçmış olan genç bir kuaför kıza nasıl da güzel gelmişti. Dünyanın pek de iyi bir yer olmadığını düşünen bir kıza. Ay, dünyayı yıkıp yeniden mi yapacaktık! Deliler gibi âşık oldum Yüzünü yüzümün yanında görmeden aynaya bile bakamaz olmuştum. Onu düşündüğümde cidden kalbim ağrır, dizlerimin bağı çözülürdü, yalnızca ucuz romanlarda görüldüğünü sandığım tüm belirtiler vardı. Evlendik. O istemedi, direndi de direndi. Anarşistler evlenmezlermiş. Onu ben ikna ettim. Sanırım aslında onu ikna eden dairemdi. Belki de şeye pek yanaşmamam da olabilir… Anlarsın ya, nikâhtan önce. Ya da belki de sadece kendimi pohpohluyorumdur. Her neyse, kalacak bir yerinin olmadığı bir dönemdeydi. Dediğine göre zor bir evreden geçiyordu. Ve taşındı. Üç yıl, üç yıl ona baktım ve ona hayran oldum ve şimdi onu görüyorum da kendi kendime nasıl bir aptalmışım ben diye soruyorum. Bu üç yıl zarfında içimde büyüyen boşluğu sana anlatmıştım zaten. Boşandım. Ama sana bunun için anlatmıyorum… Aslında, bunu sana neden anlattığımı ben de gerçekten bilmiyorum… Kahretsin… Özür dilerim, artık küfür etmeyeceğim… Anarşist. O bir anarşistti. Birlikte geçirdiğimiz her gün anarşist görüşleri artarak daha da güçlendi. İşe girmezdi, anarşistler çalışmazdı. Dükkâna da gitmezdi. Anarşistler yemek yapmazlar, bulaşık yıkamazlar, etrafı toplayıp temizlik de yapmazlar. Canları ne isterse ve ne zaman isterse onu yaparlardı. Ve zaten onlar sınavları da bilginin değerlendirilmesi için meşru yöntemler olarak görmezlerdi. Anarşistler asla bir şeyi bitirmezler. Ve ben, senin şu anda oturduğun yerde oturup boşluğumu eylerken, annemle yaşadığımın farkına vardım. Evet, bana bu şekilde bakmaya her şekilde hakkın var. Sadece ben tembelim diyemeyen ama bu tembelliğini ulvi bahanelerle haklı çıkarmaya çalışan kıl bir adamla evlendim. Annem seks yapmaz, Tantrik Yoga yapar, Leo yapmaz ama tembelliğinden değil, derin görüşleri yüzünden. Şu yalan bahaneler de olmasa hikâyesi nasıl olurdu diye sordum kendime. Geriye bir şey kalır mıydı? Onu gördün, korktuğunu itiraf edemezdi, gitti çünkü ideolojik sebepler yüzünden seninle aynı odada bulunamazmış. Bahaneler, bahaneler. Sanki para dilenmeye değil de faaliyet için destek istemeye geldi. Hırsız!”

Fincanını parmaklarının arasında oynattı. Başını salladı. Ekledi:

“En azından bu sabah biraz para kurtardım.”

Şaşırmıştım:

“Ona para mı verdin? Her şeye rağmen?”

Şaşkınlık içinde bana baktı:

“Elbette, yoksa açlıktan ölmez miydi?”

Yine karanlıktaydım. Yani… Bir şey söylemeyecektim. Onun yanında kaldıkça daha az anlıyordum. Uzaklardan, dairemin yalnızlığından bakınca, yani teorik olarak denilebilirdi ki, insanları anlamak kolaydı. Ama yakından: Tanrım!

Okul arkadaşlarımla aramda da aynı şey olmuş muydu diye hatırlamaya çalıştım. İtiraf edeyim hiçbirisiyle birkaç gün bir evde kapalı kalmamıştım, yemin edebilirim ki… Kesinlikle hayır. Onların hepsi, nasıl desem ki… Daha basitti. Düz. Belli ki Hanna özeldi. Belki de bütün kadınlar böyleydi.

Mutfağa gitti. İtiraf sona erdi sandım ama elinde yeni bir fincan çayla geri döndü.

“Nasıl göründüğünü gördün mü?”

“Başımı salladım.

“Onunla ilk tanıştığımda bundan daha az pejmürdeydi ama çok da az değil. Bilirsin anarşistler saçlarını taramazlar, yıkanmaz ya da tıraş olmazlar. Nasıl da genç ve acemiydim! Dış görünüşe önem vermeyen birkaç insandan biri olduğuma ikna olmuştum! Nasıl bir kendini beğenmişliktir bu!”

Konuşmayı kesti, önce bana, sonra da çayına bakıp durdu. Sağ elimin parmaklarını sol elimin orta ve yüzük parmaklarının arasına kaydırıp kaşımaya başladım.

“Lütfen devam et,” dedim o bir süreliğine konuşmasına ara verdikten ve sanki bir daha konuşmayacakmış gibi göründükten sonra.

“Yani… Sence bu hiç hoş değil mi, yani bu kadar çok konuşmam?”

“Hayır.”

“Sahiden mi?”

“Sahiden.”

Orta ve işaret parmaklarımın arasındaki deriyi kaşıdım.

İçini çekti. Ardından devam etti:

“Görünüşüne hiç aldırmadım. Dişlerini ve onları hiç fırçalamadığı gerçeğine de. Evet, onu öperdim. Sadece boşanmadan hemen önce, senin oturduğun sandalyedeki düşünme seanslarımdan biri sırasında iki farklı türde dış görünüş olduğunu anladım. Birincisi yaratılıştan gelen, ikincisiyse insanların kendilerini gördükleri şekilde. Herkes şey doğabilir… Şey…”

Pencereden dışarı baktı.

“Biliyorum,” dedim. Parmaklarımı çoktan birbirine kenetlemiştim, kaşıntıyı yok etmeye çalışıyordum. Yetimhanedeki öğretmenler çocukken estetik ameliyat olduğumu söylemişlerdi. Bariz bir biçimde kafasını sallamak suretiyle, yüz kemiklerimin yapısını değiştirmek gibi seçenek olmadığını söylerken yüzdeki fazla tüylerden kurtulmanın tek yolunun tıraş olduğunu ima etmişti. Eğer zengin bir ailem olsaydı beni gördüğüne çok memnun olurdu. Beni ânında potansiyel bir altın madeni olarak görür ve bana mesela: Nakil, eğeleme hatta kemiklerimi kesme işlemlerini bile uygular, her bir yerimi oyardı.

“Evet, tabii ki. Fakat herkes saçlarını kestirip yıkanabilir. Böylesine basit işler için ne kadar çaba gerekir ki söylesene.”

Bir anda hikâyesinden koptu, bana baktı ve dedi ki:

“Kuaför olduğum için sana bunu söylediğimi düşünme.”

Ve bir anda eski hâline döndü. Sonra devam etti:

“Hey, ben de yeniyetmelik zamanlarımda böyle pasaklı gezerdim. Şimdi bile uzun Hintli kıyafetleri, ya da kot veya deriler içinde, paçoz ve dalgın görünüşlü bir kız gördüğüm zaman gülümsemek zorundayım. Gençliği onun bahanesi. Ama önümüzdeki on yıl içinde böyle kalabilir misin? Bir anda sen de en kolayını seçen, basit bahaneler bulan bir başka bakımsız baldırı çıplak olursun.”

Aniden kalktı.

“Bu kadar yeter. Kendimi kaptırdım. Özür dilerim,” dedi ve fincanını bir kez daha mutfağa götürdü.

10.34

Parmaklarımın arasındaki gergin deriye baktım, bu dayanılmaz kaşıntıya neyin sebep olduğunu bulmaya çalışıyordum. Sanki ayakkabı yerine ovma fırçası giyen, üstümde ilerlerken her saniye durup ayaklarını cildime silen minyatür askerlerden oluşan bir ordu vardı.

Şans eseri Hanna oturma odasında kitap okuyordu. Fakat kaşınırken çıkardığım seslerin maalesef farkındaydım, onun için kalkıp banyoya gittim. Kıyafetlerimi çıkarıp uzun uzun yıkandım, sonra avuç içlerimi biraz daha soğuk suya tuttum. Faydası oldu ama sadece birkaç dakika. Kaşıntı tekrar başladı, ama bu sefer çok daha az, neredeyse davetkâr bir biçimde. En kötü yerlerde parmaklarıma hâkim olmakta zorlandım. Pes edip kaşımaya başlasaydım daha da kötü olurdu. Belli ki ellerimi sürekli kontrol etmem gerekecekti.

11.41

İyi hazırlanmış bir şekilde banyodan çıktım. Sakin ve derli topluydum, gözlerim ellerimde, kendi kendime nasıl da kontrol ediyorum bunları diyordum. Onlar benim bir parçamdı, onları dizginleyebilirdim, kaşımazdım.

“Hey,” diye gülümseyerek karşıladı beni Hanna ve mutfak lambasının altında parlamakta olan elindeki uzun bıçakla lahana doğramaya devam etti. Ona baktım, ellerimi kontrol etmeyi tamamen unutmuştum.

İşine dalmıştı ve bıçağın her hareketinde çenesi öne doğru hareket ediyordu. Arabanın arkasında kafasını sallayan bir köpeğe ya da komik bir kaplumbağa resmine benziyordu. Sol eliyle kıvrılmış lahana yapraklarını tutuyor, parmaklarını milim milim kaydırarak bir sonraki şeridi kesiyordu. Birden ellerim düşüncelerime karıştı. Eğer mâni olmasaydım o bıçakla Hanna’ya yapabilecekleri o kadar çok şey vardı ki. Ama… Ya Hanna da benim gibi ellerini kontrol etmeseydi? Bıçağı midesine saplayabilirdi! Kollarımda ölürdü! Onu kendisinden nasıl koruyabilirdim? Kendini öldürse ne yapabilirdim? Minicik bir mantık parçası Hanna böyle bir şey yapmaz, bunun için bir nedeni yok, hiç olmadı, olmayacak da diyordu bana. Lahana doğruyordu! Lahana doğruyordu! Deli olan o değil, bendim!

Bıçağı ve çenesini her kaldırdığında, sol elinin parmaklarının olduğu yere inmesini değil, onu kendine saplamasını umuyordum. Sonra da Maestro’ya benim hatam değildi derdim. Yapabileceğim bir şey yoktu. Yani o kendisi yaptı… Sahiden.

Bıçağın havalanışı beni büyüledi.

Şimdi -yukarı. Yapacak mı?

Hayır, indirdi.

Hanna desteyi sonuna kadar doğradı, uzanıp üç yaprak daha aldı, onları da rulo yaptı. Gözlerinin önüne düşen bir bukle saçı geriye atınca transtan çıktı. Bana baktı, düşüncelerimi okumasından korktum. Beklenti içinde felç olmuş bir geri zekâlıya benziyor olmalıydım. En azından bir süredir onu izlediğimi fark etmiş olmalı.

Çabucak yanına gittim, bıçağı elinden aldım. Şaşkın şaşkın bana baktı.

“Tehlikeli…” diye başladım.

“Lahana kesmek mi?”

“Hayır, yani… Ben, senin yerine ben yaparım.”

“Ne yaparsın?” hâlâ şaşkınlık içindeydi.

Yerine ne yapardım, diye sordum kendime. Bir şeyden mi şüphelendi? Beynimde sıçrayıp duran düşünceleri nasıl bilebilirdi? Geçen gün sandalyenin tepesinden boynunu fark ettiğim aklıma geldi. Nasıl da kırmak istemiştim. Sonra elimdeki bıçağı hatırladım. Hâlâ Maestro’ya kendisinin yaptığını söyleyebilirdim. Tam o türden bir insandı yani… Şey, mutsuz.

“Lahana,” dedim nefes nefese, “Lahanayı ben doğrarım.”

Doğradım ve rahatladım. Tehlike geçmişti. Hanna bana daha da fazla bir şaşkınlıkla bakıyordu ancak konuyu tartışmayı denemedi. Ritmik bir şekilde doğramanın beni sakinleştirici bir etkisi vardı. Erkeklere vurmanın yanı sıra onun için de ciddi bir tehlike oluşturduğumu anladım. Korktum. Bir dahaki sefere ne olacaktı, kendime mâni olacak mıydım?

13.12

“Haklısın,” dedi Hanna öğle yemeğinden sonra, “Kazaların çoğu evde oluyor. Bunu okumuştum. Hatta geçende sınırı aşmıştın. Eğer beni lahana doğramaktan koruyacaksan, o zaman korumayla hizmetçinin ne farkı kalır?”

Durdu ve bir süre bana baktı. Sonra dedi ki:

“Bu senin ilk koruma görevin, değil mi?”

İtiraf ettim.

“Söylesene kaç kişisiniz?”

Kekeledim ve biraz kıvrandım.

“Geçen sene benim gibi çok vardı ama şimdi…”

Başını salladı.

“Ben de çok düşündüm. Bana doğruyu söyle, sadece sen varsın, değil mi?”

“Evet.”

Juan bana sürekli tek bir koruma olacağını söylediği zaman içim hiç rahatlamadı, hiçbir şey düşünmedim; ancak daha yeni ne olduğunu idrak ediyorum. Migrenin tutsa doktora bile gidemezsin. Ama öte yandan Juan da havalı bir ajan için gerekli parayı nereden bulacaktı ki? Haklı değil miyim?”

İtiraf ettim.

“Beni rahatsız etmez, biliyorsun. Eğer sen dayanabilirsen ben de dayanırım.”

Kıpırdanıp kamburumu çıkardım. Ona baktım. Bariz biçimde belli olanın dışındaki son cümlesine başka manalar yükler gibi değildi.

Kendine biraz daha ısırgan otu çayı koydu. Tek seferde bolca yapmaya başladı, sonra bunu büyük bir cam kavanoza boşaltıyor, oradan kupa ya da bardak, artık canı neyle içmek istiyorsa onlara dolduruyordu. Gerçekten hiç şeker kullanmıyordu.

Boş yemek paketlerimi düzenledim. Bu sefer Dairy Queen’i arayıp içine oyuncak koymamalarını söyledim. Kabul ettiler. Hanna üç balonu da mutfak dolabının köşesine bağladı.

Oturup, büyük bir teslimiyet içinde, şimdi konuşulacak olan konuyu bekledim. Ama sanki itiraflarına bir ara vermiş gibiydi. Ya ondan ya da artık ısırgan otu çayının bir etkisi olmuyordu. Zaten iki fincan içmişti ama tek bir kelime bile etmedi. Pencereden dışarı baktı. Oturduğum yerden gözlerinin dönen amblemi takip edip etmediğini göremiyordum.

İç geçirdi, bir gazete aldı ve yatak odasına gidip kapıyı arkasından kilitledi. Ne sorun olduğu hakkında bir fikrim yoktu. Bulaşık yıkamaya gittim. Mutfakla her buluşmamda McDonald’s bilgeliğini yeni bir kanıtıyla karşılaşıyordum: Hanna’nın hazırlamak için her gün hayli çaba sarf ettiği yiyecekleri onlar sadece dondurucudan çıkarıyorlardı; ayrıca dirseklerime kadar köpük çıksın diye üstlerine bulaşık deterjanı sıktığım, parmaklarımın arasında döndürüp durduğum bulaşıkları da onlar atıyorlardı. Bu McDonald dahi olmalıydı, onunla tanışmayı çok isterdim.

13.34

“Bu eller!” dedim, tabaklarla çatal kaşığı yıkarken köpüklerin arasından gördüğüm elimin çeşitli kısımlarına bakarak. Uygun bir ifade bulana kadar başkasını da düşünmek istemedim:

“Güçlü eller!”

Gerçekten.

Bulaşık deterjanı, kaşıdığım yerleri yaktı ama umursamadım. Neredeyse acı iyi geldi. Ellerim ve kollarımdaki kaslarla tendonlara bakmaya odaklandım. Bunun için yaratılmamışlardı, onları yaratılış amacı…”

DUR!

Düşünceyi engelledim.

“Bulaşık yıkamak için,” dedim kendi kendime. Televizyon ve radyoyu dinlemeye çalıştım ama o kadar uzun zamandır benimleydiler ki artık bağışıklık kazanmıştım –beni savuşturmuşlardı. Havaya istediklerini yayabiliyorlardı ve ben hiçbirini anlayamıyordum. İzlemeye ya da dinlemeye başladığım an, düşüncelerim dağılıyordu.

Tekrar ellerime döneyim.

Yaratılış amaçları…

Tabağı göz hizama kaldırdım. Açık olan elimin üstüne koydum, baloncukların kayboluşunu, damla hâline gelişini, sonra kenardan kayıp bileğime doğru inişlerini izledim. Sonra saçlarımın arasından dirseğime doğru kaydılar, oradan da yere düştüler. Porselenin üstünde sadece bulaşık deterjanı izi kalana kadar izledim. Elimi yavaşça ve dikkatli bir biçimde porselenin üzerinde kaydırmaya başladım ki parmak uçlarım tabağın kenarından kaysın.

Bu ellerle her şeyi yapabilirdim.

Her şeyi.

Parmaklarımı kaydırmayı bıraktım.

Nefes almayı bıraktım.

Tabağın köşesine baktım, titremedi bile.

Çabucak sıktım. Köşe un ufak oldu, porselen çatlamıştı, dişimle tutup ısırdım. Diğer elimde kırık tabağı tutup sıkıştırdım. Elimi açtığımda sadece çok minik parçalar döküldü. Köpüklü suyun içine şapır şupur döküldüler. Ağzımı açtım ve tabağın geri kalanını da tükürdüm.

Böyle eller ve bunlar lanet olasıca bulaşıkları yıkıyorlar.

Kurusunlar diye bulaşıklığa bıraktığım çatal kaşığı alıp sıktım. Gözlerimi kapattım. Sıkarken hiçbir şey hayal etmedim, ne anı, ne imge, ne sandalye tepesinden görünen boyun, sadece eski hâlim vardı, başı ağrımayan, kaşınmayan… Evet, bedeni olmayan. Sadece ben.

Yamuk yumuk olan çatal kaşığı bıraktım. Eski hâllerine getirmek için neredeyse yarım saat uğraştım.

17.21

Farklı şeyler yaptım ama sanki her şey dönüp dolaşıp onun kilitli kapısının önüne geliyordu. Pencerenin önüne gittim, dışarı bakarak biraz zaman geçirdim. Lanet olasıca köpek severlerin yeni yağan karın üzerinde, -ki rüzgâr bu karları yoldan kaldırıp ince bir hat hâline pervazın önüne yığıyordu- yollarını bulmasına bile imrendim. Kararsız köpeğini yürüyüşe çıkarmadan önce alıp paltosunun altına sokan yaşlı kadınla bile yer değiştirirdim –sadece dışarı çıkmak istedim. Eskiden günlerce evimden çıkmazdım ve hiç de çıkmayı düşünmezdim. O zaman istesem çıkabilirdim, şimdiyse elim kolum bağlıydı. Beni deli eden çok önemli bir fark. Bunu düşünürken ellerimi kontrol etmeyi sıklıkla unuturum ve kendimi kaşınırken, ardından da hapşırırken yakalarım. Gözlerimi birkaç defa ümitsizlik içinde kapattım ve alnımı cama dayadım. Bir an için rahatlıyordum ama ânında kafamdaki patlamalar başlıyor ve beni hayata döndürüyorlardı. Gözlerimi yalnızca çabucak kırpıştırmak için kapatabiliyordum. İltihaplı gözlerim her hareketimle yandığı için hâlâ çok acı veriyordu bu.

Dolayısıyla.

Gerçekten neden olduğunu bilmeden tuvalete gittim. Yüzüme bir parça soğuk su çarptım, tuvalette oturdum, vazgeçtim. İki gündür kaka yapmadığımı fark ettim ama ruhum buna istekli olmasına rağmen anüs kaslarımın niyeti yoktu. Hiç. Ayağa kalktım ve mastürbasyon yapmadığımı da fark ettim ve salgılarımı bu kadar ihmal ettiğim için kendime sinir olmaya başladım. Birkaç şey denedim ama pek iç açıcı gelmediler. Çılgınca ovalamaya başladım ve sonunda patlattım.

Manasızdı.

Pencereye döndüm.

Rüzgârın hızı artmış, sokaklar boşalmıştı. Tek bir köpek sever vardı, dışarıda o da kayak şapkasını gözlerinin altına kadar indirmiş olan sakallı bir adamdı. Jogging yapıyor, köpeği arkasından çekiyordu. Hayvan çöp kutularını koklamaya çalışınca tasmayı o kadar sert çekti ki, hayvan neredeyse düştü, patileri buzda dans etti. Jogging yapan adamın ağzından buhar bulutları çıkıyordu ve bana sanki nefes almıyormuş da ağzından boşaltıyormuş gibi geliyordu. Sokağı geçti ve sonuna gelince köpeği kapısında Bar yazan bir yerin su borusuna bağlayıp içeri girdi. Köpek yerde yuvarlanıp kartopu gibi oldu ve yeni yağan karla kaplandı.

Yatak odasının kapısına gittim. Kilitlediğini net bir biçimde duymuştum. Parmak uçlarıma basıp doğruca yanına gittim ve kapının kasasına dikkatlice baktım. Biraz dürtersem…

Ne?

Yatak odasında kati bir sessizlik vardı. Muhtemelen uyuyordu.

Sırtımı masanın köşesine vurana kadar geri geri gittim. Durdum ve gözlerimi kapıdan alamadım. Yavaşça arkaya uzandım ve ellerimle masanın köşesini tuttum. Sıktım, gözlerimi kapattım. Yeniden huzurlu ve dingin hissettim, eskiden olduğum gibiydim –ellerimle bu kadar güç uygulamam yeterdi.

Er ya da geç bırakmak gerekecekti. Gözlerimi açmam. Bir an için nerede olduğumu bilemedim. Ellerim bir önceki girişimden dolayı çok yorgundu, parmaklarım irade gücüme yetişemedi ve kaydılar.

Ne yapacaktım?

Saate baktım. Pazartesi sabahına da ne çok vardı!

Keşke birileri gelse. Hatta annesi ya da şu eski becereni vardı ya o… Birileri!

Akıma bir fikir geldi: Ya bir kiralık katil gelirse! Kocaman gülümsedim ama hemen yine ciddileştim. Bu kadar şanslı olduğuma inanamıyordum. Adam Hanna’nın orada olmadığı bir anda eve girerdi ve ben onu alt ederdim. Bir parça hayal kurdum ve hayallerim yıkılıp yok olduğunda arkalarından yas tuttum.

Popomu sandalyeye koydum. Yalnızca bir an için pencereden dışarı bakabildim, sonra tekrar yatak odasının kapısına döndüm. Ön kapıdan uzanıp üzerinde bulaşıkların kurumakta olduğu mutfak tezgâhına bakmak için kendimi zorladım. Bıçak, tabaklara dayanıyordu. Bıçak, düşebilirdi.

Hanna yanından geçerken.

Sıçrayıp ayak bileğine saplanabilirdi. Arterini keserdi. Yardımına koşmasam kanamadan dolayı ölürdü.

Saçmalık, aklımdan nasıl da saçmalıklar geçti.

Ama yine de kalkıp bıçağı aldım. Onunla ne yapacağımı pek bilmiyordum. Ahşap sapı hâlâ ıslaktı, bir damla su bıçağın ucundan akmaya başladı, sonra da yere damladı. Uzunca bir süre ona baktım.

Bıçağı mutfak tezgâhının üstüne bıraktım. Elimi oradan çekerken zorlandım, alıp çekmeceye koyana kadar gözlerimi ondan ayırmama imkân yoktu. Dolapların yapıştırıcıdan başka bir şey kullanılmayan ucuz malzemeden olduğunu fark ettim, hani şu mandallı mekanizması olanlardan. Eğer yavaşça çekerseniz içindeki her şey yerlere saçılır. Bütün bıçaklarla çatalların yerde sıçrayıp Hanna’nın ayaklarını kestiğini hayal ettim.

Bıçaklarla çatalların uçlarını aynı yöne gelecek şekilde düzenlemeye başladım. Ne işe yaradığını bilmediğim ama bana tehlikeli gelen birtakım sivri mutfak aleti buldum. Acaba saklasam daha mı iyi olurdu?

Çekmeceyi çarpıp kapattım. Ben ne halt ediyordum? Alnımı elimle sildim ve terli avucuma baktım.

Tekrar pencerenin önüne gittim. Artık sokağa bakamasam da. Arkamda çok fazla potansiyel tehlike vardı, onun için ben de dönüp izlemeye devam ettim. Çarşamba günkü saldırıda Hanna’nın kendini korumak amacıyla eline aldığı Buda tehlikeli bir biçimde dolabın ucunda oturuyordu. Düşüp emanetimin alnına çarpabilirdi. Arkaya doğru ittim. Hanna’nın genellikle televizyon izlerken oturduğu sandalyelerden birinin ayağının diğerlerinden daha eğik olduğunu fark ettim. Diz çöküp tekrar yerine taktım. Cidden, Hanna sandalyeden kolayca düşebilirdi. Kendine zarar verebilirdi!

Dizlerimin üstüne ilerleyip sandalyelerle masanın ayaklarını sıkılaştırdım. Tüm raflarla dolaplara baktım, kenardaki eşyaları kaldırdım. Gaz vanalarını kontrol ettim, düzleşmiş lastik rondelayı incelerken biraz zaman geçti, güvenilmez olduğuna karar verdim ve çekmecede bulduğum yenisiyle değiştirdim.

Geriye tek bir tehlike kaldığını düşünemeden önce nefes nefese ve ter içinde odanın içinde dikilip durdum. Pekâlâ, prizler hâlâ korumasızdı ve eğer Hanna… İyi de Hanna neden parmaklarını içlerine soksun ki, dedim kendime –ki bu hâlâ mantıklı düşünebildiğimin kanıtıydı- ben sadece, nasıl desem ki, sadece birazcık aşırı evhamlıydım.

Bu sefer sandalyeye çöküverdim. Hâlâ nefes almakta zorlanıyordum ve ciğerlerim sık sık ötüyordu. Sessizce öksürerek boğazımı temizlemeye çalıştım ama bir fark olmadı.

Kendi kendime kıpırdama dedim. Saate odaklandım ve yavaşça ilerleyen akrebin hareketinin beni sakinleştirmesine izin verdim.

17.22

İrkildim ve etrafa baktım. Beni rahatsız eden şeyin ne olduğunu görmeye çalıştım. Duyulacak bir ses yoktu. Uyuyakalınca göğsüme düşen başım yüzünden uyanmış olmalıydım. Sanki bir an için gözlerimi kapattım ve saat de bunu teyit etti gibime geldi. Tabii ki saat kaçta uyuyakaldığımı hatırlayamadım ama hayli uzun zaman önce olmalıydı.

Ama kendimi ateşli bir biçimde kesici ve tehlikeli nesneleri ortadan kaldıran kişiden farklı biri gibi hissettim.

Ürperdim.

Radyatörü elledim. Cayır cayır yanıyordu ama daire soğuktu. Ya da belki de ben çok terli olduğumdan bana soğuk geliyordu.

Yol artık tamamen boştu, çitin diğer tarafındaki trafik bile azalmıştı. Bar’ın önünde bağlı duran köpek artık orada değildi.

Dikkatli bir şekilde, tüm ağırlığımı vermeden radyatörün üstüne oturdum. Destekten ziyade popomu ısıtmak için.

Hanna orada ne yapıyordu? Belki de içeri girip iyi olduğundan emin olmalıydım?

Neredeyse ağlamaya başlayacaktım. Gözyaşlarımın neredeyse yanaklarımdan aşağı süzüldüğünü hissettim. Yine mi başlıyordu? Bir delilik nöbeti daha mı? Sanki küçüklüğümden beri hiç yapmamışım gibi kendi adıma üzüldüm. Yetimhanedeki ilk birkaç yıl ki bunlar benim ilk anılarımdı, bir köşede oturup ağlardım. Bana bir şeyler fırlatırlar, benimle dalga geçerler, bana iyilik yaparlardı. Daha fazla ağlayabilir, kendim için daha çok üzülebilirdim. Anılar sıkıntıdan başka bir şey değildir ve ben insanların eski saçmalıklara neden tarihlendirmek istediklerini hiç anlamam, ama bu sahnenin altı yaşımdayken gerçekleştiğinden eminim. Yataktan kalkmış ve doğrulmuştum. Odadakilerin hepsi yapmakta oldukları şeyleri bırakmış, şaşkınlık içinde bana bakmışlardı. Beklenti yavaşça yayıldı. Son bir çift gözün de bana dönmesini bekledim. Sonra da gidip hepsini dövdüm. Ondan sonra bir daha asla kendim için üzülmedim.

Bu sefer, Hanna’nın dairesinde, uzunca bir zaman önce içimden atıp geride bıraktığımı düşündüğüm bu nahoş his tek sorunumdu. İyice dövebileceğim kimse yoktu.

Birkaç defa tüm gücümle kendi mideme yumruk attım. Pek faydası olmadı.

Umut içinde ön kapıya baktım: Gel ve beni kurtar!

(…) 

*Bu okuma parçasının yayını için Altın Bilek Yayınları’na teşekkür ederiz.

Miha Mazzini, 1961 Yugoslavya doğumlu yazar, senarist ve film yönetmeni. Yayımlanmış 28 kitabı vardır. 9 dile çevrildi.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.