Kanon İçin Bir Ağıt

 

Kanon’un tarihsel olarak anlamı, eğitim kurumlarımızda okutulmak üzere seçilen kitaplardı ve son dönemlerdeki çokkültürcülük politikalarına rağmen Kanon’un hakiki sorusu hâlâ cevaplanmayı bekliyor: Tarihin bu geç döneminde hâlâ okumayı arzu eden bir birey hangi kitapları okumaya girişecek? Ortalama bir ömür, Dünya edebiyatı bir yana dursun Batı geleneğinden seçilen büyük yazarları okumaya yetmeyecektir. Okuyan kişi seçmek zorundadır çünkü bir insan okumaktan başka bir şey yapmasa bile her şeyi okuyacak zamanı bulması imkânsızdır. Mallarme’nin muhteşem dizesi “Hayır yok tenden artık, hatmedildi kitaplar” artık bir abartmadan ibarettir. Aşırı kalabalık, Malthus’un dediği türden bir doygunluk, kanonla ilgili endişelerin özgün bağlamı olmuştur. Bu günlerde koyun gibi birbiri ardına, körü körüne eleştirmenin politik sorumluluklarını ilan eden akademisyenlere rastlamadan bir an bile geçmiyor, fakat sonunda bütün bu ahlak dersleri verme işi yatışacaktır. Her eğitim kurumunun, hiç kimsenin kızdırmaya çalışmayacağı bir kültürel incelemeler bölümü olacak ve yeni estetik bir akım gelişerek okumanın romansını biraz da olsa eski konumuna getirecektir.

W.H. Auden, kötü kitapları eleştirmenin karakter gelişimi için zararlı olduğunu söylemiştir ancak bütün yetenekli ahlakçılar gibi, Auden de durumu idealize etmiştir. Auden günümüze kadar gelebilmeliydi ama yeni komiserler bize iyi kitaplar okumanın karakter için zararlı olduğunu söylüyorlar, söyledikleri bence de büyük ihtimalle doğrudur. Homeros, Dante, Shakespeare, Tolstoy gibi en iyi yazarları okumak bizi daha iyi vatandaş yapmayacaktır. Her konuda haklı olmuş yüce Oscar Wilde’a göre sanat tamamen işe yaramaz bir şeydir. Wilde, bütün kötü şiirlerin samimi olduğunu da söylemiştir. Eğer yapabilecek gücüm olsaydı, buradaki içgörünün muhteşemliğini her bir öğrenci derinlemesine düşünsün diye, bu sözlerin üniversitelerin giriş kapısına yazılmasını emrederdim.

Clinton’ın başkanlığının başlama töreninde Maya Angelou’nun okuduğu şiir, New York Times’da Whitman büyüklüğünde bir eser olarak övüldü. Bu şiirin samimiliği gerçekten de yadsınamayacak kadar etkilidir; akademiyi doldurup taşıran anında kanonlaşmış diğer başarılara o da eklenmiştir. Maalesef işin gerçeği o ki belli bir noktaya kadar karşı çıkabiliriz ama o noktadan sonra kendi üniversitelerimiz bile bizi ırkçı ya da cinsiyetçi olarak suçlamak zorunda kalacaktır. Aramızdan birinin, New York Times muhabirine, şüphesiz ironik bir şekilde, “Hepimiz feminist eleştirmenleriz,” dediğini hatırlıyorum. Bu tür bir söylem ancak işgal altında, özgürleşmeden hiçbir özgürlük beklemeyen bir ülkeye uygundur. Kurumlar, Lampedusa’nın eseri The Leopard’daki prensin tavsiyesine uymayı umut edebilirler: “Her şeyi o kadar az değiştir ki her şey tamamen aynı kalsın.”

Ne yazık ki hiçbir şey aynı kalmayacak çünkü bizim işimizin temeli olan iyi ve derinden okuma tutkusu ve sanatı, çocukluklarından itibaren fanatik okurlar olan kişilere bağlıydı. Artık sadık okurlar bile kuşatılmış durumdalar çünkü Shakespeare ya da Dante’yi diğer bütün yazarlara tercih edecek yeni nesillerin ortaya çıkacağından emin olamazlar. Akşam inmiş olan topraklarımızda gölgeler uzamaya devam ediyor ve daha da çok gölge bekleyerek ikinci milenyuma yaklaşıyoruz.

Bu durum beni kederlendirmiyor; estetik bence sosyal değil bireysel bir meseledir. Her halükârda suçlayacak kimse yok, yine de bazılarımız bizden sonra gelen neslin özgür, cömert ve açık sosyal vizyonunun bizde olmadığının söylenmesinden hoşlanmıyoruz. Edebiyat eleştirisi çok eski bir sanattır, bu sanatı ilk kez ortaya atan da, Bruno Snell’in dediği gibi, Aristofanes’dir. Heinrich Heine’in söylediğine tamamen katılıyorum: “Tanrı vardır ve adı Aristofanes’tir”. Kültürel eleştiri, kasvetli sosyal bilimlerden biridir ama edebiyat eleştirisi, bir sanat olarak, daima seçkinci bir olguydu ve böyle olmaya devam edecektir. Edebiyat eleştirisinin demokratik eğitim ya da toplumsal gelişime bir temel oluşturabileceği fikrine inanmak bir hataydı. İngilizce ve diğer edebiyat programları günümüzdeki Klasik Edebiyat bölümlerinin boyutlarına indiğinde ve işlevlerinin çoğunu Kültürel İncelemeler güruhlarına devrettiklerinde, belki o zaman kaçınılmaz olana, hepimizi icat eden Shakespeare ve birkaç arkadaşını incelemeye dönebileceğiz.

Kanon meselesine, okunması zorunlu kitaplar listesi değil de tek bir okurun ya da yazarın daha önce yazılmış olan kitapların korunabilmiş olan bölümüyle ilişkisi olarak yaklaşırsak, kanon dini anlamını kaybedecek ve edebi Bellek Sanatı ile özdeş görülecektir. İstemsiz olarak çalıştığında bile Bellek, bir sanattır. Emerson, Umut partisinin karşısına Bellek partisini çıkarmıştı ama o zamanlar Amerika farklı bir Amerika’ydı. Şimdilerde Bellek partisi, Umut partisinin ta kendisi oldu ama umut azaldı. Umudu kurumlaştırmak her zaman tehlikeli olmuştur ve artık umudu kurumsallaştırmamıza izin verilen bir toplumda da yaşamıyoruz. Öğretirken daha seçici olmamız, bağımsız olarak yüksek bir okur ya da yazar olma kapasitesine sahip az sayıdaki öğrenciyi seçmemiz gerekmektedir. Siyasileştirilmiş bir müfredata uyum sağlayan öğrenciler ise bunu yapmaya devam edebilir. Pragmatik olarak, estetik değerler tanınabilir ve deneyimlenebilir ama estetik duyumları ve algıları anlamaktan yoksun kişilere aktarılamaz. Aksini iddia etmek de hatalıdır.

Meslektaşlarımdan birçoğunun sergilediği estetikten kaçış, benim daha çok ilgimi çekiyor. Meslektaşlarımdan bazıları en azından başlangıçta estetik değerleri deneyimleme yeteneğine sahiptiler. Freud’a göre kaçış bastırmanın, bilinçsiz ama amaçlı bir unutmanın metaforudur. Benim mesleğimdeki kaçışın amacı yeterince açık: Suçluluk duygusunu hafifletmek. Estetik bağlamda unutmak felakettir çünkü eleştiride idrak, daima belleğe ihtiyaç duyar. Longinus, kin tutanların hazzı unuttuğunu söylemiştir. Nietzsche buna acı derdi ama onların düşündüğü şey çok yükseklerde bir deneyim olurdu. Koyunlar gibi o yükseklerden aşağı inenler, edebiyatın burjuva sınıfının desteklediği bir mistifikasyon olduğu türküsünü çığırırlar.

Bu, estetiği ideolojiye ya da en iyi durumda metafiziğe indirger. Bir şiir artık bir şiir olarak okunamaz çünkü o öncelikle sosyal bir belgedir ya da nadir de olsa felsefeyi alt etmek için bir girişimdir. Bu yaklaşıma karşı, tek amacı şiiri tamamıyla ve bütün saflığıyla korumak olan inatçı bir direniş sergilenmesinde ısrar ediyorum. Aramızdan ayrılan birlikler daima estetikten kaçış halinde olan geleneklerimizden bir çizgiyi temsil ederler: Platoncu ahlakçılık ve Aristocu sosyal bilim. Şiire saldıranlar, ya onu toplumsal huzura zarar verdiği için dışlarlar ya da sadece eğer yeni çokkültürcülük bayrağı altında toplumsal katarsis rolünü üstlenirse ona tahammül ederler. Marksizm, Feminizm, Yeni Tarihselcilik gibi akademik akımların altında antik Platoncu polemik ve onun kadar eski Aristocu sosyal bilimler yatmaktadır. Sanırım bu akımlarla estetik savunucuların çatışması hiçbir zaman sona ermeyecek. Şu anda biz kaybediyoruz, şüphesiz kaybetmeye de devam edeceğiz. Bu üzücü bir durum çünkü en iyi öğrencilerimiz başka disiplinlere ve mesleklere kayacaklar, bu süreç başladı bile. Öğrencilerimiz haklı çünkü biz onları mesleğimizin başarma ve değer gibi estetik ve entelektüel standartlarını yitirmesi karşısında koruyamadık. Şimdi yapabileceğimiz tek şey estetik kavramıyla bir devamlılık sağlarken maceraya ve yeni yorumlara karşıyız yalanına izin vermemektir.

Freud, endişeyi (Angst vor etwas) bir şeyden duyulan kaygı ya da kaygılı beklentiler olarak tanımlamıştı. Sadece gidermemizin istendiği beklentiler de olsa, kaygı duyduğumuz bir şey daima vardır. Beklentilerin belki de en çok haz vereni olan Eros, Freud’un konu ettiği yansıtıcı bilinç için endişe yaratır. Edebi bir eser de gidermesi gereken beklentiler uyandırır yoksa artık okunmaz olur. Edebiyatın en derin endişeleri yazınsaldır; bence onlar yazınsal olanı tanımlar ve onunla neredeyse özdeş hale gelir. Bir şiir, roman ya da tiyatro oyunu, ölüm korkusu da içinde olmak üzere insanlığın bütün marazlarını içinde barındırır. Ölümlülük korkusu, edebiyat sanatı içinde kanonlaşma, toplumsal belleğe katılma arayışına dönüşmüştür. Shakespeare bile, en etkili sonelerinde bu saplantılı tutkunun ya da dürtünün etrafında dolaşır durur. Ölümsüzlük söylemi, aynı zamanda bir hayatta kalma psikolojisidir.

Dünyanın ölmesine göz yummayacağı bir yazınsal eser ortaya koyma fikri nerden gelmiştir? İbranilerin dini eserlerinde bulunan bir şey değildi bu. Belki de ölümlü ellerin kutsal yazıları tutmaya uygun olmadığından olacak, İbraniler kanonsal yazıların dokunan elleri kirlettiğinden bahsederler. İsa, Hıristiyanlar için Tevrat’ın yerine başka kitap koydu, İsa ile ilgili en önemli şey de Diriliş’ti. Seküler edebiyatın tarihinde tam olarak ne zaman şiirlerden ya da hikâyelerden ölümsüz olarak söz edilmeye başlandı? Bu metafor Petrarca’da vardı, Shakespeare onu muhteşem bir şekilde geliştirdi. Dante’nin kendi eseri İlahi Komedya’ya övgüsünde ise zaten örtük bir öğe olarak vardır. Dante’nin bu fikri sekülerize ettiğini söyleyemeyiz çünkü o her şeyi kapsayacak hale getirdi ve böylece, hiçbir şeyi sekülerize etmedi. Onun için kendi şiiri bir kehanetti, tıpkı İsiah’ın (Yeşeya) kehanetleri gibi. Bu yüzden belki de Dante için, modern kanon fikrini ortaya çıkarmıştır diyebiliriz. Ünlü ortaçağ araştırmacısı Ernst Robert Curtius, Dante’nin kendisinden önce yazılmış olan öteki dünyaya yolculuklardan sadece ikisini otantik olarak gördüğünü vurgular: Vergilius’un Aeneid adlı epik destanının 6. bölümünde Aeneas’ın yolculuğu ve İncil’in 2 Corinthians 12:2’de anlatılan St. Paul’un yolculuğu. Aeneas’tan Roma ortaya çıktı, Paul’den ise Musevi olmayan Hıristiyanlık; eğer seksen bir yaşına kadar yaşayabilseydi Dante’den de, Komedya’da gizlenmiş ezoterik kehanetin gerçekleşmesini bekleyecektik ama Dante elli altı yaşında öldü.

Kanonsal metaforların kaderini daima takip eden Curtius, şiirsel şöhretin ölümsüzlüğünün kökeninin İlyada’dan (6.359) (Müz’ün şefkatinin ve belagat gücünün kahramanın ölmesine izin vermeyeceğinden emin olduğumuz) Horatius’ın Odlar’ına(4.8, 28) izlerini sürdüğü “Ebedileşme olarak Şiir” üzerine bir arasöz (excursus) yazmıştır. Curtius’un alıntıladığı Jacob Burckhardt, edebi şöhretle ilgili bir bölümde, İtalyan Rönesans şair-filologu olan Dante’nin “kendisinin bir şöhret, aslında ölümsüzlük dağıtıcısı olduğuna dair en yoğun bilince” sahip olduğunu gözlemler. Curtius, 1100 yıllarına kadar dönerek, bu bilincin Fransa’nın Latin şairlerinde bulunduğunu düşünür. Ancak bir noktada, bu bilinç seküler kanonla bağıntılıydı, kutlanan kahraman değil, kutlamanın kendisi ölümsüzdü. Kabul görmüş yazarların bir kataloğu anlamıyla seküler kanon, aslında 18. yüzyılın ortalarında, edebiyatın Duyarlılık, Duygusallık ve Yücelik döneminde başlamıştır. William Collins’in Odlar’ı, Yücelik kanonunun izlerini antik Yunan’dan Milton’a Duyarlılık’ın destansı öncülerinde sürmüştür. Bu odlar kanonun seküler geleneğini ortaya koymak için yazılmış en eski İngilizce şiirler arasındadır.

Kökeni dini bir kelime olan Kanon, hayatta kalmak için birbiriyle mücadele eden metinler arasında bir seçim haline gelmiştir. Bu seçimi isterseniz baskın sosyal gruplar, eğitim kurumları, eleştiri gelenekleri tarafından yapılmış olarak yorumlayın ya da benim düşündüğüm gibi, sonradan gelen yazarların kendilerini belirli ata figürleri tarafından seçilmiş olarak düşünmeleriyle ortaya çıktığı şeklinde yorumlayın. Son zamanlarda kendisini akademik radikalizm olarak gören şeyin bazı partizanları, eserlerin Kanon’a başarılı reklam ve propaganda kampanyalarıyla dahil olduğunu iddia edecek kadar ileri gitmişlerdir. Bu şüphecilerin yoldaşları bazen daha da ileri gidip, bir dayatma olarak gördükleri Shakespeare’in saygınlığını bile sorgularlar. Eğer tarihi sürecin karma tanrısına tapıyorsan, Shakespeare’in apaçık estetik üstünlüğünü, oyunlarının iftiralı özgünlüğünü inkâr etmek senin kaderindir. Özgünlük; bireysel girişimcilik, kendine güven ve rekabet gibi terimlerin edebi bir eşdeğeri haline gelir ve bu da benim Kırgınlık Ekolü’nün üyeleri olarak tanımladığım Feministlerin, Afrosentristlerin, Marksistlerin, Foucault’dan ilham alan Yeni Tarihselcilerin ya da Yapıbozumcuların yüreklerine su serpmez.

Kanon oluşumu ile ilgili aydınlatıcı bir teori, Edebiyat Çeşitleri (1982) adlı eserle Alastair Fowler tarafından sunulmuştur. “Yazınsal Türlerin Hiyerarşisi ve Edebiyat Kanonları” bölümünde, Fowler şöyle der: “Edebiyat zevkindeki değişimler, sıklıkla kanonlaşmış eserlerin temsil ettikleri türlerin yeniden değerlendirilmesine atfedilebilir”. Her dönemde bazı yazınsal türler diğerlerine göre kanonlaşmaya daha uygun görülür. Yüzyılımızın başlarında Amerika’da romans, bir tür olarak yüceltildi ve bu da Hawthorne’u, Melville’i, Mark Twain’i ve Henry James’in The Golden Bowl (Altın Kâse) ve Güvercinin Kanatları romanlarında zirveye ulaşmış bir özelliğini başarıyla takip eden Faulkner, Hemingway ve Fitzgerald’ın 20. yüzyılda kurgunun en önde gelen yazarları olarak yerleşmesine yardımcı oldu. Romansın bu şekilde yüceltilmesinin “gerçekçi” roman üzerindeki etkisi de Faulkner’ın Döşeğimde Ölürken, Nathaniel West’in Miss Lonelyhearts (Gönül Abla) ve Thomas Pychon’ın 49 Numaralı Parçanın Nidası gibi düşsel anlatılarının, Theodore Dreiser’ın Sister Carrie (Carrie Kardeş) ve American Tragedy (Amerikan Trajedisi) gibi eserlerinden daha çok saygı görmesinde kendini gösterdi. Truman Capote’nin Soğukkanlılıkla, Norman Mailer’ın Celladın Şarkısı ve Tom Wolfe’un The Bonfire of the Vanities (Şenlik Ateşi) adlı romanları gibi gazeteci romanların ortaya çıkmasıyla yazınsal türler yeniden gözden geçirilmeye başlandı ve bu eserlerin atmosferinde American Tragedy gibi eserler parlaklığını yeniden kazanmaya başladı.

Tarihi romanın değeri tamamen düşmüş gibi görünüyor. Gore Vidal, bir keresinde bana, kırgın bir ifadeyle, cinsel tercihini açıkça ortaya koymasının kanon statüsüne gelememesine neden olduğunu söylemişti. Daha doğru bir açıklama Vidal’ın en iyi romanlarının (son derece yüce bir şekilde ölçüsüz Myra Breckenridge dışında) seçkin tarihsel romanlar (Lincoln, Burr ve birkaç tanesi daha) olması ve bu alt türün artık kanonlaşmaya uygun olmamasıdır. Bu da Ancient Evenings’in (Eski Akşamlar) kötü kaderini açıklamaya yardım eder. Norman Mailer, bu coşkulu bir şekilde yaratıcı eserinde, Ölüler Kitabı’nın Antik Mısır’ındaki her türden seks ve aldatmanın muhteşem bir anatomisini sunmuştur. Tarih yazımı ve anlatısal kurgu birbirinden ayrılmıştır ve şimdiki duyarlılıklarımız artık onları birbiriyle uyumlu hale getiremez.

Fowler bütün türlerin neden aynı zamanda bir arada bulunamadıkları sorusunu uzun uzadıya irdeler:

Bütün türlerin hiçbir dönemde eksiksiz olarak ve birbirlerine denk bir şekilde bulunmadıklarını göz önüne almamız gerekir. Her çağın okurlarının ve eleştirmenlerinin coşkuyla tepki verdiği çok küçük bir tür repertuvarı vardır. Yazarlar için bu repertuvar daha da sınırlıdır; geçici kanon en güçlü, en büyük ya da en gizemli yazarlar dışında herkes için sabittir. Her çağ, repertuvardan bir şeyleri siler. Zayıf bir anlamda belki de bütün türler, gölgeler içinde tuhaf, acayip istisnalar şeklinde bütün çağlarda varolmuştur. Buna rağmen etkin türler repertuvarı her zaman küçük olmuştur ve nispeten önemli eklemeler ve çıkarmalara maruz kalmıştır… bazı eleştirmenler türler sistemini neredeyse hidrostatik bir model üstünde düşünme eğilimindedir—adeta toplam öz sabit kalıyor da yalnızca yeniden dağılıma uğruyormuş gibi.

Bu türden spekülasyonların sağlam bir temeli yoktur. Türlerin hareketlerini basit bir şekilde estetik bir seçim olarak değerlendirmemiz en doğrusu olacaktır.

Fowler’ın izinden giderek ben de estetik seçimin, kanon oluşumunun seküler yanına rehberlik ettiğini savunmak isterdim ama edebi kanona saldırı kadar onu savunmanın da oldukça politize edildiği bu dönemde bu argümanı sürdürmek çok zordur. Batı Kanonu’nun ideolojik olarak savunulması estetik değerler açısından kanonu yok etmeye ya da iddia ettikleri gibi “açmaya” çalışanların saldırıları kadar tehlikelidir. Batı Kanonu için onun seçicilik ilkeleri kadar temel bir şey yoktur ve bunlar da sadece aşırı sanatsal ölçütlere dayandırıldığı ölçüde seçkincidir. Kanonun karşısında olanlar kanon oluşumuna her zaman bir ideolojinin karıştığında ısrar ederler, hatta daha da ileri gidip kanon oluşturmanın (ya da var olanı sürdürmenin) kendi içinde ideolojik bir eylem olduğunu ileri sürerek kanon oluşumunun ideolojisinden söz ederler.

Kanon karşıtlarının başkahramanı Antonio Gramsci’dir. Hapishane Notlarından Seçmeler adlı eserinde bir entelektüelin sadece zanaatdaşlarıyla (örneğin diğer edebi eleştirmenlerle) paylaştığı “özel niteliklerine” güvendiği sürece egemen toplumsal gruptan bağımsız olabileceğini kabul etmez: “Geleneksel entelektüellerin tüm bu farklı çeşitleri kendi kesintisiz tarihsel niteliklerini “esprit de corps” (dayanışma ruhu) yoluyla deneyimledikleri için kendilerinin egemen toplumsal gruptan özerk ve bağımsız olarak ortaya koyarlar.

Edebi eleştirinin en kötü zamanı olarak düşündüğüm bu dönemde bir edebiyat eleştirmeni olarak Gramsci’nin eleştirisini uygun bulmuyorum. Kanon karşıtlarının başını çekenler için nedense çok değerli olan profesyonelliğin “esprit de corps”u beni hiçbir şekilde ilgilendirmiyor ve Batılı akademiyle herhangi bir şekilde “kesintisiz tarihsel sürekliliği” de reddediyorum. Ben, bu yüzyıldan önceki bir avuç eleştirmenle ve geçmiş üç kuşaktan birkaç eleştirmenle bir süreklilik istiyorum ve olduğunu iddia ediyorum. “Özel nitelikler”e gelince, benimkisi, Gramsci’nin aksine, tamamen kişiseldir. “Egemen toplumsal grup” Yale Şirketi, New York üniversiteleri ya da genel olarak bütün Amerikan üniversitelerinin mütevellileriyle özdeşleşmiş olsaydı bile, hayatım boyunca bir zamanlar “yaratıcı edebiyat” dediğimiz şeyi okuyup, hatırlayıp, yargılar ileri sürüp yorumladığım belirli yollar ile herhangi bir toplumsal grup arasında hiçbir bağlantı arayamam. Bir toplumsal ideolojinin hizmetindeki eleştirmenleri bulmak için Kanonu “açmak” ya da gizemini çözmek isteyenlere, ya da gördükleri şeye dönüşme tuzağına düşmüş olan karşıtlarına bakmak yeterlidir. Ancak bu gruplardan hiçbiri gerçekten edebi değildir.

Estetikten kaçış ya da estetiği bastırma halen yüksek öğretim olma iddiasındaki kurumlarımızda bir salgın haline geldi. Dört yüzyıllık evrensel yargı ile estetik üstünlüğü onaylanmış Shakespeare, pragmatik bir küçülmeye uğratılarak “tarihselleştirilmiştir.” Bunun nedeni de sadece onun olağanüstü estetik gücünün herhangi bir ideolojiye uymamasıdır. Şimdiki Kırgınlık Ekolü’nün baş ilkesi dikkat çekici bir açıklıkla şöyle ifade edilebilir: Estetik değer denilen şey sınıf mücadelesinden ortaya çıkar. Bu ilke o kadar geniştir ki tamamen çürütmek mümkün değildir. Ben estetik değeri anlamanın bütün standardı ve yegâne yönteminin bireyin kendisi olduğunu iddia ediyorum. Ancak, ne yazık ki, “bireyin kendisi” sadece topluma karşı olarak tanımlanır ve toplulukla olan mücadelesinin bir bölümü kaçınılmaz olarak toplumsal ve ekonomik sınıflar arası çatışmadan pay alır. Bir tekstil işçisinin oğlu olarak bana sınırsız bir okuma ve okuduklarım üstüne düşünme zamanı bahşedildi. Beni destekleyen kuruluş olan Yale Üniversitesi, kaçınılmaz bir şekilde bir Amerikan kurumunun parçasıdır ve edebiyat üzerine sürdürdüğüm düşünmelerim de bu nedenle sınıfsal çıkarın en geleneksel Marksist analizlerinin etkilerine açıktır. Bireysel estetik değeri tek başına ortaya çıkarmak konusundaki bütün tutkulu açıklamalarım mutlaka düşünme için gereken boş zamanın topluluktan satın alınmış olması gerektiği hatırlatmasıyla birlikte değerlendirilmelidir.

Ben de dahil olmak üzere hiçbir eleştirmen büyülü bir adada toz pembe sihirler yapan bir hermetik Prospero değildir. Eleştiri, şiir gibi (hermetik anlamda) ortak sermayeden bir nevi hırsızlıktır. Yönetici sınıf, benim gençlik günlerimdeki halime benzeyen birini estetiğin papazı olarak özgür bırakırsa bu böyle bir papazlıkta şüphesiz kendi çıkarı olduğundandır. Fakat bunu bahşetmek çok da fazla bir şey bahşetmek değildir. Estetik değeri kavrama özgürlüğü sınıf çatışmasından doğmuş olabilir fakat değer, bu kavrayış olmadan ulaşılamasa bile, özgürlükle özdeş değildir. Tanımı gereği estetik değer sanatçılar arası bir etkileşimden, kendisi de daima bir yorum olan bir etkilemeden ortaya çıkar. Bir sanatçı ya da eleştirmen olma özgürlüğü, mutlaka toplumsal çatışmadan ortaya çıkar. Ancak algılama özgürlüğünün kökeni ya da kaynağı, estetik değerle pek de alakalı olmamakla birlikte onunla özdeş de değildir. Kazanılmış bir bireysellikte daima bir suç vardır; hayatta kalmış olanın suçluluğunun değişik bir şeklidir ve bu da estetik değer yaratmaz.

Tartışmanın üçlü sorusuna (daha mı çok, daha mı az yoksa eşit mi?) cevap vermeden estetik değer ortaya çıkamaz. Bu soru ekonominin mecazi diliyle çerçevelendirilmiştir ama yanıtı Freud’un Ekonomi İlkesi’nden bağımsız olacaktır. Şiir kendiliğinden olamaz ancak estetiğin içinde indirgenemez bir şey olduğu da bir gerçektir. Tamamen indirgenemeyen değer, sanatçılar arası etkilenme sürecinde kendini ortaya koyar. Bu tür bir etkilenmenin içinde psikolojik, tinsel ve toplumsal bileşenler vardır ama başlıca unsur estetiktir. Marksist ya da Foucault’dan esinlenmiş bir tarihselci sonuna kadar estetiğin “üretiminin” tarihsel güçlerin bir sorunsalı olduğunu iddia edebilir ama buradaki mesele üretim değildir. Dr. Johnson’ın mottosuna gülümseyerek katılıyorum: “Bir kalınkafalıdan başka hiç kimse para kaygısı olmadan yazmamıştır” fakat Pindaros’tan günümüze edebiyatın yadsınamaz ekonomisi, estetik üstünlük sorularını belirlemez. Kanon “açıcıları” ve gelenekselciler, üstünlüğün nerede bulunacağı konusunda aynı şeyi düşünürler: Shakespeare’dedir. Shakespeare seküler kanondur ve hatta seküler kutsal yazıdır; kanonsal amaçlar için ondan önce gelenler kadar mirasçıları da onun tarafından tanımlanır. Kırgınlık yandaşlarını bekleyen ikilem buradadır: ya Shakespeare’in eşsiz üstünlüğünü inkâr etmek zorundadırlar (ki bu da acı veren zor bir iştir) ya da tarih ve sınıf kavgasının oyunlarında, onu Batı Kanonu’nun merkezi yapan özellikleri neden ve nasıl ürettiğini göstermek zorundadırlar.

İşte burada, Shakespeare’in en kendine özgü gücünde, aşılması imkânsız zorluklarla karşılaşırlar: Kim olursanız olun, hangi dönemde olursanız olun kavramsal ve imgesel anlamda, o her zaman sizden bir adım öndedir. Sizin anakronistik olmanıza neden olur çünkü o sizi kapsar, siz onu kapsayamazsınız. Marksizm, Freudculuk ya da DeMancı dilbilimsel kuşkuculuk gibi yeni bir doktrinle onu aydınlatmanız mümkün değildir. Aksine adeta önceden hayal etme değil de sonradan canlandırma yoluyla o, kuramı aydınlatacaktır: Freud’da önemli olan ne varsa zaten Shakespeare’de de vardır, bir de buna ek olarak Freud’un gayet ikna edici bir eleştirisi vardır. Freudcu zihin haritası Shakespeare’inkidir, Freud sadece bunu yazıya dökmüş gibidir. Ya da şöyle söyleyebiliriz: Shakespeareci bir okuma Freud’un metnini aydınlatır ve alt eder; Shakespeare’in Freudcu bir okuması ise Shakespeare metnini kısıtlar, küçültür, ya da eğer saçmalık derecesinde kayıplara varan bir küçültmeye dayanabilseydik kısıtlardı. Coriolanus, Marks’ın Louis Napolyon’un On Sekiz Brumaire’i adlı eserinin, Coriolanus’un herhangi bir Marksist okumasından çok daha güçlü bir okumasıdır.

Shakespeare’in yüceliği eminim ki Kırgınlık Ekolü’nün sonunda çarpıp batacağı kayadır. Nasıl hem öyle hem böyle olabilirler? Eğer Shakespeare’in Kanon’un merkezinde olması keyfi bir durumsa o zaman egemen toplumsal sınıfın bu keyfi rol için mesela Ben Jonson’ı değil de neden Shakespeare’i seçtiğini göstermeleri gerekir. Ya da eğer egemen sınıf değil de tarih Shakespeare’e bu payeyi vermişse, Shakespeare’de güçlü Demiurgos’u, ekonomik ve sosyal tarihi bu kadar etkisi altına alacak ne vardı? Belli ki, bu türden bir soruşturma fantastik sınırına doğru gitmeye başlar; Shakespeare ile herhangi bir yazar arasında, bu ister Chaucer, ister Tolstoy ya da kim olursa olsun niteliksel bir fark olduğunu, bir tür farkı olduğunu kabul etmek ne kadar da kolay olurdu. Özgünlük, kırgınlığın kabul edemeyeceği büyük bir skandaldır ve Shakespeare karşılaşabileceğimiz en özgün yazar olmaya devam eder.

Her güçlü edebi özgünlük kanonlaşır. Yıllarca önce, New Haven’da, fırtınalı bir gecede Milton’ın Kayıp Cennet’ini bir kez daha okumaya başladım. Harvard Üniversitesi’nde vermekte olduğum bir dizi konferansın parçası olarak Milton üzerine bir konuşma hazırlamam lazımdı. Şiiri daha önce hiç okumamış gibi, daha önce bana hiç okunmamış gibi yeni baştan ele almak istedim. Bunu yapmak bir kütüphane dolusu Milton eleştirisini kafamdan silip atmak anlamına geliyordu ki bu da imkânsızdı. Yine de yapmayı denedim çünkü Kayıp Cennet’i bundan 40 yıl kadar önce ilk okuduğum zamanda olduğu gibi okumak deneyimini yaşamak istiyordum. Gece yarısı uykuya dalıncaya kadar okurken şiirin başlangıçtaki tanıdıklığı kaybolmaya başladı. Arkasından gelen günlerde de bu devam etti, artık sonuna doğru geldiğimde kendimi garip bir şekilde şok olmuş, biraz yabancılaşmış ama korkunç bir şekilde kendimi kaptırmış hissettim. Okuduğum şey neydi?

Şiirin klasik bir biçimde İncil’le ilgili bir epik olmasına rağmen bende bıraktığı ilginç izlenim bir epik destana değil de yazınsal bir fantazi ya da bilim kurguya atfedebileceğim bir şeydi. Üzerimde ağır basan etkisi tuhaflıktı. İki ilişkili ama birbirinden farklı duygu beni şaşkınlığa düşürdü: hem açıkça hem de üstü örtük bir şekilde yazarın diğer her yazara ve her metne karşı mükemmelce sergilediği mücadelesi, rekabeti ve muzaffer gücü ve bunun yanında sunulan şeyin ürkütücü garipliği. Şiirin ancak sonuna geldiğimde William Empson’ın ateşli kitabını (bilinçli bir şekilde) hatırladım. Burada Empson, Kayıp Cennet’in bazı ilkel Afrika heykelleri kadar barbarca bir muhteşemliği olduğunu gözlemler. Empson, Milton’ın barbarlığını nefret ettiği bir doktrin olan Hıristiyanlığa bağlar. Empson, politik olarak Çin komünizmine derin sempatisi olan bir Marksist’ti ama hiçbir şekilde Kırgınlık Ekolü’nün öncülerinden biri değildir. Çarpıcı bir biçimde özgürce tarihselleştiriyordu ve toplumsal sınıflar arasındaki çatışmanın daima farkındaydı ama Kayıp Cennet’i ekonomik güçler arasındaki etkileşime indirgemeye kalkışmadı. Onun öncelikli ilgisi edebiyat eleştirmeninin esas işi olan estetikti ve Hıristiyanlığa (ve Milton’ın Tanrı’sına) karşı hissettiği ahlaki soğukluğu şiire karşı estetik bir yargıya dönüştürmemek için savaştı. Barbarlık öğesi Empson’ı etkilediği kadar beni de etkiledi; ama eserdeki kavgacı zafercilik daha da çok ilgimi çekti.

Öyle sanıyorum ki Kayıp Cennet’in dışında Batı Kanonu için temel görünen sadece birkaç eser vardır: Shakespeare’in başlıca trajedileri, Chaucer’ın Canterbury Hikâyeleri, Dante’nin İlahi Komedya’sı, Tevrat, İncili Şerif (Gospels), Cervantes’in Don Quijote’si, Homeros’un destanları. Belki de Dante’nin şiiri dışında hiçbiri Milton’ın karanlık eseri kadar uğrunda savaşılmış değildi. Şüphesiz Shakespeare, rakip oyun yazarlarının kışkırtmalarına maruz kalmıştı, Chaucer da Dante’ye ve Boccacio’ya olan gerçek borcunu gizlemiş ve sevimli bir şekilde uydurma otoritelere gönderme yapmıştır. İbrani Kutsal Kitabı ve Yunan Yeni Ahit şimdiki hallerine orijinal yazarlarıyla çok az şey paylaşmış redaksiyoncular (yazıcılar) tarafından gelmişlerdir. Cervantes, daha önce görülmemiş bir coşkuyla ölümüne kadar şövalye atalarını parodileştirmiştir, Homeros’un öncülerinin ise metinleri elimizde yoktur.

Milton ve Dante en büyük Batı yazarları arasında en kavgacı olanlardır. Araştırmacılar, bu iki şairin de vahşiliğini göz ardı etmeyi ve hatta onları dindar olarak göstermeyi bir şekilde başarırlar. Böylece C. S. Lewis, Kayıp Cennet’te kendi “saf Hıristiyanlığını” keşfeder ve John Freccero, Dante’yi kendi “benlik romanı”nda İtiraflar’a öykünmekle yetinen inançlı bir Augustinuscu olarak görür. Dante, benim henüz yeni yeni görmeye başladığım bir şekilde (daha birçok yazarla beraber) Vergilius’u yaratıcı bir şekilde düzeltmiştir. Bunu aynen Milton’ın, kendisinden önce gelen herkesi (Dante de dahil olmak üzere) eseriyle düzelttiği gibi yapmıştır. Yazar, bu mücadelede Chaucer, Cervantes ve Shakespeare gibi şakacı olabilir ya da Dante ve Milton gibi saldırgan olabilir. Münakaşa her zaman vardır. Bu kadarlık bir Marksist eleştiri bana göre değerlidir: Güçlü bir yazıda daima konu ve yapı arasında bir çatışma, kararsızlık, zıtlık vardır. Çatışmanın kökeni konusunda ise Marksistlerden ayrılıyorum. Pindaros’dan günümüze kadar kanonlaşmak için uğraşan yazar, Pindaros’un aristokratlar için savaştığı gibi bir toplumsal sınıf adına savaşabilir fakat öncelikle her hırslı yazar kendisi için mücadele eder ve çoğunlukla tamamen bireyselleşme üzerine odaklanan kendi çıkarlarını ilerletmek adına kendi sınıfını ihmal edecek ya da ihanet edecektir. Dante ve Milton’ın her ikisi de ruhani açıdan bereketli ve politik açıdan meşru olduğuna inandıkları çizgide birçok şeyi feda ettiler ama en büyük şiirlerini hiçbir dava için feda etmeye yanaşmadılar. Bunu sağlamalarının yolu şiiri davayla özdeşleştirmek yerine davayı şiirle özdeşleştirmekti. Bunu yaparak günümüzde edebiyat araştırmasını toplumsal değişim arayışıyla bağdaştıran akademik güruhun pek de takip etmediği bir örnek ortaya koymuş oldular. Dante ve Milton’ın bu özelliğinin takipçilerini, modern Amerikan edebiyatında bulmayı umduğumuz yerlerde buluruz: Whitman ve Dickinson’dan sonra gelen en güçlü şairlerimiz, toplumsal tepkici Wallace Stevens ve Robert Frost’ta.

Kanonsal eserler yaratabilenler, yazdıklarını, ne kadar örnek alınası eserler olursa olsun, herhangi bir toplumsal programdan daha geniş olarak görürler. Burada sorun sınırlanmaktır ve büyük edebiyat, feminizm, Afrika-Amerika kültürcülüğü ve zamanımızın diğer politik doğrucu girişimleri gibi en değerli savaşımlar karşısında kendi kendine yeterliliği konusunda ısrar edecektir. Sınırlanan şey çeşitlilik gösterir; güçlü şiir, tanımı gereği sınırlanmayı, Dante’nin ya da Milton’ın tanrısı tarafından bile olsa reddeder. Edebiyat eleştirmenlerinin en kurnazı, Dr. Samuel Johnson, ibadet şiirinin, şiirsel adanmayla karşılaştırıldığında imkânsız olduğunu söylerken haklıdır: “Sonsuzluğun iyiliği ya da kötülüğü aklın kanatları için çok ağırdır.” “Ağır” kelimesinin kendisi de başka bir metafor olan “sınırlanamaz” için bir metafordur. Çağdaş kanon için yol açan kimseler açıkça dine karşı çıkarlar fakat ibadet şiirinin (ve ibadet eleştirisinin!) çağrısını yaparlar. Hatta bu adanmanın objesi kadınların ve siyahların ilerlemesi ya da bütün bilinmeyen tanrıların en bilinmeyeni olan ABD’deki sınıf çatışması olarak değişmiş olsa bile. Her şey sizin değerlerinize bağlıdır, ama bana çok garip gelen şey Marksistlerin algılarının hemen her yerde rekabeti bulmakta çok açık olmasına rağmen onun yüksek sanatta içkin olduğunu görmeyişleridir. Burada her zaman kendi bencil amaçları peşinden koşmuş olan yaratıcı edebiyatın eşzamanlı olarak aşırı idealleştirilmesi ve değerinin azaltılmasının tuhaf bir karışımı vardır.

Kayıp Cennet, Milton’dan sonraki yüzyılda seküler Kanon henüz yerleşmeden kanonlaştı. “Milton’ı kim kanonlaştırdı?” sorusuna verilecek ilk cevap Milton’ın kendisidir. Ama nerdeyse ilk cevap olabilecek diğer güçlü şairleri de saymak gerekir: arkadaşı Andrew Marvell’den John Dryden’a kadar ve on sekizinci yüzyıl ve Romantik dönemin hemen hemen bütün önemli şairleri olan Pope, Thomson, Cowper, Collins, Blake, Wordsworth, Coleridge, Byron, Shelley, Keats. Şüphesiz eleştirmenler Dr. Johnson ve Hazlitt de kanonlaştırmaya katkıda bulundular ama Milton, kendisinden önce Chaucer, Spencer ve Shakespeare’in ve kendisinden sonra Wordsworth’ün yaptığı gibi geleneği alt etmiş ve içine almıştır. Kanonlaşmanın en güçlü sınavı budur. Çok az sayıda kişi geleneği alt edip içine alabildi ve sanırım artık günümüzde bunu hiç kimse yapamaz. Bugün için soru şu: geleneği dışardan zorlamak yerine çokkültürcülerin yapmak istedikleri gibi içerden kendinize yer açmak için dirsekleyebilir misiniz?

Geleneğin içinden gelen hareket ideolojik olamaz ya da ahlaki açıdan ne kadar değer verilir olursa olsun herhangi bir toplumsal amacın hizmetine giremez. Kanona sadece estetik güçle girilir, o da öncelikle bir karışımla ortaya çıkar: mecazi (imgesel) dile hakim olma, özgünlük, bilişsel güç, bilgi ve dil coşkusu. Tarihsel adaletsizliğin son adaletsizliği, kurbanlarını kurban edilme duygusundan başka bir şeyle donatmamasıdır. Batı Kanonu ne olursa olsun toplumsal kurtuluş için bir program değildir.

Batı Kanonu’nu savunmanın en aptalca yolu onun, normatik değerlerin ve demokratik ilkelerimizin sözde yelpazesini oluşturan yedi ölümcül ahlaki erdemin somutlaştığı yer olduğu konusunda ısrar etmektir. Bu bariz bir hatadır. İlyada silahlı zaferin eşsiz şanını öğretir, Dante de kendi şahsi düşmanlarına çektirdiği sonsuz işkencelerle keyiflenir. Tolstoy’un kendi özel Hıristiyanlık biçimi, aramızda herhangi birinin tutunduğu bütün her şeyi bir kenara atar. Dostoyevski anti-semitizmi, obskürentizmi ve köleliğin gerekliliğini vaaz eder. Belirleyebildiğimiz kadarıyla Shakespeare’in politikası, pek de Coriolanus’unkinden farklı görünmüyor ve Milton’ın konuşma özgürlüğü, basın özgürlüğü üstüne fikirleri, her türden toplumsal baskıyı dışarda bırakmaz. Spencer, İrlandalı ayaklanmacıların öldürülmesinden memnunluk duyarken Wordsworth, egomanyası içinde kendi şiirsel zekâsını her tür yücelik kaynağının üstünde görür.

Batı’nın en büyük yazarları hem bizim değerlerimizi hem de kendi değerleri dahil olmak üzere bütün değerleri altüst ederler. Ahlaki değerlerimizin ve politikamızın kaynağını Platon’da ya da Isiah’da (Yeşeya) bulmamızı söyleyen araştırmacılar içinde yaşadığımız toplumsal gerçeklikten çok uzaktır. Eğer toplumsal, politik ve kişisel ahlaki değerlerimizi oluşturmak için Batı Kanonu’nu okursak, bencilliğin ve sömürünün canavarlarına dönüşeceğimize kesinlikle inanıyorum. Herhangi bir ideolojiye hizmet için okumak, benim görüşüme göre okumak falan değildir. Estetik gücün kabulü, kendimizle nasıl konuşacağımızı ve kendimize nasıl katlanacağımızı öğrenmemizi sağlar. Shakespeare’in ya da Cervantes’in, Homeros’un, Dante’nin, Chaucer’ın ya da Rabelais’nin gerçek faydası, kişinin iç benliğinin büyümesine yardım etmesidir. Kanonu derinlemesine okumak bir kişinin daha iyi ya da daha kötü bir insan olmasını, daha yararlı ya da zararlı bir yurttaş olmasını sağlamaz. İnsan zihninin kendisi ile olan diyaloğu öncelikle toplumsal bir gerçeklik değildir. Batı Kanonu’nun bir kişiye verebileceği tek şey kişinin tek başınalığını, son kertede kendi ölümlülüğüyle karşılaştığı yalnızlığını doğru bir şekilde kullanmasıdır.

* * *

Kanon’a sahibiz çünkü biz ölümlüyüz ve hatta geç kalmışız. Yalnızca sınırlı bir zaman var, zaman bir yerde duracak ama her zamankinden daha çok okunacak şey var. Yehovacılardan ve Homeros’tan Freud’a, Kafka’ya ve Beckett’a giden yol üç bin yıllık bir yolculuktur. Bu yolculuk, Dante, Chaucer, Montaigne, Shakespeare ve Tolstoy gibi sonsuz limanlardan geçtiği için (ki bu yazarların her biri bir ömür boyu yeniden okunabilir) bir şeyi okuduğumuzda ya da yeniden okuduğumuzda başka bir şeyi dışarda bırakmış olmak gibi pragmatik bir ikilem içindeyiz. Kanonsal olanı belirlemek için eski bir sınav hâlâ geçerliliğini koruyor: Eğer bir eser tekrar okunmayı talep etmiyorsa, o eser sınavı geçmemiş olur. Burada erotik bir benzetme kaçınılmaz oluyor. Eğer siz Don Giovanni iseniz ve uşağınız Leporello elinde bir liste tutuyorsa, kısacık bir beraberlik yeterli olacaktır.

Bazı Parislilerin söylediğinin aksine metin haz vermek için değil kendisinden aşağı seviyede bir metnin veremeyeceği yüksek derecede hoşnutsuzluk ya da zor bir tatmin için oradadır. Alice Walker’ın Meridian adlı romanını beğenenlerle tartışmaya girmeye hazır değilim, bu romanı iki kez okumak için kendimi zorlamıştım fakat ikinci okumam benim için en önemli edebi deneyimlerimden biriydi. Kanonu açtıklarını söyleyenlerin sloganlarındaki örtük yeni ilkeyi açıkça görmemi sağlayacak bir tezahür ortaya çıkarttı. Yeni kanonlaşmanın gerçek testi basit, açık ve toplumsal değişime harika bir şekilde yardımcıdır: Metin tekrar okunmamalı ve zaten tekrar okunamaz çünkü onun toplumsal gelişmeye katkısı, kendini çabucak sindirilip bir kenara atılmak için sunma cömertliğidir. Pindaros’tan Hölderlin’e ve oradan Yeats’e kadar kendi kendini kanonlaştıran şiir kavgacı ölümsüzlüğünü ilan etmiştir. Geleceğin toplumca kabul gören şiiri bizi bu tür iddialardan kurtaracak ve bunun yerine paylaşılan kız kardeşliğin alçakgönüllülüğüne, şimdi feminist eleştirinin tercih ettiği yamalı bohçanın yeni yüceliğine yönelecektir.

Bir seçim yapmamız gerekiyor yine de: Zamanımız sınırlı olduğu için Elizabeth Bishop’u ya da Adrienne Rich’i tekrar okur muyuz? Marcel Proust ile yeniden kayıp zamanın izinden mi giderim ya da Alice Walker’ın siyah veya beyaz bütün erkekleri heyecanlı bir şekilde suçlamasını tekrar okumaya mı girişirim? Şimdi çoğu Kırgınlık Ekolü’nün yıldızları olan benim eski öğrencilerim toplumsal özgeciliği öğrettiklerini iddia ediyorlar bu da nasıl özgeci bir şekilde okuma yapılacağını öğrenmekle başlar. Yazarın bir benliği yoktur, edebi karakterin bir benliği yoktur, okuyucunun bir benliği yoktur. Geçmişte kendini ortaya koyma suçluluğundan bağımsız bu cömert ruhlarla nehirde toplanıp Lethe’nin sularında vaftiz olalım mı? Kurtuluş için ne yapmamız lazım?

Edebiyat araştırması, nasıl yapılırsa yapılsın hiçbir toplumu ilerletmeyeceği gibi hiçbir bireyi de kurtarmayacaktır. Shakespeare bizi daha iyi yapmaz, bizi olduğumuzdan kötü de yapmayacaktır ama bize kendi kendimizle konuşurken kendimizi duymayı öğretebilir. Sonuç olarak bize kendimizdeki ve diğerlerindeki değişimi ve belki de değişikliğin en son halini kabul etmeyi öğretebilir. Hamlet ölümün habercisidir bize, belki de o keşfedilmemiş ülkeyle kaçınılmaz ilişkimiz hakkında bize yalan söylemeyen birkaç haberciden biridir. Geleneğin bütün müstehcen sosyalleştirme girişimlerine rağmen bu ilişki tamamen yalnız bir ilişkidir.

Rahmetli arkadaşım Paul de Man her edebi metni, insan ölümünün yalnızlığına benzetirdi ve ben bu benzetmeye bir zamanlar karşı çıkmıştım. Ben ona daha ironik bir benzetme olarak her insanın doğumunu bir şiirin hayata gelişine benzetmeyi önermiştim. Bu benzetme bütün metinleri yeni doğmuş bebekler gibi birbirlerine bağlar: eski seslere bağlı bir sessizlik, daha önce söylenmişlerle bağlantılı konuşamama hali, ölümün hepimize konuştuğu gibi. Bu eleştirel tartışmayı ben kazanamadım çünkü onu daha geniş insanlık benzetmesine ikna edemedim; de Man daha Heideggervari bir ironinin diyalektik otoritesini tercih etti. Bir metnin, diyelim ki Hamlet trajedisinin ölümle paylaştığı şey onun tek başınalığıdır. Fakat bizimle paylaşırken, ölümün otoritesiyle mi konuşur? Cevap ne olursa olsun, edebi ya da varoluşçu anlamda ölümün otoritesi öncelikle toplumsal bir otorite değildir. Egemen toplumsal sınıfın hizmetkârı olmaktan çok uzak olan Kanon, ölümün elçisidir. Bunu açmak için, okuru ölülerin doldurduğu geniş alanda yeni bir yer açıldığına ikna etmek gerekir. Bırakın ölü şairler bizim için kenara çekilsin diye yakardı Artaud, fakat bu tam da onların razı olmayacağı bir durumdur.

Eğer gerçekten ölümsüz olsaydık, ya da İncil’in insana biçtiği 70 yıllık ömrü ikiye katlasaydık, kanonlarla ilgili bütün tartışmalardan vazgeçebilirdik. Fakat sadece belli bir zaman aralığımız var ve ondan sonra yerimiz artık bizi tanımıyor. Bu zaman aralığını toplumsal adalet adına kötü edebiyatla doldurmak bana edebiyat eleştirmeninin sorumluluğu gibi gelmiyor. Akademik ideoloji yoluyla toplumsal değişimin havarisi, Profesör Frank Lentricchia, Wallace Stevens’ın “Anecdote of the Jar” adlı şiirini egemen toplumsal sınıfın programını dillendiren politik bir şiir olarak okumayı başardı. Stevens için bir kavanozu yerleştirme sanatı çiçek düzenleme sanatına eştir ve Lentricchia’nın neden çiçek düzenlemenin politikası üzerine Ariel ve İklimimizin Çiçekleri adında mütevazı bir kitap yayınlamadığını anlamıyorum. Otuz beş yıl kadar önce Kudüs’te götürüldüğüm bir futbol maçında yaşadığım şok hâlâ hatırımdadır. Sephardi seyircisi politik olarak sağ kanatta olan misafir Haifa takımını destekliyordu. Öte yandan Kudüs takımı da İşçi Partisi’yle bağlantılıydı. Neden sadece edebiyatı politize etmekle yetinelim? Beyzbolu yeniden organize etmek için spor yazarlarını politik ustalarla değiştirelim. Dünya Kupası serisinde Cumhuriyetçi Lig ile Demokrat Lig karşılaşsın. Bu bize şimdi olduğu gibi pastoral bir kaçışı sağlamayan bir beyzbol verirdi. Beyzbol oyuncusunun politik sorumlulukları da edebiyat eleştirmeninin şimdilerde borazanla duyurulan politik sorumluluklarından ne eksik ne de fazla olurdu.

Bugün nerdeyse evrensel bir durum haline gelmiş kültürel gecikmişlik, ABD için ayrıcalıklı bir önem taşımaktadır. Biz, Batı geleneğinin en son mirasçılarıyız. İlyada, İncil, Platon ve Shakespeare üstüne kurulmuş bir eğitim, biraz zorlama bir şekilde, idealimiz olmaya devam ediyor ancak büyük şehirlerimizin merkezinde yaşanan hayatın bu kültürel anıtlarla bağlantısı kaçınılmaz olarak uzaktır. Hiçbir şekilde kanondan hoşlanmayanlar, kanonların her zaman Batı toplumunun zengin sınıfının nesillerinin sosyal, politik ve ruhani amaçlarına dolaylı yoldan hizmet ettiği konusundaki anlayışlarına bağlı olarak seçkinci bir suçluluk duygusundan mustariplerdir. Estetik değerlerin yeşermesi için sermayenin gerekli olduğu açıkça görülüyor. Arkaik lirik şiirin en son büyük savunucusu Pindaros büyük ödüller karşılığında şiirlerini değiş tokuş etme uygulamasıyla sanatına yatırım yapmış, böylece kutsal atalarını yüceltmesine karşılık olarak zenginlerin de ona verdikleri cömert destek için onları övmüştü. Yüceliğin maddi ve politik güçle olan ilişkisi hiçbir zaman bitmedi ve sanırım hiç bitmeyecek.

Şüphesiz Amos’tan Blake’e ve Whitman’a kadar, bu bağlantıya karşı çıkmış mesihler vardır ve Blake’e eşdeğer büyük bir figür yine ortaya çıkacaktır; fakat Blake yerine Pindaros, hâlâ kanonun normu olmaya devam eder. Pragmatik kültürel amaçların, İlahi Komedya ve Kayıp Cennet’in şairlerini kışkırtabildiği ölçüde Dante ve Milton gibi mesihler bile Blake’in yapmayacağı bir şekilde kendilerinden ödün vermişlerdir. Blake ve Whitman’ın neden hermetik ve aslında ezoterik şairler olmaya zorlandıklarını anlamam için kendimi bir hayat boyu şiir incelemesine vermem gerekti. Eğer zenginlik ile kültür arasındaki bağlantıyı koparırsanız (ki bu kopuş Milton ile Blake arasındaki, Dante ve Whitman arasındaki farka işaret eder) o zaman kanonsal devamlılığı yok etmek isteyenlerin ödediği yüksek, ironik bedeli ödersiniz. Geleneği yanlış okumanızı mitoloji haline getirerek Homer’le, Platon’la ve İncil’le savaşan gecikmiş bir gnostik olursunuz. Böyle bir savaştan ancak sınırlı zaferler çıkar; Four Zoas ya da Song of Myself (Kendimin Şarkısı) mirasçılarını yaratıcı isteğin umutsuz çarpıklıklarına ittiği için benim sınırlı dediğim zaferlerdir. Whitman’ın açık yolunda en başarılı şekilde yürüyen şairler, ona yüzeysel olarak değil en derinden benzeyen şairlerdir, bunlar Wallace Stevens gibi, T.S. Eliot ve Hart Crane gibi keskin bir şekilde biçimsel şairlerdir. Onun bariz bir biçimde açık biçimlerine öykünme arayışında olanlar, ihtiyatlı bir şekilde hermetik atalarının ardından yayılarak gelen akademik sahtekârlar ve gelişmemiş şairler, uçsuz bucaksız çorak topraklarda ölüp giderler. Hiçbir şey karşılıksız elde edilmez ve Whitman sizin işinizi sizin için yapmayacaktır. Küçük bir Blakeci ya da çömez bir Whitmancı, kimseye yol açamayacak sahte mesihler olmaya mahkûmdur.

Şiirin dünyevi güçlere bağlılığı gerçeği benim hiç de hoşuma gitmiyor: Ben sadece bütün büyük eleştirmenler arasında özgün bir sol kanatçı olan William Hazlitt’i takip ediyorum. Characters of Shakespeare’s Plays (Shakespeare’in Oyunlarında Karakterler) adlı eserindeki mükemmel Coriolanus tartışmasında, Hazlitt istemeyerek de olsa şu kabulle başlar: “İnsanların davaları gerçekten de şiirin konusu olmak için pek fazla düşünülmüş değildir: argüman ve açıklamaya doğru giden retoriği kabul eder fakat zihne belirgin ya da dolaysız imgeler sunmaz.” Hazlitt’e göre bu tür imgeler daima despotların ve onlara alet olanların yanında olur.

Hazlitt’in retoriğin gücü ve gücün retoriği arasındaki problemli etkileşim konusundaki belirgin anlayışının, bizim modaya uygun karanlığımızın üzerinde aydınlatıcı bir potansiyeli vardır. Shakespeare’in kendi politikası Coriolanus’unki ile aynı olabilir de olmayabilir de. Shakespeare’in kaygıları da Hamlet ya da Lear’ın kaygılarıyla aynı olabilir ya da olmayabilir. Aynı şekilde Shakespeare, trajik hayatıyla ve eserleriyle ona hangi yolda gidilmeyeceğini öğreten Christopher Marlowe da değildir. Hazlitt’in esprili bir şekilde açığa vurduğu şeyi Shakespeare de içten içe biliyordu: İster komik ister trajik olsun, esin perisi seçkinlerin tarafını tutar. Her bir Shelley ya da Brecht’e karşılık her toplumda doğal olarak egemen sınıflara yanaşan, onlardan daha da güçlü bir sürü şair vardır. Edebi hayal gücü, toplumsal rekabetin coşkusu ve aşırılıklarıyla kirlenmiştir çünkü Batı tarihi boyunca yaratıcı hayal gücü kendini şanı için tek başına yarışan bir koşucu gibi en rekabetçi bir şekilde düşünmüştür.

Büyük şairler arasında en güçlü kadınlar, Sappho ve Emily Dickinson erkeklerden daha da yaman savaşçılardır. Amherst’lü Miss Dickinson, Mrs. Elizabeth Barrett Browning’in bir yamalı yorganı bitirmesine yardım etmek için yola çıkmaz, aksine tozu dumana katıp Mrs. Browning’i geride bırakır. Yine de onun zaferi Whitman’ın Tennyson’a karşı zaferinden daha incelikli bir şekilde iletilmiştir. Whitman “When Lilacs Last in the Dooryard Bloom’d” adlı şiiri, Tennyson’ın “Ode on the Death of the Duke of Wellington” adlı şiirini açık bir şekilde yansıtır ve dikkatli okuyucuyu Lincoln için yazılmış olan ağıtın Demir Dük’e yazılmış olan ağıtı nasıl kat kat aştığını kabul etmeye zorlar. Feminist eleştiri insan doğasını değiştirme arayışında başarılı olur mu bilmiyorum ama gecikmiş de olsa Hesiodos’un Homeros’la rekabetinden Dickinson ve Elizabeth Bishop arasındaki yarışa kadar herhangi bir idealizmin Batı yaratıcılık psikolojisinin temelini değiştireceği konusunda şüphelerim var.

Bu cümleleri yazarken gazeteye göz atıyorum ve senato adaylığı için Elizabeth Holtzman ve Geraldine Ferraro arasında seçim yapmaya zorlanmış feministlerin acıları üzerine bir hikâye dikkatimi çekiyor. Bu seçim, bir eleştirmenin güçlü bir şair denilebilecek merhum May Swenson ile öfkeli Adrienne Rich arasında seçim yapmasına benzer. Anlamlı bir şiir, örnek duygular, yüce bir politika sergileyebilir ama yine de pek de şiir olmadığı söylenebilir. Bir eleştirmen politik sorumluluklara sahip olabilir ama başlıca görevi mücadelecilerin o eski ve oldukça acımasız üçlü sorusunu tekrar sormaktır: Daha mı az, daha mı çok yoksa eşit mi? İnsani bilimlerde ve sosyal bilimlerde sosyal adalet adına bütün entelektüel ve estetik standartları mahvediyoruz. Kurumlarımız burada ikiyüzlülük yapıyorlar; beyin cerrahları ya da matematikçiler için belirlenen bir kota yok. Adeta karar verme veya yanlış hüküm verme alanında bilgelik gereksizmiş gibi bu tür öğrenme değersizleştirilmiştir.

Kanonu açmak isteyenlerin sınırsız idealizmlerine rağmen Batı kanonu tam da bu sınırları belirlemek, politik ya da ahlaki olmayan bir ölçü standardı yerleştirmek için vardır. Şimdilerde popüler kültür ile kendisini “kültür eleştirisi” diye tanımlayan şeyin arasında üstü örtük bir anlaşma olduğunun farkındayım ve bu anlaşma adına idrakın kendisi bile hatalı yaftasını alabilir. İdrak, bellek olmadan ileri gidemez ve Kanon da belleğin gerçek sanatı, kültürel düşüncenin özgün temelidir. En basit haliyle, Kanon Platon ve Shakespeare’dir; ister Sokrat’ın kendi ölümü ile ilgili düşünceleri olsun, ister Hamlet’in o keşfedilmemiş ülke üstüne düşünmeleri olsun, Kanon bireysel düşüncenin imgesidir. Kanon’un teşvik ettiği gerçeklik sınaması bilincinde, ölümlülük bellekle buluşur. Doğası nedeniyle, Batı Kanonu hiçbir zaman kapanmayacaktır fakat günümüzdeki amigoların zoruyla da açılamaz. Sadece güç onu açabilir, bilişsel yadsımalarında ısrarlı bir Freud ya da bir Kafka’nın gücü onu açabilir.

Amigoluk, akademik alana transfer edilmiş pozitif düşüncenin gücüdür. Batı Kanonu’nun meşru öğrencisi idrakın doğasında olan yadsıma gücüne saygı duyar, estetik anlayışın zor hazlarından hoşlanır, politik bir erdemin bireysel estetik deneyimle ilgili tüm hafızamızı aştığını iddia edenlerin ısrarlı çağrıları da dahil olmak üzere kolay hazları reddederken bilgeliğin bize öğrettiği, yürümemiz gereken gizli yolları öğrenir.

Kolay ölümsüzlükler bizi rahat bırakmıyor çünkü popüler kültürümüzün temel unsuru artık rock konserleri değil, onun yerini alan rock videoları. Onun özü de anlık bir ölümsüzlük ya da bunun olabilirliğidir. Ölümsüzlüğün dini ve edebi kavramları arasındaki ilişki, şiirsel ve Olimposlu sonsuzlukların birbirleriyle karıştığı antik Yunan ve Romalıların arasında bile her zaman sıkıntılı olmuştur. Klasik edebiyatta katlanılabilir, hatta zararsız olan bu sıkıntı, Hıristiyan Avrupa’da daha tehlikeli bir hal almıştır. Kendini bir Mesih olarak gören ve İlahi Komedya’sına da yeni bir dini yazı statüsü veren Dante’nin ortaya çıkışına kadar dogmatik teoloji esaslı ilahi ölümsüzlük ile insan şöhreti arasındaki Katolik farklılıklar oldukça kesin bir şekilde devam etti. Dante pragmatik olarak seküler ve kutsal kanon oluşumu arasındaki ayrımı geçersiz kılmıştır ve bu ayrım bir daha geri dönmemiştir. Bu da sıkıntılı güç ve otorite anlayışımızın bir başka nedenidir.

‘‘Güç’’ ve ‘‘otorite’’ terimleri politika ve hâlâ “yaratıcı edebiyat” dememiz gereken alanda pragmatik olarak zıt anlamlar taşır. Eğer bu zıtlığı görmekte zorlanırsak bu belki de kendini “tinsel” diye adlandıran ara alan yüzündendir. Tinsel güç ve tinsel otorite hem politika hem de şiir üzerine gölgesini düşürür. Bu nedenle Batı Kanonu’nun estetik gücü ve otoritesini, teşvik etmiş olabileceği tinsel, politik ve hatta ahlaki sonuçlardan ayrı tutmalıyız.

Okuma, yazma ve öğretme, zorunlu olarak sosyal eylemlerdir, ancak öğretme eyleminin bile tek başınalık özelliği vardır; Wallace Stevens’ın diliyle sadece iki kişinin paylaşabileceği bir yalnızlık. Gertrude Stein, insanın kendisi için ve yabancılar için yazdığını iddia ederdi, benim de paralel bir deyişle genişleteceğim mükemmel bir anlayıştır bu: İnsan kendisi için ve yabancılar için okur. Batı Kanonu zaten varolan sosyal elitleri çoğaltmak için değildir. O sizin ve yabancıların okuması için, sizin ve hiç karşılaşmayacağınız insanların Baudelaire’in (ve ardından Erich Auerbach’ın) “estetik saygınlık” dedikleri şeyin özgün estetik güç ve otoritesiyle karşılaşabilmesi için oradadır. Kanonsal olanın kaçınılmaz yaralarından biri kiralanamaz bir şey olan estetik saygınlıktır.

Estetik güç gibi estetik otorite de özünde sosyal olmaktan çok tek başına olan enerjilerin bir mecazıdır. Hayden White, bundan çok önce, Foucault’un en büyük kusurunun kendi metaforlarına karşı körlüğü olduğunu ortaya koymuştu, Nietzsche’nin çömezi olduğunu iddia eden biri için ironik bir zayıflıktır bu. Lovejoycu düşünceler tarihinin mecazları yerine Nietzsche kendi mecazlarını yerleştirdi ve kendi “arşivlerinin” bilinçli ya da bilmeden ironiler olduğunu da her zaman hatırlayamadı. Yeni Tarihselcilerin “toplumsal enerjileri” de işte böyledir. Onlar da “toplumsal enerjilerin” Freud’un libido kavramından daha ölçülebilir olmadığını unutma eğilimindedir. Estetik otorite ve yaratıcı güç de mecazdır fakat üzerinde durdukları şeyin (buna “kanonsal” diyelim) kabaca ölçülebilir bir yanı vardır: yani William Shakespeare yirmi dördü başyapıt olan otuz sekiz oyun yazmıştır, ama toplumsal enerji bir tek sahne bile yazmamıştır. Yazarın ölümü bir mecazdır, oldukça da tehlikeli bir mecazdır; yazarın yaşamı ise ölçülebilir bir varlıktır.

Bugün moda olan kanon-karşıtı kanonlarımız da dahil olmak üzere, bütün kanonlar seçkincidir ve hiçbir seküler kanon kapanmadığına göre, şimdilerde “kanonu açma” denilen şey tamamen lüzumsuz bir iştir. Aslında her ne kadar kanon, bütün listeler ve kataloglar gibi bir şeyleri dışarda bırakmak yerine dahil edici eğilimler gösterse de, bugün geldiğimiz noktada bir insan hayat boyu okusa ve yeniden okusa bile Batı Kanonu’nu bitiremez. Gerçekten Batı Kanonu’nu tam olarak öğrenmek imkânsızdır. Bu hepsi değilse de çoğu kavramsal ve imgesel zorluklarla dolu üç binden fazla kitabı okuyup özümsemek demektir ve bakış açılarımız genişledikçe bu kitaplar arasındaki ilişkiler kolaylaşmak yerine daha sıkıntılı bir hal alacaktır. Bir bütünden ya da sabit yapıdan başka her şey olan Batı Kanonu’nun özünü, büyük karmaşıklıklar ve çelişkiler oluşturur. Şüphesiz 1800’lerden günümüze kadar kimsenin bize Batı Kanonu’nun ne olduğunu söyleme yetkisi yoktur. Kanon tam olarak benim verdiğim liste ya da bir başkasının vereceği liste değildir, olamaz da. Eğer öyle olsaydı, bu liste sadece bir fetiş, bir meta olurdu. Ama ben Batı Kanonu’nun “kültürel sermaye”nin başka bir örneği olduğu konusunda Marksistlerle fikir birliği yapmaya hazır değilim. Amerika Birleşik Devletleri gibi çelişkilerle dolu bir ulusun, kitle kültürüne katkıda bulunan o yüksek kültür parçacıklarını saymazsak, nasıl “kültürel sermaye” bağlamında olabileceği konusunu pek anlamıyorum. Bu ülkede Amerikan devriminden bir nesil sonra, 1800’lerden bu yana resmî bir yüksek kültür olmamıştır. Kültürel birlik bir Fransız olgusudur, bir dereceye kadar da bir Alman meselesidir ama ne 19. ne de 20. yüzyıllarda bir Amerikan gerçekliği olabilmiştir. Bizim bağlamımızda, bizim bakış açımızdan bakıldığında Batı Kanonu bir çeşit hayatta kalanlar listesidir. Şair Charles Olson’a göre, Amerika için temel gerçek uzamdır fakat Olson, bunu Melville yani 19. yüzyıl üstüne yazılmış bir kitabın ilk cümlesi olarak yazmıştır. 20. yüzyılın sonuna geldiğimizde, temel gerçeğimiz zamandır çünkü akşamın ülkesi artık Batı’nın akşam zamanındadır. Üç bin yıllık kozmolojik savaştan sağ kalanların listesine fetiş denilebilir mi?

Mesele edebi eserlerin ölümlülüğü ya da ölümsüzlüğüdür. Kanonlaştıkları yerde toplumsal ilişkilerde çok çetin bir savaştan sağ çıkmışlardır ama bu ilişkilerin sınıf çatışmasıyla pek az ilgisi vardır. Okurda, dilde, derslikte, toplum içindeki tartışmalarda estetik değer, metinlerin birbiriyle çatışmasından ortaya çıkar. Bir metnin hayatta kalmasına karar vermekte işçi sınıfı okurun çok azının herhangi bir önemi vardır ve sol-kanat eleştirmenler de işçi sınıfın okumasını onlar için yapamaz. Estetik değer bellekten ve (Nietzsche’nin gördüğü gibi) acıdan, daha zor hazlara ulaşmak için kolay hazlardan vazgeçmenin acısından doğar. İşçilerin yeterince endişeleri var ve bir rahatlama şekli olarak dine yönelirler. Onların estetiği kesinlikle başka bir endişe olarak görmeleri bize, başarılı edebi eserlerin endişelerden kaçış değil üstesinden gelinmiş endişeler olduğunu öğretmelerine yarar. Kanonlar da üstesinden gelinmiş endişelerdir, bir araya toplanmış, Doğulu ya da Batılı ahlaki destekler değildir. Eğer çokkültürcü ve çokdeğerli evrensel bir Kanon düşünebilseydik, en temel kitabı ne İncil ne Kuran ne de Doğulu bir metin gibi kutsal bir kitap olurdu. Onun yerine her dilde, her durumda, her yerde okunan ve sahnelenen Shakespeare olurdu. Shakespeare’i İngiliz Rönesansı’nın toplumsal enerjilerinin yalnızca bir göstereni olarak gören şimdiki Yeni Tarihselcilerin görüşleri ne olursa olsun, Shakespeare, Avrupalı beyazlar olmayan yüz milyonlarca insan için kendi pathoslarının, dili kullanarak can verdiği karakterleri ile kendi kimlik anlayışlarının bir gösterenidir. Onlar için Shakespeare’in evrenselliği tarihsel bir şey değildir, temeldir; Shakespeare, sahnesine onların hayatlarını koymuştur. Onun karakterlerinde erken dönem ticari Londra’da ortaya çıkmış toplumsal enerjileri değil kendi acılarını ve kendi fantezilerini gördüler, yüzleştiler.

Retorik öncülleri ve büyülü tomurcuklarıyla bellek sanatı, hayali yerlerin ya da görsel imgelere dönüşmüş gerçek yerlerin işidir. Çocukluktan beri, edebiyatla ilgili tekinsiz bir belleğim oldu ama bu bellek görsel parçaları olmayan tamamen sözel bir bellekti. Ancak 60 yaşımı geçtikten sonra edebi belleğimin bir bellek sistemi olarak Kanon’a dayandığını anlamaya başladım. Eğer benimki özel bir durum ise, sadece benim deneyimimin, Kanon’un birincil pragmatik işlevi olduğuna inandığım şeyin daha uç bir versiyonu olmasındandır: Bir hayat boyu süren okumanın hatırlanması ve düzenlenmesi. Kanonun bellek tiyatrosunda büyük yazarlar “yerler” rolünü üstlenirler ve onların başyapıtları da bellek sanatında “imgeler”le dolu konumları işgal ederler. Shakespeare ve Hamlet, yazar ve evrensel drama, bizi sadece Hamlet oyununda ne olduğunu hatırlamaya değil, daha da önemlisi edebiyatta onu hatırlanmaya değer yapan ve bu şekilde yazarın hayatını uzatan neler olduğunu hatırlamaya zorlar.

Foucault, Barthes ve onların ardından gelen klonlarının ilan ettikleri yazarın ölümü, başka bir kanon-karşıtı mittir. Bu mit “bütün ölü, beyaz, Avrupalı erkekleri” yani Homeros, Vergilius, Dante, Chaucer, Shakespeare, Cervantes, Montaigne, Milton, Goethe, Tolstoy, Ibsen, Kafka ve Proust 13’lüsünü reddeden kırgınların savaş çığlıklarına benzer. Kim olursanız olun, sizden daha canlı olan bu yazarlar kesinlikle erkek ve sanırım “beyaz”dı. Fakat onlar yaşayan hangi yazarla kıyaslarsanız kıyaslayın ölü değildirler. Şimdi aramızda son zamanlarda kaybettiğimiz Borges ve Beckett kadar kanonsal olacak olan Garcia Marquez, Pynchon, Ashbery ve diğerleri var ama Cervantes ve Shakespeare de yaşıyor olmanın başka bir durumudur. Kanon gerçekten de canlılık göstergesidir, ölçülemez olanın sınırlarını çizmek için bir ölçüdür. O eski, yazarın ölümsüzlüğü metaforu burada geçerlidir ve Kanon’un bizim için önemini yeniden ortaya koyar. Curtius “Poetry as Perpetuation” (Ebedileşme Olarak Şiir) adlı yazısında Burckhardt’ın “Fame in Literature”da (Edebiyatta Ün) ün ve ölümsüzlüğü birbirine eş gördüğünden söz eder. Ama Burckhardt ve Curtius, birçok insanın on beş dakikalığına ünlü olduğu Warhol Çağı’ndan önce doğdular ve öldüler. Bugün on beş dakikalık ün bedava dağıtılıyor. Bu durum “Kanon’u açma”nın komik sonuçlarından biri olarak değerlendirilebilir.

Batı Kanonu’nun savunması hiçbir şekilde Batı’nın ya da ulusalcı bir girişimin savunması değildir. Eğer çokkültürcülük Cervantes anlamına gelseydi, kim buna karşı çıkabilirdi? Estetik ve bilişsel ölçütlerin en büyük düşmanları edebiyattaki ahlaki ve politik değerler konusunda zırvalayan, sözde müdafilerdir. Hayatımızı İlyada’nın etiği ya da Platon’un politikası doğrultusunda yaşamıyoruz. Yorum öğretenlerin Sokrat’tan çok Sofistlerle ortak yönleri vardır. Shakespeare tiyatrosunun işlevi, yurttaşlık erdemi ve toplumsal adalet ile çok az ilgili olduğuna göre, Shakespeare’den yarı-mahvolmuş toplumumuz için ne yapmasını bekleyebiliriz? Tuhaf Foucault ve Marx karışımlarıyla şimdiki Yeni Tarihselcilerimiz, sonsuz Platoncu tarihte sadece küçük bir dönemi oluşturur. Platon, şairi kapı dışarı ederken tiranı da kapı dışarı edeceğini ummuştur. Shakespeare’i kapı dışarı etmek ya da onu bağlamına indirgemek bizi tiranlardan kurtarmaz. Her halükârda, Shakespeare’den de onun merkezinde yer aldığı Kanon’dan da kurtulamayız. Hep unuttuğumuz gibi Shakespeare büyük ölçüde bizi icat etmiştir; Kanon’un kalan kısmını da buna eklersek Shakespeare ve ardından Kanon bizi tamamen icat etmiştir. Emerson Representative Men (Temsilciler) adlı eserinde bunu tam olarak ifade eder: “Shakespeare kalabalığın dışında olduğu kadar saygıdeğer yazarlar kategorisinin de dışındadır. O akıl almaz bir şekilde bilgedir, diğerlerinin bilgeliği anlaşılabilir. Kısacası, iyi bir okur Platon’un beynine yerleşip oradan düşünebilir ama Shakespeare’in beynine giremez. Bize kapılar hâlâ kapalıdır. İcra yeteneği açısından, yaratıcılık açısından, Shakespeare eşsizdir.”

Şimdi Shakespeare ile ilgili söyleyebileceğimiz hiçbir şey, Emerson’ın bu saptaması kadar önemli değildir. Shakespeare yoksa Kanon da yoktur çünkü kim olursak olalım eğer Shakespeare yoksa bizim içimizde tanıyabileceğimiz benlikler yoktur. Shakespeare’e sadece kavrayışın temsilini değil bizim kavrayış kapasitemizin çoğunu da borçluyuz. Shakespeare ve onu en yakından takip eden rakibi arasında hem tür hem de derece farkı vardır. Bu çifte fark Kanon’un gerçekliğini ve gerekliliğini tanımlar. Kanon olmazsa düşünemez oluruz. Estetik ölçütleri etnosentrik ve toplumsal cinsiyetçi önemlerle değiştirme konusunu idealize edebilirsiniz ve buradaki toplumsal amaçlarınız gerçekten de hayran olunacak amaçlar olabilir. Ancak Nietzsche’nin sürekli kanıtladığı gibi sadece güce güç katılabilir.

Batı Kanonu – Çağların Ekolleri ve Kitapları / Harold Bloom / İthaki Yayınları

*Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınlarına teşekkür ederiz. 

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.