‘Önce âşık, sonra katil, sonra yine âşık.’

 

“Sesi rehavi makamında bestelenmiş bir Gizem vardı. Fesleğen kokusu, Galata Kulesi’nin gölgesi, şekersiz çay, sutyen askısının laciverdi, martı sesleri… İlahiyat okumaya gelen çocuğun başını döndürdü… Âşık, maşukadan başka her şeye kör olandı. Sonra Lâl çıktı, hazine avcıları ve diğer polisiye olaylar… Harun Candan bir yolculuk anlatıyor Hayalname’de… Arayan birinin iç sesiyle bizi gezdiriyor. Gökte yıldızlar, karaya oturmuş bir hayal teknesi. Yeni ve sakin bir ilk roman.”

‘Hayalname’ her şeyden önce, vicdan hakkında bir roman mı?
Evet dersem eksik olur, hayır dersem hiç olmaz. Hayalname’de vicdan var doğru, ama başka şeyler de var. İşlediği suçtan ötürü karakter vicdan azabı çekiyor çekmesine, ancak onun için hayattaki en büyük erdem vicdan olsaydı, sanırım gidip teslim olması gerekirdi. Şöyle düşünüyor; madem öteki dünyada adaletten kaçma şansım yok, bari şansımı bu dünyada deneyeyim.

Birinci bölümde kahramanınızın ‘Gizem’ ile yaşadığı ilişkinin bitmesinden sonra hikâye ciddi bir makas değiştiriyormuş gibi görünüyor. Ama sonra anlıyoruz ki, romanın tamamına kahramanın o ilişkide keşfettiğimiz yanları yön veriyor. Ve bütün bunlar bana şunu düşündürüyor, kaçma kovalamaca bir yana, bu bir aşk romanı…
Evet, kitabın yalnızca ilk bölümünü okuyan birisine sorsanız, “bu bir aşk romanı” demesi kuvvetle muhtemel. Yaşadıklarına ve olmazlara rağmen Gizem’i unutamıyor. Bazen hüzünle bazen öfkeyle de olsa Gizem’i hep anıyor. Düşünmesi gereken pek çok şeye rağmen zihninde O’na da yer ayırmayı başarıyor. Nihayetinde unuttu sandığımızda bile öyle olmadığını görüyoruz. Hayalname aşka dair bir şeyler fısıldayan bir roman. Sesi yüksek değil; bağıra çağıra söylemiyor. Çünkü hüzünlü bir aşk bu.

1A 1B

“Katil olduğumu bir türlü kabul edemiyordum. Çünkü çok değil, tetiği çekmemden bir saat öncesine kadar herkes gibiydim.” Kahraman, aşka da böyle düşmüştü, bir daha asla aynı insan olmadı. Bu asla öncesine dönüleyemeyen anların, bir yazar olarak sizdeki kıymeti nedir?
Esasen nefes aldığımız her saniye, hepimiz için geriye dönülmez anlardır. Buna rağmen zamana yüklediğimiz kıymet, o an ne yaptığımız, ne düşündüğümüz, ne beklediğimizle alakalıdır. Hayat sona yaklaşırken çoğu zaman bir şey yapmadan öylece duruyoruz. İnsan zamanın kıymetini bilmeli. Yaşadıklarımız farklı, geçmişlerimiz farklı ama hislerimiz aşağı – yukarı aynıdır. Bir yazar olarak bakarsam, acı, aşk, hüzün, mutluluk; kısacası anlattıklarımla okuru hislerinden tutup geçmişine bir yere götürebiliyorsam, kendimi başarılı sayabilirim.

‘Hayalname’den önce yazdığınız ve aynı yayınevi tarafından reddedilen dört romanı da çöpe atmışsınız. Defalarca reddedilmesi size neler yaşattı?
Üç dosyayı geliştirmem konusunda tavsiyeler aldım. Bir tanesini de gönderdikten bir hafta sonra ben geri çekmiştim. Her hikâyenin ardından, daha iyi bir hikâye oluşturdum. Bu yüzden evet, çöpe gittiler, çünkü yeni hikâyemin yanında bir önceki hoşuma gitmez oluyordu. Bu süreç 20 ve 25 yaş arasını kapsadığı için sorun teşkil etmedi. Yazarlık için fazlasıyla genç yaşlar olduğunu biliyordum. Zamanın gelmesini bekledim.

Bu romandan önce neler yaptınız? Biraz kişisel yaşamınızdan, okuduğunuz okullardan, yaptığınız işlerden bahsedebilir misiniz?
Üniversiteye kadar İzmir Ödemiş’te, ailemin yanındaydım. Sonrasında Gökçeada’da Halkla İlişkiler ve Reklam okudum. Çöpe giden dosyalardan ikisini orada yazmıştım.Ardından İstanbul’a gelip çalışmaya başladım. Çalıştığım ilk şirkette yazıyı edebiyat haricinde iş için de kullanabileceğimi görünce metin yazarlığı yapmaya başladım. Üzerinden beş sene geçmiş…

O dört romana dönmeyecek misiniz, yeniden çalışmak ya da başka bir biçimde yararlanmak için?
Sanmıyorum. Çünkü artık beğenmiyorum onları. Zaten beni bekleyen çok fazla yeni roman var.

Romanınız dört büyük bölümden oluşuyor. Son bölümün hikâyeyi toparlayıcı özelliğini bir yana bırakırsak her bölüm bağımsız bir metin gibi okunabilir. Teker teker ‘novela’ gibi de okunabilir. Bu hedeflediğiniz bir yapı mıydı?
Böyle bir amacım yoktu. Ancak başladığı şekilde ilerleyip biten romanlar yazacağımı da sanmıyorum. Yeni anlatım teknikleri, farklı kurgular denemenin peşindeyim. Hatta kendi içindeki parçalar bir yana, planladığım gibi giderse Hayalname başka bir bütüne ait bir parça olacak.

Bu romanı yazdığınız zamanlardan biraz bahsedebilir misiniz? Bu dönemi nasıl yaşadınız, ruh halinizde ve kişisel hayatınızda nasıl bir etki yarattı ‘Hayalname’ ?
Güzel bir soru… Az önce okuyucu hislerinden yakalamaktan bahsetmiştim. Kitaptaki hisleri güçlü bir şekilde verebilmek için odaklanmak gerekiyor. Hani şu ilham meselesi vardır; o gelmeyince yazı yazılmaz. Ben yazacak olduğum romanın başını, ortasını, sonunu, henüz yazmaya başlamadan biliyorum, kuruyorum. Fakat çok istememe rağmen uzun süre tek satır yazamadığım oluyor. Tabi bunun ilham olduğunu söylemiyorum. Bence bu doğru zamanın gelmesini beklemek. Beklemeden yazarsam zorlama olur. Doğru zamanı bekleyince güçlü oluyor, diye düşünüyorum. Bununla beraber haftalarca tek satır yazamasam bile, aklımın içinde bir yerlerde roman tekrar tekrar yazılır. Sanırım düşüncemin hikâye ile meşgul olmadığı gün yoktur. Hayalname’yi yazarken de bu meşguliyeti fazlasıyla yaşadım. İsmi olmadığı için karakter demek durumunda kalıyorum; karakter gibi düşünmeye, onun gibi hissetmeye çalıştım. Ayrıca kitabı birinci şahsın, yani karakterin ağzından anlattığım için onun gibi düşünmek ve hissetmek daha önemli hale geldi. Okuyucu bu kitabı sanki bunları gerçekten yaşamış birisi yazmış gibi etkileyici olmalıydı. Eh, Hayalname de fazla neşeli bir roman olmadığına göre, ne düşünüyorsam öyle hissettim. Geceleri boş sokaklarda yürüdüm, yelkenli tekneleri seyrettim, kar yağarken şehir ışıklarına daldı gözlerim…

2A 2B

Hikâyeniz, kahramanınız okuru peşinden sürükleyecek enerjide, diliniz lezzetli. Hikâyenizin akışında da oldukça başarılı bir ‘yapı kurma’ becerisi görüyoruz. Romanın bu çatılma, kurgulanma sürecini bir yazar olarak nasıl yaşıyorsunuz?
Dili karakterin ruh haline göre kullanmaya çalışıyorum. Aşkı anlatışı farklı, cinayeti anlatışı farklı olmalı. Hikâyenin heyecanına gelirsek… Doğrusunu söylemek gerekirse okurken sıkılmayacağım, beni peşinden sürükleyecek şeyler yazmam gerektiğine inanıyorum. Sanırım Hayalname’de bunu başardım. Kitabın sürükleyiciliğini pek çok kişi dile getirdi. Yapı kurma meselesi ile işin biraz daha teknik boyutu. Bir hikâyem varsa şunu düşünürüm; Bu hikâyeyi en iyi şekilde nasıl anlatırım? Okuyucuyu yormayacak, bütünlüğü zedelemeyecek şekilde bölümler ve parçalar oluşturmak sevdiğim bir şey olduğu gibi sanırım artık okurlar da böyle kurgulardan hoşlanıyorlar.

Romanınız polisiye olarak etiketleniyor çoğu yerde, sizin de fazla itirazınız varmış gibi görünmüyor. Bu roman polisiye sayılabilir mi? İşin içinde bir cinayet ve gizem olması bir romanı polisiye yapar mı?
Daha yetkin kimseler ne der bilmiyorum ama Hayalname polisiye değil. Bir röportajda “polissiz polisiye” yakıştırması yapmıştım ama bunu hikâyenin suç, kaçış, cinayet ve gerilim unsurlarını kapsaması açısından dile getirdim. İz süren polis yok, katil belli. Cinayet ise kitapta küçük bir yer işgal ediyor.

Bana göre, kahramanın kendi içinde ya da hayatında bir iz sürdüğü, bir ‘gizem’i aralamaya çalıştığı her romanda gerilim vardır, merak, sürükleyicilik vardır. ‘Hayalname’deki polisiye duyguya da böyle bakmak lazım gibime geliyor…
Ne demek istediğimi çok güzel anlatmışsınız. Tam da bu yüzden polissiz polisiye demiştim. Gizem, kaçış, heyecan, merak ve cinayet var. Bir tek polis yok. Polisiye değil ama polisiyenin sularında yüzüyor.

Kahramanınızın inançlı bir Müslüman oluşu, âşıkken de, cinayete bulaşmışken de, okuru farklı ve ‘değişik’ bir gerilimin içinde bırakıyor. Hem az önce bahsettiğim ‘temsil’ değeri, hem de esiri olduğumuz klişelerin etkisiyle, ne yapacağını nasıl davranacağını daha da merak ediyoruz. Bu hedeflediğiniz bir ‘gerilim’ mi?
Doğrusu böyle bir gerilim hedeflediğimi söyleyemem. Ama sanırım ortaya çıkan bu oldu. Evet, karakterin bir yanıyla sımsıkı sarıldığı değerler var. Öte yandan ne yapacağını kestirmek güç, çünkü hayatı raydan çıkmış bir vaziyette. “Acaba şimdi ne yapacak?” türü bir gerilim, karakterin özellikleri ve hikâyeden ötürü ortaya çıkarken benim için de sürpriz oldu.

4

Kahramanınızın ‘Gizem’e olan aşkı insanı hüzünlendiriyor… ‘Lal’ ile kurulamayan ilişki de öyle belki ama ilk aşkının hüsranı, sosyolojik okumalara imkân verecek bir şey, bu yüzden de bence daha hüzünlü…
Belki her şey bittiği yerde kalsa bu denli acıklı olmazdı. Ama tüm imkânsızlığına rağmen Gizem’i sevmeye devam ediyor. Yanında taşıyor. Bazen hüzünlü, bazen sitem dolu; hatırasını yaşatıyor. Böyle hüzünlü olmasının sebebini ilk aşk olmasında da arayabiliriz, Gizem’den sonra sadece aşk hayatının değil, hayatının geri kalanının mahvolmasında da. Tabi biraz da duygusal bir karakter portresi çizdim. Hepsi birleşince evet, hüzün kaçınılmaz oldu.

Kitabın İslami referansları, kahramanı yansıtan düşünsel arka plan dikkat çekici. Bu bilgiler sizin dünyanızda var olan bir donanım mı, yoksa bu romanın gerekliliği mi?
Dini öğelerin çok da yoğun olduğuna katılmıyorum. Dikkatli bakıldığı zaman o alt yapının temel dini bilgilerden müteşekkil olduğu görülüyor. Aynı karakteri başka bir hikâyede, suçtan, kaçıştan arındırılmış, cami çevresinde geçen huzurlu bir öyküde anlatsam dini motifleri daha derin işlemek gerekebilirdi ama benim gözümde karakter imam bile değil. Tanımlamak gerekirse önce âşık, sonra katil, sonra yine âşık. Yazarken elbette araştırma yapmak, bilenlerden akıl almak gerekse de Hayalname’deki alt yapı külliyen araştırma değil, mevcut bilgimden de faydalandım.

Kitabın başlarında, kahraman imamlığının bir parçası olan ezan okumaktan bahsederken minarelerden söz açıyor… “Tam bir bilinmezlik; adeta göğe doğru açılan  garip bir girdap… Eğer ezan okurken gözlerimi kapatacak olursam merdivenlerden bir şeyin sessizce geleceğini ve beni çekip alacağını sanıyordum. Üstelik korkmakta haklıydım da; minarenin derinliklerinden gelen birtakım ürkütücü sesler bana adeta camide yalnız olmadığımı söylüyordu. Babam ‘Allah’ın gökyüzünde değil her yerde olduğunu söylemese minarenin Allah’a ulaşmak için yapılmış bir araç olduğunu bile düşünebilirdim. Fakat her basamakta beni neyin beklediğini bilmediğim bu karanlık yol olsa olsa dünya hayatının kendisini temsil edebilirdi.” Bu bir roman açılışı ise, hayat hakkında da inanç hakkında da çok şey söylüyor. Yine kahramanınızın anlam dünyasına dönersek, inanç -biraz da böyle- kavurucu bir şey midir?
İnanıldığı gibi amel edilmezse inanç kavurucu olabilir. Zaten dikkat edilirse karakter işlediği cinayetin ardından sürekli pişmanlık duyuyor. Sadece eli kana bulaştığı için değil, aynı zamanda alnı secdeye gitmediği için. İnanç artık onun için kavurucu. En nihayetinde bir bilene soracak olursak; Hazreti Mevlana, “Biz Allah’ın rahmetinden emin olmamakla beraber çok ümitliyiz” diye buyuruyor. Buradan bakınca hiç yakıcı değil.

“Domuzların gelip cesetleri yemesi için tüm samimiyetimle dua ettim.” Bir yandan da, inancını dünyevi bir hale getirme becerisi var kahramanınızın…
Dağ başındaki cesetlerin yok olmasını isteyen inançlı bir kişi, pekâlâ domuzların onları yemesini temenni edebilir. Domuzdan istemiyor. Yaratıcıdan diliyor ve dileniyor. İnancı dünyevi hale getirmek bence doğru bir söylem değil. Zaten inanç uhrevi değil, dünyevi bir meseledir. Söz gelimi, kitapta geçen inançla alakalı bir soru; “Seferiyken namazın kılınışı?” Bence gayet bu dünyayı bağlıyor.

5A 5B

Aşka, derde düştükçe inancı kahramanın hem yol arkadaşı, hem müfettişi hem de kurtuluşu oluyor. Kitabın sonundaki “menkıbe” dolu olgunlaşma, pişme hikâyelerine bakarsak ‘tüm bunlar inançlı bir insanın imtihan evreleridir mi’ denilmiş oldu?
Karakterin gözünden bakarsak, hayatın her anı imtihan. Ancak burada şuna dikkat etmek lazım. Kişi bir günah işlediği için kendisini zincirleme felaketler silsilesinde bulmaz. Yine, yaptığı bir iyiliğin sonrasında mükâfat beklememelidir. Dediğim gibi karakterin gözünden okursak böyle oluyor. Çünkü kendisi Müslüman. Ne ekersen onu biçersin tarzındaki düşünce ise Budizm, Hinduizm gibi inanışları karşılıyor. Tekrar soruya dönecek olursak, hayatın her anı imtihan olsa da, evet karakterin tüm yaşadıkları imtihandır demeye dilim varmıyor. Böyle düşünerek yazmadım.

“Köyüme değil de bilinmeze gitmeye karar vermem de işte bu yüzdendi. Hiçbir hatıranın ve yaşanılmışlığın olmadığı, benim bile kendime yabancılık duyacağım ve bir insana karşı hissettiğim tek şeyin bu kendime duyduğum yabancılık olacağı bir kuytuya sığınmak istiyordum.” Vicdan sahibi, inancına sadık, duyguları ölmemiş her insanın varacağı yer burası mıdır size göre?
Kapanışı Niyazi Mısri Hazretlerinden yapalım; “Ben taşrada arar iken, Ol can içinde can imiş.”

Hayalname / Yazar: Harun Candan / Roman / İletişim Yayınları / Editör: Levent Cantek / Yayına Hazırlayan: Belce Ünüvar / 1. Baskı 2014 / 264 Sayfa

Harun Candan; 1987’de yılında İzmir’de doğdu. Buradaki ilk ve ortaöğretiminin ardından 18 Mart Üniversitesi Gökçeada MYO’da Halkla İlişkiler ve Reklam okudu. 2009’dan bu yana İstanbul’da çalışıyor, yaşıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.