Havlama – Lorrie Moore

 

“Zeki, komik, ciddi, dürüst, sakınmasız, keskin gözlü ve oldukça sivri dilli… Çağdaş Amerikan edebiyatının en dikkat çekici yazarlarından Lorrie Moore, yeni öykü derlemesi Havlama’yla tüm maharetlerini sergiliyor. İkili ilişkilerin çıkmazlarını, bu ilişkilere ket vuran travmaları, güvensizlikleri, dinmeyen kaygıları ve arada bir tüm ihtişamıyla parlayan güneşi anlatan Moore, aman vermez tavrına rağmen espri duygusu ve nükteli anlatımıyla okurlara hayatı sevdirmeyi başarıyor. Gelgelelim yakın tarihin utanç veren gerçeklerinin yaşamlara vuran gölgesini de asla gözardı etmiyor.” Havlama’dan aynı adlı tam öyküyü paylaşıyoruz.

Havlama

 

Robin’in hastanede ölüyor olduğu gece, birini bekliyordum, gelip beni alacaktı –Robin’in bir zamanlar çıktığı bir adamdı bu, benim onunla çıkmaya başlamamdan aylar evvel– ama geç kalmıştı ve ben de onun Robin’i benimle birlikte görmesinin akıllıca olup olmadığını düşünüyordum. Robin’in meslektaşı ZJ o sabah aramış ve demişti ki, “Durum kötü. Hastaneden taburcu olduğunda eve dönüyor olmayacak.”

“Bu gece onu görmeye gideceğim,” dedim. Sözünün eri olduğumu düşünürdüm ve söylediğim şeyi yapardım. Belki sözünün eri olmaktan çok sihir gibi bir şeydi bu.

“İyi edersin,” dedi ZJ. Tiyatro bölümünün kürsü başkanıydı ve örnek bir koca gibi işi o üstlenmişti, çünkü bunu ondan Robin istemişti; ZJ’nin onun kaderine ağlayıp durmaları şimdiden sona ermişti. Seksenlerde bir erkek arkadaşını AIDS’e kurban vermişti, dolayısıyla, şu son birkaç ayki yasal ve tıbbi karar mercii olma haline tümüyle o kadar aşinayım ki, dedi, hissetmiyorum bile.

image

Ve bir de baktım bekliyorum, yakında yedi buçuk, sonra da sekiz olacak ve Robin’i yorgun, metal hastane yatağında uyuyorken hayal ediyorum, sabahında da daha enerjik olacağını. Beklediğim adam geldiğinde ona dedim ki, “Biliyor musun? Çok geç oldu. Belki en iyisi Robin’i daha enerjik ve daha uyanık olduğu sabah vakti ziyaret etmek. Tümör zavallıcığın kafatasına baskı yapıyor ve onu sersemletiyor.”

“Sen nasıl arzu edersen,” dedi adam. Ona ZJ’nin söylediklerini, yani Robin’in hastaneden çıktığında artık eve dönmeyeceğini aktardığımda, adamın kafası karıştı. “Nereye gidecekmiş ki?” Robin’le uzun süre değil, sadece birkaç haftalığına çıkmışlardı ve onu anladığı söylenemezdi. “Garajını görsen, domuz ağılı gibi,” demişti bir keresinde. “İçindeki ıvır zıvırı görünce gözlerime inanamadım.” Gözüne gireceğim hissiyle, onu onaylarcasına başımı salladım; benim garajımın hali de pek iç açıcı değildi ya neyse. Bilinemez bir cazibenin tesiriyle diğerlerine üstün gelmiştim. Ama farkına varıyordum ki bu adamı şaşkına çeviren bir tek ben değilim ve çok yakında ben de anlaşılmaz ve itici biri haline geleceğim. Bu üniversite kasabasındaki heteroseksüel orta yaşlı kadınlar arasında flört dediğin böyle oluyordu anlaşılan: görece uygun bir adam, hepimizi devriye geziyordu. “Ben paylaşmaya varım. Paylaşmakta iyiyim,” derdi Robin, gülerek.

“Ama ben değilim,” dedim. “Hem de hiç iyi değilim.”

“Geç oldu,” diye tekrarladım adama ve iki cintonik hazırlayıp mumları yaktım.

Burada tanıdığım her kadın içer – her gün. Analarımızın yaşadığı hayatı reddedelim derken, anne sevgisinin elektrik kaçağını onların asla bulunamayacağı yerlerde ararken bulduk kendimizi: cin, erkekler, üniversite, kendi annelerimiz ve birbirimiz. Her birimizin akademik nakil-organı, çok uzakta bir yerde karargâh kurmuş sanat savaşçısı (ya da buna inanıyorduk) olduğu arkadaş grubumuzda, başına henüz feci bir şey gelmemiş bir ben vardım.

Ertesi gün kiraz tonlarda giyindim. Portakal ve altın. Robin’e getirecek işe yarar bir şey yoktu, ama yine de bir buket kâğıttan krizantem yapıp plastik bir kaba koydum ve ıslak kâğıt havluyla sabitledim. Tam kapıdan çıkıyordum ki telefonum çaldı. ZJ idi. “Şimdi Robin’e gitmek için çıkıyordum,” dedim.

“Kendini yorma.”

“Ah, hayır,” dedim. Bir an gözlerim karardı.

“Dün gece geç vakit öldü. Sabaha karşı ikiye doğru.”

Plastik bir sandalyeye çöktüm ve plastik kabın içindeki krizantemler ikiye ayrılıp yere düştü. “Aman Tanrım,” dedim.

“Biliyorum,” dedi.

“Onu dün gece görecektim ama geç oldu ve sabah vakti, o dinlenmişken gitmenin daha iyi olacağını düşünmüştüm.” Feryadı koparmamak için kendimi zor tutuyordum.

“O konuyu düşünme artık,” dedi.

“Berbat hissediyorum,” diye bağırdım, sanki önemli olan buymuş gibi.

“İyi gitmiyordu. Bu onun için bir lütuf.” Teşhisten çöküşe çok hızlı geçmişti, biliyordum. Ders vermekteydi, sonra bir anda yeni kemo iyi gitmemeye başladı ve o, diğer hastalardan virüs kapar endişesiyle acil odasının hemen dışında, beton zeminde yatıyordu. Sonra diğerlerinin virüslerinin cirit attığı bildiğimiz hastaneye yatırıldı. Neredeyse bir haftadır oradaydı ve gidip onu görmemiştim.

“İnanılır gibi değil.”

“Biliyorum.”

“Peki, sen nasılsın?” diye sordum.

“Oraya gitmek bile elimden gelmiyor,” dedi.

“Eğer bir yardımım olacaksa lütfen ara beni,” dedim anlamsızca. “Cenazeden beni haberdar et, olur mu?”

“Elbette,” dedi.

Yukarı çıktım ve üstümdeki kiraz rengi elbiselerimi çıkarmadan yatağa girdim. Hâlâ adamın kokusunu alabiliyordum. Yorganı başımın üstüne çekip öylece yattım, vücudumdaki her bir kas sımsıkı gerilmişti. Hareket edemiyordum.

Ama dalmış olmalıyım, hem de epey bir süre, çünkü aşağıdan kapı zilini duyup yorganı yüzümden çektiğimde hava kararmıştı, gerçi bugünler güneş saat dörtte batıyordu, o nedenle pencereden dışarı bakıp saati öğrenmek pek mümkün değildi. Yürüdükçe ışıkları yaktım –yatak odası, koridor, merdivenler– ve kapı ziline doğru ilerledim. Ayazlığın ışığını yaktım ve sonra da kapıyı açtım.

Isabel ve Pat karşımdaydılar. “Cin ve rickey kokteyli getirdik,” dediler, ellerindeki torbaları işaret ederek. “Hadi, Robin’i görmeye gideceğiz.”

“Robin öldü sanıyordum,” dedim.

Pat yüzünü ekşitti. “Peki, tamam,” dedi.

“O hastane berbat bir yer,” dedi Isabel. Prostetik kolunu takmamıştı. Koreografisini başkalarının yaptığı parçalar dışında, artık hiç takmıyordu. “Ama şimdi eve döndü ve bizi bekliyor.”

“Bu nasıl mümkün olabilir?”

image

“Kadınlar ve onların evceğizleri işte,” dedi Pat. “Çevrelerinden kopmaları kolay değildir.” Pat birkaç yıl önce ciddi bir kalp krizi geçirmiş ve o coşkulu kişiliği ile kısa dönem hafıza fonksiyonları kaybolmuştu, ancak periyodik olarak o yaralı, sağalan beyni umutsuzca aranıp bir şalter buluyor, kaldırmasıyla da harikulade manik bir taşkınlığa uyanıyor, “Sanki yıllardır uyuyorum,” diyordu eski Pat geri gelmiş gibi, sonra da bu tip sözleri boyuna yineleyerek, insomniak, geveze ve sürekli bir hatırlama halinde tablolarını boyuyordu, ta ki bir anda tekrar gümleyip pasif ve suskun haline geri dönene kadar. Okuldan malulen emekli olmuş, ona tam zamanlı göz kulak olan bir öğrenciyle yaşıyordu.

“Belki hepimiz cini kaçırdık,” dedim.

Bir dakikalığına sessizlik oldu. “Kazayı mı kastediyorsun?” dedi Isabel, suçlarcasına. Kolu, bir araba kazası yüzünden yaralanmıştı. Bir cerrah ve stajyer doktorlardan oluşan takım kolu geri dikmiş, ama kol deri greftlerinden kanamaya devam etmişti ve acı veriyordu –sonrasında seyirci önündeki ilk dansında, ki bir ipte boyuna dönüp sallandığı bir solo performanstı, yere kan damlaları saçılmıştı– ve bir yılı doldurduğunda, beraberinde gelen hafif bir kodein bağımlığının ardından, aynı cerraha gidip bütün kolu almasını istemiş, denediğini, ama artık pes ettiğini söylemişti.

“Yo, hayır,” dedim. “Bir şey ima ettiğim yok.”

“O zaman ne duruyorsun, hadi gelsene!” dedi Pat. Şalter yine kalkmıştı anlaşılan.

“Robin bizi bekliyor.”

“Yanımda ne getireyim?”

“Ne mi getireceksin?” Pat ve Isabel kahkahayı bastılar. “Dalga geçiyorsun, di mi?” dedi Pat.

“Dalga geçiyor,” dedi Isabel. Parmaklarıyla, üzerimdeki portakal süveterin yenini yokladı. “Baksana, bu renk sana yakışıyor. Nereden satın aldın?”

“Unuttum.”

“Ben de öyle, iyi mi!” dedi Pat. Ve Isabel’le birlikte yine makaraları koyverdiler.

Ayakkabılarımı giydim, ceketimi kaptım ve onlarla çıktım.

Isabel, tek kolla arabayı Robin’e sürdü. Oraya vardığımızda ev tamamen karanlıktı ama sokak lambaları bir kez daha cadımsı bir tuhaflığı ortaya seriyordu. Robin masallar üzerine piyesler yazdığı için bahçenin orasına burasına, bizzat masallarda geçen ağaç ve çalılıklardan dikmişti: elma, ardıç, fındık ve gülibrişimi. Ancak maalesef, bunları yetiştirmek için uygun enlemde değildik. Kazığa bağlansalar da, sabitlenseler de mücadeleci, dallı budaklıydılar; yılın bu zamanlarında yapraksız ve bükük halleriyle insanda öldükleri hissini uyandırıyorlardı. Baharı beklemeliydi.

Bir adam, bu deli divane bahçe düzenlemesi dururken, ne akla hizmet onun garajına odaklanırdı ki? İstediğiniz bahaneyi bulun: hiçbir jüriyi ikna edemezdiniz.

Bu bir yana, Robin varken neden başka şeye odaklanırlardı ki?

Yol kenarına park ettik, Robin’in de arabasının durduğu yere, çünkü garajı hiç kuşkusuz kilitli olmalıydı – garajın tek penceresinin önüne yığılmış kutular karanlıkta bile görülebiliyordu.

“Anahtar paspasın altında,” dedi Isabel, gerçi ben bunu bilmiyordum ve onun bilmesine şaşırdım. Pat anahtarı buldu, kapının kilidini açtı ve hep birlikte içeri girdik. “Işıkları açmayın,” diye ekledi Isabel.

“Biliyorum,” diye fısıldadı Pat, gerçi ben bilmiyordum.

“Neden ışıkları açmayacakmışız?” diye sordum, yine fısıldayarak. Kapı arkamızdan kapandı ve sessiz, zifiri karanlık evde öylece kalakaldık.

“Polis,” dedi Pat.

“Yo, polis yüzünden değil,” dedi Isabel.

“O zaman ne?”

“Boş ver. Bir dakika sabredersen gözlerin alışır.” Orada durup soluk alıp verişlerimizi dinledik. Bir şeyleri devirmemek için kıpırdamadık.

Derken koridorun uzak ucundan gelen küçük bir ışık kaynağı odanın karşımızdaki ucuna vurdu; ışığın geldiği yeri tam göremiyorduk ama bir anda ortaya çıktı Robin, neredeyse eskisi gibiydi, tek fark boynunun etrafına beyaz koton bir eşarp sarıp bağlamış olmasıydı. Beyaz fonda dişleri aşıboyası yeşili renginde flüoresan gibi ışıyordu, ama bunun dışında kraliçe gibi, tepeden bakar gibiydi, hepimize gülümsedi, ben de dâhil – ama bana karşı tereddüt eder gibiydi sanki. Sonra parmağını dudaklarına götürüp başını salladı, biz de susup tek kelime etmedik. Bize doğru yürüdü.

“Geldin,” sessizce söylenmiş ilk sözcüğüydü ve bana yöneltilmişti. “Seni az farkla hastanede kaçırdım.” Gülümsemesi açıkça gergin ve yargılayıcı bir hal almıştı.

“Üzgünüm,” dedim.

“Mühim değil, sana anlatırlar,” dedi, Is ve Pat’i ima ederek. “Biraz acayipti zaten.”

“Epey acayipti,” dedi Pat.

“Peki ya sonuç?” diye fısıldadı Robin. “Kucaklaşmak yok. Ölüm sonrası ile tüplerin girip çıkması arasında her şey azıcık belirsizdi. Başımı dik tutmamı sağlayan tek şey bu eşarp.” Rengi solmuş olsa da duruşu mükemmeldi, koyu kızıl saçları geri gelmişti, uzun ince kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Her zamanki gibi giyinmişti: siyah bir blucin ve mavi bir süveter. Tek kelimeyle, yepyeni bir şekilde kraliyet hanedanına özgü bir soğukluğu vardı ki bunu her zaman ölümle bağdaştırmış olduğumu ayrımsadım. Sandalyeleri çektik ve oturduk.

“Cin-rickey hazırlasak mı?” diye sordu Isabel, içki ve yeşil limon suyu torbalarına hamle yaparak.

“Buraya gelmek istedik ve her birimiz yanında bir şey getirdi,” dedi Pat.

“Getirdik mi?” dedim. Hiçbir şey getirmemiştim. Onlara ne getireyim diye sormuştum, onlar da gülüp geçmişlerdi.

Robin bana baktı. “Her zaman hafif devre dışıyızdır, di mi?” Belli belirsiz gülümsedi.

Pat, daha önce dikkatimi çekmeyen kenevir sapı çantanın dibini eşeliyordu. “İşte senin için yaptığım resim,” dedi çerçevesiz küçük bir tabloyu nazikçe Robin’e uzatarak. Resmi göremedim. Robin ona çok uzun süre baktı ve sonra gözlerini kaldırıp Pat’e, “Çok teşekkürler,” dedi. Tabloyu bir anlık kucağına bıraktı ve o zaman onun bembeyaz boş bir tuval olduğunu gördüm.

Ağzımın suyu akarak cin şişelerinin olduğu kese kâğıdına baktım.

“Ve benim de senin için yepyeni bir dansım var,” diye Robin’e heyecanla fısıldadı Isabel.

“Sahi mi?” dedim.

Robin tekrar bana döndü. “Her zaman en son senin haberin olur zaten,” dedi ve irkildi, sanki konuşmak acıtıyormuş gibi. Pat’in tablosunu midesine bastırdı.

Isabel ayaklandı ve sandalyesini yoldan çekti. “Bu parça Robin Ross’a ithaf edilmiştir,” dedi. Sonra da, bir anlık hareketsizliğin ardından hareketlere başladı, her birinde bir şiirin dizesini söyleyerek. “ ‘Bu tümseğe yığmayın / Taparcasına sevdiği gülleri; / Onu bu güllerle şaşırtmak neden? / Ne görebildiği ne de koklayabildiği.’ ” Dahası da vardı, dizeleri söylerken de, tek kolu havada, sıçrayıp tek ayağı üzerinde dengede durdu ve ben, “Nerden çıktı bu şiir?” diye içimden geçirdim. Yani bir ölüye ölümden bahsetmek kabalık değil de neydi, o nedenle Robin’in yüzüne bakıp durdum, idrak ediyor mu diye, ama o kayıtsızdı. Gösterinin sonunda, tabloyu tekrar kucağına bıraktı ve alkışladı. Ben de alkışlamak üzereydim ki, birden caddeden geçen bir arabanın farları oda boyunca ilerledi.

“Polis bu, eğilin,” dedi Isabel ve hepimiz yere yapıştık.

“Evin çevresinde devriye geziyorlar,” diye fısıldadı Robin, sırt üstü halıya yatar vaziyette. Pat’in tablosunu göğsüne bastırıyordu. “Herhalde komşulardan ihbar aldılar. Bir iki dakika kıpırdamazsanız giderler.” Polis arabası caddede kısa bir süre oyalandı, belki Isabel’in arabasının plakasını kaydettiler ve sonra çekip gittiler.

“Tamamdır. Kalkabiliriz şimdi,” dedi Robin.

“Vay be. Yakına geldiler ha,” dedi Pat.

Her birimiz sandalyelere tekrar oturduk ve bunu uzun bir sessizlik takip etti, bir Quaker düğünündeymişiz gibi, zira hemen sonra anladım ki beni işaret ediyor.

“Pekâlâ, sıra bende sanırım,” dedim. “Berbat bir ay oldu bu benim için. Önce seçimler, sonra da bu. Sen.” Robin’i ima ettim, o da çok hafifçe başıyla onayladı, arkasından da eşarbını çekti ve tekrar düğüm attı. “Ayrıca kemanım da piyanom da yanımda değil,” dedim. Isabel ve Pat, ümitsizce bana bakıyorlardı. “Yani… Galiba en iyisi şarkı söylemek.” Kalktım ve gırtlağımı temizledim. Biliyordum ki “Yıldız Bezeli Sancak”ı çok yavaş ve ağıt yakar gibi söylersen, sadece şarkıdaki tavır değil asli noktalaması da değişiyor, böylece şarkı bir protestoya, bir soruya dönüşüyordu. Ara ara çınlatarak, yavaşça söyledim. “Söyle, görebiliyor musun seher vakti, Hür yaşayanların ve kahramanların toprakları üzerinde dalgalandığını?” Sonra yerime oturdum. Üçü de alkışladı, Isabel, elini kalçasına vurarak.

“Çok güzel,” dedi Robin bana. “Daha fazla şarkı söylemelisin,” diye ekledi, belirsizce. Çaba harcayarak, zar zor gülümsedi bana. “Gitme vakti geldi,” dedi ve ayaklandı, Pat’in tablosunu ardında, sandalyenin üstünde bıraktı ve aydınlık koridorda ilerledi, arkasından elektrik düğmesinin kapanma sesini duyduk. Evin tümü tekrar karanlığa gömüldü.

“İyi ki yaptık bunu be,” dedim eve dönüş yolunda. Tek başıma arabanın arka koltuğunda oturuyor, cin şişesinden fırt çekiyor –rickety karışımı falan, ne gerek vardı artık– camdan dışarı bakıyordum. Sonra ileri baktım ve arabayı Pat’in kullandığını fark ettim. Pat yıllardır araba kullanmamıştı. Arka tamponundaki HILLARY’YE GEÇİT YOK stikeriyle bir kamyonet gürültüyle yanımızdan geçti ve bizler, bu mesaja bir gamalı haç işaretine bakar gibi baktık. Hangi ülkede yaşıyorduk ki?

“Cahil herif,” diye şoföre söylendi Isabel.

“Bu bir tuzak, değil mi?” dedim.

“Tuzak olan ne?” diye sordu Pat.

“Bu yer!” diye haykırdı Isabel. “Çalıştığımız iş yerleri! Oturduğumuz evler! Üniversite!”

“Her yer tuzak!” diye tekrar ettim.

Ama buna büsbütün ikna olmamıştık. İçimizden bir yerde, neşe dolu yeniyetmelerdik: doğru hayatlar yaşıyorduk, istediğimiz şeye doğru odaklanıyorduk, bazen sevdiğimiz şeyleri yapıyorduk. Ama kendimiz için de, başkaları için de bir alet çantası gibi yetersizdik. “Robin’i görmek güzeldi,” dedim yine oturduğum yerden. “Gerçekten güzeldi onu görmek.”

“Güzeldi, evet,” dedi Isabel. Pat bir şey söylemedi. O aşırı manik ruh durumundan sonra inişe geçmişti ve araba kullanmak tüm enerjisini alıyordu.

“Sonuçta iyi bir gece geçirdik,” dedim.

“İyi bir geceydi,” diyerek beni onayladı Isabel.

“İyi geceler,” demişti Robin, onu iyi gördüğüm son seferinde, evinin kapı eşiğinde beni karşıladığında. Beni akşam yemeğine davet etmişti ve vog’da pişirdiği yaz sebzelerini yiyerek takılmıştık, onun da bir dönem çıktığı benim adamı sorduğunda aramız sıkıntılıydı ama yine de candandık.

“Ne desem bilmem ki,” dedim, hafif mahzun. O noktada hâlâ yemek masasında oturuyordum ve farkında olmadan bir parmağımı ahşabın harelerinde gezdiriyordum. “Galiba bu aralar o diğer şahsiyetle de görüşüyor – Daphne Kern müydü? Onu tanır mısın? Hani o güzellik uzmanıartı- tüccarlarından?” Kasabadaki tüm restoranlar, kafeler ve kuaförler birdenbire sanat eserleri sergileyip satar olmuşlardı sanki. Bu durum, hizmet sektörünü yüceltiyor ya da sanatsallaştırıyordu. Ben peki, piyanom, kemanım ve şarkı söylememle daha mı iyi, daha mı ilginç oluyordum?

“Daphne’yi bilirim. Bir zamanlar onun hocalık yaptığı dönemde yoga sınıfına katılmıştım.”

“Ciddi misin?” Kendimi kontrol edemedim. “Peki, onda ne çekicilik var söylesene?” Ses tonumdaki yakınmayı gizleyemedim. “Yani, sence de hoş mu?”

“Güzel, hoş, sezgileri kuvvetli,” dedi Robin, gelişigüzel biçimde özellikleri sıralayarak. “Aslında kabiliyetli bir yoga eğitmenidir. Vücuduyla ilişkisi çok kuvvetlidir. Konuşurken bile vücudunu çok kullanır. Bak, dürüst olayım. Muhtemelen yatakta da çok iyi olmalı.”

Buna canım çok sıkıldı ve doğru sol tarafımdan aşağı düşüp ayakkabımın içine kadar indi. İştahım da öyle, büzüşüp küçük bir çakıl taşına dönüştü ve bir zamanlar kalbimi muhafaza eden taşlık arazide oturdu; gerçi kalbim zaman içinde yerine dönecekti ama tatlı zamanı geldiğinde henüz buna hazır değildi.

“Limonlu mereng pasta yaptım,” dedi Robin, yerinden kalkıp yemekleri toplarken. Her zaman pastalar yapardı. Daha az pasta yapsaydı, daha çok oyun yazardı. “Ama maalesef merengi fazla limonu az.”

“Ah, teşekkürler. Ama çok tokum,” dedim önümdeki bitmemiş tabağıma bakarak.

“Üzüldüm,” dedi Robin, sesinde hafif bir kaygı tınısıyla. “Daphne hakkında o sözleri söylememeliydim galiba.”

“Ah hayır,” dedim. “Sorun yok. Önemli değil.” Ama az sonra gitme vaktimin geldiğini hissetim ve tek bir fincan çay içtikten sonra ayaklandım, onunla birlikte bir iki tabak çanak temizledim. Çantamı bulup kapıya doğru ilerledim.

Kapı eşiğinde durdu, yenmemiş limonlu mereng pasta elindeydi. “Bu arada, eteğin harikaymış,” dedi haziran gecesinde. “Portakal tam senin rengin. Portakal ve altın.”

“Teşekkürler,” dedim.

Sonra, hiç beklenmedik bir şekilde, bir anda pastayı havaya kaldırdı ve dosdoğru yüzüne yapıştırdı. Tepsiyi çektiğinde, mereng savrulmuş kar öbekleri gibi tenine asılı kalmıştı. Köpüğü kirpiklerini ve kaşlarını kapladı ve kızıl saçlarıyla da birleşince bir anlığına o kaçık Kraliçe Elizabeth gibi göründü.

“Çok da umurumdaydı ha!” dedim, başımı sallayarak. Yeni arkadaşlara ihtiyacım vardı. Daha fazla konferansa katılıp daha fazla insanla tanışacaktım.

“Ben de hep bunu yapmak istemişimdir,” dedi Robin. Yüzündeki mereng maskesi hiç de palyaçoluk değil, tekinsiz bir hava veriyordu ve beyaz köpüklerin ardından konuşan ağzı, bir balık ya da kukla gibi, sanki apayrı bir yaratıktı. “Bunu her zaman yapmak istemişimdir ve şimdi yaptım işte.”

“Baksana,” dedim. “Gösteri sektörü gibisi yok.” Araba anahtarlarımı bulmak için çantamın dibini kazıyordum.

Uzun saçları başının üzerinde uçuşur, mereng parçaları ayazlığın zeminine saçılırken, pek havalı bir şekilde reverans yaptı. “Her şey,” diye ekledi, maskesinin ardından, “her şey, her şey, yani şu sektörle ilgili hemen hemen her şey demek istiyorum,” – ağzının kenarından sarkan ufak bir pasta parçasını yuttu- “cezbedici.”

“Bravolar,” dedim gülümseyerek. Anahtarlarımı bulmuştum. “Şimdi izninizle yaylanıyorum.”

“İzin sizin,” dedi, pasta tutmadığı eliyle bir jest yaparak. “İleri marş!..”

Çevirmen: Cem Alpan
*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.