Haw – Kemal Varol

 

“Zaman çok garip bir şeydir. Geriye doğru saydığında başka, ileriye doğru saydığında başka geçer.”

“Ayaklarım sahibi ben değilmişim gibi her gün ona gidiyordu artık. Ona, sokağın başına, parti bayrağının altında gurur ve asaletle duran Melsa’nın gözünün içine bakıyordum. Arada bir sokağın ucunda park eden ve parti binasına girip çıkanların fotoğraflarını çeken sivil polislere havlıyor, parti binasının penceresinden kendisine atılan yiyecekleri midesine indiriyor, sanki aşktan hiç haberi yokmuş gibi bacaklarını yere uzatıp zamanı kokluyordu.”

“Uzaklarda bir yerlerde, bir tepenin yamacında söylenmiş, bir tek koyu kahverengi toprağın duyduğu, rüzgarın sağa sola yetiştirdiği, ağaçların yaprak yaprak büyüttüğü ulu sözlerim olmadı hiç. Yamuk ağızlı çenebazlar gibi konuşamam ben. Bu yüzden ağzımı açıp tek bir kelime bile söyleyemedim ona.”

“Toprağın altında kemik değil, çok uzun zaman önce aceleyle saklanmış bir ekmek parçası değil, yıllar önce toprağa karışmış bir canlının çürümüş bedeni de değil, her tarafından dökülen, adeta kırk yamayla birbirine dikilen bir hikaye yatıyormuş.”

“Tablaların üzerinde kol saati, tarak, ayna, kaçak sigara, çakmak, yedek kupon, tesbih, esans, numaralı gözlük, saat pili satan yaşlı adamlar gördüm. Dükkan kepenklerine asılmış rengarenk elbiseleri beğenmeye çalışan dövmeli kadınlar gördüm. Birbirinin üzerine devrilecekmiş gibi yan yatan, üçüncü kattaki pencereleri bile korkulukla kaplı evlerden başını uzatan genç kızlar gördüm. Sıvası dökülmüş, tavanları kabarmış balkonlarda sağa sola sallanan ıslak çamaşırlar, kederle oynaşan çamaşır ipleri gördüm.”

“Koca bir meydana vardım en sonunda. Meydanın ortasında bir heykel. Ulu Önder, atına binmiş savaşa gidiyordu. Parmağıyla Güney’in de güneyini gösteriyordu sanki. Daha ileride bir sinema vardı. Sinemanın etrafında dolaşırken, kapısında askerlerin nöbet tuttuğu koca bir bina gördüm. Fotoğraf ve kamerayla çekim yapmanın yasak olduğunu üç dilde tekrarlayan kırmızı bir levha. Oradaydılar. Her zaman tetikteydiler. Her yerdeydiler. Azalacaklarına daha da artıyorlardı. Tekrar koşmaya başladım.”

“Savaşın en kötü tarafı, bir zaman sonra kimin haklı olduğunu unutturmasıydı.”

“ ‘Unutamayız’ demiş dedem. ‘Neden unutamayalım ki?’ diye sormuş babaannem. ‘Savaşın en kötüsü belleklerde devam edenidir,’ demiş.”

“Gözlerini açıp hayretler içinde bana baktığını görürürm ama yine de senin hikayenin önünde sesimi çıkarmadan beklerim.”

“Ama bazen herkes göçüp gitse de hikayesi kalırmış geriye.”

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.