Hayat – David Wagner

 

“Hayat, yepyeni bir açıdan cesaretin, endişenin, mutluluğun, kısaca varoluşun kitabı! Bir imzayla yaşamı uzatabilmek: Organ nakli! Karaciğer bekleyen bir adam, nakil öncesi ve sonrasındaki düşünceleri, algıları, sezgileriyle farklı sorulara dokunuyor. Birazcık rahatsızlık çokça umut vererek yaşamın kendisinden, ölümün varlığından ve mutluluktan söz ediyor. Bakış açısı ve diliyle sorgulatan, ironisiyle gülümseten bol ödüllü Hayat, çağdaş dünya edebiyatının en yetenekli isimlerinden David Wagner’in Türkçedeki ilk yapıtı.” Hayat’tan okuma parçası yayımlıyoruz.

1
Uyanıyorum ve nerede olduğumu bilmiyorum. Burnuma bir hortum takılı, temiz ve serin hava, buruk bir tadı olan dağ havası, içime akıyor. Yarı yarıya buz tutmuş bir orman deresi ulu çamların arasından şırıl şırıl akıyor, donarak beyaza bürünmüş çimenler güneşte pırıldıyor – belli ki gözlerimin önüne bir takvim resmi getiriyorum. İnlemeler ve birbirine karışan sesler duyuyorum, bir damlama ve hışırtı duyuyorum, sol kolumun üst kısmında bir el hissediyorum, yapışıyor, evet, beni tutuyor, beni sıkı sıkı tutuyor – sonra da yine bırakıyor. El değilmiş, çok geçmeden fark ediyorum, otomatik bir tansiyon aletiymiş; manşonu her on beş dakikada bir şişiyor, tansiyonu ölçüyor, kaydediyor ve sonra yeniden iniyor. Birisi şişme yatağa üflüyormuş gibi geliyor kulağa. Bu şişme yatakta denize sürükleniyorum.

2
Kıyıda durmuş, el sallıyorlar. Beni bekliyorlar, bir araya toplanmışlar; annem, büyükannem, Rebecca, Alexandra, üniformalı büyükbabam ve daha önce hiç görmediğim için ilk bakışta tanımadığım büyük-büyükannemle büyük-büyükbabam. Beni selamlamaya gelmişler, sahilde durmuş el sallıyorlar, evet, gerçekten, seslendiklerini bile duyuyorum, şöyle sesleniyorlar: Hoş geldin, işte buradasın – ama sonra büyükçe bir dalga kırılıyor ve beklediğim gibi beni sahile atmıyor, hayır, dip akıntısı beni yeniden denizin açıklarına çekiyor, çok açıklarına; kıyıyı hızla gözden kaybediyorum.

3
Kabuk bağlamış gözlerimi açıyorum, her şey bulanık. Renk lekeleriyle dolu bir oda – ama bu, gözlüğümü takmamamdan kaynaklanıyor olabilir, diye aklıma geliyor. Nerede olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Bazı şeyleri yine de seçebiliyorum, tek yapmam gereken gözlerimi hafifçe kısmak: Sağda bir pencere var, solda bir kapı, kapı açık duruyor. Etrafımda çok fazla cihaz, kablolar, üç-dört monitör, bir bipleme duyuyorum. Komuta merkezi mi? Uzay gemim hoşuma gidiyor, öyle hafifim ki yerçekimi yok, uçabilirim.

4
Şehrin tepesinde hava aydınlık, süzülerek aşağıya bakıyorum. Görüyorum ve bir anda her şeyi hatırlıyorum, hiçbir şeyi unutmamışım. Kliniğin düz damları, beyaz çakıl taşları, kanal, elektrik santrali ve raylar, bütün bunları görebiliyorum, yatıyorum, şehrin üzerinde uçuyorum – tenime, bu yatağa dönmeme daha dakikalar, saatler ya da günler var.

5
Yok canım, mezarlıkta yatmıyorum, toprakta yatmıyorum. Hava aydınlanıyor, sonra yeniden kararıyor. Hastanede bir yatakta yatıyorum, tekerlekli bir yatakta, itilerek dışarıya çıkarılabilirim. Başımı çevirince gökyüzünü görüyorum. Gökyüzü bugün beyaz, çıplak kayın dalları ön tarafa sarkıyor. Pencere üstten aralanmış, soğuk hava temiz ve tatlı kokuyor, kuşları duyuyorum, çok şey vaat eden seslerle cıvıldıyorlar. Bir güneş ışını bulut örtüsünü delip geçiyor, arazinin öbür tarafında, kırmızı tuğla duvarın arkasında, See Caddesi’nin ötesinde bir mezarlık var, ben oraya gitmiştim.

6
Sırtım yıkanıyor, dişlerim fırçalanıyor. Hiçbir şey yapmama gerek yok, tek yapmam gereken yatmak. Yemek yememe bile gerek yok, hemşire bana astronot yiyeceği getiriyor, vücudun ihtiyaç duyduğu her şeyi içeren sıvı öğünler. Astronot içeceğinde muz tadı var. Artık biliyorum, çok net olarak biliyorum: Bu oda gerçekten benim uzay gemim, ben de Mars yolundayım. En azından Mars’a kadar yolum var. Yörüngeler uygun bir konum alsa bile bir yılı bulur. Ya da daha fazla. Hazırlıklıyım, kalıyorum.

7
Gözlüğüm ortaya çıktı. Takıyorum, etrafıma bakıyorum ve tekrar çıkarıyorum. Bütün bunları o kadar da net görmek istemiyorum galiba.

8
B.’yi soruyorum ve burada olmadığını öğreniyorum, izindeymiş. Bir gastroenterolog odaya giriyor ve varis kanamasını durdurmayı nasıl başardıklarını anlatıyor. Endoskopik ligasyon yapılmış, yani kanayan yemek boruma bir hortum sokulmuş, hortumun içinde bulunan alet sayesinde, genişleyerek patlayan damarların üstüne lastik klipsler yerleştirilmiş, böylece kanayan damarlar kıstırılmış. Şanslıymışım, bu yöntem çıkalı uzun zaman olmamış. Daha yirmi yıl önce bu tür kanamalarda yapılacak fazla bir şey yokmuş. Birkaç litre kan kaybetmişim, hemoglobin değerim kötüymüş, karaciğer değerlerim ise, mideye bu kadar çok kan dolmasından sonra yaşanan protein şokuna da bağlı olarak, daha kötüymüş. Ama yaşıyorum.

9
Bir hasta, ben onu göremiyorum ama açık kapıdan duyuyorum, odalarda saat asılı olmamasından yakınıyor. Zamanın ne kadar hızlı ya da ne kadar yavaş geçtiğini gözlemlemek istiyormuş. Hâlâ geçiyor mu acaba? Eğer geçiyorsa, hangi yöne doğru? Bu konuda pek de emin değilim artık.

10
Yoğun bakımdan gastroya, normal gastroenteroloji servisine naklediliyorum. Burada, gülmekten kendimi alamıyorum, gastronomlar yatıyor. Bir sabah öğlene kadar bir aşçı benimle birlikte odada yatıyor, sonra taburcu oluyor, onu bir garson takip ediyor. Garson bana bütün Doğu Berlin meyhanelerini sayıp döküyor: Truxa Bierbar, Bornholmer Hütte, Metzer Eck, Oderkahn ve Trümmerkutte – bu sonuncusu o zamanlar Kastanien Bulvarı ile Oderberger Caddesi’nin köşesinde, bugün fotokopicinin bulunduğu binadaymış, anlattığına göre bir batakhaneymiş. Adam opera kafesinde garsonmuş ve opera kafesinin garsonu olarak, ki Doğu Almanya’da garsonlar kudretli insanlardı, her yerde kafayı çekebiliyormuş. Bedava. Eh, bugün bunun acısı çıkıyor, diyor.

Garsonun eve gitmesine izin verildi, şimdi yanımda bir kasap yatıyor. Kasap kırk beş yıl kasaplık yapmış, epeyce uzun bir süre, epeyce bol miktarda et. Evet, her zaman iyi yedik, diyor, hiç açlık çekmedik. Ne var ki son on yıldır işten pek de zevk almaz hale gelmiş, yirmi dört yıl çalıştığı kasap dükkânı kapanmak zorunda kalmış, ardından bir sucuk fabrikasında çalışmış. Orada ürettiği şey, yani, özel hayatında bunu yemek istemezmiş. Geçen yıl on altı hafta serviste yatmış. Çok şeye göğüs germiş, birbirimizi rahat bırakıyoruz.

11
Hemşirelerden biri odaya girip hademenin geldiğini söylüyor. Sonografiye gitmem gerek, ama yatakta kalabilirim. Klinik ne kadar da geniş bir alana yayılmış. Kilometrelerce uzunlukta koridorlar, neredeyse bütün binalar birbiriyle bağlantılı, yerin altında yatak otobanları var. Hastane yatağı aslında bir taşıt, dört tekerleği var, o bir ambulans, yattığım yerde kayarak ilerliyorum, beni uzun hollerden geçirip asansöre sokuyorlar. Alışveriş arabasını düşünüyorum, sonra bebek arabasını, bugün beni bir Afrikalı itiyor. Asansörde ve orta yolun altındaki geçitte, üzerimizde kestanelerin kökleri, kendi kendine şarkı söylüyor. Ne söylediğini ve bunun hangi dil olduğunu soruyorum. Fildişi Sahili’nde konuşulan bir dil, diyor, ben sormaya devam edince de, Paris’te, 19. arrondissement’da doğduğunu, ama Fransız olmasına rağmen Fransa’ya ve Fransızlara tahammül edemediğini anlatıyor. On sekiz yıl orada yaşamış, bu ona yetmiş, temelli; bunların hepsini Fransızca söylüyor.

Ben de bir zamanlar Paris’te oturmadım mı, Barbès’te, Boulevard Rochechouart’ın sağında; her gün Goutte d’Or pazarından geçmedim mi? Ben yatıyorum, o itiyor. Bir hastasının yolda ölüp ölmediğini sormak isterdim, ancak cesaret edemiyorum.

12
Yoksa öldüm mü? Bunların hiçbiri beni ilgilendirmiyor mu? Öylece bakıyor muyum? Belki de şu anı sadece hayal ediyorumdur, öbür dünya ise, bir yatakta yatmak ve hayatın bölümlerini hatırlamak zorunda kalmaktır, istesem de istemesem de. Dün ya da önceki gün cenazem vardı, ama belki de daha bugündür. Ya da yarın.

13
Odada yine serum bağlanıyor, onu duymuyorum, sadece damladığını görüyorum ve onu seyrediyorum.

14
Kasap anlatıyor, eskiden yüz elli beş kiloymuş, yemek yemeyi çok severmiş, gelsin butlar, gitsin biralar, bunun sonucunda karaciğeri yağlanmış, şimdi yenisini bekliyor. Karın boşluğunda sıvı birikiyor, sürekli karnında iki kasa sıvıyla dolaşıyor, yataktan inleyerek çıkıyor, yine de hâlâ ayağa kalkabiliyor. Eh, diyor, artık longplay almaya da gerek yok.

Bu cümle kafamda dönüp dolaşıyor. Bir longplay daha alsam mı? Değer mi? Çocuğun yeterince büyümesine ne kadar var? Ve ne kadar zamandır, longplay’i birden kelime anlamıyla alıyorum, kendime plak, LP almadım? LP bir zamanlar önemli, çok bilinen bir kısaltmaydı, müziğin henüz satın alındığı günlerde LP satın alanlar neredeyse yetişkindi, LP satıcıları müzikten anlardı, tek tük hit şarkı için heyecanlandıkları ve single satın aldıkları evreyi arkalarında bırakmışlardı. LP para demekti, çok para, neredeyse bir aylık harçlık.

15
Ziyaretçiler çiçek getiriyorlar, çok geçmeden ortalık çiçekçi dükkânına dönüyor. Ya da cenaze törenine. Buketler gece dışarıya, kapının önündeki hole konulmuyor artık, ben çocukken hastanede böyle yapıldığını görmüştüm. Bunu sorduğum hemşire, yeterince işleri olduğu cevabını veriyor, hem hiç de gereği yokmuş. Ara sıra oda havalandırıldığı sürece, ki çok daha önemliymiş bu, her hasta yeterince oksijen alırmış.

16
Çocuk ziyaretime gelmiyor, annesi onun beni böyle görmemesi gerektiğini düşünüyor. Haksız değil, ben de kendimi böyle görmek istemiyorum.

17
Yeni yatak takımlarını severim. Nevresim ve çarşaf insana hem sert hem yumuşak, her zaman da temiz gelir. İhtiyaçlarım karşılanıyor, bakımım sağlanıyor, benim için her şey yapılıyor, bana yardım ediliyor, iyiyim, hep daha iyiye gidiyorum, kurtuldum.

18
Yatak komşum kulak içi kulaklığını takıp televizyon seyrettiğinde, bazen ben de seyrediyorum ve acayip şeyler yapan acayip insanlar görüyorum, sessiz televizyonun tadını çıkarıyorum. Ekran tavana asılı; komodinlerimizin üstünde duran eski moda, fildişi rengi telefon cihazlarının tuşlarıyla kumanda ediliyor. Ne var ki burada televizyon seyretmek eğlenceli değil; ağır, kare biçiminde tüplü monitör fazlasıyla yukarıya monte edilmiş, ayrıca kanal değiştirmek zahmetli, her değişim için yeni, karmaşık bir tuş kombinasyonuna basmak gerekiyor, bunun üzerine ekran kararıyor ve karanlık kalıyor, istenen kanal dört saniye sonra çıkıyor. Ancak bazen de çıkmıyor. Dört saniye hastanede bile çok uzun bir süre olabilir, o yüzden zaplamak zevkli değil.

19
On üç yaşındayken birkaç hafta hastanede yattığımda, babam küçük Sony’mizi sürükleyerek getirmişti. O zamanlar henüz odalarda televizyon yoktu, en azından benim hasta yattığım hastanede yoktu, hele çocuk servisinde hiç. Küçük, portatif bir aleti olan yanında getirir ya da bir tane getirtirdi. Annemin çalışma odasından gelen, komodin için aslında fazla büyük olan benimki, uzay mekiği Challenger’ın nasıl havaya uçtuğunu bana gösterdi. Onu sürekli havaya uçarken görüyordum, tekrar tekrar parçalanıyordu, bir havai fişek, ilk büyük televizyon felaketim – resimleri şimdi kafamda bir sonraki büyük televizyon felaketinin, yıkılan İkiz Kulelerin resimleriyle karışıyor. Kuleler çöküyor, uzay mekiği havaya uçuyor ve birden bana öyle geliyor ki, sanki daha o zamanlar, çocuk servisinde, Challenger o talihsiz kazayı geçirdiğinde, uzay yolculuğu konusunun böylece kapandığını anlamıştım. Uzay yolculuğu altmışlı yılların geleceğiydi, dünün geleceğiydi, gerçekleşmeyen bir gelecek. Artık kimse aya gitmiyordu, kimse Mars’a doğru yola çıkmıyordu.

(…)

Çevirmen: Ayça Sabuncuoğlu

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.