Hayat Irmağının Kıyısında – Diydem Deniz Koç

 

“Diydem Deniz Koç, öykülerinde kurmaca gerçekliğin olanaklarını başarıyla kullanıyor, özenle yarattığı öykü atmosferi ve zengin betimlemelerle oluşturduğu anlatım diliyle, bizlere yasamın farklı yüzlerini, farklı yolculuklarını gösteriyor.” diyor Jale Sancak kitap için. Hayat Irmağının Kıyısında isimli öykü kitabından Siste Yürüyenler başlıklı öyküyü yayımlıyoruz.

Siste Yürüyenler

Ansızın yanımda beliren bir adamı dinliyorum uzun zamandır. Söylediğine göre elçiymiş kendisi. Kim olduğunu çok iyi bildiğim ama hiç görmediğim biri tarafından çağırılıyormuşum. “Allah Allah! Kim bu?” dedim kendi kendime. Düşündüm, bulamadım. Sonra nereye, nasıl gideceğimi bilmeden yola çıkamayacağımı söyledim ama sözlerime aldırmadı. Elçiye zeval olmaz nasılsa! Yolu takip etmemin yeterli olduğunu söyledi. Sözcükleri oldukça ısrarcı ve o kadar karşı konulmazdı ki dayanamadım, çağrıldığım yere gideceğimi söyleyiverdim. Sözlerim ağzımdan dökülmemiş, aklımdan geçenleri kendim bile duymamıştım ki elçi ortadan kayboldu. Gözümün açılıp kapanma süresi bile bu hızla yarışamazdı, yemin ederim. O heybetli adam nasıl oldu da yok oldu anlayamadım. Peşinden koşup, evden dışarı çıktım. Sağa, sola baktım; kimsecikler yoktu. Gitmişti. Şöyle yola doğru bir bakınayım belki uzaklaşmadan yakalarım, diye düşünüyordum ki bir de ne göreyim; ayakkabılarım yok! İşte o an anladım adamın neden ortadan çarçabuk yok olduğunu. “Benim gibi ufak tefek yapılı birinin ayakkabıları senin ne işine yarar be gafil” diye bağırdım. İçeriye girip başka bir ayakkabı almak istedim. Kapıyı açmaya çalıştım, açılmadı. Kilitli de değildi ki! Kapıya tekme attım. Omuz attım. Faydasızdı. Açılmıyordu. Etrafta ayağıma geçirebileceğim bir şey var mı diye aranırken birkaç adım attım ki bir de ne göreyim; ne ayak tabanıma bir şey batıyor ne de etimi taşlar kesiyor. Ayakkabılı halimden bile rahatım. Bu saatten sonra tüm yükümün altında ezilenlerin neyine yarar üzerlerini kaplayan deri parçası. O kadar sinirliydim ki. Elçiyi bir yakalayayım, soracağım bana çektirdiğinin hesabını! Nereden gitmiş olabilir ki? Bahsettiği yoldan gitmiştir herhalde.

Yürüyordum yürümesine de her şey bildiğimden farklıydı. Ağaçların rengi mat, toprak kuru, gökyüzü renksiz. Gittikçe yoğunlaşan bir sis kaplıyordu her yanı. Ellerim buz gibiydi ama üşümüyordum nedense. Eskisi gibi düşünemiyordum da. Her yer bulanık! Yılların hüznü çökmüş, yalnızlık sinmiş bu yoldaki dinginlik ve zamansızlık bedenimi de kaplamaya başladı. Ağzımda bir kuruluk gırtlağıma kadar!

Görevini yerine getirmek isteyen bir asker gibi cepheye doğru ne kadar zamandır sürüklendiğimin farkında değildim. Sisin içinde bir parlaklık gördüm. Işıktı bu! “Yalnız değilim galiba!” Heyecanla ışığa doğru koştum. Oraya ne kadar çabuk ulaştığıma kendim bile inanamadım. Elinde meşale tutan bir adam yolda yürüyordu. Beni gördüğüne sevindiği her halinden belli oluyordu. Fakat hiç durmadan öylece yoluna devam etti. Ben de durmadım. Sağına geçip yürümeye devam ettim. Kısaca selamlaştık. Adamın is sinmiş bedeni yanık odun gibi kokuyordu. Elleri, yüzü, teni karaydı. Demek ki aynı çağrıyı alan tek kişi ben değildim. Meşaleyi sordum. “Elçi yanımda bunu götürmem gerektiğini söyledi” dedi. Benden bir şey istemiş miydi acaba? Aynı elçi değildi belki. Ayaklarına baktım hemen. Ayakkabıları yoktu. Aynı adam mı gelmişti yanımıza yani? Onun da mı ayakkabılarını çalmıştı? Kafam karıştı. Belki onunla bir işi vardır benle yoktur dedim içimden. Mesleğini sordum. Para ile ilgili bir şeyler anlattı. Anlatırken pek bir gururluydu tavırları. Karşısında ezileceğimi sandı ama yanıldı. Zaten anlattıklarından da bir şey anlamadım.

Sürekli sisten bahsediyordu adam. Bilinmezlik çok korkutuyordu herhalde onu. Sarp yokuştan aşağı indikçe iniyorduk. Hızlandıkça hızlanıyorduk. Hava da gittikçe soğuyordu sanki. Bazen çok hafif bir rüzgâr esiyordu. Sis dağılacak, meşale sönecek gibi oluyor; adam gülümsüyordu. Alev şiddetlenince adamın yüzündeki gülümseme kayboluyordu. Herhalde alevin sönmesini istiyordu. Bu kadar yol gelmişken sönmesini istemek, neden? Fakat soramadım ona. Sönmeyeceğini ikimiz de biliyorduk nasılsa. Sustum, yürümeye devam ettim.

Ara ara bir şeylerden bahsediyorduk. Yüzeysel, genel şeyler. Pek anlaştığımız da söylenemezdi ya. Bilinmeze doğru yürüyen, yol üzerinde karşılaşmış iki kişi ne konuşabilirdi ki? Kocaman kayaların arasından fare gibi geçiyor, atlıyor, zıplıyor, çamura batıyorduk ama pislenmiyorduk. Üşümüyorduk, yorulmuyorduk da. Sadece çok korkuyorduk.

Zamandan, mekândan kopuk kızgınlıkla dolu duygularımız omuzlarımızda birikiyordu. Büyük bir kayanın daha üstünden atlayıp düzlüğe çıktık. Uzaklardan gelen bir su sesi kulağımıza çalındı. Boğazımdaki kuruluğu gidermek için sabırsızlanarak daha hızlı ilerledim. O da aynı hızla peşimden geldi. Gördüklerimiz ikimizi de şaşkınlığa boğdu. Nefesimiz kesildi. Akan ırmağı görüyor, duyuyorduk ama ona ulaşmamız imkânsızdı. Saatlerdir yokuş aşağı inmemize rağmen kocaman bir dağın tepesindeydik. Aşağıda görünen her şey küçücüktü. Ama dağın tepesinde oturmuyordum ki nasıl gelmiş olabilirdik buraya? Bu kadar yüksekten suyun sesini de duyamamamız gerekirdi. Neyse… Yıkılmıştık. İçinde bulunduğumuz durumu zikretmeye ikimiz de korkuyorduk. Geri dönmek istiyorduk ama yapamayacağımızı da biliyorduk. Bu nedenle öngörümüzün yerini alan hayal kırıklıkları umutlarımızı törpülerken yürümeye devam ettik. Başka ne yapabilirdik ki zaten?

Kafalarımız önde konuşmadan ilerliyorduk. Başka bir ses… İrkildik. Bize yetişmeye çalışan birinin sesiydi bu. İnce, tiz, narin… Bir kadın! Biraz duraksar gibi oldum, beklemek istedim. Baktım yanımdaki adam hâlâ yürüyor. Ne yapacağımı şaşırdım. Ben de durmadım, sadece “yavaşlayarak yürümeye devam edelim” dedim adama. Kabul etti. Çok geçmemişti ki kadın bize yetişti. Sağıma geçip yürüyüşümüze katıldı. Sırtında kocaman bir çuval taşıyordu. Beyaz giysisi yüzünü iyice beyaz gösteriyordu. Ayakları çıplaktı. Onu da bizim gibi çağırmışlardı sanırım. Çuvaldakini sordum. “Yıllardır topladığım ateş böcekleri” dedi gülerek. “Hepsi canlı!” Şaşırdım. “Ver bana” dedim, “yük olmasın sana ben taşıyayım.” Çuvalı tuttuğu yere daha da sarılarak “Senelerdir ben topluyorum onları. Nasıl korunacağını da nasıl taşınacağını da en iyi ben bilirim. Yük değil onlar! Hem nurun yükü olur mu hiç?” dedi bana kızarak. Niyetimin kötü olmadığını anlatmaya çalıştım, dinlemedi. Sustum. Konuşmadık uzun süre.

Artık üç kişiydik. Yan yana yürüyen üç kişi! Diğer ikisi birbirlerinden pek hoşlanmamışlardı. Ben her ikisine de eşit mesafedeyim. Pek konuşmuyoruz. Kadın da adam gibi sisten çok korkuyor. İnsanlar sisten ne zaman bu kadar çok korkar oldular dedim içimden. Oysaki adaletin üstü çok uzun zamandır sisle kaplıyken kimse korkmuyor, kimse konuşmuyordu. Sessizlik boğuyordu beni. Konuşacak yeni şeyler bulmaya çalışıyordum. Heinz’ın karısının ilacı  hikâyesini anlattım. Sonra biraz tartıştık, onda da pek anlaşamadık.

Kadının yanımıza gelmesiyle birlikte yönümüz de değişmişti. Artık yukarı tırmanıyorduk. Hava kararmaya başlamıştı. Kararan hava ve sis önümüzü görmemizi zorlaştırıyordu. Sırılsıklam olmuştuk. Gözlerim ayaklarıma takıldı. Bir biri görünür oluyordu, bir diğeri. Tozlanmışlardı. Adamla kadının ayaklarına da baktım. Onlarınki de aynıydı. Bari ayakkabıları ihtiyacı olan birilerine verseydi. Kendi ihtiyacımızı gördüm. Kendi dediğime kendim güldüm. Neden güldüğümü sordu adam. “Az önceki mevzuya” dedim. “Neydi ki o?” dedi. Hatırlayamadım. Tüm bunları unutmak eskileri hatırlamak istedim biran. Hatırlayamadım. Elçi gelmeden önce ne yaptığımı düşündüm. Bulamadım. Sahi az önce ne konuşmuştuk ki biz?

Farklı düşüncelere sahip insanlardık, birbirimizden ötesini göremediğimiz sisle kaplı bir yolda nereye gittiğimizi bile bilmeden yol alıyorduk. Damarlarımıza zerk edilen korku da artarak tüm bedenimize yayılıyordu. Hiç beklemediğim bir anda adam atılarak konuşmaya başladı. “Gideceğimiz yer hakkında bir şeyler duymuştum ama size söylemek istemedim.” İçindekini dökerse rahatlayacağını bilerek ısrar etmemize bile fırsat vermeden anlatmaya başladı. “Eğer istediklerini yapmaz, söyleneni götürmezsek orada bize eziyet edeceklermiş. Soğukla, zifiri karanlıkla yapılan bir azap varmış duyduğuma göre” dedi. Birbirleriyle konuşmayan ikili birbirlerinden laf alarak konuşmaya başlamışlardı. Kadın hemen atıldı. “Yılanlara, akreplere sokturacaklarmış etlerimizi. Her yerimiz şişecek, acıdan yerlerde kıvranacakmışız.” Adam daha da hiddetle devam etti. “O da bir şey mi her gün daha da şiddetlenecekmiş bu eziyetler. Susadıkça irinli sular içirilecek, uçurumlardan aşağı atılacakmışız. Kemiklerimizin her birinin kırılmasını duyacakmışız teker teker.” Her söz sonrası el kol hareketleriyle birbirlerini doğruluyor, destekliyor, hiç susmadan arka arkaya konuşuyorlardı. Sesleri de gittikçe gürleştiriyordu.

“Açlıkla terbiye edeceklermiş bizi.”

“Hiç yiyecek vermeyeceklermiş.”

“Midemiz sırtımıza yapıştığındaysa zakkum zehri içirerek içimizi, bağırsaklarımızı parçalatacaklarmış.”

“Kan kusacakmışız.”

“Gözlerimiz dağlanacakmış.”

Bir kadına bir adama bakıyor, duyduklarımın etkisiyle de ruhum gittikçe inceliyor, göğsüm daralıp, nefes almakta güçlük çekiyordum. Zorlukla topladığım gücümle “Susuuuun!” diye bağırdım. Hepimiz ilk defa aynı anda durduk. Sonra tekrar yürümeye başladık. Bütün sözcükler bir anda kesilmişti. Kendime geldikten sonra aklımda hep aynı soru dönüp duruyordu. “Benden de bir şey istemiş miydi?”

Uzunca bir süre suskun yürüdük. Sağımdaki kadın sırtındaki çuvalı itinayla taşıyor, solumdaki adam da ateşin sönmemesi için sürekli elindeki meşalenin konumunu değiştirerek, alevi korumaya çalışıyordu. Dönemeci döndüğümüzde hiç beklenmedik bir şey oldu. Sis bir anda dağıldı. Görmeyen gözler görür oldu. Bir süre sonra fark ettik ki aslında sis dağılmamıştı da biz onun üzerine çıktığımız için öyle sanmıştık. Gözümüzün alabildiğince büyüklükte bir alan, o alana yayılmış milyarlarca insan… Herkesin arkası dönük bekliyorlar, konuşmuyorlar. Korkum katlanıp büyüyerek ayaklarıma hükmetti. Durdum. Yanımdaki kadın ile adam yürümeye devam ettiler. Benim aksime diğer insanları görmek onları rahatlatmıştı herhalde. Zaten bir süre sonra da kalabalığın arasına karışıp gözden kayboldular.

Anlayamıyor, gördüğüm manzaraya inanamıyordum. Tedirgindim, olduğum yere çivilenmiş gibiydim. Öylece burada kalsam, beklesem! Peki, ne zamana kadar? Yolun ortasında durmama, onlara sorular sormama rağmen yanımdan gelip geçen insanlar bana hiç ilgi göstermiyor, görmüyor, duymuyorlardı. Varlığımın farkında bile değillerdi. Meğer arkamızdan gelen ne çok insan varmış! Eve dönmek belki daha iyi bir karar diye düşünüp arkamı döndüm. Birkaç adım attım ki önümü sis duvarı kapladı. O an duyumsadığım dehşeti tarif bile edemem. Sonra ne mi yaptım? Hemen geri dönüp, koşarak kalabalığa karıştım.

*Bu okuma parçasının yayını için Bence Kitap’a teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.