Ergun Hiçyılmaz – Hayatın Şarkı Söylediği Yıllar

 

Kim okuyabilmiştir Makber’i Hamiyet Yüceses gibi? Ya kim o incesaza ruh bahşedebilmiştir Tamburi Cemil Bey kadar? Peki ya o güzelim bazı parçaların güftesini sevdiğimiz hale kimler getirmiştir? Bu güfteleri besteleyenler, söyleyenler kimlerdir? Ya Selahattin Pınar üstat Bir Bahar Akşamı’nı bestelerken nereden ilham almıştır? Bu ve benzer soruların cevabını müziğin çok yetkin kişileri anlatmaya, yazmaya bir ömür verdiler ve müziğin çeşitli bölümlerde incelenmesi bu ömrü verenlerin özveriye dayalı meşakkatli yolculukları ile ortaya çıktı. Türkiye İdil Biret’i, Suna Kan’ı ve daha nicelerini gördü. Sanatında ve toplumsal bakışında en hızlı adımlarla koşan ve asla ödün vermeyen nice yıldızlar geldi geçti. Hafız Burhan’ı, Dede Efendi’yi ve dünyanın en büyük caz sanatçılarından biri sayılan Muvaffak Falay gibi yıldızları bilen Türkiye, şimdi yeni yeni yıldızlar üretiyor. Çıkması ile kaybolması arasında büyük zamanlar olmayan “kayan yıldızlar” bunlar… Peki Abdullah Yüce, Piç Osman, Seyyan Hanım, Sevinç Tevs, Âşık Mahsuni, Malatyalı Fahri veya Celal İnce ne olacak? Ressam, şair, bestekâr, desinatör ve ses sanatçısı gibi bütün kültür niteliklerine sahip olan Zeki Müren mi star örneği, yoksa tombaladan çıkanlar mı? Gazeteci-yazar Ergun Hiçyılmaz sınıflandırılmış bir güldeste olan “Hayatın Şarkı Söylediği Yıllar” ile sizlere eşsiz bir “musiki” ziyafeti sunarken aynı zamanda şimdiye dek fazlasıyla ihmal edilmiş olan bir boşluğu dolduruyor. Ve bu eşsiz çalışmayı şu sözlerle taçlandırıyor: “Biz dinlemekle hürmetimizi göstermeye çalışıyoruz. Müziğin gerekli sınıflara ayrılması ve bu yönde ele alınması üstatların işi. Çünkü biz adabına göre dinleyenlerdeniz.” Bu güzel kitaptan seçilen parçaları sunuyoruz…

Büyümeye Çalışan Bir Çocuk

Benim radyolu günlerim genellikle pek aydınlık değildir. Hayatın karanlık ve dinlediğimiz şarkıların hüzünlü olduğu, hiçbir sevdanın da mutlu sona ermediği yıllarda büyüdük.

Bizim kuşağın neden hüzün çocukları olduğunu seferberliğe, şeker, gaz veya diğer gerekli maddelerin yokluğuna bağlayıp tezler geliştirenler, sonuçta ekonomik yokluğun da bedensel yoklukla beraber büyüdüğünü öne sürdüler. Büyüyen çocuklar değil, yokluktu.

Ama bütün bu sefalet görünüşü beraberinde mantığın pek kabul edemeyeceği güzellikler sunabiliyordu.

Bu nasıl iş, bu nasıl başkaldırıştı?

Eskişehir’de, Porsuk çağlaya çağlaya Akarbaşı’ndan Odunpazarı altına dönüyor, oradan da Köprübaşı’na ve küçük baraja ulaşıyordu. Hışımla geleceğe ilerleyen, önüne ne bulursa katan ve kendine isyan eden bu Sakarya parçasını ben ilk kez İnönü’den itibaren orada gören denize hasret bir çocuktum. Yıllar beni bu Porsuk Çayı’ndan alıp, Samatya Narlıkapı’ya sürükleyecekti.

Babam Hasan Fehmi, Devlet Demiryolları’nda tesviyeci olarak çalışmış, seferberlik yıllarında işçiye verilen ne kadar kurtlu yiyecek maddesi varsa sendikacı olarak karşı çıkmıştı. Elbette yiyeceğini sağlıklı isteyenler arasında babam tek adam değildi. Ama tek olabilme arzusu, tek parti bakışından kök süren bir mirasla Eskişehir’e de el uzatmıştı… Ve insanlar birbirini yiyordu.

Lise yıllarımda ticaretten anlamayan ama bu eksikliği sanat, spor ve edebiyat zenginliği ile tamamlamaya çalışan “kafalı” bir genç olmak yolunda ilerleyecektim.

Dedem Emin Arpacı ben doğduğumda ölmüştü ve hatırlatıldığı kadarı ile Arpacı sülalesi içinde varlığını değirmenlere, arpa buğday stoklarına değil Cumhuriyet adaletine yatırmış bir zamane ermişiydi. Bilgi ve kültür değirmenlerinde para değil, doğruluk öğütüyordu. Ama sadece bununla beslenemezdik ki!

Savaşın kapıya dayandığı yıllarda zeytin külahla satılıyor, bir paket margarin, tozşeker, kaybolmuşlar arasında ön sırayı tutuyordu. Demlenen çaylar, tekrar balkonda kurutulup yeniden sofraya geliyordu. Şekerin yerini kuru üzüm almış, “Şakir Zümre” sobasında kızartılan ekmekler, yer soframızda “şükür”le yer alıyordu.

Alt kattaki Remzi eniştem, Emine teyzem ve üst kattaki anneannem Ünzüle, annem Fatma Muazzez, İhsan ve Adnan dayılarım ve sonraki yıllarda eşleri ile çocukları bizim iki katlı konağın sakinleri arasına katılacaklardı. Karşımızda müftünün arazisi vardı ve iki nesle bir hayat verecekti. Alabildiğine büyük arazide mısır koçanları da, aşklar da büyüyordu. Geceleri saklambaçta nasıl da kaybolmuş, mendil kapmada nasıl eşlerimizi kapmıştık?

Çocukluğumu, akrabalarım ve komşularımla ne kadar büyük bir aile olduğumuzu şu satırları yazarken daha bir anlıyor ve öbür tarafını hatıralarıma bırakıyorum.

Şimdi “ara nağmesi” yapmanın tam sırası olduğunu hissediyorum ve şöyle bir paragraf açıyorum:

Başkaldıran bir babanın en azından başını eğmeyen çocuklarından biri olacaktım. Paltom yoktu, geleceğin cesaretini giyinmiştim.

Boyum, tam beslenmeden yoksun olduğu için bana basketbolun kapılarını kapamıştı.

“Kafalı” çocuktum ya, futbola yönelmiştim. Çok iyi kafa atan büyük Macar futbolcusu “Koçis” olacaktım.

Neyse gençliğimin bu kısmının spor hayatımın önemli bir faslını teşkil ettiğini söylemekle yetineceğim. Bu başka bir fasıldır ve ritmi bozacağı için bu makamda yer alması mümkün değildir.

Ne yapmak lazım?

Boyu yarım metreye yakın önü hasır kaplı ve “dalgaları fazla” “Ağa” radyoyu açmaktan başka çarem yok. Dikkat ederseniz Aga demedim, bilerek Ağa radyo diyorum. Sektör tanıtımları ne yapsa halkın bu ağa deyişini ortadan kaldıramadı. Üstelik ağalara yakışan bir benzetiş yapılması da dolaylı reklam olarak çok işe yaradı.

Radyonun İnsanları

Radyolu dönemle birlikte müzik tekrar terk ettiği hanelere geri dönüyor ve savaş yıllarının silip süpürdüğü hayat yeniden doğuyordu.

Dinleten varsa, dinleyen de olacaktı.

45’likler ve 33 devirli LP’ler, taş plakların yarasını sarıyor, eski besteler, yeni seslerle tekrar yükselişe geçiyordu.

Işıl ışıldı gazino neonları. Gecelerine de sahip çıkan İstanbul, sahipsiz olmadığının bir başka ama elzem olan bir repertuvarını takdim ediyordu.

Rengârenk ve alabildiğine cezp edici afişlerden çıkıp gelen “Eski Dostlar”, yeni dostlarıyla tekrar buluşmuştu.

Belki sahneden hayata seslenen eski bir fasıl olabilirdi. Yeni heyetler, eskiden çıkıp gelmiş ve müzikli bir hayatın hiç bitmeyecek yeni bir faslına geçmişlerdi.

Kapkara bulut kümesinden çıkıp aydınlığa erişmek isteyen güneşin direnişi kadar cazibeliydi ortalık. Yoksulu da zengini de aynı duyguyu paylaşmaya hazırdı. Karanlığa ortak olanlar, aydınlığı paylaşmak istiyordu. Her şeyde birleşemeyenler bir şeyde birleşiyorlardı: Hayat…

Sadece yaşayan için değil, yaşatanlar için de varitti bu hakikat.

Yaşayan insan, yaşatan şehirdi.

Ben, bu şehri eski şehirden sonra yeni şehirde tanıdım. Tambur çalanları, ney üfleyenleri, kemanı ile bir ses verenleri, özetle hem dinletenleri hem de dinleyenleri.

Sadece kantolar dönemi ya da devr-i Müren değil, hayatım hep fasıldan fasıla geçti.

Cengiz (Şahin) bu çakıltaşları ile dolu müzik kumsalında defalarca çeşitli vesilelerle gördüğüm inci tanelerinden biriydi. Sınıflamayı sevmem ama belki de birincisiydi. Bu fakirin Şerif Arzık’lı “Radyo Gazetesi”nde Vatan Cephesi’ne iltihak edenlerin listesini dinlemekten paslanan kulağı nasıl müzik zengini olmuştur bilinmez.

Mesele sadece eskiye merak, antikaya sevgi, kitap ve müzik ephemerasına bağlılık değildi. Onun Beyazıt’taki Camili Han’da bu yolun yolcuları ile açtığı “eskici”de satılmayan sadece insandı. Ama insana ait her şey olacaktı. Büyük müzisyenlerin güfteleri, besteleri, hatta elbiseleri kadar taş plakları, ses kayıtları her şey orada yer alıyordu.

Beyazıt’tan Çukurcuma’ya uzanan, uzaklık olarak kilometreleri bulan bu dostluk, inanılmaz şekilde pekleşti ve anlayışlarımızı yakınlaştırdı. Ne kazandığını önemsemeyen ama geçmişi paylaşan bir anlayışla, bu defa Avrupa Pasajı’nda onun delaleti ve ısrarı ile komşu olacak ve sonrasında genel olarak söylemek gerekirse asla birbirimize sırtımızı dönmeyecektik.

Ondan neler gördüğümü, neler öğrendiğimi ve paylaştığımı ifadeden mahrum bulunuyorum. Bunların dışında benim çok değere ulaşmamda hep yanımda olmuş ve en azından bu kadar kıymetli hatıraya sahip olmamı sağlamıştı.

Kantolar Tarihi’ni, Bir Demet Yasemen – Zeki Müren’i yazmamdaki ısrarı ve teşvikini belgelerle bestelemiş, dönem insanları ile beni buluşturmuştu.

Asırlardır maziyi eski zamanların kıyafetleri ile örten ve neredeyse sesini kaybeden şehirdi İstanbul.

Ancak muhteşemliği tartışılmaz muazzam ve topyekûn kucaklayışı ile insanları çağıran ve “taşı toprağı altın” bakışı ile onlara sahip çıkan bu şehre yaşayanlar da sahip çıkacaktı.

Sahibini arayan şehir ile şehrine sahip çıkan insanlar hayatın ritmini yakalayacak ve yaşamanın şarkısını beraberce söyleyeceklerdi.

Hayatın şarkı söylediği yıllardı.

İstanbul kendisini İstanbul eden o canlı dostlarına tekrar kavuştuğu için alabildiğine mutlu olabilirdi. Ve ihtimal ki, İstanbul o eski zaman dostları ile İstanbul olduğunu anlıyordu.

Oysa hanımefendili, beyefendili bir geçmişten küfürlü bir dünyaya geçişi nasıl da hızlandırmıştı hayat.

Cengiz hafta sonları lacivertleri giyiyor, kravatını takıyor ve müzik aleti elde Adalar’dan Bakırköylere uzanan hayat faslını şikâyet etmeden tırmanıyordu.

Hiç yorulmadı, hiç yüksünmedi ve müzik dostluğunu hep pekiştirdi.

Özlem duyduğum ama erişemediğim, müziğin bu pratik hayatında, ondan makamların ya da notaların değil, mufassal bir malumatın sahibi oldum.

Dünkü hayatla bugünkü hayat arasında sıkışıp kalanlar hep aynı özleyişle hem maziyi hem de o mazinin hakiki dostlarını istiyorlardı.

İstanbul’da yalnız olmadığımı hatırlatan ve sık sık başıma vurarak ritim veren Cengiz’i sadece müziğin değil, hayatın bir “usul”ü olarak kabul ederim.

O zaman “usul”den söylemeliyim.

Beni var edenlerden biridir Cengiz. Bu kitap da öyle oldu ve Cengiz’in eli değdi. Umarım iz bırakacaktır.

Girizgâh

Şüphesiz onlar birbirini tanıyorlardı. Belki İstanbul veya Ankara Radyosu’nun merdivenlerinde karşılaşmışlar, belki aynı stüdyoda “Pazar Eğlencesi”nde yer almışlardı.

“Solistler Geçidi”ne katılmış, eski bir fasıl heyetinin mensubu veya “Çocuklar İçin” programının masal kahramanı olabilirlerdi.

Başkalarını eğlendirmek, keyiflendirmek ve onlarla hayat bulmak amacı, geçmişin radyosundan muhteşem bir biçimde aksetmişti. Akseden sadece o programlar değildi. Belki tekdüze bir hayatın bütün renklerini kendi açılarından ortaya koyan ve “Sadece kendim için yaşamıyorum” diyenlerin aksisedası ne kadar da belirgindi.

Sis perdesi dağıldıkça birer birer ortaya çıkmaya başlamışlardı. Dünden bugüne birbiri ardına koşup gelenler, sadece bizim değil, evrensel sanatın vazgeçilmez isimleriydi.

Hissedilen, sahip çıkılan sadece Dede Efendi, Itri, Tamburacı Osman Pehlivan, Hacı Arif Bey vs. yıldızlar değildi.

Kimi Libarece, kimi Edith Piaf’tı. Maurice Chevalier veya Yves Montand veya Josephine Baker de olabilirdi. Ertha Kit, “Üsküdar’a Giderken”de bütün siyahlığına rağmen, inanılmaz bir sahne beyazlığı getiriyordu. Sadece söylemeyen, söyleten oluyordu.

Paris’te Folies Berger, Lido ve Olimpia’da yaşananların benzerlerini İstanbul yaşatmıştı. Saray Sineması’nın galalarında benzer isimler Avrupa’yı Türkiye’ye getirmişti.

Öncesinde Amerikan Tiyatrosu tüm gelişmelere gişe açan bir gece mekânı olmuştu. Sonrasında gece eğlencelerinde dur durak bilmeyenler yeni açılan gazinolara koşacaktı. Maksim’ler, Cumhuriyet’ler, Kazablanka’lar, Bebek’ler ve diğerlerinin neonları giderek sanat dünyasını aydınlatacaktı.

Münir Nurettin hâlâ eskimeyen sesiyle yeniye bakıyordu. Zeki Müren yine düşler âleminden sahneye salıncakla inecek ve bunu “Son Beste”ye kadar sürdürecekti. Hamiyet Yüceses “Her Yer Karanlık” ile sahneyi ışıl ışıl yapıyor, Esmer Güvercin Safiye Ayla maziden günümüze kanat çırpıyordu: “Çile Bülbülüm Çile.” Sevim Tanürek’in aramızdan ayrıldığını kimse söyleyemiyor, Yılmaz Öztuna veya Çinuçin Tanrıkorur’un musiki hayatlarına eşdeğer ciddiyette bir musiki hayatı tasavvur etmekte zorlanıyordu insanlar.

Sanki hepsi eski zaman fotoğrafhanesindeydi. Canlı bir albümden çıkıp tek tek geliyorlardı.

Uzaklarda bir yerde “Bülbül”ün sesi vardı. 5 yaşında sahneye çıkmış ama o ölçüde musiki olgunluğuna ulaşmış Neşe Karaböcek, “Makber”i Hafız Burhan kadar ölçülü okuyabiliyordu.

Kulaklarını alabildiğine açmıştı yaşayanlar… Duymak istiyorlardı, görmek istiyorlardı olup biteni. Onlara kır çiçeklerinden bir demet vermek, konfetiler yağdırmak ve imzalı bir fotoğraf almak için koşuyorlardı.

Güzelliğin çirkinliğin örtüsü altında kaldığı dönemleri de yaşamıştı toplum.

Ne galalar kalmıştı, ne ucuz halk matinesi, ne de tıka basa dolu konser salonları. Lahmacun ile rakı içenler, çatal bıçakla tempo tutup, çıplaklığa kâğıt mendil atanlar ile ceket yakanların salyalı ağızlarında Tamburi Cemil’ler, Refik Fersan’lar veya Zeki Müren’ler meze olmuştu. Sanat salyalı dudakların ve tabaktaki mezelerin içinde eriyip gidiyordu.

Tepkilerin ve hissedilenlerin bir ayrımı yoktu. Mesele halk müziği, sanat müziği, Batı müziği türünden klasik biçimlendirmeden öze doğru uzanıyordu.

Unutulmaz, Unutulmaz

Banu Kırbağ “Unutulur” demişti eskilerden gelen sesiyle… Yanılmıştı ve güzelden yana hiçbir şey unutulmamıştı. Sanatçılar sadece sesi ile değil, söyledikleri ile hatırlanıyordu. Nasıl söylediği kadar ne söylediği de önemliydi. Banu’nun tarafımdan önemsenmesi bir şey olmayabilir ama onun beni önemsemesi çok şeydir. O zaman yürekten söylemeliyim: “Unutturamaz seni hiçbir şey, unutulsam da ben.”

Melike Demirağ “Arkadaş” olabilmenin yenisi eskisi olmadığını, İskender Doğan “Kan ve Gül”ün, Attila Atasoy “Dilenci”nin, Nur Yoldaş da “Sultan-ı Yegâh”ın tekrar yaşadığını gösteriyordu.

Ercan Turgut “Ben seni bulduğum gün kaybettim” diye “Tövbe” ediyor, “Hasret tükenmez gibi, kavuşmak bir dakika”ydı ama Semiha Yankı ile yıllar boyu sürecekti. Çiğdem Talu’yu “Köy Düğünü”nde Kartal Kaan tekrar yaşatıyordu.

“Unutama Beni” diyen Esmeray’dı, “Unutamam seni” diyen de halk… Ben de onlardan biriyim Esmeray. Unutanlardan değil unutmayanlardan olmak ne kadar güzel. İki Ateş Böceği’ni bir daha dinleyin. Ve söyleyin Güzin ile Baha mı, yoksa yeniden söyleyen zat-ı muhterem mi? Ateşböceği ne kadar duru ve güzel. Söylemek gerekirse, ateşler azaldı, böcekler çoğaldı galiba.

Hurşit Yenigün’ün “Dostlar Meclisi” işte bu isimlerden kurulu… Doğrusu bu ya böyle bir meclis de bir daha zor kurulur. Meclis-i Mebusan gibi, bu Meclis-i Musiki de tarih oldu ama tarihe karışmayacak. Bu sayfalar benden sonra da çok okunacak.

Marc Aryan’dan Dario Moreno ile Juanito’ya kadar uzanan eski ama tanıdık sesler hayatımızın bir parçası gibi yaşıyor.

“Canım Vatanım” diyen Juanito “Arkadaşımın Aşkısın”la yeniden bizlerle beraber oldu. Onca yılın hasretine dayanamayan Juanito ile yeniden İstanbul’u ve “Eski Dostlar”ı andık. Gözlerinde hem bulduğunun, hem bulamadığının bakışı vardı.

Cem Karaca’lı, Erkin Koray’lı bir geçmişe konup durdukça “Beyaz Kelebekler” fark ediliyordu. Ömrümüz Selda ile, Timur Selçuk ile geçti. Ayten Alpman bize kalan dün değil, yarın.

Evet yarın, yarından da yakın… Edip… Yüzlerce parçanın, yüzlerce parçalanmış bir dünyanın sadece Edip’i değil, müziğin kalakalmış halkına karşı edepli Akbayram.

Fikret Kızılok için yazacağım çok şey var. Deniz Som ile harikalar dizisi yaptı. Mustafa Kemal, Devrimcinin Güncesi

Orkestralar sadece büyük kentlere mahsus değildi. Yurdun dört bir yanından araklama değil, hakiki müzik duyuluyordu.

Şüphesiz yaşanmış bir hayatı geri getirmemiz mümkün değil.

Ama bu hayatı yaşatanlar kadar değerli olanları beklemek hakkımız.

Ne eskiyi unutalım ne de yeniye dargın olalım.

Müziğin Son Bayramı

“Dikkat! İzdihama meydan vermemek için sayın müşterilerimizin erken teşriflerini rica ederiz.”

Uzayıp giden kuyruklar, seferberlik günlerini andırıyordu. Türkiye’nin başka bir anlamda toplumsal seferberliğe geçtiği dönemlerde kuyruktaki insanlar gaz veya ekmek için değil, müzik için sıraya giriyordu.

Müziğin halka ulaştığı ve halkla paylaşıldığı olağanüstü yılları yaşayanlar, günümüze yankılanan bu mazi ile yetineceklerdi.

Müziğin zengin kadroları ile doyumsuz bir ziyafete koşanların izdihama sebep olduklarını, ortalığın ana baba gününe dönüştüğünü düşünebiliyor musunuz?

Bazı kadınlar saatler sonra gazinoya giriyor, ama yerlerini kaybetmek endişesi ile hem çocuklarının, hem de kendilerinin ihtiyacını salonda gideriveriyorlardı.

Hele Zeki Müren sahneye çıktığında ortalık daha bir karışıyor ve binlerce kadın sevgi ve hayranlığını inanılmaz biçimde ortaya koyuyordu.

Sevginin böylesine bir yansıması ne görülmüş, ne işitilmişti. Ortalık bir çiçek bahçesini andırıyordu. Renklerin havada uçuştuğunu söylesek, ne sanırsınız? Sanatçının çiçek yağmuruna tutulduğunu değil mi?

Değil…

Her şarkı sonunda irili ufaklı, büzgülü ve dantelli, küçük ve büyük, siyah, pembe ve her çeşit renk ve desendeki sayısız külot ve sutyen birer çiçek gibi havalarda uçuşuyordu. Zeki Müren bu değişik çiçek yağmuruna tutulan ilk sanatçıydı. Benzeri sahneler Amerika’da yaşanmıştı. Bu tür hayranlık gösterisi ile Elvis Presley de karşılaşmış ama hiç kimse Elvis için ihtiyacını salonda gidermemişti.

Sanat müziğinin doruğa ulaştığı 1956 ve 1957’de Perihan Sözeri gibi isimler “Ses Kraliçesi” unvanını taşıyordu. Sözeri Kristal’de, Mualla Mukadder, Mediha Demirkıran ve Gönül Yazar Tepebaşı Gazinosu’ndaydı. Tepebaşı’nda Emin Nayman ve Sukuti Bey, Bebek Gazinosu’nda Mustafa Şişman, Küçükçiftlik’te Salih Binbay, Mahmut Alnar (aynı zamanda Kazablanka) patrondu.

Müzik Sarayları

Daha sonraki bayramlarda yeni patronlar ve buna bağlı olarak yeni yıldızlar çıkacaktı. Zeki Müren’i halka indiren sanatçıların “Behzat Ağabey”i ve Mahmut Kavran ile sahneler parlıyordu. “Yıldızın çok parladığı an” ise Fahrettin Aslan’lı Maksim dönemi olacaktı.

Tepebaşı kadrosunda Safiye Ayla, Radife Erten, Mualla Mukadder, Gönül Yazar ve Huriye Altınsır vardı. “Sesle Çizgiler” üstadı Celal Şahin de bu ekipte yer alıyordu. Tepebaşı ekibi ayrıca alafranga programla desteklenecek ve halka cazip gelecek yöntemlere başvuracaktı (Haziran 1955).

Bayram sonraları programlara içkisiz matine yapılıyor ve konsomasyon ücreti 200 kuruşa indiriliyordu. Bahçenin sabahtan gece yarısına kadar açık olduğu duyurulmuş ve ilginç bir yönteme de başvurulmuştu:

“Gece hoparlörle programı takip etmek kabil olduğu gibi müşterilerimiz yemekleriyle gelebilirler. Konsomasyon 40 kuruştur. Ayrıca garson parası yoktur. Telefon: 42690.”

Gazinolar yavaş yavaş sadece Ankara ve İzmir’de değil, İstanbul’da da yeni adresler aramaya başlamıştı. Kitle Aksaray ya da Bebek’in ötesinde de aranıyordu. Sevim Tanürek Yenikapı Çakıl Gazinosu’ndaydı. Umumi arzu üzerine bayram sonrası da konserlerini uzatmak zorunda kalan Tanürek için müşteriler bir hafta öncesinden yer ayırtıyordu.

Ah o müzik bahçeleri.

Beşiktaş’ın dillere destan “Kambur’un Bahçesi” “halk resitalleri”nde Olimpia zenginliğini andırıyordu. Müziğin tam bir “Gizli Bahçe”si idi. O bahçenin yerini yıllar sonra aynı isimle bir başkası alacak ve eski plaklardan geçmişin sesi ve zarafeti yükselecekti. Gizli Bahçe’nin gizemi ve aranır oluşunda müziğin zenginliği vardı.

Ve eski Villa Zarif, Kulüp Batı olmuş ve “Türkiye’nin taşbebeği, gözbebeği” olarak Gönül Yazar’ı Batı müziği kadrosu ile sahneye çıkarmıştı. Saz heyetinden sonra Durul Gence beşlisi, Gülsüm Kamu, Tayfun ve Ömür Göksel ile sahnede yerini alıyordu.

Kitleye müziği sunmak sadece çalanlar, söyleyenler ve işletmecilere ait değildi. Tamamlayıcı unsurlar ya yerini pekleştiriyor ya da yeni anlayışla ortaya çıkıyordu. Çok yönlü sanatçılar Orhan Boran ile, Zeki Müren’i en çok takdim eden Halit Kıvanç bu bütünlüğün en önemli köprüsü olmuşlardı. Spor yazarları sadece futbolcu eskisi değildi o zamanlar. Yazarlar, Kıvanç gibi çok iyi bir mizahçı, spiker, sunucu, televizyoncu olabiliyor ve iz bıraktı mı tam bırakıyordu. Sezen Cumhur Önal, Belafonte ya da Nat King Cole gibi “çikolata yüzlü” sanatçılarla yılları devirmiş ama takdimde radyo ve televizyona nice bayramlar yaşatmıştı.

Zeki Müren, hem sesi hem de bestesi ile çağdaş olmuştu. Hatta içlerinde benim bestemi benden daha iyi okudu diyebilen ve mütevazılığın rahle-i tedrisinden geçen üstatlar da vardı.

Suat Sayın, Necdet Tokatlıoğlu, Arif Sami Toker ya da Serap Mutlu Akbulut, Zeki’li ve Zeki’siz yani her dönemde de yer alıyor, Ercüment Batanay gibi ustalar, bir müzik aletinin biliri olarak değil, musikinin bilirkişisi olarak da sadece bayramlara değil, bütün dönemlere “ses” veriyorlardı.

1950’ler Türk sanat müziğinde en önemli dönemdi. 1953’te Ankara ve İstanbul radyolarının bayram programlarına bakmak ve burada Türk musikisine ne kadar zaman ayrıldığını görmek bile bu yoruma temel teşkil edebilir.

Mesela bu tarihin örnek iki ayına baktığımızda karşımıza onlarca sanatçı çıkar ve hepsi de birbirinden değerli isimlerdir. Bu tarihlerde İstanbul Radyosu Müdürü Mesut Cemil’di. Ruşen Kam da Ankara Radyosu’nu yönetiyordu. Zeki Müren bir bayram programında nihavent makamında bestesini, “Gözlerinin İçine Başka Hayal Girmesin”i okumuştu. Ama kimler yoktu ki o bayram programında…

Mualla Gökçay, Tülin Korman, Radife Ertem, Safiye Ayla, Mefharet Yıldırım, Alaattin Yavaşça, Perihan Sözeri, Müzeyyen Senar, Suzan Güven, Behiye Aksoy, Muzaffer İlkar, Sevim Çağlayan…

1953 yılında Perihan Altındağ Sözeri Turkuaz Gazinosu’ndan ayrılmış ve dört aylık turneden dönen Nigâr Uluerer sahneye çıkmıştı.

Sonraki yıllarda Neşe Karaböcek çok çabuk büyüyen sesini radyolardan odamıza taşıdığında “Makber”i Hafız Burhan, Roza Eskenazi ve Hamiyet Yüceses yetkinliği ile yorumlayacaktı. Küçük yaşına “büyük” ses getirenler ardı ardına geliyordu. Belki de bu sesler müziğin son bayramıydı.

Bahar Biter, Şarkılar Bitmez

Şüphesiz aşklar da “son”baharı yaşar. Kimi sevdaların o sonbaharda yaprak dökümüne kapıldığını biliriz. Ama yine biliriz ki, aşklar bitse de bahar her zaman devam edecektir. Bunun ötesinde bitsin veya bitmesin her şey baharla birlikte yaşayacaktır. Çünkü şarkılar baharla yaşamaya devam etmektedir.

İki gönül bir olunca samanlık seyran olur. Ama samanlık seyran olmadan önce ne olur? Ve nerede olur?

Beyazıt’ın Serasker Kapısı, bir zamanların Taksim Saati’nin önü ya da Sirkeci İstasyonu gibi sevdalıların buluşma alanıydı. Bir tarafı Divanyolu ve Sultanahmet diğer tarafı Laleli ve Aksaray cihetiyle Şehzadebaşı’na akan Serasker Kapısı yani Beyazıt’ın sevda şahitliği çoktur.

Çırpıcı’sı, Veliefendi’si, Nakkaştepe’si gibi meşhur buluşma alanlarına sahip İstanbul’un bir de aracıları da vardır…

Mesela Şirket-i Hayriye vapurları…

Mesela tramvayları gibi…

Tramvaycı, yani vatman boruyu üç defa öttürür ve kamçıyı şaklatıp bağırırdı: “Deh!”

Biletçi bilet kesmek için diğer tarafa gittiğinde bazen ara perde açık kalır, yaşmağını sıyırmış genç kızların yüzü ortaya çıkardı. İlk zamanların atlı tramvayları, orta zamanın tramvayları gibi değildi. Oturaklı, müşterisine uygun ağırlıkta olup, durmasını da kalkmasını da bilirlerdi.

Tramvayda işi bağlayan genç, içcebinden çıkardığı mendilini, kızla göz göze geldiğinde koklardı. Bu allı, morlu, ipekli bir mendildi ve “Yana yana kül oldum, aşkınla bir hoş oldum!” gibi bir anlam ifade ederdi.

Başına “bahar güneşi” geçmiş, resmi ya da gayriresmi, zengin ve fakir, zayıf ve şişman, kadın ve erkek, kız ve delikanlı, sevda maratonunun ilk startını baharda alırdı.

Bütün kış “Karlar düşer, düşer düşer ağlarım” nakaratı ile geçmiş, artık “baharın gülleri açmaya” başlamıştır. Şairler, bestekârlar, ressamlar bu değişimin karşısında nasıl sessiz kalabilirler? Bir bahar akşamı başlayan tanışmalar, tıpkı bir tomurcuğun filizlenmesi gibi büyüyecek ve kim bilir belki de bütün hayat boyunca hatırlanacak aşklar doğacaktı.

Kimileri aşklarını bulduğu anda yitirecek, kısa süren aşkların ardından da dillerde “Nisan yağmuru kadar kısa süren hayatımız” nağmesi dolaşacaktı.

Biri bitse diğeri başlayacaktır. Yıllar geçse de baharla başlayan bu beraberlikler unutulmayacaktır çünkü aşk bestelerde yaşamakta ve terennüm edilmektedir.

*Bu okuma parçasının yayını için Destek Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.