‘Ben sadece mezarlarından kaldırıp giydirdim, onlara elbise diktim sözcüklerden…’

 

Haydar Karataş, Perperık-a Söe – Gece Kelebeği ile girdi edebiyat dünyasına.  Okura, Gülüzar’ın gözlerinden, babasının kesik başını gördükten sonra sözcüklerin, seslerin dünyasından kopan ve gözleriyle bizi Dersim’e tanık kılan Gülüzar’ın gözlerinden sunuyor olan biteni. ‘Olan biten’  Haydar Karataş’a annesinden miras belki de.  Hem kendi yaşantısı ile hem de yazdıkları ile bu ‘miras’ı bize ulaştıranlardan biri Karataş:  Hapiste geçen 10 yıla, yurdundan uzakta, İsviçre’de bir 10 yıl daha eklemiş ve bize o uzaklardan 1938 Dersim Harekâtı sonrasını anlatır.  Romanda kurduğu atmosferin sürükleyiciliği, dilin akıcılığı, bize sunduğu edebiyat keyfinin  yanı sıra politik yaklaşımıyla da benzerlerinden ayrılır Perperık-a Söe. İçimizde bıraktığı buruk tada rağmen, kitabın kapağını kapattığımızda gözümüzün önünde kelebekler uçuşur, romanda adeta resmedilen o coğrafyanın, o dağların, o koyakların üzerinde binlerce kelebek düşleriz. Zira Perperık-a Söe’ler büyümüştür ve hayata, edebiyata neler vereceklerdir daha kim bilir…

Recorder/ Anımsamak sözcüğünün Latincesi re-cordis, ‘’kalbi delip geçmek’’miş.  Gece Kelebeği / Perperık-a Söe’yi  ‘’uzun bir geçmişi anımsamak’’ olarak tanımlayabilir miyiz? Anımsamak ‘’kalbi delip geçmek’’se,  kitabı yazıp bitirdikten sonra ne oldu? Okura nasıl bir ‘’kalple’’ sundunuz Perperık-a Söe’yi?
Aslında ben Perperık-a Söe’yi kendi kalbime hitaben yazdım, başlangıç hikâyesinin benim kişisel tarihimle doğrudan bir bağlantısı var. Yazarken, aman insanlar okusun, geçmişlerini hatırlasın diye bir kaygım olmadı. Benim yaptığım edebiyatı da böyle tanımlamak lazım diye düşünüyorum. Her yazar eserini bitirdikten sonra neler yaşar, doğrusu onu da bilmiyorum, ama ben yazarken çok incinirim, hassas olurum, bazen geceleri kalkar sayıklarım. Gece Kelebeği bittiğinde uzun süre, yalnız başıma dolaştım. Okur artık tek odaklı bilgiyle yetinmiyor. Kendi düşünsel edinimini büyük oranda içgüdüsel oluşturuyor. Daha yalnız bir okura hitap ediyoruz ve o okur, sizin onu yönlendirmenize izin vermiyor. Ben bu duruşu önemsiyorum ve onlara sadece çıplak hikayeyi anlatıyorum, gerisi onların vicdani süreci. Gördüğüm o, okurla kalbi bir ilişki kurdum ve benim metni ele alış biçimimi yalnızlıklarının parçası görürler.

‘Annem iki küçük dalı birbirine bağlayarak, ince söğüt dallarından bir bebek ördü bana. Çok güzel bir bebekti, yapraklardan elbiseler giydirdik, Otlardan saçlar taktık başına. Tütün yaprakları gibi sararmış iki meşe yaprağından bir etek giydirdik bebeğimize. Annem benimle konuşur gibi bebeğimizle konuşuyordu. Bebeğimize isim aradık. Türkçe’de Gece Kelebeği anlamına gelen ‘’Perperık-a Söe’’ ismini verdik. Bu ismi neden verdiğimizi ben de bilmiyordum. Sanırım bebeğimize giydirdiğimiz eteğin, sarımsı iki meşe yaprağının kelebek kanatları gibi durmasındandı. Annem bana anlattığı tüm masalları Perperık-a Söe’ye anlatıyordu.’’ Dersim’in yazılı olmayan tarihi Perperık-a Söe’lere mi anlatıldı?
Dersim hem Anadolu halklarının izini taşır ve hem de Mezopotamya kültürünü içinde barındırır. Resmi tarihle mağdurun yaşantısı gelip bu kavşakta kesişmiş. Bu nedenle, Dersim tarihte olduğu gibi bugün de, Kürtlerle Türkler arasında kalmışlık görüntüsü veriyor. Tabii burada hatalı olan, Dersim’in oluşan bu tarihsel hafızasını 1938’le başlatma yanılgısıdır. 1741’de bölgeye giden Polonyalı gezgin Simon, yukarıda Şiran dağları, aşağıda Arion Irmağı (bugünkü Adıyaman Kahta deresi) batıda Sivas’ın Gürün kazası ve doğuda Varto’ya kadar uzanan dağlık alandaki insanların mevcut diğer insanlara benzemediklerini söyler. Der, “Kürt desem Kürt değiller, Türk desem Türk, Müslüman desem gene değiller, Hıristiyan da değiller,” ben aslında bu muammanın bugün reel politikanın ihtiyaçları temelinde tartışılmasını tamiri zor yaralara sebebiyet vereceğini düşünüyorum. Burası iki kültürün gelip iç içe geçtiği kesit. Türkiye’de böyle çok kültürlü merkezler oluşmuştur Hatay, Çukurova, Urfa, Mardin, Bingöl ve Alevilerin yaşadığı Dersim dağ bölgeleri bu kesişme ve buluşmayı ifade ediyorlar gibi geliyor bana. Dışarından bakınca karma kültür görüntüsü verirler, oysa bu toplumlar farklı bölgelerdeki tarihsel yapıdan kaçarak bir araya gelmişlerdir. Acı ve kaderleri onları sert sembolik değerlerle birbirine bağlamıştır ve bu genelde inançtır. İnsanlar Dersim’de dertlerini dağa taşa anlatmışlardır, Perperık-a Söe bu gerçekliğe denk düşer, anne kızına anlatacağı şeyi bir odun parçasına anlatmasının böyle bir metaforik yanı var. Onların derdini anlatacağı erk kurumları olmadı, belki oradan bir benzerlik kurulabilir.

haydar_karatas_4 haydar_karatas_2

Son yıllarda Dersim’i konu edinen çokça çalışma yapıldı. Dersim’in Kayıp Kızları (Nezahat-Kazım Gündoğan) Dersim… Dersim… (Cafer Solgun), Savrulanlar- Dersim 1937, 1938 Hatta 1939 (Yalçın Doğan) gibi tarih araştırmaları ve Murathan Mungan’ın seçtikleriyle Bir Dersim Hikâyesi…  Dersim anlatılarının gün yüzüne çıkması Perperık-a Söe’lere anlatılan masallarla; çocuklarla, torunlarla yeni kuşakla mı oldu? Dersim, başkalarının, hepimizin duyacağı biçimde konuşmaya ne zaman başladı?
Ben bütün bu çalışmaları geçiş sürecinin edebiyatı olarak görüyorum, aslında Türkiye toplumunun genelinde bu yaşanmaktadır, Kürtler geçiş sürecine silahlı savaşla girdiler, ancak Türkiye’nin diğer azınlıkları, internetin yaygınlığı ile beraber merkezden toplumu dizayn edemeyen bir devletle karşı karşıya kalmamızı sağladı, üniversitelerin, aydınların sıkı sıkıya kontrol edildiği ve devletin toplumun bu kesimlerini kendi ideolojik aygıtının devamı gördüğü bir ortamda, toplum kendi yarasını kendi sağaltma yoluna gitti. Kürt, Laz, Gürcü, Çerkez, Türkiye Araplarında, Ezidi, Süryani, Ermeni, Roman, Dersimliler ve Alevilerde ciddi bir kültürel kabarma dönemi başladı. O kadar tek yönlü düşünmeye alıştırıldık ki, bu çok boyutluluk güvensizlik ve gelecek korkusu uyandırıyor insanımızda. Silah ve otoriter lider algısı düşünsel olarak toplumun kaynaşmasını engelliyor, ancak ben onun da dağılacağını ve yeni bir birlik dili yakalayacağımızı düşünüyorum. Dersim edebiyatı bu yanıyla bu tekli paradigmaya çok güçlü bir karşı duruş sergiledi, ancak bu duruşun ne kadar sağlıklı olduğu ortamın sertliği nedeniyle henüz değerlendiremiyoruz. Dersimliler ortaya konan bütün bu eserlerle aslında konuşmayı öğreniyorlar. Ben bu edebiyata baktığım zaman sanki uzun süre susturulmuş ve birden hadi konuş evladım, denmiş de çocuk cümleyi nasıl kuracağını bilmiyormuş hissiyatı alıyorum. Cümleleri nasıl kuracağımıza henüz karar verememişiz, ses tonumuz henüz konuşma ile sohbet arası, kavga ile diyalog arası gidip geliyor. Sağlıklı edebiyat ancak travmanın dinmesiyle ortaya çıkar, kendimize geçici gözüyle bakarsak gelecek kuşakların sağlıklı bir dil yakalamasına yardımcı oluruz.

Romanınızda  Dersim’deki toprak mülkiyetine ve toprak paylaşımına değinmeler var: Örneğin Fecire Hatun’a erkek kardeşleri baba toprağından pay vermezler, kocasının topraklarına gidip oraya sahip çıkmasını söylerler. Fevzi Müdür bir yandan toprakları tapuya kaydetmektedir. Öte yandan aşiret önderlerinin ‘’ikrarı bozduğu’’ndan söz edilmektedir. Romanın en ilginç kahramanı olan Çöyder Hüseyin ‘’Şu Dersim birbirinin malına göz dikmeseydi (…)’’  der.
Dersim sanıldığının aksine komünal bir yapıya sahipti. İkincisi özellikle iç ve batı Dersim’de, hatta buna batı Dersim dediğimiz Mazgirt hattını da eklemek lazım, topraklar önemli ölçüde Mamikyan Ermenilerine aitti, bütün mesele buradan çıkmaktadır. Bir başka yanlışsa, kimileri sanır Dersim Ermenileri 1. Dünya savaşında sürüldü. Hayır, pek çok Dersimli de bunu yanlış bilir. 1. Dünya savaşında Ermeniler Dersim’e sığındı, ancak ondan öncesi, (ki bana göre Türkiye’de toplumsal kaymalar orada başlar,) 1876 Osmanlı – Rus savaşı sonrası yaşandı ve Dersim Ermenileri bu süreçte sürüldü. Dersim Kızılbaşları hayvancılıkta iyi idiler, ancak toprağı nasıl kullanacaklarını bilmiyorlardı. Hala da bilmezler. Mesela Seyit Rıza ve Diyap Ağa’nın dahi bu tarih sonrası kendilerine ait köyleri oldu. Bu topraklar çok sınırlıdır. Toprak mülkiyetinden ziyade aşiretlerin dağ ve meraları vardı. Anlamak için şöyle diyeyim, bir nevi kantonal sistemdi bu. Bu açıdan baktığımızda, roman toplumsal hiyerarşinin bozulmasını anlatıyor aslında, kızınızı başka aşirete vermişseniz, ya da başka aşiretten kız almışsanız haliyle onların alanında akrabalarınız olmuş oluyor ve oraya sızmaya, oranın gücünü yanınıza almak istiyorsunuz, çünkü bu komünal yapı karşılıklı dengelerle ilişkilerini koruyordu, inançlarından dolayı ovalara inmeye korkuyorlardı, dağ taştan dolayı kavga etmişler. İkrar meselesine gelince, ikrar bozulmuştur, çünkü toprağa bireysel mülkiyet girmiştir, inanç ve gelenek de bozulmuştur, kadın kovulmuştur, oysa bu komünal yapıda kadın çok büyük bir güçtü. Kadın tarihi kavgaları bitirebiliyordu, iki erkek arasındaki kavgada kadın gelip baş örtüsünü onların ayakları dibine attığında bitmek zorunda o kavga, pir, rayber, mürşit ve talip ilişkileri dağılmıştır. Bunların hepsi mülkiyetin devreye girmesiyle olmuştur, kadının rolü de değişiyor.

Prof. Dr. H.Neşe Özgen romanlarınızın bu yanıyla, Dersim hakkında yapılan diğer çalışmalardan ayrı olarak ‘’bu bitmek bilmez çelişkilerin içindeki sınıfsallığı apaçık dillendirdiğinizi’’, ‘’ezber bozduğunuzu’’ söyler. Romanı kurgularken, yazarken ‘’ezber bozacağını’’ düşündünüz mü? Romanı yazarken dönemin sınıfsal karakterine dikkat çekmek gibi bir yaklaşımınız var mıydı, yoksa kafanızdaki mevcut kurguyu yazdığınızda sınıfsal karakter kendiliğinden mi şekillendi?
Benim romanlarımın kurgusu çok farklıdır, öyle bir şey yapmalısınız ki kısa bir anlatıda toplumsal hayatı yansıtabilmelisiniz. Benim romanlarımın aslında karakterlerin hayatını anlatmaktan ziyade, toplumsal hayatı anlatmaktır. Bu tamamen toplumun ekonomi politiği olur, iç karmaşık yapıyı anlatırım. Öyle ezber bozmak için filan değil elbet, çıplak insanı ve onun içinde yaşadığı atmosferi yani toprağı anlatıyorum, yazarken siyasi bir kaygı düşünmem, benim için bir önemi yok bunun, ben gerçekçi edebiyat ya da ne bileyim milli edebiyat türleri gibi birilerine mesaj vermek için de yazmıyorum. Ben olanı yazmak istiyorum, bunu başta kendim için yapıyorum, kendim o hayatı canlandırıyor ve o geçmişle yaşamak istiyorum, bu benim için bir ülke özlemidir, bununla ayakta duruyorum. Demek ki başka insanlar da benim gibi ayakta kalmak, anılarını hayatına dâhil etmek istiyorlar, özlem bugünkü dünyamızın ortak arayışı, yazarın özlemi aynı hasreti arayanların da özlemi oluyor.

haydar_karatas_5 haydar_karatas_1

‘Halam kocasını ve en büyük oğlunu ‘38’de kaybetmişti. Kocasını, kocasının kardeşlerini, en büyük kızını Emirhan Deresi’nde askerler öldürmüştü. Sonra ölüleri gaz döküp yakmışlardı.’’  ‘’Madem yaktın hepimizi, herkesi yaksaydın, yaksaydın ben de o zaman sana yiğit adammış deseydim. Hangi kanunda var yılanın yaralı bırakıldığı?’’ der hala.

Sürgün dahi, öldürülmeyenlerin, ‘’ölüm bile çok görülenlerin’’ yaşaması için bir şans gibi görünür romandaki kahramanlardan bazılarına. Evler yıkılmış, topraklar talan edilmiştir, ekecek arpa, buğday tohumu dahi bulunamamaktadır. Çocuklar gulüng otuyla beslenmekte, yine onun yol açtığı hastalıktan ölmektedirler. Toprağa atılacak bir avuç tohum bile açlık pahasına saklanmaktadır. Ancak ekildiğinde de açlığa çözüm olmamaktadır: Kolsuz Musa’nın darısına başkalarınca el konulur, arpa ekilen tarlayı askerler çiğner. ‘’Ölüm ne kadar sıradan ve ne büyük bir çareydi.’’ der Perperık-a, elinde bazen söğüt dalından, bazen de taştan bebeği ile…  Perperık-a Söe’de ölümün, kıyımın neredeyse gündelik bir gerçeklik haline geldiği bir dönemi okurken, ölümle hayatın bu denli iç içe, birbirine bu denli yakın olmasını yadırgamayız kullandığınız dilin sadeliği yüzünden.

Ölüme bu kadar aşina bir coğrafyada büyümüş olmak, hem de bu coğrafyanın romanını yazmak ama romanın başından sonuna kadar dilin hiç ajite olmaması romanın dili üzerinde titizlikle durduğunuzu düşündürüyor. Dili bu kadar sade yapan nedir? Ölümün, acının kendisinden doğan bir sadelik mi?
İnsanın konuşmaya başladığı dil sadedir, ancak öğretim ve ideolojik öğrenme metotları dili bozar, yani yabancılık katar dile. Bu yabancılık olmadan, farklı fikir ve hayatlarla hayatlarımızı mukayese edemeyiz gibi gelir bize, ancak bana göre insanın doğasına yabancı olan şey başka biri tarafından yönetilme arzusudur. Birilerini yönetmek istiyorsanız, insanlara bunun gerekliliklerini, ne bileyim farklı toplumlardan, (aslında o farklı toplum denen sadece yönetim biçimlerini kopyalamaktır)  nasıl yönetildiğini ideolojik bir dizge olarak anlatmaya çalışırlar. İnsanı yönetme arzusu, dili günlük hayatın gerekliliği dışında kullanmamızı da bize öğretir, ben buna kirlenme diyorum. Bana göre edebiyat en çok buna karşı durmalıdır. Yönetmek isteyenlerin o hayatı nasıl bozduğunu, yaşamın yanında duran edebiyat kayıt altına alır. Politikacıların edebiyatçıları sevmesinin nedeni de budur, onların bozmak istediğini siz yaşatıyorsunuz. Bu büyük bir karşı duruştur. Benim dilimin sadeliği, içinden geçtiğim ideolojik kulvarlara bayrak açmam, hayata dönmek istememden geliyor diye düşünüyorum.

Sorunuzun birinci kısmına dönersem, Muzaffer Oruçoğlu, On İki Dağın Sırrı’nı okuduktan sonra bana şöyle bir şey söylemişti: “aslında Dersim’de Çukurova’dan daha zengin bir edebiyat malzemesi var,” bana göre ideoloji ve devletin tam girmediği yerde doğal insanı bulmak kolaydır. Dersim’e devlet 1938 sonrası girdi, Kemalizm birinci ideolojik süreçtir bu doğallığı bozmada, ikinci süreç sol ideolojiyle başlar, bu bakir toprak dünyadaki diğer fikir akımlarını bilmiyordu, dünyada ne tür hayatlar var da bilmiyordu. Bizim yaşlılar Dersim dışında bir yerde Zaza’ca konuşulduğunu dahi bilmezdi, Kemalizm’in kendisine sunduğunu dünya sanmış bir dönem, sonra gelen solun sunduğunu kendinden saymış ve ona sarılmış birincisinden kurtulmak için. Yakın zamanda Kürt politik hareketini sarıldı, ama oradan da kopuyor. Liberalizm, sosyal demokrasi ve daha başka fikirlerden habersizdi, bir şeyi tanımadan ona düşman olmayı da öğretir size, dil zehirlenir, sağlıklı düşünme yerini önyargılara bırakır.


Yazar olarak kendi dilinizi nasıl kurdunuz?
Yazar olmanın yolu kendi dilinizi bulmanızdır. Bu bütün sanatlar için böyledir, her marangozun, terzinin, ressamın, aşçıların kendi işlerini yapma sitilleri vardır. Ben romanı aynen bir aşçının yemek yapmasına benzetiyorum, pek çok kişi yer beğenir yemeği, ancak siz yersiniz beğenmezsiniz. Roman okumayı sevmeyenleri de ben bu çerçevede değerlendiririm, eyvah derim, aramaya devam etse ve bilse ne çok değişik lokanta olduğunu… yani birincisi tattır, ikinci olgu malzemeyi kullanmanızdır, bunu da bir ressamın resim yapmasına benzetiyorum. Aynı boyları iki kişiye verin resim çizen biri o renklerden muazzam şeyler yapar, oysa resim çizmesini bilmeyenin boyalarından bir şey ortaya çıkmaz. Hepimiz aynı dili konuşuruz, aynı kelimeleri, ancak o kelimeleri bir kurgu ve mantık silsilesi içinde kullanmak, bunda da kendi tarzınızı yakalamak sizi yazar yapar, tuzunu baharatını iyi verirseniz, tadı da iyi olur.

Yazının karakteri vardır, önce o karakteri bulmak lazım, bu da yazarın hayata bakış açısıyla ilintilidir, felsefe orada ortaya çıkar. Yazarın dil yaratma süreci bana göre başlı başına bir söyleşi konusudur. Ben kendi dilimi, travmalar geçiren ruhumu terbiye ederek buldum. Öğrendiğim bütün kavramları, klişeleri kullanmamaya karar verdim. Düşman yok, kötü yok, insan var dedim. İnsanlarımı çıplak bir doğaya elbisesiz bırakıyorum, dünyadaki fikir akımlarından soyutluyorum onu ve o hayatı anlatmaya başlıyorum. O anlatıda karşılaşırlar bu fikir akımlarıyla, ben de onların tepkilerini heyecanla karşılarım. Benim dilimin karakteri oradan başlar, ne kadar başarılı ayrı bir şey.

Okur romanınızdan Dersim’de  gelenekler  hakkında da çok şey öğreniyor: Gağand, gulbeng, turna kuşu, ziyaretler…  Ve saz. Hazreti Süleyman’ın, yeryüzündeki her canlının dilini bildiği halde kıskandığı saz. ‘’Hese Gaj öyle güzel söylermiş.(…) Abdullah Paşa Hese Gaj yakalandığında şöyle demiş: ‘’Bırakın onu, bırakın. İdam ederseniz ona iyiliklerin en büyüğünü yapmış olursunuz. Onu bırakın, sazını alıp bırakın. Bir daha da eline saz vermeyin. Onu öyle bir diyara sürün ki, değil saz, sazın ismini dahi oralarda bilen olmasın.’’ Abdullah Paşa demiş, ‘’Bu fakir fukarayı dağa kaldıran bu adamın sazıdır.’’
Aslında romancının kendi romanını analiz etmesi zordur, çünkü romancı hissiyatı dile getirir, siyaseti ve dışarıdan aldığı ideolojik dizgelerden ne kadar uzak romanını kurgularsa, roman o kadar halkı yansıtır, hikâye o kadar gerçek olur. İkinci nokta, bütün bu sözler, tabirler, metaforlar halkın kimliksel oluşumunu ifade eder diye düşünüyorum. Toplumun maneviyat duygusuna yasak koymak büyük bir yok olma halidir. Sazı yasaklamıştır hükümetler. Anadolu’nun sazı ve ağıtı devletin bu yasaklı halini yıkmıştır.

Seyid Rıza ‘’Sen ozanın elinden sazı, Pir’in nefesindeki ‘hu’yu alırsan(…)’’ der. Bir başka bölümde ise Laçinanlı ozan, Hüseyin-e Çöyder’e ; ‘’Keşke öfkeyi benim sazımın telleri zapt edebilse. Öfkeyi sazın teli zapt edebilse dünyada ölüm mölüm olmaz. İnsan insanı dinler, dert derdin kapısını açar.’’
Ben de şaşıyorum roman kahramanlarımın bu içten konuşmalarına, doğrusu okurken çok hoşuma gider, vay be derim; gerçeği ne güzel ifade etmiş. Yazarken ben, ben değilim ki, bunları açıklayabileyim. İsterim ki, insanlar huzura kavuşsun, ancak insanoğlunun bütün güzellikleri öfke karşısında çaresizdir, öfke kendisini yakan bir zehirdir. Türkiye öfkeleriyle düşünen bir toplum, öfkeyle otellerin etrafına toplanmakta kalabalıklar, öfkeyle aile içi cinayetler olmakta, öfkeyle kız arkadaşlar, eşler doğranmaktadır. Öfke Dersimin aklını kriminalize etmiştir. Şu Irak, Suriye öfke patlamasını yaşıyor. Batılılar bu isyanlara, isyan demiyor, Arap öfkesi diyor. İyi de öfke hangi aşamalardan geçerek oluşur, bu romancıyı düşündürmelidir. Doğrudan öfkeli bir insanı yazmak isterim, toplumsal olan öfkeyi bir roman kahramanı üzerinden görmek acaba nasıl bir şey, bilmiyorum. Dersim’de olanlar Hüseyin-e Çöyder’e gibi öfkeli bir kişiyi geride bırakmıştır.

Romanınızda saz adeta kişileşir, yaşamın ögelerinden biri haline gelir. Saz neden bu denli önemli yer tutar Dersim anlatısında?
Ben saz çalan ozanlar, pirler gördüm, konuşurken Allah devletimizi başımızdan eksik etmesin diyen pir, saz çalar çalmaz, adım adım bu söylemin dışına çıkıyordu ve en sonunda çığırdan çıkardı, ne yaparlarsa yapsınlar saz onların acısını yeterince dile getirmiyordu. Saz Alevi toplumunun ve Dersim’in hem konuşma dilidir ve hem de, sözü pişirip meydana getiren aydınıdır. Yasaklar büyük söz sanatçılarını doğurmuştur.

haydar_karatas_8 haydar_karatas_6

Perperik-a Söe’de coğrafya, dağlar, geçitler, ağaç altları ve kış; köysüz, topraksız, ailesiz, erkeksiz kalan kadınların ve çocukların mücadele etmek ve alt etmek zorunda olduğu bir düşmana dönüşür bazen. Bazen de sığınak olur, beslenecek otlar sunar, onları ölümden saklar.  Önce hapishane, sonra yurtdışında sürgün yaşamı nedeniyle Dersim’den uzun zamandır uzak olduğunuzu biliyoruz.  Dersim’i nasıl bu kadar canlı anımsıyorsunuz?
Ben gittiğim hiç bir yerde yaşamadım. Neredeyse her hafta İsviçre’nin köylerine giderim, bazen bu beni kesmez, İtalyan köylerine, Hırvat köylerine kadar giderim, değişik bir tarım aracı görmeyeyim, gece o alet rüyama girer, köyümüzdeki bir tepeyi ekerim, taşları taşır dere yataklarını ıslah ederim. İçim Dersim’in insan mezarıyla doludur, onları içimde bir yere koyamadım, oradan oraya taşırım. Yerlerini beğenmezler, bir kaç gün sonra o mezardan çıkarlar benimle konuşurlar. Sanırım cezaevinde oldu bu, Yozgat cezaevinde hücrede siyaseti bıraktım ve köydeki insanlarla konuşmaya başladım. Bir tür delilik hali düşünün, her insan canlıydı. İsviçre’de beni ziyarete gelen kardeşlerime köyü anlattığımda hepsi yüzüme bakar, nasıl böyle net hatırlarsın derler, ben orada yaşıyorum o dünyada. Köye giden kardeşlerim, yeğenlerim, boş tepelerin resimlerini çekip gönderirler bana, günlerce bakarım, rüyalarımda o dağlar konuşur. Orada yürüyen köyümüzün o insanlarından birini görürüm, tabii hepsi bir fotoğraf, çocukluğuma ait, hiç büyümüyorlar, oysa çoğu büyük şehirlerde açlık içinde ölüp gitti.

Uzun hapislik yıllarında edebiyat hayatınızın neresindeydi? Roman yazmaya, edebiyat için biriktirmeye hapishanede mi başladınız?
Ben edebiyatçıydım aslında, ancak politik ‘zehirlenme’ dönemim oldu, aşırı derecede politik literatüre yöneldim, bunu fark ettiğimde, insana dönmem gerektiğini anladım. Politik jargon ülkemizin siyasal kültüründe tarafgirlik olarak algılanıyor. Siyaset militan istiyor sadece, düşünen değil. Yıllarca ciddi bir militan olmaya çalıştım, bir şeyi savunmaya kendini adamak en kolay şeydir, ancak ondan kurtulmak çok zordur. Politik hareketlere katılanlar ayrılmak istediklerinde ruhlarını kaybeder, cesetlerini alarak çıkabilirler ancak. Ben örgütten ayrıldıktan sonra, kendimi çıplak hissettim, ideolojinin cesedini, edebiyatla yeniden insana çevirdim. İhsan ağabeyim, ‘sen daha dört yaşlarındayken, duyduğun bir şeyi, bütün detaylarıyla anlatırdın’ der. Yatılı okul yatakhanesinde etrafıma toplanan çocuklara ana dilimde masallar anlatırdım. Masalı unutmuşsam yarısını uydururdum, babam binlerce masal bilen biriydi. Keşke politikaya karışmasaydım derim. Biz daha iyi yönetiriz meselesi beni korkutuyor, yönetme arzusu bela getiren bir şeydir.

70’li, 80’li yılların yazarlarınca (hapisteyken veya dışarıda)  yazılan hapishane kitapları, ‘’hapishane edebiyatı’’ diyebileceğimiz külliyat oluşturdu ve bu gelenek 90’lı yılların mahpuslarınca sürdürülmedi. İyi ki de sürdürülmedi.  90’lı yılların hapishane kuşağının daha kendine özgü, hapishaneyi değil de hayatı anlatmak derdinde olan, ajitasyondan uzak, has edebiyata daha yakın olduklarını görüyoruz. Sizce bunun nedenleri neler?
1978’in ultra aşırı sol ideolojik algısı 1990’larda kırıldı. Paradigma duvarın yıkılmasıyla son buldu ve insana yeniden mi dönmeliyiz sorusu akla geldi, Türkiye’deki baskı ve siyaset yapısının aşırı merkeziyetçi yapısı, bu görevi edebiyata bıraktı diye düşünüyorum. Siyasette istediğini bulamayan 1990 kuşağı, hayal ettiği ütopyayı kişisel konuşmalarda aradı, kendi içinde bir dünya kurmayı daha uygun buldu. Hapislerden bilirim örgütlerden kopanlar edebiyata yöneliyordu, çünkü arayıştaydılar…

Babasının kesik başını gördüğü andan sonra bir suskuya teslim olan Gülüzar’la birlikte okur da adeta Perperik-a Söe’ye dönüşür: Kâh söğüt dalından, kâh taştan bir bebek olarak Dersim’in acılı yıllarına tanıklık ederiz. Yurtsuzlaşmayı, ihaneti ve yalın bir direnmeyi, hayatın ölüme direnmesini görürüz,  kimi zaman Gülüzar gibi susarak, kimi zaman Çavdar Hüseyin gibi isyan ederek dinleriz… Bizi Perperik-a Söe ile tanıştırdığınız için çok teşekkür ederiz.
Ben okura teşekkür ederim, beni gözyaşına boğmuştur bu okur, meğer topraklarımız ne kadar da mağdurun yanındaymış ve ne güzel o mağduru yüreğine alıyorlar, seviyorlar. Perperık-a Söe’nin insanlarını ben sadece mezarlarından kaldırıp giydirdim, onlara elbise diktim sözcüklerden, elimdeki kumaş o kadardı, ancak okur bu insanların elinden tutuyor, kapı kapı dolaştırıyor. Ben dahi bu romanın arkasında onlar kadar duramıyorum. Benden daha güzel anlatıyorlar, daha güzel seviyorlar, keşke kavga dövüş yerine anlatmayı tercih etseydik.

haydar_karatas_10 haydar_karatas_9

Gece Kelebeği – Perperık-a Söe / Yazar: Haydar Karataş / Roman / İletişim Yayınları / Editör: Belce Öztuna – Aylin Aydın / Kapak: Suat Aysu / 1. Baskı 2010 / 256 Sayfa

Haydar Karataş; 1973 yılında, Tunceli’nin Hozat ilçesine bağlı Haçeli köyünde doğdu. Köyünde okul olmadığından, henüz altı yaşındayken, babası onu sırtına alıp, 1938 yılında asken kışla olarak kullanılmış bir binada bulunan yatılı okula götürdü. O zamana kadar yalnızca Zazaca konuşan Karataş, burada Türkçe öğrendi. İstanbul, Kocasinan Lisesi’nde okudu. Bir yandan da lokantalarda bulaşıkçılık, tekstil atölyelerinde çıraklık yaptı. Aynı yıllarda sol fikirlerle tanıştı ve dört kez gözaltına alındı. 1992 yılında tutuklanarak Türkiye’nin çeşitli hapishanelerinde on yıl, dört ay hapis yattıktan sonra, 2002 yılının Haziran ayında, Gebze Cezaevi’nden tahliye edildi ve ülke dışına çıktı. 2003 yılından beri İsviçre’de yaşamaktadır. Fribourg Üniversitesi’nde bir yıl, lise denklik eğitimi gördü. Daha sonra Zürih Üniversitesinin Psikoloji Bölümü’ne kaydoldu, ancak ekonomik nedenlerle okulu bırakmak zorunda kaldı. Hamallık, temizlikçilik, yoksul ülkeler için kullanılmış giysi toplama gibi işlerde çalıştı. Halen Luzern Yüksek Okulu’nun Sosyal Kültür Bölümü’nde okumaktadır.

SİTEDEN YORUMLAR

Sabriye Çiftçi

06 Ekim 2013 21:42

Bu güzel söyleşi için teşekkürler.

Suna Süer

08 Ekim 2013 20:15

Karataş’ın bu röpotojini da çok sevdim. yeni kitabı ne zaman çıkıyor

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.