‘Aşk, en çok anlamaktır, anlaşmaktır.’

 

“Aşk, aramakla bulunmaz, bilirim sultanım, nasiptir. Az olana az, çok olana çok düşer.” Bu cümleler Hayrettin Orhanoğlu’nun ‘Adımı Aşk Verdi’ isimli kitabında yer alıyor. Bu kitabı elinize aldığınızda ve kapağını ilk açtığınız andan itibaren sizi şiirsel bir dille derin bir tefekkür yolculuğuna çıkarır. Uzunca bir yolculuğun ardından aşkın tarifi etrafın da döner durursunuz. Bu aşk bizim bildiğimiz beşeri aşk değil. Belki Mevlana’nın, Yunus’un yaratılandan başlayıp yaratıcıyı bulma aşkı… Bazen mecnun olup yollara düşecek bazen Ferhat olup dağları delecek, bazen de Ünlü Kürt Mütefekkir Ahmed-i Xani’nin  Mem’i olup Zin’in aşkına yelken açacaksınız. Hayrettin Orhanoğlu ile ‘Adımı Aşk Verdi’ adlı kitabını konuştuk.

Adımı Aşk Verdi, bu son romanınız, aslında insana neyi anlatır?
Anlatmak… İnsanın ezeli kaygısı… Anlatmak ve onun karşılığında anlaşılmak. Sanırım en büyük mahkumluğumuz bu ikisi arasında anlatmak ve anlaşılmak arasında gerili bir zindanda geçer. Tıpkı Yusuf gibi…

Zannımca;

1.Anlattıklarımız vardır

2.Anlatamadıklarımız, anlatmak istediğimiz halde içimizde saklamak istediklerimiz

3.Anlatmadıklarımız, hiçbir zaman anlatmayı düşünmediğimiz şeyler vardır.

Bu roman yahut bendeki haliyle bu anlatı, bu hikâye aşkın bir tür sembolü olan peygamberlik mührünü arayan bir âşığın başından geçenleri anlatır. Her aşk bir arayış, bir yolculuk değil midir? Aşk adlı kahraman da 99 güzel adın kapısında dolaşarak bu mührü arar. Her ad ona aşkın bir başka suretini verir. Ancak sıfatlar arasında dolaşırken Aşk, aşkın mührü olan kalbi keşfeder. Kendi kalbini… bütün mühürler kalbe vurulmuştur. Bütün kalpler de mühre vurulmuştur. Hüsn yani güzellik adındaki kahraman da bu aşkın muhatabıdır. Ama ne tuhaftır ki tıpkı Züleyha yahut Leyla gibi ilkin aşkın kapısını onlar aralarlar. İlkin onlar âşık olurlar. Bu romanın dilsiz değilse bile kalbi titreyen âşığı konuşamaz bile bu aşk karşısında. Ümitsizlikten kaçmaya çalışırken kendi kuyusuna düşer. Ama Allah’ın ipine tutunur. Orada insanın bitin hallerini, korkuyu, kederi, pişmanlığı yahut acıyı tadar. Çünkü aşk bütün hallerin toplamıdır.

1A 1B

“İki âşık bir mektebe vardılar. Her biri on niteliğe sahip on hocadan ders aldılar. Bunların her biri aşkın kitabını yazmışlardı da unutmuşlardı bile…” diye başlayan kitabınızdaki aşkın on hali neydi?
Aşk, birçok tasavvuf ehlince bir yol, bir süreçtir. Çoğu âlim de bu yollara dair kimi tasnifler öne sürerler. Her biri on yoldan söz eden on hocadan ders alan kahraman hiç şüphesiz aşkın 100 yoluna varmış demektir. Bu sayı, bir anlamda sonsuzluğa açılan yahut daha farklı bir deyişle aşkın sonsuz anlamı üzerinde ittifak edilebilecek bir rakamdır. Amacım bu sayı oyunuyla aşkın her insanda farklı bir yolla ifadesini dile getirmektir. İlk romanım olan Hafız ile Kâtip adlı romanda belirttiğim gibi;

Aşk yol kadar imiş

Yol git git bitmez imiş

Aşkın halleri, aynı zamanda insanın halleri kadardır.

Aşk ile muhabbet arasındaki bağ neydi?
Ahmed Gazali gibi birçok mutasavvıf, aşka dair eserlerinde her sözün muhabbette düğümlendiğini dile getirirler. Nitekim Kur’an-ı Kerîm’de “aşk” kelimesi yerine “muhabbet” geçer. Arapça “hubb” kelimesinden türeyen muhabbet, bize BİZ’lik noktasından bakmamızı salık verir. Çünkü “Kendini bilen Rabb’ini bilir.” Bu romanda “kendimiz olmak”tan söz ederken muhabbetin içinden geçmek olarak yaşamaktan söz ediyoruz. Bu hocalar, sırasıyla “uyanış”, “hüzün”, “ilim”, “tevazu”, “azim”, “nefs-i mutmain evinin sahibi”, “muhabbet”, “sır”, “keşif”, “marifet” yolunda ehildirler. Bu hocalardan ders alan Aşk isimli kahraman, sırasıyla hocalardan aşkın dile getirdi bu halleri de yaşar. Gaflet uykusundan uyanmıştır, hüzünlüdür, ilim, tevazu ve azim sahibidir. Nefsin hallerini bilir ve nihayet, muhabbet ehlidir, sırları kalbinde saklamayı bilir, daima keşif halindedir. Ardından Aşk, marifet yoluna varır.

Bu romanın çıkış noktası hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Tıpkı ilk romanım gibi bu metin de doğrusunu belirtmek gerekirse şeklen düzyazı olması dışında mesnevi tarzında yazılmıştır. Kaynağı bana ait son mesnevi diyebileceğim bu metinlerin çıkış noktası, her şeyden önce Feriüddin Attar’ın Kuşların Dili adlı eserinde Simurg’u görmeye azmetmiş olan “Otuz Kuş”un birer romanını yazma çabasıdır. İlki Hafız ile Kâtip’tir ki orada bülbülün hikâyesi konu edinilmiştir. Adımı Aşk Verdi romanında ise Hüma kuşunu anlattım. Allah nasip ederse otuz kitaptan oluşacak seriyi tamamlamak istiyorum.

2A 2B

Adımı Aşk Verdi isimli kitabınız şiirsel bir dille yazılmış. Tasavvufu böyle şiirsel bir dille yazmayı özellikle mi seçtiniz?
Yazı hayatım şiirle başladı. Ayane dergisinde ilk şiirlerim çıktı. Şiir, yazı hayatımın başlangıcında beni ilk karşılayan süreç idi. Öte yandan bütün klasik metinler gibi mesneviler de bilindiği üzere şiirlerden oluşur. Tasavvufî metinlerde şiirin olmazsa olmaz bir yeri vardır. Ve galiba en doğrusu aşk, şiirle anlatılır. Bu sebeple olsa gerek aşk kendi dilini yani şiiri öne sürer.

Allah’ın isimlerinden olan ‘Müheymin’den yıldıznameyi anlatmışsınız. Yani astroloji biliminden burçlara varmışsınız. Burçlara inanır mısınız?
O, “göklerde ve yerde olanları bilir” ayeti gereğince Müheymin sıfatı bize yıldızlardan, burçlardan ve alemdeki her şeyden haberdar olan Allah (cc) bize bu sırlar hakkında bilgi sahibi olmamızı ister. Çünkü O’nun en önemli sıfatlardan biri O’nun Âlim oluşu, her şey hakkında bilgi sahibi oluşudur. Burçlar konusuna gelince antik kültürlerden beri burçlar, yıldızlar, bilginin kaynağı olagelmişlerdir. Yusuf kıssasında da Yusuf, yıldızların önünde secdeye vardığını görür rüyasında. Ancak yıldızlar yahut burçlar asla gaybın bilgisini vermezler. Bir anlamda gelecek hakkında hüküm verilemez. Burçlara bu noktadan yaklaştım. Bundan sonraki roman da burçlar üzerine olacak. İnanmakla ölçmediğim bir bilgiden söz ediyorum burçlar meselesinde. Ancak her insanın karakteristik nitelikleri saklı kalmak şartıyla aynı burçtan insanların ortak birçok niteliğinden söz edebiliriz.

“İyi ya, Aşk’ı bulmuşsun işte. Bulduğun yetmedi mi ki bizzat Aşk ülkesine varmak istersin?” ifadesinde tam olarak ne anlatmak istediniz ya da Aşkın ülkesi neresi?
Tasavvufta aşktan aşka varmak diyebileceğimiz haller vardır. Dahası âşık, âşıkken bile aşktan öteye varmak ister. Aşk, yetinmemektir. Kendine dahi yetişememektir. Aşktan ötesi yine aşktır. Çünkü âlem muhabbet üzere yaratılmıştır. Aşkın biricik ülkesi vardır. O da kalptir. Bir müminin kalbine sığılan ülkeden başka ülkesi yoktur aşkın. O yüzden kalbin sahibi olan Allah da bu aşkın sahibidir.

‘Rivayetler kendi hakikatlerini kader pazarından satın alırlar’ bu ifade beni çok etkiledi. Size bu ifadeyi anlatın desem nasıl anlatırsınız?
Söylenen her söz, âlemde bir sırrın hakikatine ayna tutar. Baktığını görene, işittiğini duyana ait her rivayet, kendi hakikatini aşkın hakikat pazarından yani kaderden alır. Almak zorundadır. Çünkü her şey bir kader iledir. Kaderin pazarında rüzgâr hemen her şeye üstünde eser.

3A 3B

Aşk bazen ulaşılmaz bir yıldız olarak karşımızda duruyor, bazen de tabiri caizse burnumuzun dibinde. Bu Aşkdenen şeysize göre nedir?
Aşk, aşk olmaktır. Âşık olmak değil. Çünkü işin faili, eyleyeni yani âşık olma işinin çoğu zaman farkında bile değildir âşık. Aşk, bütün zıtlıklardan kendi nefsine yükler alan kervancıbaşıdır. Bu kervana hemen her yük alınır. Ama her şeyin üstünde mutluluk gelir. Âşık, Fuzulî’nin de belirttiği gibi aşk derdinden hoşnuttur. Bir tabibin sürdüğü merhem, onun yarasına iyi gelmez. Onun yarası, aşkıdır. Ve âşık bu yaranın verdiği aşktan mutluluk duyar.

Aşk ve sadakat ikisi birlikte mi anlam kazanıyor yoksa yalnız da derin anlamlara haiz olabiliyorlar mı?
Aşk, bilinen bütün cevapların üstünde sadakatle bir izahı mümkündür. Âşık, sevilenle birdir. Sadakat olmadan birlik olmaz. İhanetin olduğu yerde aşk bulunmaz.

“Aşk, Cemal adındaki şehre geldi. Gece, henüz bitmek üzereydi. Buna rağmen insanlar hızlı adımlarla bir yere yetişmek için acele ediyorlardı. Merak etti. O da onların peşinden gitti. Vara vara bütün zıtlıkları bir araya getiren bir binaya girdi. Kapısı dar ancak içerisi geniş olan bu bina dışarıdan küçük görünmesine rağmen neredeyse dünya kadar idi.” Bu binanın anlamı ne? Bu bina neden bu kadar zıtlıkları ve aynı zamanda güzellikleri içerisinde barındırıyor? Binanın ne özelliği var?
Bu bina, hayat yahut bu dünya değildir. Burası, kalptir. Aşkın mülkü olan kalptir. Kalbimiz, uçurum dediğimizde ümitsizliğin kapısında geldiğimizdeki halimizi verir. Oysa ki aynı uçurum, bütün ümitlerin tükendiği yer olmakla birlikte müminin miraca çıkış noktasıdır. Çünkü mümine ve romanımın kahramanı Aşk için ümitsizlik adeta yasaklanmıştır. Mümin, ümitsiz olamaz. Onun diğer kullardan ümidi kırıldığı anda olduğu gibi daima ve biricik ümit kaynağı Allah’tır. Kalpte aşkın rüzgârı eser. Orada, aşkın rüzgârından başka güçlü rüzgâr olamaz. Olmamalı da.

“Kalp tabibi, her zaman akıl kılıcından yeğdir” dedi biri. Aşk, sanki söz kendisine değmiş gibi: “Öyledir… Akıl yaralar, kalp tabibi iyileştirir. İş ki her ikisini birlikte bulalım” Akıl hançer kalp ise yaraya merhem misali olmuş. Kitabınızdaki bu çoklu aşk tanımını nasıl yorumluyorsunuz?
Tasavvufta kalple akıl arasında daima bir karşıtlık bulabiliriz. Nitekim âşık insan, aklını öne sürmez. Akıl, ötelenir. En çok bildiğimiz âşıklardan birinin adı Mecnun’dur. Leyla, onun yanına geldiği zaman ne tuhaftır ki Kays değil de Mecnun der. “Mecnun” kelimesi “cinnet”le, çıldırmakla aynı kökten gelir. Aşk, sarhoşluktur.  Akıl ise yeknesaklık halidir çoğu zaman. Düz bir çizgide ilerleyen bir ip cambazıdır. Oysa aşk cambazı, ipini aşağıdan yukarıya yahut yukarıdan aşağıya doğru atar da o ip üzerinde yürürken hiçbir şeye aldırmaz. Aşkta aklın gerçekçi tarafı, silinir. Fuzuli, Baki gibi birçok şair de aklı reddeder. Ancak bu karşılık görecelidir. Kalpte yani imanda da akıl vardır. Aşkta da. Öte yandan akılda da duygu, inanma güdüsü ve nihayet iman vardır. Öyle olmasaydı birine inanırken onun neler yapıp yapamayacağına dair akıl yürütmelerimizden faydalanmazdık.  Yahut tam tersi bir durumda aklımızla inanmak arasında bir ilişki kurmazdık. Dolayısıyla kalple akıl arasında hem karşıtlık hem de birliktelik vardır.

4A 4B

Kitabın ilerleyen safhasında aşk bazen bir çocuk bazen bir bardak su bazen de bir kor olduğuna şahit oluyoruz. Aşk aslında her şey mi?
Aşk yani muhabbet bu âlemin oluş sebebidir. Bu sebeple Mevlana gibi ifade etmek gerekirse bilinenin aksine Aşk’tan ötesi hep gayptır. Bilinmezdir. Biz bilinmezi biliyormuş gibi, yani “mış gibi” yaşadığımız için aşkı da birbirimizi anlamaktan uzaklaştırdığımız için seviyormuşuz gibi davranıyor ve kendimizi bile aldatıyoruz. İhanet ediyoruz yani. Başta da belirttiğimiz gibi ihanetin olduğu yerde bir olunmaz. Oysa aşk Bir’de bir olmaktır. Fenada yok olmaktır. Ama aşk en çok ANLAMAKTIR, ANLAŞMAKTIR.

Hayrettin Orhanoğlu; Antalya’da doğdu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Erzincan’da Türkçe ve edebiyat öğretmenliği yaptı. Atatürk Üniversitesi’nde Yüksek Lisans ve doktora çalışmalarını tamamladı. 1986 yılından itibaren yurt içi ve dışında çıkan çeşitli dergilerde şiir, öykü, deneme ve makaleleri yayımlandı. 1991-1997 yılları arasında Erzincan’da özel bir tiyatro grubu kurarak yönetmenlik görevini üstlendi.1998-1999 yıllarında Taşra Edebiyat adlı dergiyi çıkardı. Hikâyeleri ile ödül aldı.

Kitapları: Hâfız İle Kâtip (Roman-Sütun Yay.) Düş Gören Defter (Hikâye Ötüken Yay.)Sessizliğin Karanlığında Kemeraltı (Deneme-Heyamola Yay.)Şehir Mektupları Ahmet Rasim (İnkılap-Derleme)Mevlana’dan Hikâyeler (İnkılap-Derleme)Adımı Aşk Verdi (Roman- Parafiks Yay.)