Hepimiz – Kim Noble

 

“Kim Noble yetenekli bir ressam ve 14 yaşında bir kız çocuğunun annesi. Hayat dolu ve cıvıl cıvıl bir kadın. Onunla tanıştığınızda, bir sorun olduğunu anlayamazsınız. Ancak, onun bir sorunu var. Hangi açıdan bakılırsa baksın, aslına Kim Noble diye birisi yok. Üçüncü yaş gününden bir süre önce, sürekli dehşet verici tacizler sonrasında, Kim Noble’nın zihni sert bir zemine düşürülen bir cam parçası gibi paramparça oldu. Her bir parça ya da kırık, yepyeni bir zihin haline dönüştü, her biri kar tanecikleri gibi farklı bir kişilik edindi ve Kim’in dünyadaki yerini almaya çalıştı. Kim Noble “çok kişilikli”. Bir başka deyişle ‘Çoklu Kişilik Bozukluğu’ var. Bedeni, aralarında sadece Latince konuşan ufak bir oğlan çocuğunun, homoseksüel bir adamın ve anoreksik bir ergenin de bulunduğu farklı kişiliklere ev sahipliği yapıyor. Bazıları onun bedeniyle birlikte yaşlanıyor, bazılarıysa zamanda donup kalmış. Büyük bir cesaretle yazılmış bu anı romanı, okuyucuyu, gerçekliği çok farklı olan bir kadının dünyasına götürüyor. Hayatını anlamlı kılma ve çok sevdiği çocuğunu geri kazanma savaşı, hem şok edici, hem de zaman zaman komik ve ilham verici.” Hepimiz’den bir okuma parçası yayımlıyoruz…

Önsöz – Paramparça

 

Kim Noble, 21 Kasım 1960’ta doğdu. Annesi, babası ve ablasıyla birlikte yaşadı, sıradan bir ailenin çocuğu olarak yetişti. Annesiyle babasının yoğun çalışma hayatı yüzünden, küçüklüğünden itibaren farklı bakıcılarla birlikte büyüdü. Gerçi 1960’larda, bu kişilere bakıcı da denmiyordu. Bakıcılar kâh akrabalar ya da komşular kâh arkadaşlardı. O zamanlar, aynı toplumda yaşayan kişiler birbirlerine yardım ederlerdi. Birçoğu da iyi yürekli ve sevecen insanlardı.

Ancak hepsi öyle değildi.

Hepsi Kim Noble’ı korumadılar. Ondan faydalandılar. Bebek Kim’i derin acılara ve dehşete boğarak, cinsel tacize maruz bıraktılar. Hem de çok küçük yaşlardan itibaren, düzenli ve sürekli bir biçimde.

Kim Noble çaresizdi. Konuşamıyordu. Şikâyet edemiyordu. Karşı gelemiyordu. Tacizin yanlış bir şey olduğunu bile bilmiyordu. Ama bildikleri onu korkutuyordu. Bunların canını yaktığını da biliyordu.

Ama öylesine küçük, öylesine güçsüz, birçok açıdan tacizcilerine öylesine bağımlıydı ki nasıl karşı koyabilirdi? Sonra, o küçücük hâliyle zihni bu durumla baş edecek bir yol buldu. Bu yöntem Kim’in fiziksel acılarını dindirmeyecek olsa bile, yine de en iyi seçenek olabilirdi. Gizlenebilirdi.

Kim Noble’ın zihni, üçüncü yaş gününden bir süre önce beton bir zemine düşüp parçalanan bir cam parçası gibi dağıldı. İrili ufaklı sayısız kırık parçaya ayrıldı. Her biri birer kar tanesi misali birbirinden farklıydı. Eskiden bir parça varken şimdi on, yirmi, yüz, iki yüz parça vardı. Bunların her biri yeni bir zihindi; Kim’in hayattaki yerini almaya, onu korumaya hazır yeni birer hayat demekti. Kim Noble artık mutluydu. Bir daha onu kimseler bulamazdı.

1.Bölüm
Çılgınlık Bu!

 

Chicago, Eylül 2010. Günün birinde kendimi Atlantik Okyanusu’nun karşı kıyısında, bir televizyon stüdyosunda bulacağım aklıma hayalime gelmezdi. Hele Oprah Winfrey gibi medya dünyasının en güçlü kadınlarından biri tarafından dünya âlemin izlediği bir sohbet programına davet edileceğim, hayatta aklıma gelmezdi. Ama oradaydım ve Oprah’nın karşısında yerimi alırken fırtınaya kapılmış bir yaprak gibi tir tir titriyordum. Amerika’nın en çok izlenen programı az sonra başlayacaktı; bense o bölümün yıldız konuğu olarak ağırlanacaktım. Ama Oprah karşıma oturur oturmaz tüm çekincelerim kayboluverdi.

Oprah’nın stüdyo izleyicileri oraya onu görmeye gelmişti. Programın konuğu ben olabilirdim ama bunca insanın orada olmasının nedeni ben değildim. Programa davet edilmiş olmam da beni kesinlikle havaya sokmamıştı. Stüdyoyu dolduran yüzlerce insan biletlerini bir sene öncesinden, benim daha konuk olacağım belli bile olmadan aylar öncesinden ayırtmışlardı. Oprah’yı sevmelerinin nedeni sıradan Amerikalı kadınların ve erkeklerin sormak istedikleri soruları sormasıydı. Oprah’nın öne eğilip düşüncelerini toparlayışını ve Asıl Soruya hazırlanışını izledim.

“Çocukken başına gelenleri hatırlıyor musun?”

Üç yüz kişi bir anda sus pus kesildi. Birkaç kişi soluğunu içine çekip bekledi. Herkes hafifçe öne eğilmiş heyecanla ne diyeceğimi beklerken, onlara istedikleri yanıtı veremedim.

“Bölük pörçük hatırlıyorum,” dedim. “Ama tacize uğradığımı hatırlamıyorum.”

Bir hangarı andıran devasa salonda yüzlerce insan bir şeyler mırıldanmaya başladı. Oprah büyük hayal kırıklığına uğramış gibiydi. Şöyle dikkatle suratını incelediğinizde: Ama bana bu kadının tacize uğradığı söylenmişti! Neler oluyor, diye düşündüğünü görebilirdiniz. Perde arkasında bir sürü araştırmacının paniğe kapıldığını da tahmin edebilirdiniz.

Oprah toparlandı Sonra tam bir profesyonele yaraşır bir edayla soruyu tekrar sordu. Yanıtım aynıydı. “Bana kimse bir şey yapmadı.” Ama ne demek istediğini bildiğim için, ona yardım etmeye karar verdim.

“Asla tacize uğramadım,” diye açıklama yaptım. “Ama bu beden uğradı.”

Oprah neden söz ettiğimi o anda anladı.

Röportaj boyunca Oprah bana ‘Kim’ diye hitap etti. Sorun değildi. Bana bu isimle hitap eden kişilerle büyümüştüm. Çocukken tek duyduğum isim de bu olduğu için çok geçmeden normal karşılamaya başlamıştım. Kim aşağı, Kim yukarı. Bu isim sadece tepki verdiğim bir lakaptı aslında, sorguladığım bir şey değildi. Neden sorgulayayım ki? Kendimi farklı hissetmiyordum. Farklı da gözükmüyordum. Bir çocuk sıradan olmadığını bir tek yetişkinler bunu ona söylediğinde fark eder. Ama bana herhangi bir konuda özel olduğum da söylenmemişti.

O zamanlar bana normal gelen bir sürü şeyi kabullenerek büyüdüm. Kendimi nasıl gittiğimi bilmediğim sınıflarda, tanımadığım insanlarla konuşarak ya da başvurmadığım işlerde çalışırken buldum. Normal denen şey, benim için arabaya atlayıp bir alışveriş merkezine gitmek ve eve, torbalarca ihtiyacım olmayan yiyecekle dönmekti. Gardırobumu açıp satın almadığım giysiler görmek ya da pizza sipariş etmediğim hâlde kapıda pizzacının bitmesiydi. Tavaları daha yeni kullandıktan bir saniye sonra bulaşıkların tamamının yıkanmış olduğunu görmekti. Bir erkekler tuvaletinin kapısında dikildiğimi fark edip, neden orada olduğumu merak etmekti. Her gün başıma gelen bir sürü başka şey gibi.

Oprah, anlattıklarımı hayal dahi edemediğini söyledi. Hiç şüphesiz başkaları da onun gibi hissediyordu. Programı izleyen milyonlarca Amerikalı, “Çılgınlık bu!” diye düşünüyordu.

Ne de olsa bedenini yirmi beş farklı kişiyle paylaşan, buna rağmen dünyalar güzeli, dengeli bir genç kıza annelik etmeyi başaran, sayısız sergi açmış bir ressamla tanışmaz insan her gün. Ama benim için normal olan bu.

1995’te bana nihayet DKB olarak bilinen Disosiyatif Kimlik Bozukluğu, bir diğer adıyla Çoklu Kişilik Bozukluğu teşhisi koyuldu. Ama bu teşhisi kabullenmem senelerimi aldı. DKB, küçük bir çocuğun zihninin tahammül edilemeyecek derecede büyük acılarla baş etmesini sağlayan, kişiliğinin her biri aslı kadar özgün ve bağımsız birçok parçaya ayrıldığı ve paylaştıkları bedeni tamamıyla kontrol edebildiği yaratıcı bir yol olarak tanımlanır. Genellikle zaman içinde değişse de dominant bir kişilik vardır ve farklı öteki-benler gelip gider. Bazıları her gün çıkar ortaya, bazıları daha seyrek uğrar, bazıları da belirli fiziksel ve duygusal “tetiklemelerle” kışkırtıldıklarında gelir. DKB’na sebep olan acının kaynağını öğrenmelerini engelleyen disosiyatif ya da amnezik engeller sayesinde, genellikle hiçbiri diğer kişiliklerin var olduğunu bilmez.

Bana söylenen, Kim Noble’ın başına da böyle bir şeyin geldiğiydi.

Doktorlara göre, çok küçük yaşta uğradığı tacizlerle başa çıkamayan Kim, bedenini boşaltmış, çok sayıda öteki-benin devreye girmesini sağlamıştı. Ben de o öteki-benlerden biriyim.

Dış dünya beni ekseriyetle “Kim Noble” olarak tanır. O isme yanıt veririm, çünkü DKB’nun farkındayım. Tabii, bir de gerçekte kim olduğumu açıklamaktan daha kolay. Tüm diğer kişiliklerse durumu tamamıyla reddediyorlar ki ben de hayatımın büyük bir kısmını aynı şeyi yaparak geçirdim. Bir bedeni paylaştığımıza inanmıyorlar ve bunun aksini ispatlayacak inanılmaz kanıtlar olsa da günün sadece kısacık bir zamanında “dışarıda” olduklarına şiddetle karşı çıkıyorlar. Ne hissettiklerini gayet iyi biliyorum, çünkü kırk sene boyunca ben de tıpkı onlar gibiydim.

Şu anki dominant kişilik benim. Daha basit bir şekilde ifade etmek gerekirse, bedeni en uzun süre kontrol eden kişilik benim. (Ortalama bir günde, diğer kişiliklerden genellikle iki üç tanesi ortaya çıkar, her ne isterlerse yaparlar, aralarda da ben geri dönerim.) Evi çekip çeviren ve kızımız Aimee’nin temel bakımını üstlenmiş kişilik benim. Faturaları ben öderim (gerçi hepsi Kim Noble’ın ismine ama olsun), normal bir aile hayatı yaşayabilmemizi sağlarım.

Ancak, kontrol her zaman bende değildi. Muhtemelen, çocukken her seferinde sadece birkaç saatliğine ortaya çıkıyordum. Hatta belki her gün bile çıkmıyordum ortaya. Yaşım ilerledikçe, bedenimi daha iyi kontrol edebilmeye başladım. Nihayet, terapistlerimizin ve doktorlarımızın da teşvikiyle DKB’nu kabullendim, kontrolü ele aldım.

Dominant kişilik neden mi ben oldum? Bunun nedenini ben de tam olarak bilemiyorum ama sanırım beden bunu yapmama ihtiyaç duydu. Kim Noble olarak bilinen kadın 2010 senesinde elli yaşına bastı ve sanırım bana bakacak olursanız, bilgi, deneyim ve davranış (gerçi kendimi çok daha genç hissediyorum) olarak da o yaşa uyuyorum. Bana, benden önce dominant kişilik olanların da bu bakımdan benzer özellikler taşıdığı söylendi. Ama Kim’in öteki-benlerinin hepsi bizim gibi değil. Çoklu kişilikler olduğunu kabul etmedikleri gibi birçoğu, bir evi çekip çevirecek kapasiteye sahip de değildi. Ne yazık ki birçoğu hâlâ, sadece hayatta olmakla başa çıkmaya çalışıyor.

Bazı öteki-benler adeta zamanda donmuşlar gibi çok daha gençler, hatta aralarından bazıları kadın da değil. İnsanları en çok şaşırtan da bu oluyor. Aralarında üç yaşında kız çocukları, sadece Latince ya da Fransızca konuşarak iletişim kurabilen bir oğlan çocuğu ve homoseksüel bir adam da var. Bazıları ebeveynini tanıyor, bazılarıysa kendilerini kaybolmuş hissediyor. Bazıları dengeli, bazılarıysa geçmişte aldığı yaralarla mücadele ediyor. İçlerinden biri aşığıyla mutlu, bazılarının arkadaşları var; diğerleriyse suskun ve içine kapanık. Bir kısmı hayatı doyasıya yaşamak için var oluyor, diğerleriyse hayatlarını sona erdirme girişiminde bulundular.

Bizim hayatımızı demek daha doğru olacak.

DKB’nu anlamaya çalışan birçok kişi gibi, Oprah da çoklu kişiliklerimizin Kim’in hayata gelişinin farklı yüzleri olup olmadığını merak ediyordu. Bir başka şekilde söylemek gerekirse birimiz Öfkeli Kim, birimiz Üzgün Kim ya da Mutlu Kim veya Endişeli Kim miydi? Bu liste böyle devam mı ediyordu? Beden bu ruh hallerine büründüğünde mi ortaya çıkıyorduk? Hayır, öyle olmuyordu. Bizler birer ruh hali değiliz. Bizler Bay Erkekler değiliz. Tek bir özellikle de tanımlanamayız (çoğu zaman böyle). Bizler gelişmiş, kişiliklerimizde mutlu, uçarı, öfkeli, düşünceli yönleri bulunan kişileriz.

Tüm bunları duyan Oprah, şaşkınlığını gizleyemedi.

“Normal bir kişi gibi mi yani?” diye sordu.

“Evet,” dedim. “Çünkü normal olduğumu düşünüyorum.” Öyleyim de. Bedenimin kontrolü bende olduğunda, hayatım bu kitabı okuyan kimseden farklı değil. Herhangi bir kadının sahip olduğu düşüncelere, hislere, umutlara ve hayallere sahibim. Aradaki tek fark, bu hayalleri dilediğim kadar yaşamak üzere burada olmamam. Hiçbirimiz değiliz. Farklı kişilikler, bir otelin döner kapısından girip çıkan konuklar gibi bedene girip çıkarlar. Buna dair ne bir sinyal ne bir işaret ne de uyarı vardır. Bir bakarsınız buradayımdır, tekrar bakarsınız başka bir yere gitmişimdir. Aralardaysa kendimi uyumuş gibi hissederim. Zaten bu sürede neler olduğunu kim bilebilir ki? Hiçbir şey görmem. Hiçbir şey duymam. Hiçbir şey hissetmem. Orada olmadığımda neler olduğunu bilemem. Ya bedenin kontrolünü tamamıyla ele almışızdır ya da hiç orada değilizdir. Birbirimizin ne yaptığına şahit olmayız. Dediğim gibi, birçoğumuz diğerlerinin varlığından ne haberdardır ne de bunu kabullenir. Bir kişilik değişiminden geri dönmek, bir şekerlemeden uyanmak gibidir. Etrafınızı tanımanız, kiminle birlikte nerede olduğunuzu ve o sırada ne yaptığınızı anlamanız birkaç saniyenizi alır. Normal bir şekerlemeden tek farkıysa siz, çok geçmeden uykuya daldığınız yerde olduğunuzu fark edersiniz; bense koltuğumda uyurken birden kendimi bir barda, süpermarkette, hatta nereye gittiğimi bilmeksizin direksiyon başında bulurum.

Tabii, bu durumu tek kabullenen ben değilim. Diğer kişilikler de kendilerini tıpatıp aynı durumlarda bulur, ellerinden gelen en iyi şekilde tepki vermeye çalışırlar. Chicago’ya uçmadan kısa süre önce, evimin yakınlarındaki benzinliğe girdim. Benzin pompasını çalıştırmak için düğmeye bastığımda hiçbir şey olmadı. Etraftaki diğer müşterilerin herhangi bir sorunla karşılaşmadan benzin alabildiklerini görünce, içeri girip neler olduğunu sormaya karar verdim.

Tezgâhın ardındaki delikanlı hayretle bana bakıyordu.

“Buraya geri gelecek cesareti bulduğunuza inanamıyorum.”

“Neden söz ediyorsunuz?”

“Geçen hafta para ödemeden ortadan kayboluşunuzdan söz ediyorum.”

Bunları söylerken bana, arabamın ve direksiyon başında ben olduğunu düşündüğü kişinin fotoğrafını gösterdi.

Birkaç sene önce olsa, bağırır çağırır, adama gidip gözlük takmasını, masum insanlara iftira atmamasını söylerdim. Ama ne olduğunu biliyordum. Benzinliğe kadar gelmiş, depoyu doldurmuştum ama o sırada bir değişiklik olmuştu. Yerimi alan kişiliğin hangisi olduğunu bilemiyordum ama o her kimse arabada olduğunu fark etmiş, depoyu doldurduğunu hatırlamadığı içinse doğal olarak çekip gitmişti. Açıklama basit olmasına basitti ama dışarıdan bakıldığında kötü gözüküyordu.

Benzinliğin sürekli müşterilerinden olduğum için adam, “ah ne şapşalım” deyişime ve para ödemeyi unuttuğum öyküsüne inandı. Bir daha böyle bir şey tekrarlandığı takdirde polisi arayacağını söyleyip nutuk çekerken özellikle arkamda biriken insanların önünde dikilmek utanç vericiydi. Ama DKB’nu açıklamaktan daha az acı vericiydi. Rahatsızlığımdan ne utanıyorum ne de çekiniyorum ama bazen insanın savaşacağı alanı da seçmesi gerekiyor.

Benzinlik macerası DKB’nu kabullenmemden önce olmuş olsaydı, sonuç çok farklı olabilirdi. Kasiyerle hâlâ tartışıyor olabilirdim. Fotoğrafımı çekmiş olmaları da hiçbir şeyi değiştirmezdi. Masum olduğumu bilir ve birileri ne vakit beni bir şeyle suçlasa yaptığım gibi, kavga eder dururdum. Bazen sanki tüm hayatım işlemediğim suçlara karşı kendimi savunarak geçmiş gibi geliyor. Okulda, evde, işte ya da arkadaşlarımla bir tartışmadan diğerine atlıyor, her seferinde de aynı şeyi söylüyordum: “Ben değildim.”

Bu tür bir hayatın ne kadar kafa karıştırıcı olduğunu, gerçeği kabullenmeyi reddeden kişilikler için hâlâ öyle olmaya devam ettiğini hayal edebilirsiniz. Ama her nasılsa bununla baş etmeyi başardım. Bugünlerde asıl acıdıklarım bizimle baş etmeye çalışan masum kişiler. Mesela, birkaç sene önce bir şey oldu ve polisi aradım. Eve birkaç polis memuru geldi. Onlara kahve yapmak için mutfağa girdim, geri döndüğümde polisler gitmişlerdi. Sonra, aradan zaman geçtiğini fark ettim. Tam bir saat. Yerime başkası gelmiş olmalıydı. Daha sonradan memurlarla konuşunca gerçekleri öğrendim: Bir başka kişilik gelmiş ve polisleri bağıra çağıra evden dışarı atmıştı! İşte bunu açıklamak biraz zaman aldı…

Bunun gibi binlerce öykü anlatabilirim. Tüm kişiliklerin anlatacak öyküleri var. DKB’ndan haberdar olsanız dahi hayat daimi bir mücadele. Ama bazen elinizden gülmekten başka bir şey gelmiyor. Bir süre önce bilgisayarım arızalandı. O zamanki dominant kişilik arabaya atlayıp terapistimizin evine gitti. Terapistimizin kocası elektronik aletleri tamir etmekte gayet becerikli birisidir. Ne yazık ki arabanın arka koltuğundan bilgisayarı alacaklarken orada olmadığını fark ettiler. Belli ki diğer kişiliklerden biri -ben değil- ortaya çıkmış, arabadaki bilgisayarı keşfetmiş ve bir şey yapmıştı. Tamire mi götürdüğünü, sattığını mı, kaybettiğini mi, birisine mi verdiğini asla öğrenemedik.

Ama en azından araba kullanabiliyorum. Tüm kişilikler benim kadar şanslı değiller, çünkü birçoğu çocuk. Judy isimli on beş yaşındaki bir kişilik arada sırada arabayı park ettiğim anda ortaya çıkar. Terapistimize söylediğine göre, arabanın hareket halinde olmadığını fark edene dek, ilk birkaç sefer dehşete kapılmış. Bedenin, kendini hareket halindeki bir aracın direksiyonuna ehliyeti bile olmayan bir kişiliği geçirecek kadar tehlikeye atacağını düşünmüyorum. Artık bu tür durumlarda olabilecek en kötü şey, Judy’nin arabadan atlayıp eve otobüsle dönmesi. Ama tabii arabanın nerede olduğunu bulmak bana kalıyor.

Günün her dakikası ayrı bir macera çıkarıyor karşımıza.

Hazır konu araba kullanmaktan açılmışken sanırım bir beden paylaşmak biraz da bir otobüs kullanmaya benziyor. Otobüste kaç kişi olursa olsun kontrol tek bir kişinin elinde oluyor. Aramızdaki tek fark, bu yolculardan herhangi birinin herhangi bir zamanda direksiyon başına geçebileceği.

Zihnimizin, hangi yöne gideceğimize karar vermeye çalışırken birbirine bağırıp çağıran kişiliklerin sesleriyle yankılanan bir yer olduğunu düşünen tek kişi Oprah değil. Ne de olsa Kim Noble kadar aşırı bölünmeler yaşamayan kişilerin durumu aynen öyle. Evet, bu kişiler çok kişilikli ama birbirlerinin ne dediğini duyabiliyorlar, ne yaptıklarını görebiliyorlar ve hatta bazen birbirleriyle konuşabiliyorlar. Bir bilgisayarı kaybetmeleri, evlerinden polis memurlarını kovmaları ya da bir şeyin parasını ödemeyi unutmaları mümkün değil. Kişiliklerden biri okulda yanlış bir şey yapsa bile, en azından niye azar işittiğini fark eder.

Hayat onlar için çok daha basit olmalı. Ama Tanrı’ya şükürler olsun ki ben öyle değilim!

Düşüncelerim bana ait. Bedenin kontrolünde olduğumda, orada bir tek ben varım, başkaları yok. Zihninizde onca sesin olması sizi deli edebilir. Bedeninizin kontrolü başkasında olduğunda neler yaptıklarını görmenin nasıl bir şey olduğunu düşünsenize! Bunu düşünmek bile midemi bulandırıyor. Birisi kafanıza bir silah dayatmış da size istemediğiniz şeyler yaptırıyormuş gibi hissedersiniz. Ne görseniz de duysanız da hatırlasanız da elinizden kesinlikle bir şey gelmez.

Kişiliklerin beni izlemesine gelince, öyle de yaşanmaz ki! Sürekli izlenmekten daha berbat bir şey düşünemiyorum. Düşünsenize: Ne yapsanız ne düşünseniz nereye gitseniz asla kaçamayacağınızı bilirsiniz.

Hayatımın zaten yeterince büyük bir bölümünü yirmi dört saat izlendiğim akıl hastanelerinde geçirdiğim için, bundan nefret edeceğimi gayet iyi biliyorum. Peki, hayatıma yön veren ama varlığından haberdar dahi olmadığım diğer kişilikler kim? Benim ve Kim Noble’ın diğer kişiliklerinin terapisti Dr. Laine ve diğer kişiliklerle ilgili yaptığı gözlemleri bana anlatan kızım sayesinde, onlar hakkında epeyi bilgi edindim.

Bonny benden önceki dominant kişilikti. Çoğunlukla “dışarıda” olan ve bedenin kontrolüne sahip kişilik oydu. O kontrolde olduğunda ben ortaya çıkıp kaybolan diğer kişiliklerden biriydim. Bunu şimdi hayal edebilmek, hele o zamanlar hayal edebilmek bana imkânsız geliyor. Seneler sonra bana her gün sadece birkaç saat “var olduğum” söylendiğinde, bunu derhâl reddetmiştim. Birisi çıkıp da size böyle bir şey söylese, siz ne yapardınız?

Bana Kim Noble denen kadının benim rolüme bürünmekten hoşlandığını mı söylüyorlardı? Bir film karakteri gibi beni yarattığını mı iddia ediyorlardı? Bana dönüştüğünü mü söylüyorlardı? Frankenstein’ın annesi olduğumu mu anlatıyorlardı?

Hayır, söyledikleri hiç de bu değildi. Bunu şimdi biliyorum. Ama o zamanlar onlara hiç mi hiç kulak asmıyordum. Anlamak istemiyordum. Tıpkı bugün bunu reddeden diğer kişilikler gibi davranıyordum. Belki bir gün onlar da gerçeği benim gibi kabullenirler, hayatları biraz daha anlaşılır hâle gelir. Bir diğer kişilik olduğumu keşfetmekten nefret etmiş olsam da sürekli olarak kafa karışıklığı yaşamamak olağanüstüydü. Hoşuma gitse de gitmese de en azından her şey daha mantıklı hale gelmişti. Sürekli olarak telaş halinde olmak, bir şeyler yapmaya çalışmak, zaman kıtlığı gibi durumlar anlaşılır hâle geldi. Neden olduğunu anlamıyordum ama her zaman bir şeyler yapabilmek için sadece birkaç dakikam olduğunu biliyordum.

Kızımız Aimee dünyaya geldikten kısa süre sonra Bonny devreye girdi. Aimee doğduğunda ve sosyal hizmet görevlileri tarafından alındığında onu geri alabilmek için konseye karşı mücadele eden de oydu. Ne yazık ki o mücadelenin yarattığı gerginlik bir süre sonra etkisini göstermeye başladı. Öyle olmasaydı, Bonny baskıya dayanabilseydi, hâlâ dominant kişilik olsaydı sanırım bu kitabı hem yazamıyor olurdum hem de ikimiz de asla ressam olamazdık.

Dahası, hâlâ DKB’nu reddediyor olurdum.

Bonny arka plana karışınca Aimee tam manasıyla mahvoldu. “Anne” dediği kadın Bonny’ydi. Bu unvanı hak etmem epeyi süre aldı.

Bonny’den önce Hayley vardı. Onu, Richmond – Surrey’de ismine yazılmış faturaları bulduğumda keşfettim. Hayley 1980’lerde orada yaşamıştı. Bonny Croydon’da yaşamıştı, benimse Fulham’da kendime ait bir dairem vardı. Üç ayrı karaktere üç farklı adres… Bu durumun altından nasıl kalktığımızı bilmiyorum. Bu, hayatımızın ne denli karmaşık olduğuna dair tek bir örnek.

Hayley son derece güçlü bir kişilikti. Başından geçen bazı şeyler düşünülecek olursa öyle de olması gerekir. Dominant kişilik olduğu altı yedi yıl süresince, ilk ve son kez uzun süreli işimize sahip olduk. Ne yazık ki o dönem pedofili çetesinin tacizlerine maruz kalmıştı. Hayley grubu polise şikâyet etti, ardından da sayısız isimsiz uyarı telefonu aldı. Bir gün adamın teki suratına asit fırlatıp bir başkası onu uyurken diri diri yakmaya kalkışana dek fiziksel intikam tehditleri giderek arttı. Yangın herkes için asap bozucu bir deneyimdi, sonrasında da hepimizi etkilemeye devam etti. İşin iyi tarafı, Hayley bir süreliğine bile olsa güçlü bir kişilikti ve saldırganlara karşı mücadelesine devam etti. İşin kötü tarafıysa tüm bu çabaların onu güçsüz düşürmesiydi. Bonny gibi Hayley de senelerce haklarımız için savaştıktan sonra yılmış ve bitkin düşmüş hâlde arka plana karıştı.

Bir de bazen her gün, her hafta ya da her ay ortaya çıkanlar var. Her birinin kendine özgü bir davranış biçimi ve harekete geçmesine neden olan şeyler söz konusu. Birisi için bu, su. Su Ruhu diye hitap edeceğim kişiliklerden biri ayağımızı suya daldıracak ya da duş alacak olsak dayanamaz, hop diye ortaya çıkıverir. Bir diğerini harekete geçiren şey, yemek. Judy, yemek vakitlerimin çoğunu benden çalar. Oldukça dindar Katolik bir kadın olan Salome hep bir kilisenin yakınlarında olduğumuzda çıkar ortaya.

Bir de çocuklar var.

Üç yaşındaki Katie düzenli olarak ortaya çıkanların en küçüğü. Aimee daha küçükken daha çok ortaya çıkıyordu çünkü birlikte oynamaktan büyük keyif alıyorlardı. Ama Aimee büyüdükçe Katie onunla daha az vakit geçirmek istedi. Aimee’nin tıpkı kendisi gibi büyümemesini istiyordu.

En azından, Aimee Katie’yle güzel vakit geçirdi. Diabalus isimli küçük oğlanın hayatında pek de hoş şeyler meydana geldiğini düşünmüyorum. Gerçi bunu kesin olarak da bilmiyorum çünkü Diabalus İngilizce bilmiyor. Ortaya çıktığında sadece Latince yazabiliyordu. Daha sonra terapistimizle Fransızca konuşmaya başladı. Oprah hayatımın daha önceden çılgınca olduğunu düşündüyse acaba bu kişiliğin iki yabancı dili akıcı bir biçimde konuşması ama benim, bu dillerde tek kelime dahi edememem karşısında ne düşünürdü? Bu durum birçok kişiyi hayrette bırakıyor.

İletişim sorunları yaşayan bir diğer çocuk da dilsiz olmayı tercih eden Missy. O ve Aimee, özellikle birlikte resim yaparken inanılmaz derecede eğleniyorlar. Ama Missy’nin yaşadığı bir şey, onun konuşmaktan vazgeçmesine neden olacak kadar korkutmuş onu.

Sırada Ria var. Bu ismi on iki yaşındaki bu kıza ben verdim. Ria, Kim haricinde en kötü cinsel tacize maruz kalan kişilik. Ria isminin “Pratt” olduğunu sanıyor çünkü onu taciz edenler ona uzun süre bu isimle hitap etmişler. Aslında, Ria ilk kez Oprah’da neler hatırladığını anlattı. Anlattıkları öylesine dehşet vericiydi ki programı sonradan izlemem mümkün olmadı. Ria her ekrana çıktığında bir değişim meydana geliyordu; Ria kendini televizyon izlerken buluveriyordu. Onun sırlarını öğrenebilmek için yeterince uzun süre kontrolde olmayı, ancak dört beş seferden sonra başarabildim.

Ria tacize uğradığını hatırlıyor. Diğer kişiliklerden kaçının hatırladığını bilmiyorum ama farklı şekillerde acı çekmeleri daha önceden travma yaşadıklarına işaret ediyor. Mesela Judy, bulimik. Bedenimizde bir dirhem yağ olmadığı halde, şişman olduğumuza emin. Bir de anoreksik Sonia var ki bırakın yediklerini kusmayı, ağzına bir lokma dahi koymuyor. Onun ne zaman yemeklerde ortaya çıktığını anlayabiliyorum, çünkü sonrasında genellikle açlıktan ölüyor oluyorum. Abi yalnızlığıyla baş edebilmek için İnternet randevulaşma sitelerine başvururken yirmili yaşlarında olan homoseksüel Ken, her gün karşılaştığı homofobi yüzünden depresyona girmiş durumda.

Hepsinin sorunları var. Ancak, Dawn’un sorununun çocuk istismarıyla hiçbir alakası yok. Belki de bu nedenden dolayı kendimi en çok onunla özdeşleştiriyorum. Aimee’yi doğuran kişilik Dawn’du. Kızının sosyal hizmet görevlileri tarafından alınıp götürülüşüne şahit olan da oydu. Bu travmatik olay Dawn’un gizlenmesine neden oldu. Geriye döndüğünde aradan çok uzun bir süre geçmişti ve Aimee’nin küçük kızı olduğuna inanmayı reddetti. Bugün bile hâlâ bebeğini arar. Bu durum tıpkı Skye’ın hayatta olduğunu bildiği hâlde, Madeleine McCann’ı araması kadar gerçek onun için.

Bir de otobüs yolcularının üstüne sinek ilacı sıkmak ya da gözleri kapalı araba kullanmak gibi tutarsız davranışları sayesinde bize şizofren teşhisi koyulmasına katkıda bulunan Julie var. Rebecca’yla birlikte neredeyse hepimizin, hayatımızın sonuna dek bölünmesine neden olacaktı.

Her şeyi Rebecca başlattı. Neler hatırladığını bilmiyorum ama geçmişiyle en çok uğraşan o. Zaman zaman aşırı doz alan o. Birbiri ardına bir sürü akıl hastanesine yatmamıza neden olan o. Lewes’da bir otel odasında intihar girişiminde bulunan, neredeyse hepimiz için her şeyin sona ermesine sebep olan da o.

Geriye dönüp bakınca daha önceden DKB teşhisi koyulsa ve diğer kişiliklerden haberdar olmuş olsam, neden okulda başımın sık sık derde girdiğini, neden ailemin ve öğretmenlerimin beni sürekli olarak yalancı olmakla suçladığını, neden bir akıl hastanesi ya da terapi merkezi tarafından kaçırıldığımı da anlardım. Belki o zaman beni anoreksik, bulimik ve şizofrenik olmakla suçlayan doktorlar tarafından üstümde deney yapıldığını düşünmezdim. Bunu benim iyiliğim için yaptıklarını söylediklerinde tekrar intihar etmemi engellediklerinde de onlara inanabilirdim.

Bedenin bunları gerçekten de yapabildiğini bilmiş olsaydım, belki de hayatımın kırk senesi bana o kadar da tuhaf gelmezdi. Ama hayatım tıpkı bir pinpon topu gibi bir takım bilinmez oyuncular tarafından bir oraya, bir buraya fırlatılıp birbiri ardına çılgınca durumlarda kalırken -bu pek mümkün gözükmese de- yine de gerçeği bilmeye yeğlerdim. Çünkü bedenimin ciddi ciddi bunları yapabileceğini bilmek, başka bir şeyi de kabullenmek manasına geliyordu. Çocukken tacize uğradığımı kabullenmek zorunda kalacaktım.

Tabii, beynimiz bunu bilmemizi istemiyordu. Zaten anladığım kadarıyla DKB’nun tek amacı kişiyi travmadan korumak. Nahoş bir şeyin hayatınızı mahvetmesini önlemek için devreye giren bir savunma mekanizması. Oprah’nın dediği gibi, ister birisi önceki gün öğretmeninden azar işitsin ister partneriyle ayrılsın, hayatına devam edebilmek için bu olayı zihninin gerisine atmasından farksız bir durum bu. Acıyla ya da endişeyle baş etmezseniz; bunları çözümlemez, durdurmaz ya da bir şekilde unutmazsanız her gününüzü bunları düşünerek geçirirsiniz. Hayatınız bitmiş gibi olur.

Ama bazı anılar insanın zihnine gömemeyeceği kadar büyük. Kim’in birçok kişiliğe bölünmesinin nedeni de bu. Eğer yaşadığı mahallede tacizcilerden birini ya da onları hatırlatan birisini görse, isimlerinin bahsi geçse ya da onları hatırlasa, hemen ortadan yok olabilirdi.

Elbette bu durumun yarattığı trajik dezavantaj, tacizin yine de meydana gelmiş olması. Kim’in bedeni hâlâ akıl almaz işkencelere maruz kalıyordu, ama artık diğer kişilikler birer kurban haline gelmişlerdi. Kim bunu bilemezdi ama ortadan her kaybolduğunda birçokları tarafından çekilen çilelere kapı açmış oluyordu. Bizler; yani terapistimiz, Bonny, Hayley ve ben; Rebecca’nın, Ria’nın, Diabalus’un ve daha birçoklarının tacize uğradığını biliyorduk. Onlar da gizlenmenin bir yolunu bulup bir başka zavallı ruha bedenin kontrolünü teslim edene dek ne kadar acı çektiklerini bilmiyoruz. Ama hayatlarının bir daha asla aynı olmayacağını biliyoruz.

Hiç tacize uğramadığım için şanslıyım. Küçük yaşta kalan çocuk kişiliklerin aksine bu sayede büyüyebildim. Hem asla kurban olmadım hem de tacizlerden bihaberdim. Eğer Kim Noble’ın diğer kişilikleri birçok DKB hastası gibi birbirinden haberdar olsaydı, o zaman olup biten her şeyi bilebilirdim. Hepimiz her şeyi bilirdik. Hissetsek de hissetmesek de her şeyi görürdük. Peki, bunun Kim’e ne faydası olurdu?

İşte bu yüzden beden, kişiliklerin DKB’nu kabullenmelerini bu denli zor kılıyor. Çünkü bunu kabullenebilmek için erkeklerin ve kadınların bedeninizi istismar ettikleri ve ettiklerini düşünmeleriyle yüzleşmeniz gerekiyor. Bedenimi istismar edenlerle karşılaşmış olmam büyük bir olasılık. Kim olduklarını bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum. Ama diğer kişiliklerden birçoğu bilmek istiyorlar. Başlarına gelenleri asla unutmayacakları gibi, asla iyileşemeyecekleri de bir gerçek. Dominant kişilik olduğumdan bu yana Kim Noble’ın hayatı, daha doğrusu hayatları hakkında mümkün olduğunca çok şey öğreneceğime yemin ettim. Kafa karışıklığıyla geçen koca bir hayattan sonra, her ne kadar tatsız olsa da artık gerçekleri bilmeliydim. Ancak her günün kısa bir bölümünde ortaya çıkarak bu öyküyü anlatmaya çalışmak çok güç oldu.

Neyse ki Kim Noble hakkında herkesten fazla şey bilen terapistimiz Dr. Laine’in çok yardımı dokundu. Bonny’nin ve Hayley’nin bulunduğu seanslarda sık sık ortaya çıktığım gibi, diğer kişilikler de seneler boyunca farklı seanslarda ortaya çıktılar. Bazen aralarından biri terapistimizi görmeye ciddi bir ihtiyaç duyuyordu ya da belki de dominant kişilik adına görmek istiyordu. (Mesela, kişiliklerden birinin davranışlarıyla ilgili bir sorun olduğunda.) Dr. Laine’le geçirdiğimiz terapi seansları sayesinde her kişiliğin çektiği acıları ve zorlukları öğrendik. Bu yüzden Dr. Laine, benim öykümü, Hayley’ninkini, Katie’ninkini, Judy’ninkini, Diabalus’unkini ve diğerlerininkini biliyor. Her bölümün başında, bazılarının hayatlarından kesitler göreceksiniz. Tabii, şunun da farkındayım: Bonny hâlâ dominant kişilik olsaydı, bu kitap çok daha farklı okunabilirdi. Aynı şey Hayley için de geçerli. Ama Kitabın Judy, Ken, Rebecca ya da diğerleri tarafından yazılmış olmasını hiç istemezdim. Her birimizin çok farklı anıları var, çünkü hepimiz farklı şeyler deneyimledik.

Bana gelince, itiraf edeyim ki tüm dünya bana karşı yalanlar, acımasızlık ve esaretle komplolar kurarken uzun süredir bana en cazip gelen şey pes etmek olsa da silinip giden ne ilk ne de son kişilik ben olurdum. Ama olmadım. Okuyacağınız hayatı sürdürebilmek için çabaladım ve diğer tarafa geçmeyi başardım. Hem de gururlu bir anne, başarılı bir ressam olarak. İsmim Patricia ve bu benim öyküm.

*Bu okuma parçasının yayını için Hyperion’a teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.