“Kanlı kontesler… Bir kadın neden katil olur?”

 

“Türkiye’de seri katil var mı?” sorusunun ardına düşen Hicran Aygün, araştırmaları sırasında kadın katillerin oranının azımsanmayacak derecede arttığını fark edip, çalışmasına bu konuda yoğunluk vererek devam etmiş. Bir kadını cinayete iten nedenleri öğrenmek için yola çıkan Hicran Aygün, konuşmayı başardığı kadın katillerin iç dünyalarına mercek tutarken, cinayet anının ayrıntılarıyla sosyolojik tahliller yapmamıza da yardımcı oluyor.

Sizi böyle bir proje yapmaya ne itti? Babanızın bir cinayete kurban gitmesi bu projenin nedenleri arasında mı?
Babamı severdim, ancak uzaktan… Çocukluğumda da yetişkinliğimde de pek bir arada olmadık. Çocukluğumda TIR şoförü olduğu için sürekli yurtdışındaydı. Ben evden erken ayrıldım. Dolayısıyla onunla ilgili fazla anım yok. Ölmesine üzüldüm ama bir yandan annemin kurtulmasına sevindim. Dolayısıyla babamın öldürülmesi ile kitabı yazmam arasında herhangi bir bağ yok. Ben bu kitabı sadece işsiz olduğum ve yazma egomu tatmin etmek için yazdım. Normal şartlarda yazar değilim ve böyle bir iddiam da yok. Yani bu benim ilk ve son kitabım olabilir. Yeni bir kitap yazmak için gazetecilikten vazgeçmem. Ancak “kucağıma” gelen bir hikâye olursa –ki var– bakarım, yoksa özel mesai harcamam. Çünkü kitap yazmak benim gibi bir karakter için gerçekten sıkıcı bir iş…

Bir söyleşinizde kızınız doğana kadar potansiyel bir katil adayı olduğunuzu belirtmişsiniz. Konuştuğunuz kadın katiller arasında anneler de var, sizi onlardan farklı kılan neydi ki, katil olmadınız?
Bana zarar veren birini öldürmeyi gerçekten düşünmüştüm. Sonra –her ne kadar birbirimize uzak da olsak– babamın katilini öldürmeyi kafama koymuştum. Çünkü kaybedecek bir şeyim yoktu ve günübirlik yaşıyordum. Ama sonra kızım doğdu, dünyam değişti. Kadın katillerden farkıma gelince, onların travması kadar ağır şeyler yaşamadım. Yaşasaydım muhtemelen o kitaptakilerden biri de ben olurdum.

ANASAYFA.hicranaygün hicranaygün2

Sayısız cinayet zanlısıyla görüşen bir adli tıp uzmanı “Annelik şefkati ve merhametinin bittiği yerde cinayet planları başlar” tespitini yapmış. Siz bu tespite katılıyor musunuz?
Kesinlikle katılıyorum. Zaten Veda’nın doğumundan sonra da o “annelik şefkati” denen duyguyu yaşadığım için hayatıma ve kendime çekidüzen verdim. Şimdiye kadar kimseye ekonomik anlamda bağlı olmadığım için “kin, nefret” gibi duygular biriktirmedim. O kadınların katil olmasının nedenlerinin en başında ekonomik bağımlılık geliyor…

Annelik ve merhamet duygusu hangi durumlarda yok olur da bir anda cinayet işleyecek noktaya gelir bir kadın?
Birikim… Hayatınızı paylaştığınız insanların davranışları, onlara olan bağımlılığınız, bir türlü kendi kendinize yetememeniz ve tek başınıza bir şeyi başaramamış olmanız kuvvetle muhtemel bir kadını karanlığa iten en önemli nedendir. “Artık yeter” dediği noktada da büyük ihtimal hayatının geri kalan kısmını düşünmeden her şeyi göze alır diye düşünüyorum. Tabii bu örnek tamamen empati yapmaya çalışarak verdiğim bir örnek. Tam olarak “böyledir” demek yanlış olur.

Kadın cinayetleri hep çok konuşulur ama ilk kez biri kadın katillere dikkat çekiyor. Neden genel olarak katilleri değil de, kadın katilleri tercih ettiniz?
Erkek katilleri yazsaydım, bu kadar dikkatinizi çekmezdi. Kaldı ki kadın katillerin sayısında hiç de azımsanmayacak kadar bir artış var. Biz üçüncü sayfalardan hep erkeklerin işlediği cinayetleri okuduğumuz için kadınları göz ardı ediyoruz. Oysa kadınlar da öldürüyor. Her ne kadar erkeklerin yanında sayıları okyanusta su damlası kadar kalsa da… Ayrıca yaptığınız işin ses getirmesi önemli. Sonuçta kitap yazmak da ticari bir iştir…

Yola çıkarken seri katilleri merak ettiğinizi belirtmişsiniz bir söyleşinizde. Neden bu kadar karanlık ve ürkütücü bir konuya ilgi duydunuz?
İşsizliğim döneminde dünya sinemasında çekilmiş ne kadar psikolojik-gerilim filmi varsa seyrettim. Seri katilleri bundan sonra merak etmeye başladım. Başta da söylediğim gibi amacım kitap yazmak değildi. Kanlı Kontesler biraz daha röportaj tadında ve gazetecilik yazımına yakın olduğu için zorlanmadım. Katil kadınları araştırmam konusunda fikri veren de Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden Prof. Dr. İbrahim Balcıoğlu’dur. Yoksa özel olarak merak ettiğimden değil…

Kitabınızın ismine ilham olan Elizabeth Bathory’nin kanlı kontes unvanını alış hikâyesi tüyler ürpertiyor. Bu hikâyeden ne zaman haberdar oldunuz?
Sadece Elizabeth Bathory’yi değil, dünyadaki en önemli kadın ve erkek seri katillerin hikâyelerini biliyordum. Yıllar önce dünyanın en önemli ve en tanınmış seri katilleriyle ilgili birkaç kitap okumuştum. Biliyordum, dolayısıyla kitabımda örnek olarak kullanmak istedim. Bir de Kanlı Kontesler’i yazarken bile sürekli “Türkiye’de seri katil neden yok?” diye düşünüyordum.

Kanlı kontes Elizabeth Bathory soylu bir aileden geldiği için, yaşadığı dönemde yargılanamıyor. Ailesi onu küçük bir odada yaşamaya mahkûm ediyor. Bu hikâye Münevver Karabulut cinayetini akla getiriyor. Cem Garipoğlu da varlıklı bir aileden geldiği için cinayet örtbas edilmeye ya da olay çarpıtılmaya çalışıldı ancak kamuoyu tepkisi nedeniyle adalet mekanizması işledi. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?
Adalet gerçekten işledi mi tartışılır. Sonuçta Cem Garipoğlu, çocuk mahkemesinde yargılandı. Münevver Karabulut’a gelince, günlüklerinin tamamını okuma şansınız olursa, cinayeti tekrar değerlendirme imkânı bulursunuz. Şöyle söyleyeyim: “Masum değiliz hiçbirimiz…”

Konuştuğunuz kadınlara nasıl ulaştınız ve nasıl tepkilerle karşılaştınız?
Hâkimler, savcılar, avukatlar, cinayet masasından polisler, adliyeler… Çalmadığım kapı kalmadı. Biraz eş dost vasıtasıyla, biraz uzmanların yardımıyla… Açıkçası bir bilenden yardım alınca kimse tepki vermiyor. Kimden ve ne tepkisi alacaktım ki?

Konuştuğunuz kadınları baz alırsak, nasıl bir katil profili çıkıyor ortaya?
Yoksunluk ve yoksulluk… Ben sadece röportaj yaptım, mümkün mertebede psikolojik tahlillerde bulunmamaya çalıştım. Kaldı ki bu benim işim değil. Bunu zaten uzmanlar yapıyor.

Sizi en çok hangi hikâye etkiledi? Kin hangi noktada cinayete dönüşüyor?
Kitabı okuduysanız, Eleni’nin hikâyesini biliyorsunuzdur…

Eleni’nin öyküsünde cinayetin dışında en az onun kadar vahim sonuçları olan başka bir ayrıntı, ırkçılık dikkat çekiyor. Irkçı bir ailenin kin dolu planları nedeniyle koca bir ailenin hayatı paramparça oluyor… Siz Eleni’yi dinlerken neler hissettiniz?
“Milliyetçiliğin olduğu her yerde kan ve gözyaşı vardır.” Bu çok sevdiğim Hakan Tiryaki adlı gazeteci bir arkadaşımın lafı… Aynı şekilde düşünüyorum. Eleni’nin anlattıklarının üçüncü şahıslardan sağlamasını yapınca –tamamen tesadüfen öğrendim– söylediklerinde en ufacık bir abartı yoktu. Türkiye’de Ermeni olarak yaşamanın zorluğunun yanı sıra bir de başka milliyetten insanlar tarafından “Türk” olarak aşağılanmasının travmasını yaşıyordu. Bana buluştuğumuz ve röportaj yaptığımız yerde “İsmimi yüksek sesle telaffuz etme lütfen” diye uyarıda bulundu. Bu ülkede maalesef Ermenilerin işi hâlâ çok zor.

GAZETECI

Söyleşilerinizden sonra o kadın katillerle iletişiminizi sürdürdünüz mü?
Hayır, hiçbirini görmedim. Zaten bir daha görüşmemek üzere ayrıldık. Sadece birinin kalp krizi geçirip öldüğünü duydum…

Kadın katilleri erkeklerden ayıran ne? Neden katil olur bir kadın?
Kadınlar, cinnet cinayeti işlemiyor.

Söz konusu namus cinayeti olduğunda erkek ya da kadın ne fark ediyor sizce?
Kadın namus cinayetleri istatistiklerde yer almayacak kadar küçük. Örneğin milyonda 1…

Konuştuğunuz katil kadınların, kitaba ismini veren Kanlı Kontes’ten ayrılan özellikleri ne?
Kanlı Kontes, bir seri katildi ve zevk için öldürüyordu. Kitaptaki katiller, “haklı” olduklarını düşündükleri için öldürdü.

Araştırmalarınız sonucu Türkiye’de işlenen cinayetlerde kadın katillerin oranı nedir?
Yüzde 10…

Kitabınızda sorduğunuz soruyu size sormak istiyorum. Kadını katil olmaya götüren nedenler engellenebilir mi?
Tabii ki engellenebilir. Bir profesyonelden yardım almakla başlanabilir örneğin…

Konuştuğunuz kişiler, işledikleri cinayete onları yönlendiren nedenleri anlatırken önce kendilerinden kaynaklanan bir eksiklikten ya da hatadan dolayı gerçekleştiğini düşünüyorlar. Biçilmiş rollerin ve öğrenilmiş çaresizliğin bu duruma etkisi nedir sizce?
Her ne olursa olsun insan hatayı önce kendisinde arar. Örneğin, tecavüz vakalarında “Acaba ben karşı tarafa umut mu verdim?” şeklinde düşünce geçer insanın kafasından. Ya da benzer bir durum… Kadının Türkiye’deki yeri, “İyi bir ev kadını, iyi bir eş ve çocuklarının annesi”… Önceliğimiz bu… Bu düzelmediği sürece de –ki çok zor görünüyor– maalesef cinayet, tecavüz, şiddet ve her türlü felaket kadını takip etmeye devam edecektir.

Kadınlar işledikleri cinayetleri anlatırken, nasıl bir role bürünüyorlar?
Konuştuğum kadınlar –kıskançlık cinayeti işleyenler hariç, zaten onları kitaba koymadım– son derece sakin, utangaç bir yapıya sahipti. Yaptıklarının farkında olan insanlardı. Dolayısıyla herhangi bir “rol kestiklerini” söyleyemem. Genel olarak “utanç” ve “güven” yoksunluğu gözle görülür ölçüdeydi.

Cinayetlerin hikâyelerini dinlerken, hiç tahammül edemediğiniz bir an oldu mu?
Kitaptaki Sultan karakteriyle konuşurken çok sıkıldım, tahammül sınırımı zorladı. Hatta röportajın sonunda “Keşke sen ölseydin” dedim. Onun dışında çocuğunu öldüren kadın da beni çok sinirlendirdi…

Kadınların hikâyelerinde dikkat çeken ayrıntılardan biri çocukken yaşadıkları cinsel taciz ve onlara kimsenin inanmaması. Ne yazık ki, tacize uğrayan çocukların pek çoğu ailelerinin kendilerine inanmaması nedeniyle ciddi travmalar yaşıyorlar. Sizce bu konuda nasıl önlemler alınmalı, ne yapılmalı?
Daha önce de dediğim gibi çocukları zamanında dinlememek cinayet nedenlerinden en önemlisi. Çocukları dinlemek, onları ciddiye almak ve profesyonel birinden destek istemek ileride yaşanacak olumsuz durumlara yüzde yüz etkili olabilir.

Kamuoyunu uzun süre meşgul eden, hâlâ da devam eden N. Ç. davasını anımsarsınız. Tecavüzcülerin aklandığı ya da rızası vardır denilerek cezai indirim aldıkları bir sistemde yeni cinayetlerin kapısı aralanmıyor mu sizce?
Bence N.Ç. dünyanın en sabırlı insanlarından biri. N. Ç.’nin başına gelenler hem yeni cinayetlerin hem de yeni tecavüzlerin habercisi. Nitekim Rahşan affından sonra çıkan adli suçluların neredeyse tamamına yakını tekrar cezaevlerine döndü. Sadece tecavüz, cinayet suçluları değil, hırsızlar, dolandırıcılar, uyuşturucu satıcıları dışarı çıktıklarında kaldıkları yerden suç işlemeye devam etti. Cezalar daha caydırıcı olmalı, hatta tecavüz ve cinayetle ilgili başka önlemler alınmalı.

Gün olmuyor ki, bir kadın cinayeti haberi okumayalım… Siz tam da bu noktada kadın katillerin hikâyesini yazdınız. Nasıl tepkiler aldınız kitabınızla ilgili?
Şimdiye kadar herhangi olumsuz bir tepkiyle karşılaşmadım. “Kötü anne” düşüncesine yüzde yüz katılıyorum. Bunun dışında bir de “profesyonel” olmayan anneler var. Yani aslında –kendimden de pay biçersem ve Türk toplumunun dayattığı bir görev de bu aynı zamanda– Türkiye’de hem annelik hem de kariyer yapmak çok zor. Çalışmak zorunda olmasaydım, çocuğum için çok daha iyi bir anne olabilirdim. Ancak hem çalışma şartlarım hem de yaptığım iş Veda’ya zaman zaman daha iyi bir anne olmamın önüne geçebiliyor. O beni adam etti ama ben onun için iyi bir anne miyim tam olarak bilemiyorum.

Çok klişe olacak ancak isminizin Hicran olması, size hüzün yükledi mi?
İsmini iyi taşıyan insanlardanım, seviyorum da üstelik. Sanırım Ayşe, Fatma ya da Dilek ve Arzu gibi isimler bana çok uymazdı. Hicran’lığım daha doğmadan önce başlıyor. Ama hiç hüzünlü değilimdir, birinci derecede akrabalarımın (abim, babam) ölümü dışında hiçbir şeye üzülmem ve ağlamam. Hicran ismini, söylerken insanın ağzını doldurduğu (hani öyle denir ya) ve vurgu yapılabilen bir isim olduğu için seviyorum.

Siz böyle hüzünlü bir isim taşırken, neden kızınıza bu hüznün devamı gibi “Veda” ismini verdiniz?
Veda dünyada en çok sevdiğim insanların başında gelen abim tarafından takıldı. Abim, ben 6 aylık hamileyken “Kızının ismini Veda koyar mısın?” dedi. Ben de büyük bir zevkle kabul ettim. Veda doğdu, 6 aylık oldu ve abim öldü. Meğer bana, bize veda etmiş.

Babanızın ölüm haberini ajans haberlerini okurken öğrenmişsiniz. Bu sizi nasıl etkiledi?
O sıralarda bir gazetede çalışıyordum. Ajanstan fotoğrafı geçmiş. Ben görmemiştim. Babamı tanıyan mesai arkadaşlarım uyardı. Saat 15.00 civarıydı. Önce babamın arkasından katilinin fotoğrafı geçti. Sonra haberi okuyup, üçüncü sayfayı yapan arkadaşıma söyledim, sayfaya koydu. Sonra elimdeki iki sayfayı bitirip, annemin evine gittim. Morgda da cenaze töreninde de (cami demeyi sevmiyorum) mezarlıkta da hiç ağlamadım. Birkaç gün sonra yatağımda tavanı seyrederken gözümden bir damla yaş geldi. Çünkü ona dair hiçbir anım yoktu ve ben aslında o bir damla gözyaşını bunun için döktüğümü fark ettim. Gömülmesinin dışında mezarlığa hiç gitmedim. Gitmem de…

Öfkeden deliye döndüğünüz bir an oldu mu, ne yaptınız böyle bir anda?
Çok. Hem de kaç kez… Tabii ki Veda’dan önceki yıllar. Cam, çerçeve ne varsa indirirdim. Gözüm kapalı kavgaya girerdim, lafımı da yumruğumu da hiç sakınmazdım. Hatta o kadar çabuk öfkelenirdim ki bir keresinde abimi bile öldürmeye kalktım… Ama şimdi sinirlerini aldırmış ve mümkün mertebe kimseyle kavga etmemeye çalışan bir insan oluverdim.

Kanlı Kontesler / Yazar: Hicran Aygün / Genel Yayın Yönetmeni: Cem Küçük / Kapak Tasarımı: Yunus Karaaslan / 1. Baskı / Ocak 2012 / Profil Yayınları / 188 Sayfa

Hicran Aygün; 1973 Almanya doğumlu. Gazeteciliğe 1990 yılında Boyut Yayınları’nda başladı. Daha sonra Aydınlık, Akşam, Radikal, Yeni Yüzyıl, Sabah, Takvim gibi gazetelerin çeşitli servislerinde görev alan Aygün,  şu anda Yurt gazetesinde Yazı işleri Müdürü olarak görev yapıyor.  2009 Baret Dergisi “En iyi kadın gazeteci”, 2009 Tuzla ÇYDD “En iyi kadın gazeteci”, 2010 ZEREV “En iyi kadın gazeteci” ödüllerini aldı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.