Hindi’nin Ruhu – Ersan Üldes

 

“Edebiyat dünyasında yok sayılmış, bütünüyle unutulmuş bir yazar: Hasan Cahit Doğanay.  Ve onun mecalsiz yığınların insafına terk edilmiş romanı Hindi’yi anlamaya, anlaşılır kılmaya çalışan bir başka yazar. Roman içinde roman, yazar içinde yazar. Ersan Üldes mizahın teskin edici diliyle insana, insan ilişkilerine, yaşama, ölüme ve yazmaya, yazar olmaya dair zorlu, sorgulayıcı ancak oldukça keyifli bir yolculuk vaat ediyor ve Doğanay’dan devraldığı düşsel mirası yenilikçi bir romana dönüştürüyor. Hindi’nin Ruhu, pek zorlu bir metni, roman sanatını, beraberinde bir ülkeyi, bütün hastalıkları ve hasta insanlarıyla bir toprağı kavrama kılavuzu…” Hindi’nin Ruhu’ndan okuma parçası yayımlıyoruz.

Son çeyreğin gevşeği 7/12

Mesut ilk sayfada uyanır, sonra üç sayfa boyunca bir şey yapmadan grand toilette oturur. Kuyruksokumunu kanepeye mıhlar ve kaba kâğıttan yapılma bir torba gibi hışırdayıp durur. Arada başka şeyler yaptığı da olur aslında; pasını atmak için ayağa kalkar, evin içinde elleri cebinde biraz dolanır, pencereye gidip alnını cama yaslar, titrek camın çatlamış macunlarını yolar ve benzeri şeyler… Ama bunlar, birer cümlelik bu kısa fasılalar, teknik olarak oturmaktan farksızdır; çünkü o esnada zihni hâlâ oturma safhasında kalır. Önce uzun uzun tavana bakar, tavandaki pütürleri muntazaman sayar, sonra sırayla kitap sırtlarına bakar, her birini hafızasına kazıyana kadar, sonra da gözünü ayırmadan televizyon camına bakar, oradan yansıyan her şeyi sanki çok büyük ilgiyle izler. Bu bakmalarda ne görür? Kim bilir ne görür? Bunun bir önemi yoktur, çünkü gördükleri Mesut’un zihninde bir değişime yol açmaz; o, gördükleri, yarı gördükleri ya da tam kaçırdıkları yüzünden zihnini yormaz. Çünkü dünyaya karşı daim önyargılıdır; şehir koyu griliktir, yaşam kaygan gerçeklik… Ülkeyse bildiğin ıslahevi… Bitti… Dünyaya karşı top yekûn mesafeli olduğunu anlarız Mesut’un, romandaki karanlık anlatımdan, ortalama bir hayata karşı mesafeli… Mesut tarihe ve tarihsel olana, aydınlanmaya ve sükûta, sükûtun bilgeliğine, demokrasinin zaferine, turşu kavanozlarının birörnek formuna, seferberlik, fizibilite ve saman alevine, kısaca dünyaya dökülmüş sözlü ve yazılı kalıpların topuna, istisnasız her birine karşı külliyen mesafelidir. Uygarlığının temel direği olan bu çelikten önyargılar, bu kapanmaz mesafeler yüzünden enerjisini daima tutumlu kullanır; gazetenin üstünde yemek yer, yastıkların yerini değiştirmez, suyu sebilden içer, dara düşmedikçe de organıyla oynamaz. Gazını kesik kesik değil, bir kerede çıkarır. Kütüphanesine uzandığında kitabı alır, elini rafta bırakır. Bir daha açma zahmetine girmemek için televizyonu açık tutar. Son çeyreğin tamamında, kesintiler haricinde televizyonlar, işte hep bu yüzden açık kalmıştır.

Dünyanın Merkezi 10/3

Mesut’a ulaşmak için üç kat aşağıya inilir, tıpır tıpır… Keskin dönüşlerle alçalan helezoni merdivenler, ıslak bir esrime ve küflü bir baş dönmesiyle kıvrılarak böyle dibe varılır. Dünyanın merkezine yapılan yolculuk sona erdiğinde Mesut’tan önce rutubete selâm çakılır. Ekşilik sinsice genze yerleşir. Merkeze yaklaştıkça dünya ısınır, derlerdi bir de, eskiden kalma bir ateş topu olduğundan hep içten içe yanar. Peh… O gün, ayağında topuklular, başında el örmesi beresi, üzerinde dengeli dağılmış kırmızılar ve kamusal ölçülere riayet eder şekilde açıkta kalan yerleriyle kapıda dikilen Kumral, son çeyreğin gevşeğini şaşırtır. Burnundan alıp burnundan vererek hem sanki hesap sorar hem de genzine çektiği rutubeti vurgular.

Çift kapılı 11/15

Mesut işe gitmenin bütün gereklerini harfiyen yerine getirip evde kalır. Kalkar, ağır ağır banyoya gider, yüzü yıkanmış olarak banyodan çıkar, takımları çeker, ayakkabılarını boyayıp cilalar, eski gazetenin üzerinde ve sabah haberlerinin karşısında kahvaltısını yapar, ağzını ekmek içiyle siler, sigarasını yumurta kabuğuna bastırır, sonra da günlük işlerini tamamlamış olmanın iç huzuruyla çekyata kurulup dinlenir. Damarları yeni bir sigara isteyene kadar sürer istirahat… Hindi boyunca Hasan Cahit, Mesut’tan ekseri bir hayvanmış gibi bahseder. Yürümesini paytak hamlelerle sürünmek, yatmasını manda gibi yayılmak, izlemesini melül melül bakmak, çiğnemesini de köpürerek geviş getirmek şeklinde tarif eder. Mesut’un insan olduğuna dair en güçlü kanıtlar, roman yazmak istemesi ve evinde çift kapılı bir buzdolabı bulunmasıdır. Her roman yazmak isteyen canlıya doğrudan insan denemeyeceğine göre, onu insanlaştıran daha çok buzdolabı metaforudur, diyebiliriz. “Mutfağa sığmadı da,” der Mesut, o an buzdolabının cesametiyle mi övünür, yoksa mutfağının daraç oluşuna mı yazıklanır, pek anlaşılmaz. Nefes alış verişi nispeten düzene giren Kumral’sa bunu daha çok bir tasarım etkinliği olarak görmeyi yeğler, “Bu tür alanlarda açık fikirli olmak iyidir.” Hasan Cahit, yüzyılın en gereksiz buluşu olarak, daha doğrusu bütün gereksiz buluşlara bir genel başlık olması maksadıyla, salonun başköşesinde, evin otoriter reisi gibi, kurumla oturan çift kapılı buzdolabını simgeleştirir: Üç kapılı otobüs misali; insanlığa katkısı, gevşekleri iki adım daha atmaktan kurtarması… Buzdolabının düşey bir doğruyla birbirinin tıpatıp aynısı iki ayrı düzleme ayrılmış olması, aslında Mesut için bir imkândan çok zahmet sayılır. Üstelik, yarı yarıya şansı olmasına rağmen, her defasında yanlış kapıyı açmış olduğunu görür ve yok yere hayal kırıklığına uğrar.

Üst-ütü 13/2

İcatlar gevşeklikten doğar. Elini kaldırmaya mecali kalmayan âdem, daha o vakit, elini kendiliğinden kaldıran biyonik bir düzenek tasarlar; su içmeye takati yoksa serum takar, sıçmayı zül görürse müshil çakar. İşte bu uğurda, Mesut’un da teknoloji dedikleri gözü dönmüş illetten beklediği en büyük yenilik, üst-ütüdür. Bir şekilde üstün ütü de diyebileceğimiz üst-ütü, ona göre insanlığın tekâmülü. Sıradan ütülerin bayağılık çukurundan, mutlaka düz bir zemine ihtiyaç duyan zavallılığından, iki nefeslik buhar çıkardığında benim diyen burnu büyüklüğünden insanlığı kurtaracak ve kıyafetleri fertlerin üstündeyken de ütüleyebilecek gelişmiş bir aygıttır bu… Neticede Mesut arkadaşlarına caka satmak maksadıyla veya güzel kadınların okşayıcı bakışlarına mazhar olmak derdiyle değil, sokağa dal taşak çıkmanın çağımızda yadırgandığını bildiği için giyinir. Kalkar kalmaz ilk işi takımları çekmek olur ve sabahı jilet gibi karşılar. Çünkü giyinmek insanı yılgınlığa sürükler; üst baş telaşı yüzünden sokağa çıkma hevesinin birden bire körelmesi son çeyrekte arzulanmaz. Mesut bekler, kırışıklık dışında kafaya takacağı bir şey yok; yarısı akmış mum gibi, daim hazırda bekler. Hasan Cahit Doğanay, Mesut’un günlerce aynı kıyafetler içinde dikilip kendinde dışarıya çıkma arzusunun uyanmasını beklediğini ve ne yazık ki bu uğurda her defasında derin bir hüsrana kapıldığını yazar, hatta bunu defalarca vurgular, ama üzerindekileri ayrıntısıyla tarif etmekten sanki ısrarla kaçınır. Ancak Mesut’un bu uzun bekleme seanslarında iki dirhem bir çekirdek olduğunu anlamak için ne üst-ütü beklentisini tefsir etmeye ne de derin tefekkürlere dalmaya gerek duyulur. Eylemleri takip etmekten fazlası elinden gelmeyen sıradan okur bile zihninde karakterin kılık kıyafetine dair bir resim oluşturmakta zorlanmaz. Okur adına, buraya kadar her şey yolunda gider.

Karşı evrim 13/26

En başta ağırkanlı bir mandayla veya aldırışsız, sünepe bir koyunla eğretilenen kahraman, Kumral’ın eve gelişiyle birlikte değişir, yerinde duramayan ve şekilden şekle giren bir şebeği çağrıştırmaya başlar. Evin içinde kemiksiz bir şebek gibi yaylanarak dolaşır. Misafirini içeri buyur ettiğinde heyecandan salgılarını kontrol edemez; gözleri sulanır, burnu akmaya başlar. İpince topuklu ayakkabılarıyla Kumral, kadınları daha çekici gösteren zengin caddelerin birinde yürürcesine zarafetle ilerleyip tam ortadan ikiye yardığında salonu, insanla şebek arasında bir fark varsa eğer, o fark da zaten, işte o dakika kaybolur. Kulak arkasından bacak arasına kadar terler Mesut, su içinde kalır. Sıkışınca bir fırsatını bulup ayakyoluna gider, ama döndüğünde torbası yeniden dolar. Şimdi bedeni kırık ve düşünceleri bölük pörçük… Midesindeki ekşime dayanılmaz… İşkembesinin yeri belli, ama emin olmak için yine de yoklar. Gözlerinde nem, gözkapakları her zamankinden daha ağır… Televizyon karşısında bayılarak, yaz günü gömlek pantolon uyuduğu için bedeni de ter içinde; üzeri kırış kırış… Adem elmasını kaşıyıp dururken verdiği resim de pek sanatsal sayılmaz. Bu böyle gidemez, gitmemeli, der içinden… İçecek bir şeyler ikram etmeden önce verdiği resme bir iki fırça darbesi: Önce ceketini giyerek kırışıkları azaltır, uzun aradan sonra televizyonu kapatıp kafayı temizler, sonra da alnını pencereye yaslayıp sabit ve anlatımsız bakışlarla aydınlığa bakar. “Nereye kayboldun?” diye sorar Kumral, “Herkes gitti, ben seni bekledim.” Herhangi bir yanıtı var mı? Bir şeyler geveleyebilir elbette, ama bu bir roman olduğuna göre hiç yanıt vermese de olur. Böyle bir soruyu duymuş olmak tek başına yeter. Kumral’ın güzel ağzından çıkan merak ve endişe yüklü heceler, vereceği yanıtın anlamını da sıfırlar. Nereye mi kayboldum? Galiba kaybolduğun zaman daha çok var oluyorsun kadınlar için. Ya da sustuğun zaman, film adamları gibi, eğer konuşmadan yaşamayı başarabilirsen, o dem işin tamam… Yaşayıp görerek bu bilgiyi tekrar hatırlar Mesut. Boşluğa yönelen dalgın bakışlar ve usulca çatılan sıkılgan beden: Resme atılan mat vernik… Kendini az da olsa sevdiği anlar, işte böyle anlar, içinde yangın varken kibrit alevi söndürmeye uğraştığı; cismi kaskatı, ama iç teknesi fırtınaya tutulmuşçasına yalpalar.

Diyar 14/13

Aydınlığa açılan pencerenin iki kanadını ardına kadar açar, böylelikle kâğıt üzerinde de olsa evi havalandırmış olur. Üzerinde uğraştığı özgürlük imgesi aslında sembolik olarak yerindedir ve bu durumda serin ve temiz havanın yüzünü yalayıp evin içine dolması beklenir; masanın üzerindeki beyaz sayfaların uçuşması, mutfağa açılan kapının çarparak okuru ve evin güzel misafirini irkiltmesi, gevşekliğini almaya yetecek miktarda oksijenin ciğerlerine dolması, tersi istikamete akan bir zihin talimiyle bedeninin karıncalanması vesaire, bunlar, bu süreçler her devirde adetten yaşanır. Ne var ki yerin üç kat altında, bazen âdet yerini bulmayabilir; zira yerüstü için yazılmış fiziksel kaidelerin bazılarının, ama şüphe yok ki en hayati olanlarının, yerin üç kat altına inildiğinde değişen ortam şartlarıyla birlikte işlerliğini kısmen yitirmesi, hazır lokmaların ve aşina tonlamaların yaylandığı rahat makamı fecaatle sarsar. Çünkü Mesut pencereyi açtığında üç kuru bitki, iki tüysüz kedi görülür yalnızca. Tamamı beton, yel yok, meltem yok, uyduruk bir alan… Yukarıda yaşayanların ürettikleri çöplerin en azından bir bölümünü bırakıverdikleri, öğütemedikleri besinleriyse sofralarından kaldırdıkları halleriyle kedilerin insafına terk ettikleri bu alan, Mesut için üç dört metrekarelik sıradan bir beton düzlem değil, neredeyse koskoca bir diyar sayılır. Florası daracık zeytinyağı tenekelerine hapsedilmiş yapraksız ortancalardan, faunası sefillikte birbiriyle yarışan kuyruğu kesilmiş, topal edilmiş ya da tek gözü çıkarılmış veteran kedilerden, eğlence hayatı ise yukarı katlardan ne kadar nezaketle bırakılmış olursa olsun aşağıya vardığında çok büyük bir gürültüyle patlayan naylon poşetlerden ve onlardan etrafa fırlayan yemek artıklarından ibaret bu yarı karanlık bahçe katı bahçesinin, mümkün bahçelerin en iyisi olmadığı kesin… Ancak diğer sakinler, ekseriyetle de yukarı katlara çöreklenenler, bu uyduruk beton alanı, planlı-peyzajlı-bakımlı bir bahçe gibi görmekten ve göstermekten sanki gizli bir zevk alırlar. Sırf penceresi buraya bakıyor, kapısı buraya çıkıyor diye, Mesut’un da imtiyazlı bir hayat sürdüğünü ima ederler. İnsana sözde nefes aldıran böylesi bir bahçenin eksikliğini kendi kapalı, tıkış tıkış yaşamlarında ne de çok hissederler. Eriştikleri bir duygudan sonra artık ima etme kibarlığını da terk edip her şeyi açıktan açığa dökmeye başlarlar, eteklerinde taş kalmayana dek bu böyle sürer gider. Sonra da hafiflemiş hâlleriyle arkalarını dönüp uzaklaşırlar. Bu uzaklaşma, normalde zannedileceği gibi, Mesut’un dünyasından çıkma, ırama ya da onun gözünden yitip gitme biçiminde gerçekleşmez. Çünkü arkalarında bıraktıkları göstergeler bütünü yeterince onlara ait olduğundan, çekip gittikleri zaman da sükûnetle orada bulunmaya devam ederler. Kimler? Yüzlerini tek tek seçemez Mesut, müştereken tesis edilmiş bir koyuluk yalnızca; sanki karşısında komşu yüzlerden derlenmiş ortalama bir yüz, eklektik bir kimlikle bulunur. Sanki dünyanın merkezine inmesi için aralarında seçtikleri bir temsilci, herkesi belli oranlarda, çoğunluğu biraz daha hararetli bir kesinlikle temsil eden bir vekil, yakasında üçgen katlanmış mendiliyle, yiğitçe dikilip karşısına, ondan hesap sorar. Bu beton bütünlüğe ne zaman baksa taşa dönüşür Mesut, katılaşır, kımıldayamaz olur. Yemek artıklarının, çöplerin, çikolata ve cips ambalajlarının, kenarları yenmiş koltuk süngerlerinin, çocukların gözden çıkardığı özürlü oyuncakların, kurumuş bitkilerin dallarına asılı kalmış temizlik bezlerinin, temizlik bezi yapılmış fanila ve donların, sayfaları artık rengini yitirmeye yüz tutmuş eski gazetelerin, eski gazetelerin sabırlı kupon biriktiricilere armağan ettiği klasik romanların, klasik romanların üzerinde gezinen uyuz kedilerin koklamaya doyamadıkları kadın bağlarının karşısında gaiple irtibatı kopmuş bir kâhin gibi kaskatı kesilip kalır; hengameye dalıp gitmekten hayata katılamaz olur. Ona sorulsa inkar eder, edecektir, ama şüphesiz ki onu atalete sevk ve hazır eden coğrafyaların başında bu diyar gelir. Kimi bölgelerde adına aydınlık denir, ama Mesut’un nazarında aydınlığı yarım porsiyon bile değil.

Merak-ı milli 16/4

Kapı çalar; alnını camdan ayırıp bakışlarını evin içine kaydırır. Böylece üzerinde çalıştığı resim temelden bozulur, estetiğini yitirir. Salonun ortalarında bir yerde gözler çakışır. Asap bozucu kuş sesi için af diler gibi bakar Kumral’a. “Açmayacak mısın?” der Kumral, “Baksana, önemli galiba…” Kuş bir süre öter, sonra boğularak susar. Sessizlik Mesut’u biraz rahatlatır. Ancak rahatlama dönemi bir cümle sürer; çünkü lanet kuş bir daha öter, sonra bir daha ve Mesut’un tam boğulup susacağını sandığı sırada aynı şevkle bir daha öter. Baş belası zilin ısrarına yenilince Mesut lütfen davranır ve kapıyı ağır çekim açar, ama kim geldi diye bakmak için değil de kuşu susturmak için açtığını belirten ifadelerin birden fazlasını takınarak açar. Karşısında “Düştü,” diyen bir ses durur. Sanki ses bedenden çıkmamış, ses bedeni oluşturmuş gibidir. “Düş” derken bas bariton bağırıp son raddede kalınlaşan, “tü” derken de yemek borusuna kaçıp zavallılaşan kontrolsüz sesin oluşturduğu gövde yamru yumru bir patatesi andırır. Yüzeyinde ihmal edilemez boyutta iltihaplı sivilceler… Soysan yarısı çöpü boylar, ama yine de nimetin bulunmazı sayar da sanki kendini, evin içine yeni başlayan bakışlar yollar. Utangaç ama teklifsiz, acemi ama çapkın… Mesut’un bedeninden kalan boşluklardan sızarak Kumral’ın buğday tenine ulaşmaya çabalar. Ergenlik kaldırılmalı, diye düşünür Mesut, ergenlik, insanı insanlıktan çıkaran denetimsiz bir bayağılık… Daha önce de geldiğini anımsar onun; yine düşen bir şeyler; bir tahta oyuncak ve bir fırın eldiveni… Onları alıp nasıl da toz kaldıran beceriksiz adımlarla merdivenleri tırmandığını anımsar. Kaçar gibi… Tahta oyuncak onun olmayabilir mi? Bir ördek miydi, yoksa bir at mı? Başkasına ait oyuncağı, yukarıdan görüp de beğenmiş olamaz mı? Ergen bir erkekten her şey beklenebilir. Karşısında dikilen bedene bir kez daha bakar Mesut, fakat bu defa alıcı gözle, baştan ayağa, neredeyse onu yiyecekmiş gibi bakar. Böyle baka baka, zamanla karşısında bir karakter görmeye başlar. Roman yazmaya henüz karar vermiş birinin baktığı her şeyde bir şey görmesi; dikilen her bedende deşilesi bir tin, sallanan her kellede güçlü bir zihin keşfetmesi usuldendir. “Küçük kardeşimin işi işte,” der ergen, ders kitabını isterken, “kaç defa söyledim velede.” Ceketini isteksizce çıkarırken “Bu sabah mı?” diye sorar Mesut. Yamru yumru gövdenin taşıdığı kafa gevrek gevrek sırıtarak, “Hayır, şimdi,” der, “az evvel.” İçinden ergenin evveliyatına okuyan Mesut ayaklarını sürüyerek, yüklendiği zahmeti belirginleştiren paytak hamlelerle diyara yollanır, kemiksiz şebekliği geçici olarak askıda, yarı baygın tonda hengameye karışır. Neredeyse attığı her adım bir eşyaya takılır. Yarım porsiyon bir aydınlıkta, hem de bu karmaşada şimdi aradığını nasıl bulsun? Eşyaların sınıflarına ayrılmadan yukarıdan rastgele düşüyor olmasına yeniden canı sıkılır. Kumral’ın evine geldiği bu tarihi günde, böyle saçmalıklarla uğraşmak zorunda kalması da sıkıntının üzerine tuz biber eker. Bu sırada ayaklarının altından süratle geçen tekir bir kedi evin içine dalar. Kediye elitist kelimelerle, kapıda bekleyen ergenin duyup üzerine alınabileceği yükseklikte, ama salonda oturan Kumral’ın asla anlam veremeyeceği karmaşıklıkta söver. Öfke içinde boşluğa doğru takatsiz bir tekme savurur. Sonra Kumral’ın bunu görmüş olmasından korkarak tekmesini haşince atılmış bir adıma benzetmeye uğraşır, fakat beceremez. Tam o esnada, aradığı şeyin orada, onca ıvır zıvırın içinde zavallıca, terk edilmiş şekilde durduğunu görür. Cildi özensizce katlanmış, sayfaları hoyratça kıvrılmış ders kitabını bulmak onu biraz olsun ferahlatır. Hemen eğilip alır, fakat bu esnada eline yemek artıkları bulaşır, tiksinir. Parmaklarını kitabın temiz kalmış sayfalarına üstünkörü siler, yine tiksinir. Kitabı kapatıp hızla kapıya doğru hareketlenir, zira bu iş çok uzadı. Bir daha görmek istemediği, adını bile hatırlamak istemediği kitabı tombul parmaklara süratle teslim eder. Sonra kapıyı ergenin üstüne çarpar gibi kapatır. Fakat kapı, ergenin bakışlarını örtmeye yaramaz. Görmeye yeminli bakışlar kaide, sınır, prensip tanımaz: Merak-ı milli… Çocuğun gözleri sanki hâlâ orada durur, orada durup sabit bir istekle içeriye bakmaya devam eder. Ardından, Kıskançlık kaldırılmalı, der romanın anlatıcısı, sanki Mesut’un ergene yönelik ayrımcı bakışına nispet yapar gibi, kıskançlık, insanı insanlıktan çıkaran denetimsiz bir bayağılık… Mesut harcaması mümkün enerjilerin en düşüğüyle salona döner ve semiz bir manda gibi kanepeye yayılır. Bu noktadan sonra Hasan Cahit kitap ve kıskançlık meselesini terk edip Mesut’un iç sıkıntılarını, çapraşık ruh halini ve Kumral’ın bulunuşuyla ortadan kalkması beklenirken aksine daha da koyulaşan yalnızlık hissini tarife koyulur. Ancak okurun zihni ister istemez bir önceki konuya takılı kalır. En başta, Hasan Cahit’in ergen karakteri metinde neyi simgeler? Sonra Mesut’un aşırı derecede tiksinmesine yol açan ve bir daha asla görmek istemediği kitap, acaba hangi ders kitabıdır? Ya anlatıcının, sanki romanla ilgili büyük bir sır sızdırırmış gibi esrarla vurguladığı merak-ı milli ifadesi nedir, neyi karşılar? Bu soruların yanıtlarını kabaca kestirmek bazen mümkün gibi görünse de, onları tam anlamıyla karşılayan anlamlara ulaşmak zor, neredeyse imkânsız… Çünkü Doğanay’ın kullandığı kavramların üstü çoğunlukla örtük… Aslına bakılırsa bu zorluk ve üstü kapalılık, salt bu noktalar özelinde değil, neredeyse Doğanay’ın dolaşıma soktuğu her söyleyiş genelinde bir biçimde karşımıza çıkar. Zaten başta Hindi olmak üzere, Doğanay imzasını taşıyan bütün romanlar, daha ilk satırından, ilk cümlesinden itibaren okuru fazladan çaba harcamaya zorlar; okurdan okur olmanın ötesinde bir donanım, bir öngörü, daha da ötesi bir araştırmacı titizliği ve gayreti bekler. Ciltlerce kitap devirmenin ya da günlerce kafa patlatmanın yetmediği durumlardaysa, mecburen devreye yorum girer. İşte benzer şekilde, patatesi andıran ergenin sembolik varlığı, tiksindirici ders kitabının metindeki işlevi ve merak-ı milli ifadesinin yöneldiği anlamın ne olabileceği üzerine kafa yoran herkesin zihninde de doğal olarak birbirinden çok farklı görüşler belirir. Örneğin, Hasan Cahit’in sevgili eşi Sayın Neriman Doğanay’a göre patates, fakir ülkelerde çok tüketilen bir besindir yalnızca; öyle sanıldığı gibi özel bir anlama sahip değildir. “Ha, bir de enerji verir, yorgunluğu giderir.” Düşen kitabın ne olduğununsa hiçbir önemi yoktur. Matematik de düşse, Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi de, metinde değişen bir şey olmaz neticede… Üstadın kızı Sayın Roza Doğanay’a kalırsa çok şey değişir, zira düşen kitap ergenin küçük kardeşine ait bir ders kitabı olan Hayat Bilgisi’dir. Çocuğun bu kitabı aşağı atması, “hayatın bilgisinin derinlerde olduğunu, hayatınsa yukarılarda yaşandığını” bildirmek içindir. Roza Hanım’a göre merak-ı milli de, toplumca sahip olduğumuz en güçlü ve en teklifsiz hayat bilgisini anlatmak için babası tarafından uydurulmuş bir tabirdir: “Merak milli sporumuzdur bizim; bu konuda asla sınır tanımayız, kapıların ardındakini görme isteğiyle yanıp tutuşuruz her zaman…” İlginç görüşlerini abartılı kahkahalar eşliğinde açıkladığından ciddiyeti konusunda çoğunlukla derin şüpheler uyandıran üstadın kayınbiraderi Şefik Aydın Tosyalı’ya göreyse merak-ı milli, adı üstünde, milli olma merakıdır. “Sağlıklı bir delikanlının bunun dışında başka ne merakı, başka ne isteği olabilir? Allah aşkına, kitabı eline aldığında Mesut acaba neden iğrenir, eline ne bulaşır da tiksinir?” Bu muhtelif yorumlar içinde Hasan Cahit’in yakın dostu Nihat Baylan’ın görüşü, onun keskin yaklaşımı, belki de en makulü: Nihat Baylan’a göre ergenin varlığı ve hormonlu, yamru yumru bir patatese benzemesi, harcanıp giden bir gençliğin metaforu… Ona göre üstat burada, “Şeklini almaya çalışırken, bir gençlik işte böyle çöpü boylar, ziyan olur gider,” demek ister. Onun düşürdüğü kitapsa yüksek ihtimalle Milli Fizik’tir. Yukarıdan düşen bir cisimle derinlemesine alâkadar olan tek bilim dalı, fiziktir zira… Merak-ı milli tabiri de pozitif bilimlere olan merakımızın vahametini anlatmaya yarar. Merak-ı milli diye bir tabir türeterek ve Milli Fizik diye aslında olmayan bir dersi düşündürerek, Hasan Cahit’in, eğitimle ilgili fikirlerini inceden inceye okura zerk etmeye çalıştığını iddia eder Nihat Baylan. “Evet kitap düştü, düşer, peki düşen gerçekten bir kitap mıdır, daha doğrusu ne kadar kitap sayılır? Evet bu kitap millidir, peki ne kadar fiziktir? Yerçekiminden bağımsız bir fizik mümkün müdür? Nihayetinde yukarıdan düşen aslında bir çağın milli müfredatıdır.” Hasan Cahit Doğanay’ın hayatı boyunca verdiği tek söyleşide öne sürdüğü kimi görüşler de Nihat Baylan’ı doğrular. O söyleşide eğitimle alakalı bir soru üzerine Doğanay şöyle söyler: “Bir başka eğik atılır cisimler bu coğrafyada, sarkaçlar başka kanunlara uygun salınır.”

O Mesut 19/16

Ergen gittikten sonra, Kumral sıcaklar, neredeyse bayılacak kadar… Üstündekileri ağır çekimde, hareketlerinin altını çizerek çıkarır. Biraz hafifledikten sonra da kaldığı sayfanın köşesini kıvırır gibi narin vücudunu katlayarak çekyata bırakır. Tam bir edebiyatsever, sanki hareketlerini birileri yazsın diye var. Bu ağır çekimli anlatımdan Mesut’un payına tenin ağırlıkta olduğu bir coğrafya düşer. Beraberinde yine biraz vücut sıvısı ve bolca heyecan… Yeniden şehvetli bir şebeğe dönüştüğünü fark eden Mesut, yardıma şarabı çağırır hemen, dömisek beyaz; bir garson ustalığıyla sergiler elindeki diğer şişeyi de, rezerve… Hem harareti de alır biraz… Hayır, Kumral kahve ister; filtre ya da orta… “Sadece özel günlerde içerim.” Kısacık bir cümle ile ancak bu kadar çok şey anlatılabilir. Böyle bir durumda her insan bozulur, bir roman karakteri de olsa bozulur. Bozulmayla birlikte, evet, Mesut geriye düşer, ancak henüz tam anlamıyla yenik sayılmaz. Hızla onarır kendini, silkinir ve tek nefeste mutfağa yollanır, böylece bir süreliğine romandan çıkar. Bu süre zarfında ne yaptığını tam olarak bilemeyiz, çünkü anlatıcı Mesut’u gözden yitirir. Mesut görünmez olur. Artık eşyaları okuruz; son çeyreğe özgü hantal anlatımlarla salona yayılırken gözettikleri uyumlu bir düzenin varlığına evin ziyaretçilerini inandıran, dört duvarın bütününe hâkim eylemsizlik halini kayıpsız taşıyıp duruşlarındaki küfü, o eskimiş tonu derinlemesine açığa vuran ve bir insanın asla erişemeyeceği bir yerleşme duygusunu gerinerek ve kurumla edinen, ziyaret zamanı geldiğindeyse derhal örgütlenip muntazaman politize olabilen mobilyaları, Doğanay’ın o uçucu, asla bilgilendirmeyen, betimlemekten kaçınan ve arada duygusal bir bağ veya yakınlık kurmaya yeltenmeyen mesafeli anlatımıyla tanımaya çalışırız. Böylece bir süre, yaklaşık bir buçuk sayfa kadar Mesut’u unuturuz. Belki de bizden bilinçli olarak unutmamız istenir. Ama yazarın bütün engelleme uğraşlarına rağmen, yine de zihnimizde kahve pişirmeye uğraşan bir Mesut belirir. Görmesek de okumasak da orada, daracık mutfakta, biliriz ki iyi kötü bir Mesut yer alır. Hatta onun, ablası zamanından kalma bir Kuru Kahveci Mehmet Efendi paketi bulabilmek uğruna mutfak dolaplarını açıp kaparken vıcık vıcık terlediğini bile farz edebiliriz. Sayfada olmadığı süre boyunca, o Mesut çok yorulur, bitap düşer. Salona dönüp anlatıcıya yeniden Mesut olarak görünmesiyse epey bir zaman alır.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Sel Yayıncılık’a teşekkür ederiz.

Ersan Üldes, 1973 yılında Manisa’da doğdu. İlk, orta ve liseyi Manisa’da okudu. 1995 yılında YTÜ’den mühendis olarak mezun oldu. İlk romanı Yerli Film (İnkılap, 1999) İnkılap Kitabevi Roman Ödülü’nü aldı. Ardından Aldırılan Çocuklar Örgütü (Telos, 2004) ve Zafiyet Kuramı (Plan b, 2007) adlı romanları yayımlandı. Zafiyet Kuramı, Bosnalı yazar Aleksander Hemon editörlüğünde yayımlanan Avrupa’nın En İyi Kurgu Kitapları 2011 (Best European Fiction 2011) Antolojisi‘ne seçildi. On Kişot (Plan b, 2011) adlı kitabında, Cervantes’in edebi mirasına sahip çıkan on ayrı Türk romanını inceledi. Hasan Cahit Doğanay’a saygı niteliğindeki Hindi’nin Ruhu yazarın son çalışmasıdır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.