“Bu kitabı, biz erkeklerin kadınlardan özür dileme girişimi sayabiliriz.”

 

Gazeteci-yazar Hüseyin Aykol, Türkiye’deki toplumsal mücadele tarihinin aslında kadınlarla dolu olduğunu, fakat “erkek tarih”in onları yazmadığını, önemsizleştirdiğini keşfettiğinde bu kitabı yazmaya karar verdi. Kitap ağırlıklı olarak devrimci hareketin öncü kadınlarına yer veriyor. Ama hep yapıldığı gibi öne çıkmış, hikâyesi anlatılmış kadınlara değil ana akım medyada adına ve hikâyesine rastlamadığımız kadın devrimcilere de yer veriyor. Akademisyenlerden militanlara, gazetecilerden sendikacılara kadar hayatın her alanından devrimci kadınlar var kitapta.

Kitabınız bir portreler toplamı olmasına rağmen, yer yer önemli gözlem ve tespitler yapıyor, kadınlarla ilgili bazı gerçekleri ortaya koyuyorsunuz. Örneğin, Türkiye’de kadınlara seçme-seçilme hakkının verilmesinin bir gecede verilmiş bir “lütuf” olmadığını, gerisinde elli yıllık bir kadın mücadelesinin yattığını bilgilerle ortaya koymuşsunuz. Neden kadın hareketinin Cumhuriyet öncesi geçmişi bilinmiyor?
Aslında kadın hareketinin sadece Osmanlı dönemini değil, aynı zamanda 1960’lı yıllara kadarki dönemini de pek bilmiyoruz. Düşünün 1920’li, 1930’lu yıllarda TKP üyelerine yönelik olarak rutin operasyonlar var. Gözaltına alınan ve tutuklanan kişilerin arasındaki kadınların adına bile ulaşamıyorsunuz kayıtlardan. “Aman bizi de NATO’ya alın” diyerek yapılmış ve gerçekten abartılmış –yani ilgili ilgisiz pek çok kişinin gözaltına alınıp tutuklandığı– 1951 TKP tevkifatıyla ilgili kadınlardan, neredeyse Sevim Belli’nin dışında başka bir kadının adını duymamıştık.

Osmanlı dönemiyle ilgili bilgilenme eksikliğimiz ise trajiktir. Bugünkü halimizi anlamak için en azından 1900 ila 1930 arasını iyi incelememiz gerek ama bizim nesil, Osmanlıca ya da eski Türkçe bilmiyor. Mustafa Kemal’in yüzünü Batı’ya dönmüş Türkiye için elzem gördüğü Latin harflerine geçiş, bizim kuşağı Osmanlı köklerinden kopardı. Modernleşme, ekonomik gelişme için böylesi bir seçimi adeta zorunluluk olarak görenlere Japonya örneğini hatırlatmak isterim. Yani bugünkü modern Türkiye için Arap ve Fars alfabesini bırakıp, Latin alfabesine geçmemiz şart değildi ve bizler köklerimizden kopuk bir anlayışla yetiştirildik. Yeni nesilden Osmanlıca öğrenip, arşivleri gözden geçirenler, eskiye ait çok önemli bulguları bize iletiyorlar. Maalesef benim gibi araştırmacılar, onların eserlerinden –yani ikinci el üzerinden– bir şeyleri değerlendiriyor ve kimi çalışmalar ortaya koymaya çalışıyoruz.

Kitabıma koymaktan büyük keyif aldığım Osmanlı dönemi kadın portrelerinin önemli bir kısmı anı kitaplarından süzülüp geldi ama bilimsel araştırma kitabı olarak Serpil Çakır’ın Osmanlı Kadın Hareketi bu konudaki yegâne temel kaynak olarak göz kamaştırıyor.

HÜSEYİN.AYKOL1 HÜSEYİN.AYKOL2

Kitabınızdaki isimleri nasıl seçtiniz?
Hani bir yazar, romanına belli bir taslakla başlar ama roman ilerledikçe karakterler tasarlanandan başka yönlere gider ve roman, yazarını bile şaşırtan bir şekilde biter ya, benim seçtiğim portreler de biraz öyle oldu. Öncelikle tepkiyle başladım. Nasıl olur, dedim; sol örgütlerin liderleri hep erkek. Tamam Behice Boran var, Sevim Belli var. Sonrası niye yok? Maksim Gorki’nin Ana romanı beni çok etkilemiştir. Oradaki temel slogan “Kadınların katılmadığı bir mücadele, başarıya ulaşamaz!”dır. Bizim sol olarak başarılı olamayışımızın temelinde de bu olmalı, deyip hâkim anlayışımıza mağlup olmak üzereydim. Çok meşhur olduğu dönemde değil ama birkaç yıl önce Mina Urgan’ın Bir Dinozorun Anıları’nı okuyunca, beynimde bir ışık çaktı. Bulabildiğim tüm anı kitaplarını okumaya başladım kadınların. Elbette onların eşlerinin kitaplarını da. Serteller, Belliler derken, Benderli’ye ulaştım. Bu konuda Belge Yayınları, adeta bir derya. Bir gün gidip, şöyle kitaplar arıyorum, dedim. Elimde iki poşet dolusu kitapla, oradan çıkarken, ağzım kulaklarımdaydı!

Güncel portreleri ise gazeteci belleğimle seçtim. Çoğu yakından tanıdığım ya da birlikte mesaimiz olan kişilerdi. Ama özellikle her kesimden olmaları için her yeri didik didik ettim. Dahası kadın hareketinde öne çıkmış kimi kişilere, “Ben şöyle bir çalışma yapıyorum. Şu kişileri ben buldum ve yazıyorum; böylesi bir kitapta mutlaka olması gereken isimleri bana önerir misiniz?” dedim. Önce tutuk davrandılar ama sonra gönderilen isimlerle, benim aklıma gelmeyen birçok portre ortaya çıktı.

Sol örgütlerin liderleri ya da ünlü bir yazar olan kocasının gölgesinde kalan kadınlardan bahsediyorsunuz. Sol, kadınları ve hikâyelerini gizlemek konusunda, sizce ne kadar suçlu?
Bu konunun özü olan kamusal alan mücadelesi, Batı’da daha 12. yüzyılda başlamış olsa da, orada da yüzyıllarca sürdü. Matbaanın üç yüzyıl sonra gelişi gibi, bizde kamusal alan mücadelesi, ancak Osmanlı’nın son döneminde başladı. Günümüzde de çözülebildiği söylenemez. Başörtüsü sorununun henüz çözülememiş olması, kamusal alan mücadelesinin sona ermediğini gösterir. Kadını arka plana iten, kamusal alana çıkarmayan hâkim anlayışın alternatifi olan solun, içinde bulunduğu toplumun zaaflarını tam olarak aşabildiği söylenemez. Ulusal Kurtuluş Savaşı’na, kadınların da katılması modernleşme ya da kamusal alana katılmadır ama ona biçilen rol, cephede vuruşmak değil, savaşanlara mermi taşımaktır. Bu anlayış, solda da 1970’lere kadar devam etti. Çünkü Kemalizm’den pek ayrışamamıştı. 1970’lerden sonra hem kadınların İlerici Kadınlar Derneği gibi çok iddialı kendi örgütlenmeleri oldu hem de erkeklerle omuz omuza çarpışmaya başladılar. Ama kafanın halen aynı olduğu söylenebilir. Vuruşanlar erkekti. Kadınlar ise, aramalardan daha kolay geçebildiği için silah taşıyorlardı. Türkiye solunda –kimi istisnaları olsa da– vuruşanlar safında kadınlar, erkeklerle yan yana olmadı. Kürt hareketinin bugünlere uzanan başarısında, bu birlikte mücadele etkili olmalı. Kamusal alana çıkarılmamasını sağda kadın, cennet vaadiyle kabullenirken, soldaki “suç” erkeğin kadına karşı korumacı tavrı, kadının ise erkeğine ya da yoldaşlarına yardımcı olmayı yeterli saymasında. Yani Türkiye solunun erkekleri, kadını arka planda tutma suçunu kadınlarla birlikte işliyor ve bunun sonuçlarını, sürekli mağlubiyetle ödüyor.

Kitabın arka kapağında, sosyalist örgüt liderlerinin hepsinin erkek olduğu, toplumsal mücadele tarihinin kadınlarla dolu olduğu halde, “erkek tarih”in onları görmezden geldiği yazılı. Bu çalışmanızın bir amacı da, bu tarih yazımını tersine çevirmek miydi?
Böylesi araştırma kitapları, –sol ya da sağ– resmi tarihi deşifre etmeye yarıyor. Ama kitaba böylesi bir amacı önüme koyup başlamadım. Sol örgütlerle ilgili araştırmalarım boyunca, kadınların azlığı canımı sıktı, içimi acıttı. Neredeyse kendimi bilmemden itibaren, yani yaklaşık kırk yıldır sol ortamda bir şeyler yapmaya çalışan biriyim. Çevremde hep kadınlar oldu. Öldürülen kadın arkadaşlarımız, son dönemde açlık grevlerinde ölen kadınlar oldu. “Hayata dönüş”te yakılarak öldürüldüler. Sol örgütlerdeki kadınları daha görünür hale getirmek için başladığım bu yoğunlaşma, böylesi bir kitabın ortaya çıkmasına vesile oldu. “Erkek” tarih yazımını tersine çevirmek, lafı çok iddialı olur ama önsözde de belirttiğim gibi, bu çalışmamı, biz erkeklerin kadınlardan özür dileme girişimi sayabiliriz.

HÜSEYİN.AYKOL4 HÜSEYİN.AYKOL3

Yine kitabınızdaki dikkat çekici bilgi de şu: Osmanlı’da ve Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki kadın devrimciler, Rumeli kökenli ve Selanik’in kültürel ortamından beslenmiş kadınlar. Yüz yıl sonra ise Kürt hareketinin politikleştirdiği Kürt kadınları ağırlıkla görüyoruz siyaset alanında. Bu konudaki değerlendirmeniz nedir?
Osmanlı aydınlanmasının merkezi aslında Paris’tir. İttihat ve Terakki’nin öncülü Jöntürklerin ilk örgütlendiği yer Fransa’nın başkentidir. Başka bazı aydınlar, İsviçre ve Almanya’da bulundular ama Osmanlı aydınlarını şekillendiren bir yer olarak Paris’in ayrı bir yeri var. Aydınlar, Osmanlı’nın başkenti İstanbul’da bir şeyler yapmaya çalıştılar ne var ki merkezi otoritenin göbeğinde istihbarat her zaman güçlüdür ve yeniliklere genelde kapalıdır. Paris’te hava özgürdü ama köklerinden kopuktu. Başta Selanik olmak üzere Trakya şehirleri halen Osmanlı topraklarıydı ve bu yüzden yerliydi, kökleri içerideydi. Sanayi gelmeye başlamış, işçiler sınıf olarak belirmişti. Sorunlarını anlatan, örgütlenmeye vesile olan dergiler, gazeteler çıkarılmaya başlandı. Dahası buralar başkentten “uzak”tadır. Başkenti “irticacılardan” kurtaracak Hareket Ordusu, buradan gider; ama başkentten buraları hizaya sokmak üzere gönderilebilecek bir ordu yoktur. Yani Trakya’nın kapitalist gelişkinliği, liberal ve devrimci kişilikleri ortaya çıkardı.

Türkiye’de sol, örgütlenirken hemen kolay alanlara yöneldi. Ülkede yüzyıllardır ezilen Aleviler, Kürtler ve azınlıklar kolayca sol örgütlere kazanıldı. Alevilerin kazanılması, Sünnilerin unutulması ve hatta karşıya alınmasına yol açtı. Kürtler de, son yıllara kadar sol örgütlerdeki kadroların omurgasını oluşturuyordu. Kürt hareketi başarılı bir çizgiye oturunca, sol örgütlerdeki Kürtler, kendi örgütlenmesine katılmak üzere bulundukları yerlerden ayrıldılar. Bugün Türkiye’de sol zayıfsa, bunun bir nedeni reel sosyalist sistemin çökmüş oluşu, diğer nedeni ise en cevval kadrolarının, doğal bir şekilde, Kürt siyasetine geri gitmeleridir. Bugün ülkemizdeki en dinamik sol örgütlenme, Kürt hareketi olunca, öne çıkan kadın kadrolar da Kürtlerden oluşuyor. Ama Dev-Sol liderlerinden Sabahat Karataş’ın da Nusaybinli bir Kürt olduğunu kitabı hazırlarken öğrendim ve doğrusu çok şaşırdım.

Feminist kadınlara yer vermeniz kitabınızı geleneksel sol tarih çalışmalarının dışında tutuyor. Feminist politika öncesinde sosyalist sol içinde yer almış olmaları nedeniyle seçilmediler değil mi?
Kitabımın kadın hareketinin bir analizi olmadığını daha ilk satırında söyledim. Bu konuda uzman olduğumu söyleyemem, bir erkek olarak uzman olmamı da hiçbir kadın istemez. Aynı şekilde feminizm ya da ülkemizdeki feminist hareketler hakkında temel bilgi haricinde ağır tartışmalara girebilecek bir kişi değilim. Bazı erkeklerin, “Ben kadınların haklarını tanıyorum” anlamında “Ben de feministim” demelerini komik bulurum, hem de trajikomik. Evet, doğrudur; solcular feminist hareketi, adeta bir nevi sapma olarak bulurlar. “Bir ülkede devrim olunca, kadınlar da kurtulacak; o nedenle kadınların ayrıca örgütlenmesine, ayrıca bir şeyler söylemesine gerek yok” anlayışı, sol örgütlerin çoğunda vardır. Bir dönem, her örgüt kendi kadın derneğini kurdu ama biraz da bu kadınları örgütün kendi kontrolü altında tutma arayışıydı. Her eğilimden kadınların bir araya gelebildiği feminist örgütlenmeleri önemsiyorum, ama onların benim bu yaklaşımıma ihtiyacı yok zaten. Yani kitaba, kendileri geldiler, hak ederek geldiler, –hatta istenirse denilebilir– bana rağmen geldiler.

Duygu Asena portresine yer vermeniz sorumu geçersizleştiriyor aslında. Duygu Asena, hayatı boyunca sol demokrat bir çizgide olmasına rağmen devrimciler tarafından çok da önemsenmemiş bir figür. Ne düşünürsünüz?
Duygu Asena’ya pek yakın olmadığımız doğrudur. Bir kızım olsa, rol model olarak Duygu Asena’yı gösterir miydim, bilemiyorum. Solcular, sağcılardan daha tutucudur aslında. Sağcılar çıkarları için çevrelerini, arkadaşlarını, çalıştıkları şirketlerini çok kolay değiştirebilirler. (Bizde bu arkadaşlarını satmak demektir.) Solcular, inançlarına, yoldaşlarına yani çevrelerine olan sadakat duyguları yüzünden pek değişken hareket etmezler. Özellikle de cinsel konular onlar için tabudur. Biz solcular, Duygu Asena’nın Kadının Adı Yok ya da Füsun Erbulak’ın Altmış Günlük Bir Şey’i okumaz, onları erotik bulur ve kadın erkek ilişkilerini böylesi eserler üzerinden tartışmaya utanırız. Bu konuyu tartışmak için en fazla Bekir Yıldız’ın Evlilik Şirketi eserine yönelebiliriz.

Nezihe Araz da kitabınız için ilginç bir figür. Soldan gelen bir akademisyen ve yazar iken “Rifai dergâhı”na katılarak dinsel-manevi bir dünyaya büründü. Ardından da Kemalist bir çizgide eserler verdi. Asla değersizleştirmek gibi anlaşılmasın, düşünce ve edebiyat dünyasına katkısı görmezden gelinemez ama bu kitabın konseptindeki yeri nedir sizin açınızdan?
Doğrusu, halen çizgisi sert olan solculardan sizin sorunuza benzer tepkiler geleceğini bekliyordum. Geldi de. Yani siz bu soruyu sormadan gelmeye başladı. Çok mu tepki geliyor, hayır. Ama Nezihe Araz’ı “böylesi insanlar da vardı” diyebilmek için, örnek olsun diye, koydum. Dahası böylesine üretken, böylesine çok eser vermiş bir kadını, sol nasıl yitirmiş diye üzüldüm.

Kadın hareketinin çeşitli dönemlerinde Kemalist kadınların öncü çizgilerde olduğu dönemler var. Kemalist kadınlardan bu projeye, bu kitabın içeriğine denk düşecek bir figür görmediniz mi?
Vardı elbette. Öncelikle böylesi kadınların yaşamı, zaten çok yazıldığı, çok konuşulduğu için kitaba almadım. Mesela Dr. Mediha Eldem’i alıp almama konusunda kendimle çok mücadele ettim. Hem çok yazıldığı hem de solcu olup olmadığı konusunda tartışma çıkabileceği için kitaba koymadım.

HÜSEYİN.AYKOL.ANASAYFA HÜSEYİN.AYKOL5

Anlattığınız kadınlardan kişisel dostluğunuz olan, tanıdığınız ve çok önemsediğiniz kişiler hangileri?
Kitapta adı geçenlerden İnci Özgüden, Beria Onger, Oya Baydar, Ayşenur Zarakolu, Mukaddes Erdoğdu, Yaşar Seyman, Filiz Koçali, Nevin Berktaş, Ayşe Düzkan, Füsun Erdoğan, Leyla Zana, Gültan Kışanak, Gurbetelli Ersöz, Emine Ayna ve Sebahat Tuncel’i yakından tanırım. Birçoğuyla mesaim oldu. Birçoğuyla tanışıklığım dostluk seviyesinde. Kitabımı yayımlanmadan okuyan arkadaşlarımdan biri, ölmüş olan kadınları geçtikten sonra, kitap “tanıdığım kadınlar” havasında devam ediyor, demişti. Evet, onları yakından tanıma mutluluk ve onuruna kavuşmuş biriyim ama bu durum, onların seçilmesinde kıyak geçildiği anlamına gelmiyor(!) Önemseme konusuna girmeyeyim, birilerini kırmamak için değil, dostlukları sıraya koymak kolay da değil, doğru da değil…

Kitabınızın araştırma safhasında, sizi en fazla etkileyen kadın portreleri hangileri oldu?
Halen yaşayan lider kişilikli kadınların mücadelelerini nasıl sürdürecekleri, neler yapacaklarını bilemediğim için, onlar beni kalıcı bir şekilde heyecanlandırmıyor. Onların sınavı henüz bitmedi. Ama yaşamını yitirenlerin hemen hemen her biri beni çok heyecanlandırsa, üzse, onurlandırsa da, yaşamöyküsü beni en çok çarpan kadınlar şunlar oldu: Yaşar Nezihe, Nezihe Muhiddin, Mustafa Suphi’nin eşi, Margarethe Wilde, Sıdıka Demir ve Zehra Kosova…

Solun kadın kahramanları görmezden gelmesi, Kürt hareketinin yükselişiyle değişiyor. Kürt hareketinin devrimci kadınları hangi sebeplerle bu kadar öne çıkabildi?
Bugün sosyalist partilerin hemen hemen hepsinde eşbaşkanlık sistemi var. Kadın kotası tüzükle ya da fiilen uygulanıyor. Bunu büyük ölçüde Kürt hareketine borçluyuz. Onları örnek aldık. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda cephede savaşmayan, sadece mermi taşıyan kadın figürü vardı, bunun neredeyse bugüne kadar sol örgütlerde de sürdüğünü belirtmiştim. Kürt kadını, cepheye gitti. Bu karar, düzenden-sistemden kopuş olarak muazzam bir iç devrimdir. Dahası cephede yardımcı değil, erkeklerle eşit oldular. Silahlı saflardaki bu yaklaşım, legal saflara da taşındı. Kürt hareketinde kadınlar, erkeklerden fazla çalışıyorlar ve hak ettikleri tüm “koltukları” söke söke alıyorlar.

Kürt kadın devrimcilerinin gözünde Leyla Zana’nın nasıl bir yeri var?
Leyla Zana, haftalık gazetemiz Yeni Ülke’de çalışmaya başlayıncaya kadar sadece Mehdi Zana’nın eşiydi. (Mehdi Zana, 12 Eylül öncesi, Diyarbakır belediye başkanlığını bağımsız aday olarak kazanmış biri olup, halkın çok sevdiği kişidir.) DEP’ten milletvekili seçildi. Bu işi başkaları üstlendiği halde, korkup yapmadığı için, yemin ettikten sonra, “Bu yemini Türk ve Kürt halklarının kardeşliği için yaptım” cümlesini Kürtçe olarak söyledi. Bu yüzden, DEP’li milletvekili arkadaşlarıyla birlikte 10 yıl kadar hapiste yatmak zorunda kaldı. Kürtlerin ilk kadın milletvekili ve Meclis kürsüsünde ilk kez Kürtçe bir şey söyleyen biri ve bunun bedelini ödeyen biri olarak halk kendisini çok sevdi. Şimdi çok kadın vekil var. Bedel ödemeye hazır olma konusunda da ondan önde gidenler çok.

Bu tür kitaplar hep birilerine yer verdiği, birilerine de yer vermediği için eleştirilir. Ben de bir ismi anarak bitirmek istiyorum… Devrimci kadın portreleri seçkisinde, transseksüel biri, tiyatrocu ve yazar Esmeray yer alabilir miydi? O ve mücadelesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Biz solcuların aslında tutucu olduğunu, bir zamanlar solcu ya da sosyalist olup olmadıklarına bakmaksızın feministleri önemsemek için kendimizi uzunca bir süre eğitmek zorunda kaldığımızı söylemiştim. Bu konuda da, kendimizi daha yeni yeni normalleştiriyoruz. Gazetelerimizde LGBTT bireylerle ilgili haberler, artık kendisine yer bulmaya başladı. Bu anlamda, aramızda kurumsal ilişkiler olsa da, yeterince kişisel dostluklar –en azından benim için– kurulduğunu söylemek kolay değil. Esmeray gibi bir ismi bulup, kitaba koymamış olmam, gerçekten bir eksiklik.

Hüseyin Aykol; 1952 Salihli doğumlu. Üç yıl Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde, dört yıl da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okudu. 12 Eylül öncesinde Ser Yayınevi’nde çevirmen ve editor olarak çalıştı ve Türkiye Yazarlar Sendikası üyesi oldu. Kırk civarında ülkede yayınlanan Sosyalızm: Teori ve Pratik dergisinin Türkçe edisyonunu çıkardı. 12 Eylül döneminde yaklaşık on yıl hapis yattıktan sonra gazetecilik ve yayıncılığa geri döndü. Yirmi yıldır çeşitli aylık, haftalık dergiler ve günlük gazetelerde çalışıyor. Kitapları: Refah Partisi’nin Tarihsel Gelişimi, Türkiye’de Baskı Grupları, Türkiye’de Sağ Ve Islamcı Örgütler, Canavarlaşan Medya (Temel Demirer Ile Birlikte) Türkiye’de Sol Örgütler, CIA Gladio Mafya Çete, Ortadoğu Denkleminde Israil-Türkiye İlişkileri, Çerkes Ethem: Gerçek Yaşam Öyküsü, Haber Basınından Islamcı Medyaya, Türkiye’de Siyasi Parti Kapatmanın Tarihi, Bölüne Bölüne Büyümek – Türkiye’de Sol Örgütler, Bölüne Bölüne Iktidar Olmak – Türkiye’de Sağ Örgütler

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.