“Yazarken, geçmişi ele geçiriyormuş gibi hissediyorum.”

 

“Hisar’dan Ahmet, bir acayip adam. Bir baba adam, bir çocuk adam… Saflık yastığına yatmış, hinliği yorgan gibi sarınmış… Aksiliği yalandan, heyheylenmesi yalandan –ve çok sahici bir adam. Hisar’dan Ahmet, kelebekten bir hikâye. Eskiyip cızırdayan bir plak gibi bize Ahmet’i anlatıyor… Destursuz bağa giren amca, telvesi fal dökmeyen kahve, dervişin yevmiyesi, Ankara fıkrası, ‘ya yeter gözünü seveyim’ misali dirliği için yavuz olan gamsızın türküsü, hayal mızrağı, resimsi bir mahalle, tuvalden evler, yana yatmış binalar, ucuz şaraplar, yerdeki kel halılar, yıkılmış seneler, menekşeli saksılar, yenilginin neşesi, esneyen devlet dairesi, mübalağa ve matrağın düzmece hıçkırığı…” Hüseyin Kıyar, Hisar’dan Ahmet’le edebiyatımızda pırıl pırıl bir sayfa açtı…

Hisar’dan Ahmet, bize sadece Hisar’dan Ahmet’i anlatıyor. Bu kitap her şeyden çok bir evladın babası hakkında mı?
Kesinlikle! Kitabı her şeyden önce, 1998’de kaybettiğim babam Ahmet Kıyar’ın hatırasını yaşatmak için yazdım.

Türkiye edebiyatına muhteşem bir edebi karakter hediye ettiğinizi düşünüyorum. En az Hisar’dan Ahmet kadar samimi ve dolaysız… Siz bu kitabı yazıp bitirdikten sonra, Hisar’dan Ahmet’in nasıl biri olduğu hakkında ne söyleyebilirsiniz?
Yazmanın benim için güzel taraflarından biri yazarken geçmişte kalan insanları, olayları ve durumları hatırlamam, bunlar üzerine yeniden, daha derinlikli düşünmem. Sanki geçmişi yeniden yaşıyor, ele geçiriyormuşum gibi hissediyorum. Hisar’dan Ahmet’i yazarken de babamı çokça düşündüm, anlamaya çalıştım, öncesinde pek yapmadığım bir şeydi bu. Ama, anladın mı, diye sorulacak olursa, hayır! Nasıl düşünüyordu, aklından neler geçiyordu, geçmişinde neler yaşamıştı, bunlardan nasıl etkilenmişti? Daha birçok soru. Cevap? Bir şeyler sezilebiliyor ama yalnızca o kadar. Sahi, nasıl biriydi Hisar’dan Ahmet? Kesin cevaplar veremiyorum, sanki bir şeyin yanından hızla geçerken ona bir anlığına göz atabiliyorum ancak. Belli belirsiz bir görüntü kalıyor aklımda. Okuduğum kitaplarda yazarın anlattığından çok daha fazlasını bildiğini, bize yalnızca bir kısmını gösterdiğini sanırdım. Acaba böyle değil mi diye soruyorum şimdi kendime, onlarda mı benim gibiydiler?

IMG_4677

Hisar’dan Ahmet’i okudukça, her şey çok komik ve eğlenceli olabilecekken sizin metninizden alttan alta bir hüzün geçiyor. En komik şey bile “buruk” güldürüyor. Sizin bu karaktere bu kadar “üzüntülü” yaklaşmanızın sebebi nedir?
Kitaptaki olayların çoğu kurgu olmasına karşın karakter, yani Hisar’dan Ahmet, babamın hemen hemen aynısı. Babam ise artık yaşamıyor. Sevdiğim ama şu ya da bu nedenle ayrı kaldığım insanları düşündüğümde hüzün duyuyorum.

Ahmet’in oğlu, anlatıcınız, aslında babasından çok şey almış, onun gibi dünyayla dalga geçebilmenin terbiyesini edinmiş. Öyleyse bu niye mutlu bir hikâye olamıyor?
Sonunda ayrılık olduğu için tümüyle mutlu bir hikâye olamıyor. Öte yandan yaşanmış bir şeyler ve bunlardan geriye kalan anılar var. Hikâyenin mutlu mu yoksa hüzünlü mü olduğundan önce varlığı ile yokluğu arasında bir kıyaslama yapıyorum. Yaşanmamış da olabilirdi ki yaşananın bütün hüznüne rağmen bunu tercih etmezdim. Ayrıca, kitabın yazılmasını ve yayımlanışını da bir parçası kabul edersek, sanırım hikâyenin mutlu bir sonu olduğunu hayal edebiliriz.

“Ütopya” başlıklı bölümde, anlatıcı oğulun, babasından ne çok şey öğrenebildiğini gördüm. Kitap boyu süren soğukkanlı neşesini, mesafesini koruyan anlatımınızın da bayraklarını indirdiğini… Bir baba giderken evlattan neler götürür?
Babalar ile annelerin evlatlarıyla ilişkileri bir hayhuy içinde geçiyor sanki. Önce çocukların büyütülmesi ve hayatta kalmasının sağlanması gerekiyor. Şiddetin, haksızlıkların, yolun üzerinde pek çok tehlikenin beklediği bir dünyada, olanakları da kısıtlıysa babalar ve anneler için çok ağır bir sorumluluk. Hem ruhsal hem de fiziksel büyük bir çabanın sonucunda çocuklar büyüdüğündeyse babalar ve anneler yaşlanmış oluyorlar ve bu sefer de çocukların kendi hayatları, dertleri oluyor. Çok az zaman kalıyor. Anneleri ve babaları, evlatları daha ne olduğunu anlamadan gittiklerindeyse yaşanmamış ve söylenmemiş bir sürü şeyi de kendileriyle birlikte alıp götürüyorlar.

 

Aile büyüklerimizi biraz “kirli bir anı”ymışlar gibi taşırız, beğenmeyiz, bizi utandırırlar, kendimize kurduğumuz yalanları deşifre edeceklermiş gibi dururlar hayatımızda. Hisar’dan Ahmet ailesi için “gerçekte” nasıl bir sorun teşkil etmiştir ki bu denli ayıplandı, eleştirildi?
Birisi, herkesin ortasında arkanızdan sessizce yanaşıp ensenize hatırı sayılır şiddette bir tokat patlatırsa ve henüz bir çocuksanız utanır, yerin dibine geçersiniz. Üstelik, “Niye yapıyorsun bunu?” dediğinizde ellerini iki yana açıp “Ben yapmadım ki” derse, sinirden ağlamaktan başka elinizden ne gelir? Ya da yakası açılmadık bir küfür sallarsa ve “Yapma!” dediğinizde daha da beterini yaparsa? Ertesi güne ödev yetiştirmek için geceleyin ders çalışırken gelip “Elektrik parası ne kadar geliyor eşşoğlu eşek senin haberin var mı?” diyerek lambayı kapatırsa? Üstelik de, benim oğlum mühendis olacak diye ortalıkta hava atan birisiyse bu. Hem Hisar’dan Ahmet’in ne ayıplanmak umurunda ne de eleştirilmek. Onun dünyasında bunların bir ağırlığı, değeri yok. Kendince bir bildiği var, her ne yapıyorsa birilerinin iyiliği için yapıyor, kötü sonuçlara yol açıyorsa da sorumlu o değil. Ama, aradan uzun yıllar geçip de uzaktan baktığınızda bütün bunlar başlı başına farklı, eğlenceli bir dünyanın parçası oluyor –iyi ki de böyle oluyor.

Pakize Barışta, Taraf gazetesindeki yazısında, “Sıradan gibi olanın, önemsiz gibi gözükenin, aslında ne kadar yoğun bir hayat derinliğine sahip olabileceğinin en mütevazı haliyle edebileştirilmiş anlatımı var Hisar’dan Ahmet’te” demişti. Hisar’dan Ahmet, zaman zaman çocuk saflığıyla mı böylesi bir sahiciliğe, hayat erbabı bir adamlığa bürünüyordu?
Çocuklar dünyayı yetişkinlere göre daha dolaysız algılıyor; yorumları, davranışları ve tepkileri de yetişkinlerden farklı ve daha sahici. Yetişkinlerin kanıksadıkları için fark etmediği şeylere dikkat ediyorlar. Daha yaratıcılar, saf ve temizler. Ama çocuklar aynı zamanda kendi içlerine dönüktür, bir şeyle aralarında bağ kuramazlarsa onunla ilgilenmezler. Çokça da hata yaparlar. Hisar’dan Ahmet’in dünyasının çocuklarınkine yakın olması onu diğer yetişkinlerden farklı kılıyor ama bir hayat erbabı yapıyor mu, emin değilim.

Ankara ve –onun üzerinden– Anadolu taşrasının tüm duygusu geçiyor metninizden… Kimsenin onu anlamamasının veya yargılamasının taşralı olmakla ne kadar ilgisi var?
Hisar’dan Ahmet için anlaşılmamak, yargılanmak bir şey ifade etmiyor, zaten onu ayıran şeylerden biri tam da bu, demek istiyorum ama emin değilim. Aklıma bazı sorular geliyor: Belki uzak bir geçmişte, benim olmadığım ya da farkına varamayacağım zamanlarda Hisar’dan Ahmet anlaşılmak için kendince bir çaba göstermiştir. Sonra da bunun olamayacağını görmüş (sezmiş), işin peşini bırakmış, dalgaya almaya başlamıştır. Doğrusu, bilmiyorum. Öte yandan, etrafındakilerin çoğunun da onun gibi taşralı olduğunu unutmamak gerek. Ayrıca soru tersine çevrilebilir: Hisar’dan Ahmet kimseyi anlıyor mu? Buna ise cevap vermek kolay: Kendisi dışındaki herkesi hiç çekinmeden yargılayabiliyor.

IMG_4676

Barış Bıçakçı ve Yavuz Sarıalioğlu’yle birlikte iki şiir kitabı yayımladınız. Bu yol arkadaşlığı nasıl oluştu ve yeni yapıtlar oluşacak mı?
Barış ve Yavuz’la üniversiteden arkadaşız, aynı bölümde okuduk. Üçümüz de şiirle uğraşıyorduk, birbirimizi bu sayede bulduk. Artık şiir yazmadığımız için daha önce yayımladığımız iki kitabın benzeri, bir üçüncü kitap olmayacak gibi görünüyor.

Kitap, Barış Bıçakçı’nın “Sinek Isırıklarının Müellifi”ne bir selamla açılıyor. Cemil ile eşi Nazlı adlarıyla bir anlığına giriyor hikâyeye… Barış Bıçakçı hakkında ve onun edebiyatına ilginize dair neler söyleyebilirsiniz?
Barış Bıçakçı’nın yazdığı kitapları çok sever ve beğenirim. Barış’la yirmi beş yıldan bu yana yakın arkadaşız. Hayatla, edebiyatla ilgili, artık ne olursa, daha önce üzerine düşünmediğim bir şey üzerine düşünüp keşifler yaptığımda içimden şöyle derim: Barış bunu daha önce düşünmüştür ve benim şimdi farkına vardığım şeyi o çok daha önceden biliyordur. Evlerimiz yakın, birlikte yürüyüş yaparız, “Hocam!” derim Barış’a, o da “Söyle çekirge!” der bana ve sorumu sorarım. Hem yürür hem de uzun uzun, güzel güzel konuşuruz. Hisar’dan Ahmet’e de çok emeği geçti, sevgili dostum bana çok şey öğretti. “Barış Bıçakçı edebiyat fakültesi” mezunu olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.

Biyografinizde bu iki kitap ve 1965’te Ankara’da doğduğunuz dışında bir bilgi yok. Sizi ve hayatınızı biraz tanımamıza izin verecek misiniz yoksa böylesini mi tercih ediyorsunuz?
Kitaptaki biyografimin kısa olmasının nedeni kendimle ilgili söyleyecek daha fazla bir şey bulamamam; yoksa sorulduğunda kendimi anlatmaktan, pek çok kişi gibi ben de haz duyarım: Asteğmen olarak yaptığım askerlik sırasında bir yıl için İzmir’de kalışım hariç hep Ankara’da yaşadım ve hâlâ da Ankara’dayım. Çocukluğum Hamamönü-Samanpazarı civarında, kitapta söz edildiği gibi eski bir Ankara evinde geçti. Güzel bir çocukluktu. ODTÜ Makine Mühendisliği’nde okudum. On sekiz yıl bir şirkette mühendis olarak çalıştım. Şimdi de mühendisliği sürdürüyorum ama yarı zamanlı çalışıyorum. Yine de yetmemekle birlikte, okumak ve yazmak için eskisine göre daha fazla zamanım var.

IMG_4666

Kitabınızla ilgili değerlendirmeler nasıl?
Basında kitaptan övgüyle söz eden, beni çok mutlu eden yazılar çıktı. Çevremdekiler okuyup beğenilerini ifade ettiklerinde çok seviniyor ve heyecanlanıyorum. Bir arkadaşımın annesi, arkadaşımla tanışıklığımızı bilmeden, evde kitabı bulmuş, okumuş ve arkadaşıma, “Babasını ne güzel anlatmış” demiş. Benim annem de okudu, aslında pek kitap okumaz, “Küfür yazmışsın, günah değil mi?” dedi. “Romanlarda küfür hep olur anne” dedim. İkna oldu mu bilmiyorum. Beğenmeyenler de var. Okuyan herkese teşekkür borçluyum.

Yeni bir kitap ne zaman gelecek sizden? Neler üstüne çalışıyorsunuz?
Bir süredir bir roman üzerine çalışıyorum. Ama kesintiler oldu ve daha bir türlü parçaları birleştirecek yapışkanı bulamadım, ayrıntılar birbirinden kopuk. Galiba bir yıl ya da daha fazla uğraşmam gerekiyor. Sonunda ortaya yayımlanmaya değer bir şey çıkıp çıkmayacağını bilmesem de, yine de yazmak, farklı bir dünyanın içinde olmak çok güzel.

Edebiyat insan arar!

İnsanlar içinde bir insan arar; buldu mu da, rasadı altına alır onu; inceler, çevreler, ruhuna girer; özelliğini, biricikliğini keşfeder ve yazarının da birikiminden, hayalinden geçirerek, ortaya ölümsüz bir karakter (kahraman) çıkarır.

Edebiyat aslında görmemizi sağlar; böyle bir karakterle edebiyat alanında karşılaştıktan sonra, çevremize, topluma başka bir dikkatle bakarız çoğunlukla; “yazı”da karşılaştığımız insanın benzerlerini biz de arar oluruz artık.

Aynı zamanda toplumun ruhuna nüfuz etmektir bu.

Edebiyatın böyle faydalı bir işlevi vardır işte.

Okura, insana bakmasını da öğretir!

Ve bu yolla hayatı başka türlü kavramasını da.

Zira, “Perdenin Arkasına Geçmek”teki perde, aslında insana ait bir perdedir! “(…) ‘Buğday’a ‘buğdey’ derdi babam. Çok hoş, yumuşak bir rüzgârla eğerdi başakları.”

Bu baba, yazar Hüseyin Kıyar’ın kaleminden Hisar’dan Ahmet olarak çıkıyor karşımıza.

Sıradan gibi olanın, önemsiz gibi gözükenin, aslında ne kadar yoğun bir hayat derinliğine sahip olabileceğinin en mütevazı haliyle edebileştirilmiş anlatımı var Hisar’dan Ahmet’te.

Hayatını masallaştırmış, masalı hayatına dönüştürmüş bir Ahmet (baba) var huzurumuzda.

Bu hayat-masal ve masal-hayat ilişkisinden bir ışık doğuyor sanki, Hisar’dan Ahmet’in kişiliğinde.

Ahmet’in içindeki renklerin toplamını dışa vuran bir ışık bu.

Ahmet’in ışığının gölgesi büyük!

Ama çok saf bir gölge bu.

“Babam bir akşam bana telefon etti. Evde yoktum, beni bulamayınca arkadaşım Cemil’i aradı.”

Hisar’dan Ahmet / Yazar: Hüseyin Kıyar / İletişim Yayınları / Editör: Levent Cantek – Tanıl Bora / Kapak: Suat Aysu / Kapak Fotoğrafı: Mustafa Ümit Çelik / 1. Baskı 2012 /144 Sayfa

Hüseyin Kıyar; 1965′te Ankara’da doğdu. Barış Bıçakçı ve Yavuz Sanalioğlu ile birlikte Ocak 1994 ve Ekim 1997 tarihlerinde iki şiir kitabı yayımladı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.