Huzursuz Periler – Özlem Narin Yılmaz

 

“Hayatı yazmaya, ille de dile getirmeye çalışan bir kadının öyküsü anlatılıyor bu romanda. Daha ilk sayfada kendi yolunu bulmaya, dünyada kendisi olarak yaşamaya azmetmiş bir kadın kahraman çıkıyor karşımıza. Geçmişin ve bugünün kopmuş parçalarını kelimelerle birleştirmeye çalışırken, bir başka yüzyıldan bir başka kadının kelimeleriyle karşılaşıyor. İnsan yalnız değildir! Çektiği acılar geçmişte başkaları tarafından da çekilmiştir, kurduğu hayaller başkaları tarafından da kurulmuştur. Kelimeler romanın anlatıcı karakterini başka acılara, aşklara, kadınların var olma öykülerine götürür. Geçmiş ve bugün kadınların hüznüyle birleşir. Her durumda kadın kendi öyküsünü yazar ve kendi “öyküsünde yaşlanır.” Bugün, yarın ve daima…” Huzursuz Periler’den okuma parçası yayımlıyoruz.

Oyun

 

Hayal, pencerenin önüne geçip ışıktan çiçekler açmış koca bir bahçeyi andıran denize baktı. Her renk çiçek, karanlık bahçede kendi parıltısıyla yanıyordu.

Küçük ahşap masaya oturdu. Sandalyenin gıcırtısı sinirli bir kahkaha gibi çınladı. Hayal’in odasındaki ve konaktaki tüm mobilyalar oldukça eskiydi. Tek kişilik pirinç karyola odaya en hâkim eşya olarak duruyordu. Eğimi, yan tarafındaki küçük metal bir kulakla ayarlanıp sabitlenen ahşap çerçeveli boy aynası ve yıllardır mutfağın bir köşesinde kullanılmadan durmuş, göz alıcı yeşil renkte, ahşap tel dolap Hayal’in odadaki en sevdiği eşyalardı. Dolabın kapaklarını çıkarıp kitaplık haline getirmişti. İki kapılı, bir kapağı tam kapanmayan ceviz elbise dolabı odanın bütünlüğünü tamamlıyordu. Dedesinin annesi Gülperi Hanım’dan kalma antika masaya her oturduğunda, onun günlüklerini ve şiirlerini bu masada yazmış olduğu bir türlü çıkmıyordu aklından.

Gülperi Hanım’ın yazdığı her şey, tahta bir bavulla girmişti Hayal’in hayatına. Eski yazıyla yazılmış, yıpranıp sararmış sayfalara her dokunuşunda, gizemli bir kadının mahrem hayatına dokunmanın hazzıyla titriyordu. Defterler dolusu günlük, sayfalar dolusu şiir, keşfedilmeyi bekleyen koca bir evren gibi duruyordu önünde. Arif Bey, annesinin yazdıklarını okumaktan duyduğu gizli korkudan, tahta bavulu torununa emanet etmişti.

Bavul, Hayal’in hayatında bir dönüm noktası olmuştu. Bunu zamanla, defterleri temize çekmeye başladıkça daha iyi anlamıştı. Geçmişten geleceğe taşınacak bir emanet, pek de bilmediği ailesinin geçmişini aydınlatan bir fenerdi.

Hayal’in hayatına yön veren, onu etkileyip şekillendiren kadın sadece Gülperi değildi. Bir başka kadın daha vardı.

Nurperi’yi ilk olarak ne zaman görmeye başladığını tam hatırlamıyordu. Hafif kırlaşmış saçları ensesinde topuz yapılmıştı. Sadece masa lambasının aydınlattığı karanlık odada, elindeki kalemi yazı yazdığı kâğıdın üzerine bırakıp Hayal’e bakardı. Yüzü, lambanın ışığıyla aydınlanırdı. Sanki hep oradaydı, öylece duruyordu. Tüylerini ürpertecek kadar tanıdık gelirdi Hayal’e bu görüntü. Zihnindeki kadın yazar görüntüsüydü. Tüm kadın yazarlar eninde sonunda Nurperi’ye benziyorlar, diye düşünüyordu. Ne kadar iyi şeyler yazsalar da ne kadar tanınıp okunuyor olsalar da bakışlarındaki kırgın ifade aynıydı. Yazar kadın değil, çaresiz ev kadını bakışlarıydı bu.

Günlüklerini okuyup yeni yazıya aktardığı Gülperi’yi tanıdıkça kadın yazarların fotoğraflarına ilgi duymaya başlamıştı. Önce gözlerinin içine bakıyor, o bildik ifadeyi gördükten sonra diğer ayrıntıları incelemeye koyuluyordu. Yazı masasında oturan kadın yazar sanki birazdan kalkacak, yemekle ya da evin diğer işleriyle ilgilenecekti. Gülperi Hanım’ın kütüphanede ve odasındaki masada çekilmiş birkaç fotoğrafına tekrar tekrar bakmaktan hiç sıkılmıyordu.

image

Yazarların hayatlarının acıklı olduğunu düşünüyordu. Okudukları, ders kitaplarında yazılanlar, hocalarının anlattıkları hep buna işaret ediyordu. Acaba acıklı hayatları olduğu için mi yazıyorlardı? Yoksa yazdıkça hayatları acıklı bir hal mi alıyordu? Belki ikisi de doğruydu.

“Yazarlar, ruhları yazamadıklarının huzursuzluğuyla yaşayanları rahatsız etmesin diye, öldüklerinde şehirlerin uzağına gömülmeliler” diye yazmıştı defterine.

Zamanla Nurperi’nin görüntüsü o kadar sık gelir oldu ki, Hayal, Gülperi Hanım’ın günlüklerini temize çekmek dışında bir şeyler yazmak zorunda hissetti kendini.

“Kim bu kadın, inatçı bir mürebbiye mi?” dediği bile oldu. Ama kendini bir yazar olarak hayal etmek hoşuna gitmeye başlamıştı. Edebiyat fakültesinde okuyor olması onu daha da cesaretlendiriyordu. Üstelik hayatı hiç de azımsanamayacak kadar acıklıydı.

Bir şeyler yazmak için oturduğu masada kâğıtlara garip şekiller çizmeye başladı. Kâğıtlar bu şekillerle neredeyse doluyordu. Önceleri buruşturup attığı bu çizimler zamanla hoşuna gitmeye başladı. Bazılarını odasının duvarlarına astı. Hatta bir şeyler yazmaktan vazgeçip bu çizimleri ilerletmeyi düşündü. Derken tuhaf bir şey oldu. O garip şekillerin ardında birtakım yüzler belirmeye başladı. Sanki o garip şekilleri çizerken bu yüzleri hayal etmişti. Gün geçtikçe yüzler netleşiyor, kendi gövdelerine yerleşiyor, nefes alıp vermeye başlıyorlardı. Hayal, onları dikkatle tarif etmeye çalışıyordu. Ve birer isim veriyordu yüzlere. Bu uğraş zamanla zevkli bir oyuna dönüşmüştü.

Ders çalışmadığı, Gülperi Hanım’ın günlüklerini okuyup temize çekmediği ya da gecenin bir yarısı uyku tutmayıp yatağında döndüğü zamanlarda bu oyunu oynuyordu. Bazen kalem kâğıt olmadan da oynadığı oluyordu. Yeni bir yüz, sihirli bir tombala sayısı gibi beliriveriyordu zihninde. “İşte, kızın annesi bu” diyordu. Ya da “kötü kalpli adamın nişanlısı.” Her yüz önce gövdesine, sonra da odasına yerleşiyordu. Oyunun kuralı, odadaki kişilerin mutlaka bir olay etrafında birleşmeleriydi. Kahramanlarının üzerlerine düşen rolleri layıkıyla yerine getirmeleri gerekiyordu. Odada boş oturan bir kahraman, kullanılan bir joker demekti. Ve boş yere kullanılan her joker, oyunu biraz daha riske sokuyordu. Oysa kalabalık bir oda ve karmaşık bir olay örgüsü yüksek puan demekti. Yüzler çoğaldıkça oyun zorlaşıyordu.

Bu oyunun devamında kısa öyküler yazmaya başlamıştı. Dolup taşan zihnini kâğıda aktarıp yeni yüzlere yer açmak istiyordu. Üstelik yazmaya başlayınca gördü ki kendisi yazdıkça, Nurperi de yazıyordu. Etrafı gümüşten bir haleyle çevriliyordu yazarken.

Gözlerini yumup alışkın olduğu koroyu dinledi bir süre. Tahtakurularının o bitip tükenmez tıkırtılarını. Koca konağı görünmez bir ordu gibi, geceleri içten içe yiyip bitiriyorlardı. Hayal, bir gün ahşapların toza dönüşmesinden, koca evin rüzgârın önünde savrulup gitmesinden korkuyordu. Odasındaki ışığı hiç söndürmüyordu yatarken. Yoksa o küçük yaratıklar sabaha kadar kanını emip gövdesini buruşmuş bir kesekâğıdına çevirebilirlerdi. Tahtakurularına “eşyanın ruhu” diyordu. Eşyaların içine hapsolmuş, sessizce yatan tabiatına ses ve hareket katıyorlardı.

Hayal, Gülperi Hanım’ın günlüklerinden birini daha temize çekmek için beyaz kâğıdın üzerine eğildiğinde, denizden kopup konağın çatı katındaki odaya uzanan tuz kokulu nemli parmaklar, saçlarını karıştırıp dağıttı. 

Bir

 

2 Ekim 1914

Bugün Fransızca dersine hazırlanmak için yataktan kalkamadım bir türlü. Hasta olduğumu söyleyip Mösyö Pier’e haber yolladım gelmesin diye. Sanki üzerimde bir dev bağdaş kurmuş oturuyordu.

Dün piyano dersi bittiğinde aklımda Aret’in ellerinden başka bir şey kalmamıştı. Uzun, ince parmakları tuşların üzerinde zarif, beyaz kuşlar gibi çırpınırken, ben kendimi bir türlü notalara veremiyordum. Gözlerini yumup sırtını kamburlaştırarak tüm alakasını piyanoya verdiğinde, ortada o koca müzik aletinden başka kıskanılacak mahlûk kalmıyordu. Öyle saf, çocuksu, bir o kadar da güçlü ve ulaşılmazdı ki yanı başımda, gövdem koca bir girdabın içinde kaybolan küçük, ehemmiyetsiz bir yaprak gibi titreyip durdu ders boyunca.

Dün yeni kitaplar seçmek için kütüphaneye gittiğimde babam da oradaydı. Sultan mektebinde edebiyat dersleri veren babam okumayı hiç ihmal etmez. Beni yetiştirirken en önem verdiği hususlardan birisiydi kitap okumam.

Piyano hocamdan memnun olup olmadığımı sordu. Dilim tutuldu, dizlerimin bağı çözüldü. Bildiğini sandım. Neyse ki çabuk toparlandım. Memnun olduğumu söyledim. Bir önceki müzik hocam Mösyö Andre’nin damarlı, ağaç kabuğu ellerini hatırladım bir an, gülmemek için zor tuttum kendimi. Zavallı adam ağır bir soğuk algınlığı neticesinde derslerini bırakmak zorunda kalmıştı.

“Aret iyi bir sanatkâr, işinin ehli. Tüccar bir ailenin tek oğlu. Viyana’nın en tanınmış sanatçılardan dersler almış. Şimdi geçinmek için piyano dersleri verdiğine bakma sen.” Bunları söylerken yüzündeki ifadeden anlatmadıklarını çözmeye çalıştım. Ama babam her şeyi kendi istediği yere kadar anlatır. Sormak, üstelemek nafiledir. Bunu bildiğimden üstelemedim ben de. Zaten Aret’ten bahsederken sesimin titremesine engel olamıyorum. İnsanın hocasına ismiyle hitap etmesi ne tuhaf. Ama kendisi böyle istedi. Daha ilk derste yaşımı sorup:

“Ben de otuz beş yaşındayım Gülperi. Senden on beş yaş büyüğüm. Ama yine de bana hocam demene gerek yok. Sanatın herhangi bir dalıyla alakadar olan insanlar yaşıttır. Sanat, yaşları ve mesafeleri kaldıran sihirli bir evrendir” dedi. Bir anda ışıldayan gümüş evrende buldum kendimi. Uçuşan notalar, etkileyici mısralar sardı etrafımı. Bilgeliği ve olgunluğu ayaklarımı yerden kesti. Etrafına yaydığı ışık gözlerimi kamaştırdı.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Özlem Narin Yılmaz, 1978 doğumlu. Kayıp Yalnızlık Ormanı (2006- Everest Yayınları), Kızböceği (2008-Everest Yayınları), Karmeleği (2010-Can Yayınları) isimli üç öykü kitabı bulunmaktadır. Huzursuz Periler ilk romanıdır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.