İbn Battuta’ya Göre 14. Yüzyılda Anadolu – Suat Karaman

 

Kitap için Karabük Üniversitesi Tarih Bölümü Prof. Dr. Seyfullah Kara “Anadolu, 11. yüzyıldan itibaren Selçuklu Türklerinin gözlerini batıya çevirmesiyle tedrici olarak Türkleşmeye başlamış ve 12. yüzyılın ortalarından itibaren önemli ölçüde Türkleşmiştir. Takip eden 13. yüzyılın sonlarında ise bazı yöresel noktalar dışında Anadolu artık Türkleşmesini tamamlayarak tüm yönleriyle bir Türk vatanı olma vasfını kazanmıştır. Durumun böyle olduğunu, o tarihlerden bugünlere uzanan hemen bütün tarihi kaynaklar ispat etmektedir. Dönemin Batı kaynaklarının 12. yüzyılın ortalarına kadar Anadolu için “Romania” adını kullanırken bu tarihten itibaren “Turcia” tabirini kullanmaları, Anadolu’nun batılılar tarafından da Türk yurdu olarak kabul edildiğini gösteren açık bir delildir. İbnu Battûta’nın 14. yüzyılın ilk yarısında daha çok beylerin iskan edildiği uç bölgelerde yapmış olduğu Anadolu seyahati, tam da Anadolu’nun, Doğu Karadeniz’i istisna tutarsak, Türkleşmesini tamamladığı zamanlara tekabül etmektedir. İbn Battûta, Anadolu Türklerinin siyasî, iktisadî, sosyal, dinî, kültürel hayatları hakkında çok önemli bilgiler vermektedir. Esasen, tüm eseri içinde Anadolu’ya ayırdığı bölüm çok da fazla olmamakla birlikte aktardığı bilgiler bakımından onun seyahatnamesi, tam bir Anadolu Türk kültür hazinesi niteliğini taşımaktadır,” diyor. İbn Battuta’ya Göre 14. Yüzyılda Anadolu’dan okuma parçası yayımlıyoruz.

Seyahatnâme’ye Göre Anadolu’da Sosyal Hayat

Kadının Toplumdaki Yeri

İslamiyet öncesi Türklerde kadın, her şeyden önce o, bir eştir ve annedir. Eski Türk Devletlerinde kadın ile erkek arasında mutlak bir eşitliliğin söz konusu olduğu, toplumsal ve siyasi yaşamda etkin rol oynadıkları pek çok tarihi kaynakta görülmektedir.

Türkler, kadına anneliğin yanında kutsallık da atfetmişlerdir. Annelerini, Anam tuğlu kutlu ana diye adlandıran Uygurlar eski şiirlerinde anneyi tuğluluk ve kutluluk ünvanlarıyla onurlandırmaktaydılar. Türk anlayışında evin sahibi kadın idi. Ev kadını için söylenen en yaygın söz evcidir. Göktürkler bu anlamda kadın için eş sözcüğünü kullanırken Çağatay Türkleri evlik demekteydiler. Türk düşüncesinde ana hakkı Tanrı hakkı önemli yer tutmaktadır. Dede Korkut’ta “Anaya el kalkmaz ve söz söylenmez”. Çünkü ana hakkının yanında, Tanrı hakkı vardır.

İslamiyet’in Türkler arasında yayıldığı X. yüzyılda, Türklerin yaşadığı yerlerde kadınlar ve erkekler yan yanadır. X. yüzyılda Türklerin yaşadığı yerleri ziyaret eden İslam seyyahı İbn Fazlan Türklerde kadınların erkeklerden kaçmadığını özellikle belirtir. Ayrıca kadın ile erkeğin aynı ortamda bulunmasını şaşırtıcı bulur. Göçlerden sonra Anadolu’ya yerleşen Türkler İslamiyet’i kabul etmelerine rağmen eski Türk gelenek ve törelerini muhafaza etmişlerdir.

İbn Battûta’nın seyahatnâmesinde yazdıklarından hareketle Anado-lu’da yaşayan Türklerde, erkek ile kadın mekânlarının ayrışmadığı gözlenmektedir. XIII. yüzyılda hükümdarların eşi, yani Hatun halk üzerindeki etkisini korur ve diğer kadınlar gibi sosyal yaşamın içinde yer alır. Ünlü seyyahlardan Marco Polo İznik’te Selçuklu Sultanı’nın ordusunun Beylûn Hatun tarafından yönetildiğini yazar.

İbn Battûta da buna benzer bir olayı Anadolu’ya geldiğinde yaşamış ve eserinde bu olayı anlatmıştır. Seyyah bu durumu;

“Anadolu’ya geldiğimizde hangi zaviyeye gidersek gideli büyük alaka gördük. Komşularımız, kadın ya da erkek bize ikramda bulunmaktan geri durmuyorlardı. Burada kadınlar yüzlerini örtmezler. Yola çıkacağımız zaman akraba ya da ev halkındanmışçasına bizimle vedalaşır, üzüntülerini gözyaşı dökerek belli ederlerdi” şeklinde aktarmaktadır. İbn Battûta’nın verdiği bu bilgiden anlaşıldığı üzere, Anadolu’da kadınlar sosyal hayattan dışlanmamışlardır. Buna benzer bir olay Menâkıbu’l-Arifîn’de de görülmektedir. Şems-i Tebrizi Konya’ya geldiğinde erkeklerin yanında kadınlar da onu karşılamaya çıkmışlardır. Yine Menâkıbu’l-Arifîn’den öğrendiğimize göre kadınlar cenaze törenlerine de katılmaktaydılar.

İbn Battûta, kadınların sosyal yaşamda serbest bir biçimde hareket ettiklerini aktarmak amacıyla karşılaşmış olduğu olayı eserine dâhil etmiştir: “Önümüzde ata binmiş bir Türk kadını ile bir hizmetkâr Yenice beldesine doğru gitmekte idi” İbn Battûta’nın aktarmış olduğu bu bilgi, devrin kadınlarının toplum içinde örf, âdet ve gelenekler dâhilinde serbestçe hareket imkânına sahip olduklarını göstermektedir.

Seyahatnâmede dönemin kadınlarının yönetimde de görev aldıklarına dair kayıtlara da rastlamaktayız. Bu konuyla ilgili İbn Battûta’nın aktardığı iki farklı örnek seyahatnâmede bulunmaktadır.

Birinci örnek, Kayseri’de yaşayan Emir Alâeddin Eretna’nın hatunlarından biri ile ilgilidir.

“Niğde’den Kayseri’ye doğru yola çıktık. Bu şehir Irak padişahının hükmü altındır. Irak ordu birlikleri burada üsleniyor. Alaeddin Eretna Bek’in hatunlarından biri de bu şehirde ikamet ediyor. Bu hatun iyi kalpliliği ve cömertliği ile tanınmıştır. Kendisine ulu, yüce anlamına gelen ağa kelimesiyle hitap olunur ki padişahlarla ilişiği olan herkese ağa denilir.”

Seyyah, Eretna beyinin hanımını bu şekilde tanıttıktan sonra söz konusu hatunun huzuruna çıktığını belirtmektedir. İbn Battûta, Emir’in eşinin kendilerini ayakta karşıladığını, selamladığını ve kendileri ile konuştuğunu kaydettikten sonra kendileri için yemek hazırlattığını ve ayrılırken de bu kişinin kendilerine çeşitli hediyeler verdiğini söylemektedir.

İkinci örnek ise, İznik ziyareti sırasında karşılaştığı Osmanlı Bey’i Orhan Bey’in eşi Nilüfer Hatun’dur. İbn Battûta Nilüfer Hatun için eserinde; “…Şimdi bomboş olan şehirde saray hizmetkârlarından birkaçı ve sultanın hanımı Beylûn (Nilüfer) Hatun oturuyor. Şehir ahalisine hükümranlık eden erdemli, iyi yürekli bir kadın” tanımlamasını yapmaktadır. Yaptıkları ziyaret sonrasında kendilerine Nilüfer Hatun’un yardım ettiğini de söylemektedir.

Kadının sosyal hayattaki konumuna dair örneklere Ahmed Eflakî’nin eserinde de rastlamaktayız. Eflakî vermiş olduğu birçok örnekle Anadolu kadınlarının sosyal hayatın içerisinde olduğunu ortaya koymuştur. Onun aktardığı örneklerde, kadın toplumsal yaşamın her alanında görülmektedir. Kadınlar kendi aralarında gezilere çıkmakta, eğlenceler tertip etmekte, semâ toplantıları düzenlemekteydiler.

İbn Battûta, gayr-i müslim kadınların toplumsal hayattaki yerlerinden de bilgiler aktarmaktadır. Rum kadınların giyimleri hakkında bilgi verdikten sonra onların meslekleri hakkında da bilgiler vererek bir kısmının pamuk kumaş dokumacılığı yaptığını, bir kısmının da cariye olarak hamamlarda çalıştıklarını bildirmektedir.

İslam’ın kadınlara tanıdığı haklar doğrultusunda, kadınlar pek çok alanda etkili olmuş ve sosyal hayata yön vermişlerdir. Bu doğrultuda İslam ülkelerinde kadınlar mal, mülk ve paraya sahip olmuşlar ve sahip oldukları bu gücü hayır işlerinde kullanmışlardır.

Müslümanlar ve Gayr-i Müslimler Arasındaki İlişki

Orta Asya’dan yapılan Türk göçleri ve Moğol istilası sonucunda Anadolu’da yaşayan Müslüman-Türk sayısı artmıştır. İbn Battûta’nın aktardığı bilgilerden XIV. yüzyılda Anadolu’da toplumun genelini Müslüman-Türk unsurların oluşturduğu anlaşılmaktadır. Bunun yanında seyahatnâmede yer alan bilgilere göre Hristiyanların da Anadolu’da bulundukları ve Türk idaresinde yaşadıkları anlaşılmaktadır. Az da olsa Yahudilerin de Anadolu’da varlıklarını devam ettirdiklerini seyahatnâmede verilen bilgilerden anlaşılmaktadır.

İbn Battûta seyahatnâmesinde, gezdiği bazı şehirlerin etnik yapısı hakkında da bilgi vermektedir. Seyyahın verdiği bu bilgilerden, Müslüman ve gayr-i müslim halkın yerleşimine ve aralarındaki ilişkiye ışık tutabilecek önemli bilgiler bulunmaktadır.

Seyahatnâmeden anlaşıldığı üzere Müslümanlarla gayr-i müslimler aynı şehirlerde, fakat farklı mahallelerde yaşamaktadırlar. Birbirleriyle ticari faaliyetlerde bulunmakta ve bu dönemde bazı Müslüman erkekler Hristiyan kadınlarla evlenmektedirler.

Antalya ziyareti sırasında burada yaşayan her toplumun birbirinden tamamen ayrı yerlerde oturduklarını söylemektedir.

“Hıristiyan tüccarları Minâ adıyla anılan mahallede otururlar. Mahallenin çevresinde bir sur bulunur. Geceleyin ve Cuma namazı kılındığı sırada kapıları kapanır. Eski halkı olan Rumlar diğerlerinden münferit bir halde diğer mahallede ikâmet ederler. Bunların mahallesi de surla çevrilidir. Aynı şekilde Yahudiler’in mahallesi de sur içindedir. Beyi ile devlet adamları ve diğer hizmetliler de etrafı sur ile çevrilmiş kalelerde oturmaktadırlar. Müslüman halk ise asıl beldede iskân edilmişlerdir. Bu beldede bir cami, medrese ve çok sayıda hamam ve güzel bir şekilde düzenlenmiş çarşılar mevcuttur. Bu mahallenin çevresinde de geniş bir alanı içine alan büyük bir sur çevrilmiştir.”

İbn Battûta’nın aktarmış olduğu bu bilgi, XIV. yüzyıl Antalya’sının demografik yapısını ortaya koymaktadır. Hristiyanlar, Yahudiler ve Türkler farklı mahallelerde yaşamışlar ve mahallelerinin etrafını surlarla çevirmişlerdir. Öte yandan şehrin tamamının da surlarla çevrili olduğu seyahatnâmede zikredilmektedir. Şehrin ve mahallelerin bu şekilde surlarla çevrilerek korunaklı hale getirilmesinde, Antalya şehrinin coğrafi konumu ve ticari hayattaki rolü etkili olmuştur.

İbn Battûta Gerede’yi anlatırken de Gerede’nin çeşitli mahallelerden oluştuğunu ve Gerede halkının birbirine karışmadığını ifade etmektedir. Bu yönüyle Antalya’daki yerleşime benzer şehirlerin varlığı ortaya çıkmaktadır.

Anadolu’da yaşayan Müslüman-Türkler ile gayr-i müslimler arasında karşılıklı anlayış ve hoşgörü ortamının oluştuğu, birlikte yaşayan farklı toplumların birbiriyle yakınlaştıkları ve kaynaştıkları çeşitli olaylarla örneklenebilmektedir. Bu durumu anlamak için Mevlânâ’nın cenaze merasimine bakmak yeterli olacaktır. Müslümanlar ve gayr-i müslimler, Mevlânâ’nın cenaze merasimine birlikte iştirak etmişler ve cenazeyi defnetmişlerdir. Gayr-i Müslimler cenazede; “Siz Müslümanlar Mevlânâ’yı bu devirde Hz. Muhammed’in temsilcisi kabul ediyorsanız biz de O’nu Hz. Musa’nın, Hz. İsa’nın temsilcisi olarak biliyoruz” diyerek cenaze merasiminin sonuna kadar kalmışlardır.

Seyahatnâme’de Geçen Anadolu Kültür Ögeleri  

Misafirperverlik

Cömertliği, misafirperverliği ve hayırseverliği ile tanınan Türkler, bu özellikleriyle bir Vakıf Medeniyeti inşa etmişlerdir. Ölümlerinden sonra geriye köşk, saray ve servet bırakmaktan çok han, hamam, cami, çeşme, medrese ve tekke gibi içtimaî müesseseler bırakmışlardır. Böylece Anadolu topraklarına Türk-İslam mührünü vurmuşlardır. Türklerin insanlara hizmet anlayışını yansıtan örneklere, İbn Battûta’nın seyahatnâmesinde rastlamaktayız.

İbn Battûta seyahati sırasında daha önce de belirttiğimiz gibi konaklamak üzere tekke ve zaviyeleri seçmiştir. Bu tekke ve zaviyelerde karşılaştığı misafirperverliği ve gördüğü ilgiyi eserinin birçok sayfasında görmemiz mümkündür. Bu yönüyle İbn Battûta, Anadolu halkının duygularının ve geleneklerinin günümüze aktarılması açısından önemli bir aracı olmuştur.

İbn Battûta Anadolu’ya adım attığı andan itibaren kendisini dahi şaşkınlığa uğratacak bir yakınlıkla karşılaşmıştır. O, bu durumu: “Anadolu’ya geldiğimizde hangi zaviyeye gidersek gidelim, büyük bir alaka gördük. Komşularımız, kadın ya da erkek bize ikramda bulunmaktan geri durmuyorlardı” şeklinde aktarmaktadır.

İbn Battûta, ahilerin kendilerine karşı olan misafirperverliğini aktarırken;

“Ben, dünyada onlardan daha ahlaklı ve erdemlisini görmedim. Gerçi Şiraz ve İsfahan ahalisinin davranışları biraz ahı tayfasını andırıyor ama ahılar yolculara daha fazla ilgi ve saygı göstermektedirler. Sevgi ve kolaylıkta Şiraz ve İsfahanlılardan daha ileri düzeydedirler” demektedir. Henüz  Anadolu seyahatinin başında gördüğü bu ilgiden çok memnun kalmış ve diğer ülkelerde gördüğü ilgiyle  kıyaslayarak, bu ilgiden duyduğu memnuniyeti dile getirmiştir.

İbn Battûta, Burdur’da misafir olduğu yeri anlatırken, yöre halkının kendilerine büyük bir ziyafet hazırladığını ve kendilerine ikram etmek için kurbanlar kestiklerini aktarmaktadır. Seyyah, yöre halkının gösterdiği ilgiyi tanımlarken de:

“Bizimle tanışmaktan duydukları sevinç, gerçekten hayret vericiydi. Onlar bizim dilimizi bilmiyorlar, biz de onların dilinden anlamı-yorduk; aramızda bir tercüman da bulunmuyordu. Ama onlarla hiç sıkılmadan tam bir günümüzü geçirdik” demektedir. İbn Battûta’nın karşılaştığı bu durum Anadolu insanının ne denli içten ve sevgi dolu bir yapıya sahip olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Zengin fakir ayrımı yapılmaksızın ellerinden geldiğince misafirlerini rahat ettirmeye, onların gönüllerini hoş tutmaya çalışmışlardır.

İbn Battûta’nın Denizli seyahati sırasında yaşadığı olay, Anadolu insanının misafirlerine karşı gösterdiği ilgiyi ve yakınlığı ortaya koyması bakımından önemlidir.

“Beldeye girdiğimiz saatlerde, biz çarşıdan geçerken bazı kimseler dükkânlarından çıkıp hayvanlarımızın dizginlerine yapıştılar. Bir başka grup ise bunlara engel olmaya kalkıştı ve bu yüzden de aralarında kavga çıktı. Hatta bazıları birbirlerine bıçak çekmeye bile kalkıştı. Ne söylediklerini anlayamadığımız için müthiş bir korkuya kapılarak, bölgede yol kesicilik yapan Germiyanlılarla karşılaştığımızı, bu şehrin onlara ait olduğunu ve mallarımızı elimizden almaya çalıştıklarını sandık. Ortalıkta tam bir kargaşa yaşanıyordu. Bu sırada Cenab-ı Hak bizi Arapça bilen bir hacıya rast getirdi. Ondan, bu kişilerin bizden ne istediklerini sordum. ‘Korkmayın, bunlar ahilerdir. Sizi ilk karşılayanlar Ahi Sinan’ın, diğerleri ise Ahi Duman’ın yoldaşlarıdır. Her iki grup da kendi zaviyelerine inmenizi istiyorlar!’ dedi. Olacak iş değildi. Eşkıya olmasından korktuğumuz bu adamların yegâne kavga nedeni, bizim hangi zaviyede ağırlanacağımızdı. Onların bu yüksek misafirperverliği karşısında gerçekten hayretler içerisinde kaldım. Nihayet, aralarında kur’a çekilmesi ve kur’a hangi tarafa isabet ederse o tarafın zaviyesine misafir olmamız kararlaştırıldı. Böylece aralarında sulh yapılmış oldu.”

Bu durum Anadolu insanının misafire verdiği önemi ve geleneklerine bağlılığını gözler önüne sermektedir.

İbn Battûta, aynı geleneğin Anadolu’nun diğer şehirlerinde de geçerli olduğunu belirterek bu geleneğin, misafiri önce karşılayan hangi grupsa misafiri onların zaviyelerine götürmek şeklinde olduğunu söylemektedir. Sivas’ta da benzer bir olayla karşılaşmış ve bunu notları arasına almıştır.

“Şehre yaklaştığımız zaman bizi Ahı Bıcakcî Ahmed’in yoldaşları karşıladı. Bunlar, kimi yaya kimi atlı olup kalabalık bir grup halindeydiler. Onlardan sonra Ahı Çelebi’nin yoldaşları çıktı karşımıza. Ahı Çelebi, ahıların ileri gelenlerinden olup rütbece Bıcakcî’dan üstündür. Bunlar kendilerinde misafir olmamı istedilerse de ilk gelenlerin önceliği ve ricasından ötürü bu isteği yerine getirmek mümkün olmadı.”

Denizli ve Sivas ahilerini anlatan bu olaylar Anadolu’ya özgü birtakım kuralları anlamamıza yardımcı olmaktadır. Her şeyden evvel bir şehirde birden fazla zaviye olduğu görülmektedir. Diğer husus ise gelen misafiri karşılamak için ahilerin birbirleri ile yarışmasıdır.  Bunun nedeni ise gelen misafiri ilk karşılayanın zaviyesine götürme hakkı olmasından dolayıdır. İtiraz durumunda ise kuraya başvurulduğu anlaşılmaktadır.

İbn Battûta’nın eserinden Anadolu’da misafirliğin en az üç gün olduğu anlaşılmaktadır. İbn Battûta, Erzurum ziyareti sırasında Ahi Duman’ın zaviyesinden misafirliklerinin ikinci gününde ayrılmak istediklerini lakin zaviye sahibinin, “Eğer böyle yaparsanız, yani bugün ayrılırsanız itibarımıza gölge düşer, çünkü misafirliğin en az müddeti üç gündür” dediğini aktarmaktadır.

Yine buna benzer bir olay İbn Battûta’nın Bursa kaplıcalarına dair notlarında görülmektedir. Kaplıcalara gelen misafirlerin kaplıca zaviyesinde, üç gün kaldıklarını ve üç gün boyunca doyurulduğunu İbn Battûta aktarmaktadır. Seyyahın verdiği bu bilgilerden Anadolu’da misafirlerin en az üç gün ağırlandığını ve bu süre zarfında da bütün ihtiyaçlarının karşılandığı anlaşılmaktadır.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Kozmos Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.