‘Aşk, ölümsüz olmak istediğin bir savaş meydanı…’

 

İclal Aydın, ilk romanı ‘Bir Cihan Kafes’ ile okurlarının karşısında… 2001’de yayınlanan ilk kitabı ‘Hayat Güzeldir’  ile çok sevilmişti… Geçen yıllar, birbirini ardına gelen kitaplar bugün edebiyatta İclal Aydın’ın varlığını giderek perçinledi. ‘Bir Cihan Kafes’, İclal Aydın’ın önceki kitaplarında yaşattığı dil lezzetini içeren bir ilk roman. Aynı ailenin üç kuşak kadınını, birbirinin kafesi haline gelmiş yalnız, kırık üç kadını anlatan çok güzel bir roman. Parçalı anlatım tekniğiyle, ince bir işçilikle kurulmuş, bir ağacın yaprakları gibi daldan dala uzanan, açılan hikâyelerle yolunu bulan hüzünlü bir aile anıtı, ‘Bir Cihan Kafes’…

Okurlarınızın, sevenlerinizin uzun zamandır beklediği romanınız yayınlandı. Nasıl hissediyorsunuz?
Aslında yazım sürecine sen de bir parça şahitsin. 12 yıldır profesyonel yazı yazıyorum. Ama bir roman yazmaya oturmak cesaretini kendimde hiç bulamadım. Koşullar beni bu romana başlamaya ve bitirmeye sürükledi adeta. Hikâyemin, kahramanlarımın kendiliğindenliğine teslim oldum sonunda. Başka bir hikâye kurgulamışken, yazmayı düşünmediğim ama belki de yıllardır içten içe yazmaya hazırlandığım üç kadın çıkageldi. Birlikte altmış haftayı aşan bir yolculuk yaptık. Şimdi o kurgu, o hikâye okurların elinde. Bugüne dek yayımladığım onuncu kitabım ama ilk romanım. Ve sanki ben daha önce hiçbir kitaba imza atmamış gibi heyecanlıyım.

Neden roman yazmayı bugüne kadar ertelediniz?
Benim için yazarın becerisini en çok sınava çeken tür roman. Yazarın kurgu bilgisi, insan ve olayları analiz yeteneği, kullanılan dilin kimliği, üslup… Hepsini bir arada kullanabilecek basamağa gelebildiğimi düşünmüyordum, düşünemiyordum bir türlü. Düşünmek istemiyordum belki. Erteliyor ve kaçıyordum. Kendimi hayal kırıklığına uğratırsam bir daha yazamazdım sanki. Ki yazım sürecinde kendime güvenimi kaybettiğim zamanlar da oldu. Kitabı teslim ettikten sonra kesinlikle artık yazı mazı yazmayacağım diyordum kardeşime. Kendimden şüpheliydim ve beni perişan ediyordu bu. Kız kardeşim yazdıklarımı ilk okuyandır daima. “Hikâyene güven!  Gerçekten iyi bir hikâye, sakin ol. Ben çok inanıyorum bu kitaba” dedi. Yani.. Yazı dünyasında 12 yıl,  yer kürede 41 yıl sürdü buna cesaret edebilmem.

iclal_aydin_1 iclal_aydin_2

‘Hayatlara girdim çıktım. Sevişmelere, intiharlara, büyük sırlara, alçaklıklara, masumiyete, depremlere, kazalara tanık oldum. Ve yüz binlerce aşka ve milyonlarca yalnızlığa ve milyarlarca çaresizliğe şahit durdum. İşte o vakit çığlık gibiydi yazmak.’ Bu güzel ifadeler, sanırım sizin romanınızın dolacağı haritayı ele veriyor. Siz başkalarının acısına kulak vererek mi yazabiliyorsunuz?
Daima… Türkiye’nin en geniş arkadaş grubu bende derim yıllardır. Hiç tanımadığım insanlar kolayca hayatlarını, dertlerini emanet ederler bana. Dinlerim. Unutmam. Ve genellikle yas ya da yüksek sevinç anılarını paylaşırlar. Bu yüzden kitaba başlarken her hikâye nasıl da benziyor birbirine dedim. Sadece kahramanlarım değil, gözü satırlarıma değen okurlarım da kendi hayatlarıyla anlattıklarımı tamamlayanlar oldu daima. Umarım bu romanda da başarabiliriz bunu. İçimden bir ses “oldu sanki” diyor.

‘Kimden doğduğun, nasıl bir ailenin içinde büyüdüğün önemlidir. Yazgının ilk paragrafıdır onlar. Doğduğun şehrin bile bir kodu vardır bu yazıda. Üzerine parçalar ekleye ekleye, ya da sadece bunlar yüzünden eksile eksile yaş alırsın.’ İnsan yara almaya önce ‘Ev’de mi başlar? Ailede mi başlar örselenme?
Elbette… Başka nerede olabilir ki? Yaşar ve Lorin’in benzerliğini anlattığım bir bölümde “Hiçbir çocuk tek başına yaralanmaz” diyordum. Yani itaat etmeyle, sevme eyleminin eş tutulduğu bir gelenekte başka ne bekleyebiliriz. Ben de bir anne olarak çocuğumun sözümü dinlemesine önem verdim. Öğreten bendim. Kuralları koyan, rotayı çizen, rengimizin ne olacağına karar veren. Uzak deniz gemilerindeki bir kaptanla bir köle tüccarı arasındaki fark gibidir o aile kadırgasında iyi ya da kötü lider olmak. Sevdiğimi ve kendimizi onaylatmaya çalıştığımız her güç üzerimizde bir gölge kafestir aslında. Ama annen ama baban, ama sevdiğin insan, ama ülken… Zorbalıkla itaate ikna edilmiş çocuklar o kafesin kapısı açık olsa da özgürlük arayışına girmezler. Uçup gidemezler… Bir süre sonra itaatin acı konforuna alışmış olurlar çünkü. Onların yerine düşünen, onların yerine uygulayan birileri vardır artık.  Bir çocuğa ilk altı yılında anlatabiliyoruz her şeyi… Ben kaptanım ama sen köle değilsin diyebilen bir ebeveyn zaten dünya üzerindeki ilk büyük seferini tamamlamış oluyor.

‘Huzurlu’ evlerimiz böyle bir tehlikeyi nasıl saklıyor da fark etmiyoruz?
Az önce söylediğim gibi… “ağzımın tadı bozulmasın” inancıyla saklıyoruz. Halının altına saklanan toz toprak gibi, sadece kendi kapısının önünü temizleyip, bir metre ötesine gözünü yumanlar gibi bir kendini aldatmaca oyunu var alışkanlıklarımızın. Aile içinde konuşmak, söylemek yok, hep söylenmek ve şikâyet etmek vardır. Kendi mutsuzluğumuzun altına saklarız çocuklarımızın umudunu…

iclal_aydin_4 iclal_aydin_5

Yaşar hanımın Lorin’e çığlık çığlığa söylediği söz: ‘Bu aile başarısız bir evlilik görmeyecek. Sen artık başka bir evin kadınısın. Senin yerin orası.’… Kuşaktan kuşağa aktarılan ‘kutsal aile’ yalanı, kadınların kafesi mi?
Kuşkusuz… Temiz aile kavramının düşünü her geçen gün daha çok görür oldum. Kutsal aile değil sözünü ettiğim… Temiz aile… Aslında şeffaflıkla yönetilmesi en zor yapılardan biri. Başarılabilir mi? Neden olmasın?

‘Aşkta mesele şu ki… O dönme dolap, adı üzerinde, dönüyor… Yükseliyor… Alçalıyor… Ama sen hep en tepedeki halini anımsıyorsun…’ Bu yanlış mı? Ya da bu yüzden mi aşk, acıyla ‘hemhal’ ?
Açıkçası bugünlerde o en tepedeki halinin sürekli olmasını dileyecek hatta buna çok inanacak bir iyimserlikteyim. Lakin daha önce yaşadığım ve tanık olduklarım anlatılmaya değer kederli aşkın, acıyla hemhal olduğunu öğretti bana. Aşk elbette umutlu bir şey öte yandan.  Ölümsüz olmak istediğin bir savaş meydanı…

İzin verirseniz söyleyeyim, romanda en sevdiğim karakter Lemide hanım… Küçücük bir varlığı var romanda, belki de bu yüzden çok etkileyici. Sevgisi eksik bir babanın emaneti bir hatıra, bir ‘öteki kadın’… Yazık ki kadıncağız, bu romanda da başrolde değil. ‘Ezcümle… Babanız fevkalade bir âşıktı.’ diyebilecek kadar cesur, ‘Bilirsiniz değil mi, insan dünyanın en büyük yalancısıdır kendine. İnanmak isteyin yeter ki; ne bahaneler bulur yürek…’ diyecek kadar dünyayı anlamış… Sizin açınızdan, Lemide hanımın bu romandaki yeri, önemi ne?
Açıkçası benim de en sevdiğim iki karakterden biri Lemide Hanım. Bir gün dizi veya sinema filmi olursa bu hikâye, benim oynamak istediğim karakterdir.  Yaşım şimdilik el vermez lakin. Öte yandan bir sürpriz olmayacaktır sana şimdi söyleyeceğim. İkinci kitabın başkahramanlarından biri Lemide Hanım… Bu hikâyeyi orada, bu kadarcık bir öyküyle bırakamazdım… Öteki kadının kendi hayatının merkezi olduğu öyküyü anlatmak istiyorum. Öndeki üç kişinin ardında kalan, gölgeli, flu üç kişi bütün bu yılları nasıl yaşadılar? Lemide hanım o üçünün temsilcisi.


Sizi ekranda, sinemada seyreden ve seven kişilerle, okuyan kişiler aynı insanlar mı? Nasıl bir okurunuz olduğunu düşünüyorsunuz?
Bir ortaklık gösterdiği yıllar var. Ama geçtiğimiz hafta Tokat’ta üniversite öğrencileriyle birlikteydim. 750 kişilik salonu bin kişiden fazla öğrenci coşkuyla doldurmuştu. Muazzam bir duygu bu. 15 yıla varan medya yolculuğumda daima taze kalan bir üniversite kitlesi var. Kimi diziden, kimi şiirlerimden, kimi yazılarımdan tanıyor beni. Dediğim gibi hepsinin aklında bir başkasıyım. Ama bir kuşakla arkadaşlığı başarmışken çocuklarının da sevdiği ve takip ettiği bir isim olabilmek çok mutluluk verici. Kitap okurlarımın büyük çoğunluğunu köşe yazılarımı takip edenler oluşturuyor.

Kitaplarınız hep çok sattı. İnsanların duygularını yakalamakla ve onlara duyguları üzerine yeniden düşündürmekle ilgili ayrıcalıklı bir damar yakaladığınızı düşünüyorum. Sizin yazdıklarınız en çok ne hakkında?
Beni insan ilgilendiriyor. İnsanla ilgili her şey.  Tepkileri, öfkeleri, beklentileri, benzerlikleri… Bizim tarz köşe yazılarının her şeyi tarif etmeye kalkışmak gibi bir yokuşu olur. İnsanın bildiğini insana “başınıza şunlar şunlar gelir, sonra dönüp bir bakarsınız ki vs.” diye tarif etmeye kalktığında bir süre sonra yazıyı yazanın gizli kibri girmeye başlar okurla yazarın arasına. Ben kişisel bir hikâyenin dilini kullandım başlangıçtan beri. Televizyonda da köşede de kullandığım kişisel hikâyeler kalabalıklarla paralellikler yaşayan olaylar durumlar taşıyordu.  “Sizin başınıza bunlar gelir” yerine “başımıza bunlar geldiğinden” demeyi ve her defasında soru sorup yanıtı okura bırakmayı tercih ettim. Romandaki insanlar, duyguları, korkuları, öyküleri de herkeste var olduğunu bildiklerim üzerine… Herkeste var olanı, ‘bendeki bu işte’ diye anlattıkça müthiş bir kalabalık eşlik etmeye başladı yazılarıma…

Oyunculuktan gelen  ve yazarlıkla gelen kariyer, ‘şöhret’ mekanizması ve ‘okur’ ilişkisi… Bunlar nasıl yürütülmesi, yönetilmesi gereken süreçler? Ya da sizin yaşamınızda bu nasıl yürüyor?
İkisinin birbirine çok yardımcı olduğu ama oyunculuğumun getirdiği popülaritenin yazar kimliğime zarar verdiğini düşündüğüm evreler de oldu. Medyanın kibirli yanının besliyordu bu popülerliğim. Mesleki anlamda kat ettiğim yolun, öğrendiklerimin, geliştirdiklerimin üzerini örtüyordu. Ama oyunculuk aynı zamanda müthiş bir özgürlük de veriyordu bana. Bugün popülerlikle ilgili tek sıkıntım, magazin gazetelerinin kimi zaman girdiği küçük haberleri kültür sanatta iddialı olan kimi “taraflı” gazetenin manşete çekmesidir. Bu tür haberler onlara daha iştah açıcı geldi hep. Magazin, televizyon ünlüsü olarak yaşadığım hayatın bir parçası. Mümkün olduğunca uzak olmaya çalışmama rağmen o hep var. Dolayısıyla… Kendimi korumak adına daha yalnız, daha içe kapanık bir hayat yaşar oldum. Ama yaptığım işe daima inandım. Beni ilahi bir biçimde ileriye yürüten, yaşatan, yükselten hep işlerim oldu çünkü…

iclal_aydin_7 iclal_aydin_6

Yazmak için gereken ‘kapanma’,  sizin gibi sokağa çıktığında fotoğrafı çekilen bir kadın için nasıl gerçekleşebiliyor?
Çok sokağa çıkmıyorum dediğim gibi. Ya da günlük hayattan, şehirden uzaklaşıyorum. Bazen ülke bazen kıta değiştiriyorum. Yalnızlığımı çok seviyorum. Bir başıma seyahat etmek, tek başıma konsere, tiyatroya, yemeğe çıkmak giderek daha çok haz veriyor. Beni de daha çok besliyor. Sonra yazıyorum. Bazen saatlerce bazen günlerce. Sonra haftalar süren bir bekleme ve yeniden yazdıklarıma dönme süreci başlıyor. Şehirden ve günlük hayattan uzaklaştıkça kendime yakınlaşıyorum.

İclal Aydın; ilköğretim, lise ve yükseköğreniminin bir kısmını Ankara’da tamamladı. Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya fakültesi Tiyatro bölümü Oyunculuk öğrencisiyken Berlin’e yerleşti. Berlin’deki profesyonel tiyatro çalışmalarının altıncı yılında Türkiye’ye dönerek televizyon projelerinde yapımcı-moderatör ve oyuncu olarak çalışmaya başladı.  1990 yılından beri Tiyatro ve televizyon projeleri üretiminde metin yazarlığı da yapan Aydın’ın ilk kitabı Hayat Güzeldir 2001 yılında okurla buluştu. Ardından Bitmiş Aşklar Emanetçisi (2003), Yaz Bitmesin (2004), Gördüğüme Sevindim (2005), Evlerin Işıkları Bir Bir Yanarken (2009), Senin Adın Bile Geçmedi(2009), Kağıt Kesikleri(2010) isimli kitapları yayımlandı. Zeynep Lal Büyürken ‘Resimler Rengarenkler’ ve Zeynep Lal Büyürken ‘Kanatlar’ adı iki çocuk kitabı da kaleme aldı. 2003-2005 yılı arasında haftalık bir kadın dergisinin yayın yönetmenliğini yaptı. Söyleşiler ve günlük köşe yazıları yazan ve medya-yazın alanında üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve vakıflar tarafından pek çok ulusal ödüle layık görülen İclal Aydın televizyon ve sinema oyunculuğuna da devam etmektedir.

Bir Cihan Kafes / Yazar: İclal Aydın / Roman / Artemis Yayınları / Genel Yayın Yönetmeni: Ilgın Sönmez / Editör: Yeliz Üslü / Yaratıcı Yönetim: photoRebuplic / Grafik: Asmin Ayşe Gündoğdu / Mayıs 2013 / 332 Sayfa

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.