İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları – Louis Althusser

 

“İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, Althusser’in 1970 Haziranı’nda La Penseée’de yayınlanır yayınlanmaz bütün dünyada büyük yankılar uyandıran ve yankıları hâlâ devam eden aynı adlı ünlü makalesini, bu makalenin 1969 tarihli ilk versiyonunu ve La Penseée’de yayınlanan makalede dile getirilen fikirlere yönelik eleştirilere Althusser’in Aralık 1976 tarihinde -ve bu tarih itibariyle- verdiği cevapları içeren bir derlemedir. Karl Polanyi, “yoksulluk” toplumda süren “doğa”dır, demişti. Çoktandır sadece kendilerini ve kendileri gibi düşünenleri ideolojinin dışında, başkalarını da daima ideolojinin içinde gören siyasi, felsefi, dini, ahlaki, kültürel ve etnik kamplarla kuşatılmış haldeyiz. Üstelik her meselede sadece kendilerini haklı başkalarını haksız, kendilerini iyi başkalarını kötü, kendilerini doğru başkalarını yanlış görmekteler. Güzellik ise sadece onlara has, başkaları çirkin de üstelik… Ve en kötüsü, aynı/özdeş olanı dost ve başka/farklı olanı daima (inkar ve asimilasyon işe yaramadığında) imha edilmesi gereken düşmanlar olarak görüyorlar, tıpkı “doğa” durumunda olduğu gibi! Althusser, işte bunun, yani ideolojinin neden, nasıl ve niçinini anlatıyor, belli ki kimsenin okuduğu yok bu kitabı!” İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları’ndan ilk iki bölümü yayımlıyoruz.

I

DİA’lar konusunda 1969-70 yıllarında kaleme aldığım yazıya en sık getirilen itiraz, “işlevcilik” yakıştırmasıydı. Ortaya koyduğum teorik taslağın, devlet organlarını yalnızca dolaysız işlevleriyle tanımlayan bir yorumu Marksizme mâl etme giriş imi olduğu, dolayısıyla toplumu, tâbi kılma işlevlerini yerine getirmekle yükümlü ideolojik kurumlar içinde dondurduğu söylendi: temelindeki mantık nedeniyle sınıf mücadelesine hiçbir şekilde imkân tanımayan, neredeyse diyalektik olmayan bir yorumdu bu!

Oysa, yazımın sonuna düştüğüm notların yeterince dikkatle okunmadığı kanısındayım; bu notlarda, giriştiğim analizin “soyut” kimliğini vurgulamakta ve sınıf mücadelesini açıkça tüm anlayışımın tam göbeğine yerleştirmekteydim.

Gerçekten de denebilir ki, ideoloji konusunda Marx’tan çıkarılabilecek teorinin esası, devlet aygıtının işleyiş i ve işlevleri karşısında, yani devletin ideolojik aygıtları karşısında sınıf mücadelesinin önceliğini kabul etmektir. Böyle bir öncelik, işlevcilikle hiçbir biçimde bağdaşmayacaktır elbette.

Gerçekten de açıktır ki, toplumun egemen sınıf tarafından ideolojik olarak “yönetilmesini” sağlayan sistemi, yani egemen ideolojinin (“egemen sınıfın ideolojisi olan ideolojinin”, Marx) yarattığı konsensüs etkisini, basit ve saf bir veri olarak tasarlayamayacağımız açıktır. Egemen sınıfın şiddete dayalı egemenliğini otomatik olarak pekiştiren bir sistem olarak, ya da bu sınıfın açık seçik sahip olduğu siyasal bilinç tarafından, işlevleri açısından tanımlanmış erekler doğrultusunda ortaya konmuş bir tanımlı organlar sistemi olarak tasarlanamaz bu. Egemen ideoloji, sınıf mücadelesi sonunda ortaya çıkmış, dolayısıyla sınıf mücadelesinin elinden kurtulabilecek tamamlanmış bir olgu değildir gerçekten de.

Karmaşık bir sistem olan devletin ideolojik aygıtlarının sistemi içinde varolan egemen ideoloji, çok uzun süren, sert bir sınıf mücadelesinin sonucudur gerçekten de; öyle ki bu sınıf mücadelesi boyunca burjuvazi (örnek olarak bunu alırsak), kendi ereklerine ancak hem eski Aygıtlar’da kendini sürdüren eski egemen ideoloji ile mücadele ederek, hem de kendi örgütlenme ve mücadele biçimlerini arayan yeni sömürülen sınıfın ideolojisi ile mücadele ederek ulaşabilecektir. Ve bu yeni ideoloji de, burjuvazinin eski toprak aristokrasisi ve onun altındaki işçi sınıfı üzerinde hegemonya kurmasını sağlarken, yalnızca söz konusu iki sınıfa karşı sürdürülen dış mücadele ile değil, bir de burjuva sınıf fraksiyonları arasındaki çelişkilerin üstesinden gelmek ve egemen sınıf olarak burjuvazinin birliğini sağlamak amacıyla verilen bir iç mücadele ile oluşur.

Egemen ideolojinin yeniden-üretimini işte bu biçimde tasarlamak gerekir. Biçimsel açıdan ele alındığında, egemen sınıfın kendi varoluşunun maddi, siyasal ve ideolojik koşullarını yeniden-üretmesi gerekir (varolmak, kendini yeniden-üretmek demektir). Ne var ki egemen ideolojinin yeniden-üretimi, basit bir tekrar, basit bir yeniden-üretim değildir, hatta verili kurumların, işlevleri açısından değişmezcesine tanımlanmış kurumların, otomatik, mekanik olarak, genişletilmiş bir yeniden-üretimi de değildir: dağınık ve çelişik halde bulunan önceki ideolojik unsurların, sınıf mücadelesi içinde ve bu mücadele sayesinde kazanılmış bir birlik içinde, yeni karşıt eğilimlere ve önceki biçimlere karşı, yenilenmesi ve birleştirilmesi için yapılan sözleşmedir. Egemen ideolojinin yeniden-üretimi yolunda verilen mücadele, tamamlanmamış ve daima sınıf mücadelesi yasasına göre yeniden başlatılması gereken bir mücadeledir.

Egemen ideolojinin birleştirilmesi yolundaki bu mücadelenin hep “tamamlanmamış” ve hep “yeniden başlatılması gereken” bir mücadele olmasının birkaç nedeni vardır. Yalnızca eski egemen sınıfa ait ideolojik biçimlerin ve Devletin İdeolojik Aygıtlarının ayak diremesi değildir bunun nedeni,  ki bunlar müthiş bir direniş gösterirler (Lenin’in söz ettiği “alışkanlık”). Veya yalnızca, egemen sınıfın farklı sınıf fraksiyonları(ticaret kapitalizmi, sanayi kapitalizmi, mali kapitalizm, vb.) arasındaki çelişkili kaynaşmadan doğan birlik oluşturma ihtiyacının yaşamsal bir zorunluluk sunması ve egemen sınıfa, bireysel kapitalistlerin “tikel çıkarları” arasındaki çelişkilerin ötesinde, kendi “genel” sınıfsal “çıkarları”nı kabul ettirmek gerekmesi de değildir. Ezilen sınıf ideolojisinin doğmakta olan biçimlerine karşı verilmesi gereken sınıf mücadelesi de değildir yalnızca. Üretim biçiminin geçirdiği ve egemen ideolojinin sınıf mücadelesine “uyarlanmasını” zorunlu kılan tarihsel dönüşüm de değildir yalnız (klasik burjuvazinin sahip olduğu hukuki ideoloji, günümüzde yerini teknokratik bir ideolojiye bırakmaktadır). Tüm bunların yanı sıra, egemen ideolojinin birleştirilmesi için verilen mücadelenin sürekli olması, pratiklerin çeşitliliğine ve maddiliğine de bağlıdır; bunların “kendiliğinden” ideolojisine ise birlik kazandırmak gerekir. Bu devasa ve çelişkili görev asla tam olarak yerine getirilemez, dolayısıyla Gramsci’nin ütopik idealini Croce’den devraldığı “etik devlet” modelinin varolup olmadığından kuşku duyulabilir. Sınıf mücadelesinin asla son bulmaması gibi, egemen sınıfın varolan ideolojinin unsur ve biçimlerini birleştirme yolundaki mücadelesi de asla son bulmaz. Başka deyişle egemen ideoloji, işlevi bu olsa bile, kendi çelişkilerini tümüyle çözmeyi asla başaramaz, ve bu çelişkiler sınıf mücadelesinin yansımasıdır

Dolayısıyla, sınıf mücadelesinin egemen ideoloji ve devletin ideolojik aygıtları karşısındaki önceliği tezinden, bu tezin doğrudan sonucu olan başka bir tez daha çıkartabiliriz: devletin ideolojik aygıtları, bir sınıf mücadelesinin hem verildiği yer hem de bu mücadelenin konusu olmak zorundadır, bu mücadele ise, toplumsal oluşuma egemen olan genel sınıf mücadelesinin, egemen ideolojinin aygıtlarında sürdürülmesidir. Eğer DİA’ların işlevi egemen ideolojiyi aşılamaksa, demek ki bir direniş vardır, direniş varsa, demek ki mücadele vardır ve de bu mücadele sonuçta sınıf mücadelesinin dolaylı ya da dolaysız, bazen yakın, çoklukla da uzak yankısıdır. 68 Mayıs’ında yaş anan olaylar bu gerçeğe parlak bir ışık tuttu ve de o zamana dek sesi bastırılan, boğulan bir mücadeleyi gözler önüne serdi. Ne var ki devletin ideolojik aygıtlarında (öncelikle okul aygıtında, sonra tıbbi aygıt, mimari, vb. aygıtlarda) başkaldırı biçiminde dolaysız bir sınıf mücadelesini gözler önüne seren bu olaylar, yaş anan bu dolaysız olaylara kumanda eden temel olguyu, yani egemen ideolojinin çelişkili yeniden-üretiminden ve tarihsel kuruluşundan ayrılamaz olan sınıf mücadelesi kimliğini bir ölçüde gizlemişlerdi. 68 Mayıs’ı tarihsel ve siyasal perspektiften, sözcüğün tam anlamıyla, yoksun olarak “yaş anmıştı”. İşte bunun içindir ki ben de, devletin ideolojik aygıtlarında yaş anan sınıf mücadelesini anlamak ve başkaldırıyı gerçek ölçülerine çekmek için, “yeniden-üretimin bakış açısına” yerleşmek gerektiğini anımsatmayı zorunlu buldum. “Yeniden-üretimin bakış açısı” ise, şu ya da bu “alanla” (ekonomi, siyaset, ideoloji) sınırlı kalmayan, noktasal çarpışmaların toplamı olarak değil de, tümel bir süreç olarak görülen sınıf mücadelesinin, yani dolaysız baskı ve başkaldırı dönemleri olarak değil de, tarihsel süreç olarak görülen sınıf mücadelesinin bakış açısıdır.

Ben bu bakış açılarını anımsatırken, kalkıp da bana, üstyapı ve ideoloji konusunda, sınıf mücadelesinin içini boşaltacak, yerine de çeşitli mercileri/kerteleri [instance] mekanist biçimde ele alan bir anlayış ı koyacak “işlevci” ya da “sistemci” bir yorum yakıştırmak, pek kolay olmasa gerek.

II

Öte yandan, en başta devrimci siyasal parti olmak üzere, siyasal partilerin doğası konusunda da çeşitli itirazlarda bulunuldu. Kısaca derleyip toparlamak gerekirse, her siyasal partiyi ayrı bir ideolojik devlet aygıtı sayma düşüncesi bana mâl edilmeye çalışıldı; bunun sonucunda da her bir siyasal parti kesin biçimde Devletin İdeolojik Aygıtları “sistemi”ne hapsedilecek, “sistem”in yasasına boyun eğecek ve devrimci bir parti imkânı da bu “sistem”den dışlanmış olacaktı. Bütün partiler birer DİA ise ve egemen ideolojinin hizmetindeyseler, böyle bir “işlev”e indirgenmiş devrimci bir parti olması düşünülemez.

Oysa, siyasal bir partinin devletin bir ideolojik aygıtı olduğunu yazmadım hiç. Hatta bambaşka bir şey söyledim (kısaca söylediğimi kabul ediyorum): siyasal partilerin, Devletin İdeolojik Aygıtlarından belirli bir tanesinin “parçaları”ndan başka bir şey olmadıklarını söyledim; sözünü ettiğim aygıt ise, egemen sınıfın siyasal ideolojisini, kendi “anayasal-kurucu rejimi” içinde (Eski Rejim [Ancien Régime] monarşşisi söz konusu olduğunda “temel yasalar”, “liberal” dönemlerinde burjuvazi söz konusu olduğunda ise Parlamento, vb., yani temsili parlamenter rejim) “gerçekleştiren” devletin siyasal ideolojik aygıtıdır.

Korkarım, devletin siyasal ideolojik aygıtı terimiyle düşünmeyi önerdiğim şey tam olarak kavranılamamış. Bunu daha iyi anlayabilmek için, (baskıcı) devlet aygıtı ile devletin siyasal ideolojik aygıtını özenle birbirinden ayırmak gerekir.

(Baskıcı) devlet aygıtı nelerden oluşur? Bu aygıtın birliği, çelişkili olsa bile, devletin bütün ideolojik aygıtlarının birliğinden karşılaştırılamayacak kadar daha güçlüdür. Devlet aygıtı devlet başkanlığını, hükümeti ve yürütme erkinin aracı olan idareyi, silahlı kuvvetleri, adaleti, mahkemeleri ve onlara bağlı düzenekleri (hapisaneler, vb.) kapsar.

Bu bütünün içindeyse, (hükümetin siyasetini yürüten) idare ile benim devletin siyasal aygıtı dediğim ve devlet başkanını ve doğrudan doğruya yönettiği hükümeti kapsayan aygıtı (günümüzde gerek Fransa gerekse daha başka pek çok ülkede geçerli olan düzendir bu) birbirinden ayırmak gerekir. Devletin baş ı egemen sınıfın birliğini ve iradesini temsil eder, egemen sınıfın genel çıkarlarının, bu sınıfın kendi üyelerinin ya da fraksiyonlarının tikel çıkarları karşısında zafere ulaşmasını sağlayabilecek otoriteyi temsil eder. Nitekim, Giscard d’Estaing 1978 seçimlerini sol kazanırsa, “Fransızların (yani burjuva sınıfın) özgürlüklerini koruyup kollamak amacıyla” yerli yerinde kalacağını açıkladığında, gayet bilinçli olarak kendi rengini de “açığa vurmuştu”. Hükümet (günümüzde devletin başının verdiği doğrudan emirlere göre) egemen sınıfın siyasetini yürütür; idare ise, hükümetin emirlerine uyarak bu siyaseti en ince ayrıntısına varıncaya dek uygular. Devletin siyasal aygıtının varlığını açıkça ortaya koyan bu ayrımdan akılda tutmamız gereken ise, burjuva devletin okulunda öğrendiği ideolojiye, yani “genel çıkarlara hizmet etme” ve “kamu hizmeti” rolü oynama ideolojisine rağmen, idarenin de devletin siyasal aygıtının parçası olduğudur. Bireysel niyetler ya da istisnai durumlar değildir söz konusu olan: idarenin işlevi bir bütün olarak ele alındığında, burjuva hükümetin uyguladığı siyasetten ayrılamaz, ki bu da bir sınıf siyasetidir. Bu siyaseti ayrıntılı biçimde uygulamakla yükümlü olan yüksek idare, doğrudan doğruya siyasal bir rol oynar; genel olarak idare ise her geçen gün biraz daha “bölgelere ayırıp kontrol etme” rolü üstlenir. Burjuva hükümetin siyasetini uygulayabilmek için, bu siyasetin kişi ve topluluklar tarafından yürütülmesini denetlemekle ve bu siyaseti uygulamayanları baskı kademelerine bildirmek ya da teslim etmekle de yükümlü olması gerekir.

Bu biçimde ele alınan devletin siyasal aygıtı (devlet başkanı, hükümet, idare) baskıcı devlet aygıtının bir parçasıdır: devletin siyasal aygıtını devlet aygıtı içinde yalıtmak, haksızlık etmek olmaz.

Hassas nokta şurası: devletin siyasal aygıtını (yani, devlet baş kanı, hükümet, idare) devletin siyasal ideolojik aygıtından ayırmak gerekir. Bunlardan ilki (baskıcı) devlet aygıtına, ikincisi ise devletin ideolojik aygıtlarına dahildir.

Devletin siyasal ideolojik aygıtı adlandırması neyi anlatıyor? Belirli bir toplumsal oluşuma ait “siyasal sistemi” ya da “anayasayı” anlatıyor. Örneğin, kapitalist ülkelerdeki bütün çağdaş burjuvaziler gibi Fransız burjuvazisi de, sınıf mücadelesi kendisini iyice tehdit ettiğinde başka yönetim biçimlerini benimsemiş olsa da (I. ve II. Bonapartizm, Meşruti Monarş i, Pétain faşizmi), genelde siyasal sistem olarak temsili parlamenter sistemi benimsemiştir; bu sistem de burjuva ideolojisini, devletin siyasal ideolojik aygıtlarından birinde gerçekleştirmiştir.

Bu DİA, “halk iradesi”nin (şu ya da bu ölçüde genel oy hakkı sayesinde) seçilmiş vekiller ile temsil edilmesine dayanan bir yolla tanımlanmış olabilir. Devlet baş kanı ya da parlamentonun kendisi tarafından seçilmiş olan hükümetin de, izlediği siyaset konusunda işte bu temsilcilere karşı “sorumluluk” taşıdığı varsayılır. Oysa, bilindiği üzere, hükümetin elinde bu “sorumluluk”u saptırmak ve ondan kurtulmak için kullanabileceği sayısız imkân bulunmaktadır (bu aygıtın burjuvaziye sağladığı yarar da budur zaten), bunların en başında da başlangıç noktası gelir, yani akla gelebilecek her tür baskı biçimi dışında, genel oy hakkı denilen düzende hile yapılması gelir, sonrasında ise yürürlükte olan tüm parlamenter imkânlara başvurulur (seçim sistemi, gençlere ve kadınlara oy hakkı tanınmaması, birkaç aşamalı seçim, farklı seçmen temeline dayanan iki ayrı kamara, kuvvetler “ayrılığı”, devrimci partilerin yasaklanması, vb.). İşte, olguların sunduğu gerçek budur. Ne var ki, “siyasal sistem”den “devletin ideolojik aygıtlarından biri” olarak söz etmemize izin veren şey, “belirli bir gerçekliğe” denk düşen kurgudur; bu “gerçekliğe” göre, söz konusu sistemin parçalarıve işleyiş biçimi, seçmen bireyin “eşit” ve “özgür” olduğu yolundaki ideolojiye dayanır, devletin izlemesi gereken siyaset konusundaher bireyin sahip olduğu fikre göre, halkın temsilcilerinin halkı “oluşturan” bireyler tarafından “özgürce seçilmesine” dayanır. Ulusun siyaseti konusunda birbirinden ayrılan (ya da birbirine yakın düş en) önemli tercihleri dile getirip temsil ettiği varsayılan “siyasal partiler”, bu kurguya dayanarak kurulur (çünkü bir devletin siyasetini belirleyen şey, son tahlilde [en dernier ressort] egemen sınıfın sınıf mücadelesindeki çıkarlarıdır). Böylece her birey tercih ettiği partiye oy vererek kendi görüş ünü “özgürce” dile getirebilir (tabi eğer bu parti yasadışı değilse).

Siyasal partilerin az da olsa gerçekliği yansıtabileceğini gözden kaçırmayalım. Kabaca ele alırsak, eğer sınıf mücadelesi yeterince gelişmişse, siyasal partiler de aşağı yukarı, sınıf mücadelesinde birbirleriyle uzlaşamayan sınıfların ve sınıf fraksiyonlarının çıkarlarını, veya sınıfsal çatışmalar çerçevesinde kendi tikel çıkarlarını öne çıkarmaya çalışan toplumsal katmanların çıkarlarını temsil edebilirler. Öyle ki, “sistemin” getirdiği bütün engellemelere ve yaptığı bütün sahtekarlıklara rağmen, sınıflar arasındaki temel uzlaşmazlık en sonunda işte bu gerçeklik yoluyla ortaya çıkabilir. “Çıkabilir” diyorum çünkü bazı burjuva ülkelerde (ABD, İngiltere, Federal Almanya, vb.), sınıf mücadelesinin siyasal geliş iminin, seçime dayalı temsil eşiğini bir türlü aşamadığını görüyoruz: dolayısıyla bu ülkelerde parlamento içinde yaşanan uzlaşmazlıklar, sınıflar arasındaki gerçek uzlaşmazlıkların çok uzak, hatta tamamen çarpıtılmış belirtileri olmaktan öteye geçemiyor. Bu ülkelerin burjuvazisi, olduğu yerde dönüp duran ya da boş a çalış an parlamenter bir düzenin koruyuculuğuna sığınıp kendini sağlama almıştır. Ne var ki, bazı durumlarda işçi sınıfının siyasal ve ekonomik mücadelesi öyle bir güç kazanabilir ki, burjuvazi “genel seçimin sonuçlarından” endişe duyabilir (Fransa, İtalya); her ne kadar bu sonucu bozabilecek ya da etkisiz kılabilecek hatırı sayılır imkânlara sahip olsa da. Fransa’daki Halk Cephesi Meclisi’ni1 düşünmek yeter bunun için: Halk Cephesi’nin meclisteki çoğunluğunu tasfiye etmek için yalnızca iki yıl yetmişti burjuvaziye, sonra da meclisin Pétain’e teslim edilmesine onay verilmişti.

Parlamenter düzenin “ilkeleri”, olgular ve çıkan sonuçlarla karşılaştırıldığında, bu “ilkeler”in ideolojik kimliğinden kimsenin kuşku duymayacağı kanısındayım.

Hukuki ideolojiden ahlaki ideolojiye varıncaya dek, felsefi ideoloji de dahil olmak üzere, yüzyıllardır yayılmakta olan her ideoloji, “insan hakları” konusundaki şu bildik “apaçıklığı” savunur durur: her birey siyaset alanında istediği düş ünceleri ve istediği tarafı (yani partiyi) seçmekte özgürdür. Daha da önemlisi, bu ilk düş üncenin altında yatan ve de sonuçta aldatmacadan başka bir şey olmayan şu düş ünceyi de savunur: toplum, bireylerden oluşur (Marx: “toplum bireylerden oluşmaz”, toplum sınıf mücadelesinde karşı karşıya gelen sınıflardan oluş ur), genel irade çoğunluk oyları sayesinde sandıktan çıkar ve işte partilerin vekilleri tarafından temsil edilen bu genel irade ulusun siyasetini oluşturur, — oysa aslında genel irade yalnızca bir sınıfın, egemen sınıfın siyasetini oluşturur.

Bu siyasal ideolojinin egemen ideolojinin bir parçası olduğu ve egemen ideoloji ile türdeş [homogène] olduğu son derece açıktır: aynı ideolojiyi, burjuva ideolojisinin (son on yıldır değişmekte olduğunu da belirtelim bu ideolojinin) her yanında buluruz. Sözünü ettiğimiz egemen ideolojinin “matrisinin”, burjuva hukukunun işleyiş i açısından vazgeçilmez olan hukuki ideoloji olduğunu bildiğimize göre, bu durum bizi şaşırtmamalı. Her yerde bulunabilmek, bize egemen ideoloji ile karsı karşıya olduğumuzu anlatır. Ve böyle durmadan bir “apaçıklık”tan başka bir apaçıklığa gönderilmek, hukuki ideolojinin “apaçıklığından” ahlaki ideolojinin “apaçıklığına”, oradan da felsefi ideolojinin “apaçıklığına”, sonra da siyasal ideolojinin “apaçıklığına” gönderilmek, bütün ideolojik “apaçıklıkların” dolaysızca doğrulanmasını sağlar ve böylece bu “apaçıklıklar”, DİA’ların çeşitli pratikleri yoluyla her bireye kendilerini dayatır. Bu insan hakları ideolojisi, özgürlük, eşitlik, kiş inin kendi fikirlerini ve bu fikirlerin temsilcisini seçme özgürlüğü, seçim sandığı önünde eşitlik ideolojisi, sonuçta, “fikirlerin” gücüyle değil, sınıf mücadelesinin sonucu olarak işte bu ideolojik aygıtı çıkardı ortaya; insan haklarına ilişkin siyasal ideoloji, işte bu aygıtın bağrında vücut buldu ve de (Marksist eleştiri hariç olmak üzere) seçmenler tarafından, en azından seçmenlerin geniş çoğunluğu tarafından, kolayca benimsenen bir “apaçıklık” olup çıktı. Seçmen sayısından, oy pusulasına, oy kabinine, seçim kampanyalarına, seçim sonunda ortaya çıkan parlamentoya, vb. varıncaya dek çeşitli yönetmelikler ve maddi düzenekler gerektiren bir durum söz konusu olduğuna göre, tam anlamıyla bir aygıtla karşı karşıya bulunmaktayız. Ancak bunun, şiddete dayalı olmaksızın, “kendi kendine” işlediğine, “insanın seçmenlik görevi”ni yerine getirmesi, bunun da son derece “normal” olması gerektiğine inanan, oyunun kurallarını benimseyip uygulayan oyuncuların “ideolojisi”ne göre işlediğine bakılırsa, ideolojik bir aygıtla da karşı karşıya bulunmaktayız. Tâbi kılma/özneleştirme [assujetissement] ve konsensüs bir bütündür. Burjuva ideolojisi tarafından dayatılan bu “apaçıklık”, seçmenler tarafından da bir “apaçıklık” olarak kabul edilir: kendilerini birer seçmen olarak kabul ederler ve sisteme katılmış olurlar. “Oyunu kuralına göre oynarlar.”

Bu analiz doğruysa, bundan bazılarının “alelacele” çıkardığı ve beni her türlü devrimci eylem imkânını yadsıyan bir teoriye hapseden sonuç çıkarılamaz, yani bütün partilerin, dolayısıyla işçi sınıfı partilerinin de, parti oldukları için birer ideolojik devlet aygıtı oldukları, burjuva sistemle bütünleştikleri için, kendi sınıf mücadelelerini sürdüremeyecekleri söylenemez.

Söylediklerim doğruysa, siyasal partilerin varoluş unun, sınıf mücadelesini yadsımak bir yana, tam tersine sınıf mücadelesine dayandığı görülür. Eğer burjuvazi kendi siyasal ve ideolojik hegemonyasını işçi sınıfı partilerine uygulamaktan bir an olsun geri durmuyorsa, bu da bir sınıf mücadelesi biçimi olduğu içindir ve işçi sınıfı partileri kurulan tuzağa düştüğü ölçüde, burjuvazi de kendi amacına ulaşmış olur; bu, gerek yöneticileri sindiği için (1914-18 yıllarındaki kutsal birlik), gerek kendilerini “sattıkları” için, gerek parti tabanı maddi çıkar karşılığında devrimci görevinden saptığı için (işçi aristokrasisi), gerekse de burjuva ideolojisinin etkisine teslim olduğu için (revizyonizm) olsun.

(…)

Çevirmen: Alp Tümertekin

*Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.