İfritlerden Dracula’ya Modern Vampir Mitinin Doğuşu –  Matthew Beresford

 

Size şöyle söyleyeyim, vampir insanoğlunun bulunduğu her yerde tanınıyor. Eski Yunan’da, Eski Roma’da, Almanya’da, Fransa’da, Hindistan’da hatta Trakya Yarımadası’nda ve bize her açıdan uzak olan Çin’de bile vampir inancı var ve insanlar bugün dahi ondan korkuyorlar. ( Abraham Van Helsing, Dracula )

Eğer dünyada doğruluğu garanti ve kanıtlanmış bir tarih varsa o da vampirlerin tarihidir. Resmi raporlar olsun, saygın insanların, cerrahların, papazın, yargıçların tanıklıkları olsun hiçbir şey eksik değil, hukuki deliller herkesi kapsıyor. ( Jean-Jacques Rousseau )

 

Antik Yunan ve Roma kıyılarından Antik Mısır’ın rüzgârlı çöllerine; doğuda Babil ve Hindistan’dan batıda Fransa ve İngiltere’ye kadar vampir inancı tarih boyunca iyi bir şekilde belgelendirilmiştir. İskandinav mitolojisinde, Ortaçağ’ın veba salgını ve cadı mahkemelerinde, on yedinci yüzyılda yani Akıl Çağı’nda ve Victoria dönemi İngilteresi’nin Gotik edebiyatında vampirlere rastlanır. Dolayısıyla vampir, modern zamanlarda, karabüyünün ortaya çıkışında, durmadan büyüyen Goth Hareketi’nde, Avrupa’daki psikopat ve “vampiri” hatırlatan işkence, cinayet ve kan içme vakalarında da kendini gösterir. Çok değil, daha 2002 yılında bir Güney Afrikalı devlet görevlisi, hükümetin vampirlerle işbirliği içinde olduğunu iddia eden bir çete tarafından katledilmiştir.

Vampirlerin var olduğuna dair kanıtlar muhakkak ki fazladır fakat bu kanıtların neyi işaret ettiği, bir vampiri meydana getiren şeyin ne olduğu soruları belirsiz kalmaktadır. Collins Concise Dictionary’ye göre vampir “(Avrupa folklorunda) insanların kanını içmek için geceleyin mezarından kalkan ceset, İnsafsızca başkalarını huzursuz eden kimse” iken Britannica Ansiklopedisi’nde “Vampire dönüşen kişiler genellikle büyücüler, intihar edenler ve eceliyle ölmeyenler, ana babaları ya da kilise tarafından lanetlenmiş olanlardır”, diye geçer. Modern Batı’da vampir, pelerini, sivri dişleri ve yarasaya dönüşebilme becerisiyle aristokrat ve baştan çıkaran bir erkek haline bürünür. Hikâyenin sadece bir kısmı ve Victoria Çağı hayal gücünün bir yansıması olsa da bu resim, yeraltı dünyasının çevirdiği dolaplarla ve kapalı kapılar ardında hiç şüphe yok ki süregitmiş sefahat düşkünlüğü izlenimiyle yüksek sosyetenin tüm albenisini ve entrikalarını kapsar. Bu resmi analiz etmek demek gerçek vampir korkusunu, insanın düş gücüne binlerce yıldır zulmeden kötülüğü su yüzüne çıkarmak demektir. Çünkü Christopher Frayling’in de dediği gibi vampir “dünya kadar eskidir.”

“Vampir” terimi İngiliz diline ilk olarak 1732’de girmiş ve bu terim ilk belgeli vampir vakası olan Arnold Paole’nin hikâyesinin (beşinci bölümde detaylıca işlenmiştir) Almanca tercümesinden gelmiştir. Bu sözcük, etimolojik olarak farklı dillerle bir bağlantı ortaya koyar. Nereden geldiği hakkında çeşitli iddialar vardır ancak aralarından en akla yatkın olanı Slavcadaki upir ya da upyr kelimeleridir, bunlar Türkçede ”cadı” anlamına gelen uber kelimesi gibi daha eski sözcüklerden türemiş olabilirler. Doğu Avrupa ülkelerindeki vampir ve cadılar arasındaki bağlantılar göz önünde bulundurulduğunda bu iddia oldukça mantıklı görünür. Ancak “vampir” kelimesi, bu mitolojik varlığın başka türlerini işaret eden daha geniş bir sözcük koleksiyonundan sadece İngilizce olanıdır. Romanya’da moroi, strigoi, pricolici, Makedonya’da ve Yunanistan’ın bazı yerlerinde vrykolakas, Sırbistan’da dhampir ve Hırvatistan’da ise pijavica kullanılır. Dünya üzerinde daha nice karşılıkları vardır. Bu terimler ve ifadeler çoğu zaman tamamen farklı varlıkları tanımlar. Batıda, Romanya birçokları tarafından vampir yurdu varsayılır ancak Romanyalıların kendileri ülkelerinde vampir olduğuna inanmaz, aksine Dr. Duncan Light’ın da kabul ettiği gibi, daha önce adı geçen strigoi gibi, Romanya’nın doğaüstü varlıkların yurdu olduğuna inanırlar.

Vampire dönüşebilenler yalnızca insanlar değildir, birçok batıl inanca göre tarımsal aletler veya eşya gibi nesneler eğer dolunay arifesinde dışarıda bırakılırlarsa vampire dönüşebilirler. Hatta etnolog Tatomir Vukanović (1907- 1997) belli meyve türlerinin yani karpuz ve balkabağının vampire dönüşebileceğini iddia edecek kadar ileri gitmiştir. Vukanović’in Sırp Çingenelerle ilgili dayanakları bu iddiasının sebebini açıklamaktadır:

Bitki kökenli vampirlere dair inanç Kosova Metohija’daki Müslüman Çingeneler arasında ortaya çıkıyor. Onlara göre, vampire dönüşmesi muhtemel görülen iki tür bitki vardır, bunlar her türden balkabağı ve karpuzlardır. Değişim de bunlar “birbirleriyle kavga ettiği” zaman gerçekleşir. Podrima ve Prizrenski Podgor’da da eğer sebzeler on günden fazla tutulmuşsa vampire dönüşürler diye düşünülür. Toplanmış balkabakları, hal böyle olunca, kendi kendilerini karıştırırlar, “brrr, brrr, brrr!” diye ses çıkarırlar ve kendilerini çalkalamaya başlarlar. Ayrıca kimi zaman balkabaklarının üstünde kan izi görülebildiğine inanılır, işte o zaman da Çingeneler balkabağının vampire dönüştüğünü söylerler.

Tarımsal aletlerin ya da sebzelerin vampire dönüşme ihtimalleri inanırlık sınırlarını zorlasa da bu kökleşmiş batıl inanışlar modern vampir mitlerini meydana getirmiştir. Gerçekte bu inanç, insanların dirilmesi veya yarasaya dönüşmesinden daha mı az inandırıcıdır? Eğer Hıristiyanlar İsa’nın dirildiğine inanabiliyorsa o halde vampirlerin dirilmesi fikri gerçekten çok mu abes kaçmaktadır?

“En fena korkularımızın şeytani yaratığı gerçekte ister var olsun ister olmasın, biz yalnızca kendimize ve toplumumuza bakarak şeytanın zaten orada olduğunu görebiliriz.”

 

Vampir kavramının hâlâ bilincimizde var olmaya devam etmesinin birçok nedeni olmasına karşın vampir inancının neredeyse bütün vakalarının ortak unsuru korkudur. Korku, vampirin varlığını sürdürmesinde önemli bir faktördür çünkü vampir tarihte çeşitli şekiller almış olsa da kesin olarak şu şekildedir demek zordur. Korku esas birleştirici özelliktir ve bu yüzden korkunun vampirin varlığını açıkladığı söylenebilir. Vampirin var olduğuna dair korku, onun gerçekte var olduğu düşüncesinden daha da önemlidir denebilir. “En fena korkularımızın şeytani yaratığı gerçekte ister var olsun ister olmasın, biz yalnızca kendimize ve toplumumuza bakarak şeytanın zaten orada olduğunu görebiliriz.”

Böylece toplumdaki korku, insanı vampiri uzaklaştırmak veya alt etmek için sarımsak, kutsal su, tespih gibi kötülüğü uzaklaştıran koruyuculardan, haç ya da kimi durumlarda kesişen yollar gibi güç simgelerine kadar birçok çözüm yoluna yönlendirmiştir. Vampir olduğu sanılan kişileri haçlarla birlikte ya da yolların kesişme noktasına gömme âdeti Avrupa’da yaygındı. Hatta çok eskiden Roma döneminde ölülerin yol kavşaklarına gömüldüğüne dair kanıtlar vardır. Rivayete göre bunun nedeni, ölmüş olan suçlular ya da toplum tarafından dışlanmışlar dirilirlerse yolların çokluğundan şaşırıp köylerinin, kasabalarının yolunu bulamayacak ve böylece daha fazla korkuya da neden olmayacaklardı.

1-1

Vampirin tarihi ve kültürel kökenine dair yapılan son çalışmaya göre:

Korkularımız fantastik hikâyeleri gerçeğe dönüştürebilir. İnsanlık çoğunlukla dünyamızı iyi ve kötü ruhlarla, masalsı varlıklarla, kimi zaman yardımsever kimi zaman tehditkâr ve kinci tuhaf yaratıklarla paylaştığımıza inanmıştır. Yüzyıllarca, keder ve hastalığın bir cadı veya büyücünün çağırabildiği kötü ruhlardan kaynaklandığı düşünüldü, (hâlâ dünyanın bazı yerlerinde bu inanç vardır). Defin ritüellerinin özünde ölüm ve dünyada “tutsak kalan” ruhların korkusu vardı. Eğer bunlara saygı gösterilmezse ve bir şeyler ters giderse ölü huzur bulamazdı ve hayattakileri cezalandırmak için geri dönerdi.

İşte bu ölüm ve defin üzerine ilk fikirler vampirin oluşumuna zemin hazırlamıştır. Excarnation âdeti (deri yüzme) ve mumyalama gibi belli başlı tarih öncesi ayinler ruhlar âlemine kapı açtı; kapı bir kere açıldı mı kapatması da güç olurdu. Antik dönemlerden günümüze kadar ruhlar, hayaletler ve korkunç yaratıklar dünyaya musallat oldu. Bunların gerçek mi yoksa hayal ürünü mü olduğu önemli değildir, önemli olan onların üzerimizdeki hâkimiyetlerini kolaylaştıran inançtır. Birçok dinde, iyiye veya tanrıya inanmak kötülüğe ve şeytana inanmaktır ve bunun inkârı da güç dengesini alt üst etmek anlamına gelebilir. Roma Çingenelerinin inançlarının ve batıl inançlarının Hıristiyanlık inanışlarına ters düşen durumlarla kıyaslanabilir olduğu ileri sürülmüştür. Çünkü “saf ve saf olmayan arasındaki zıtlığı içeren dünya üzerindeki ikili bakış açısı, olağanüstü ile ilişkilendirildiği zaman Manişeist bir inanç türünde karşımıza çıkıyor. Bunun Zerdüşt dualizminden farkı yoktur. Zerdüşt dualizmine göre hem tanrının temsil ettiği iyiliğin gücü hem de şeytan tarafından temsil edilen kötülüğün gücü dünyadaki düzen için tamamlayıcı ve eşit ölçüde gereklidir.”

Ruhlar âlemine olan inancın kanıtı için sadece Neolitik dönemin yapılarına bakmak yeterlidir. Örneğin ruhun kaçmasını ve serbestçe dolaşmasını engellemek için mezarların üstüne kurganların yerleştirildiği ve ölü ahrette yararlanabilsin diye gömme esnasında mezara yiyecek ve giyecek koyulduğu söylenir. Rusya, Romanya ve diğer Balkan devletlerinde olduğu gibi birçok kültürde, ceset mezarda birkaç ay kalıncaya kadar ruh bedenden çıkmaz inanışı vardır. Bu nokta, tarih öncesi dönemdeki deri yüzme âdetinde de kendini gösterir.

Vampir düşüncesinin ya da vampir özelliklerine sahip varlıkların geçmişe doğru izleri sürülebilse de on sekizinci yüzyıla kadar vampirlerle ilgili dikkate değer herhangi bir saplantıya tanıklık edilemez. Belki de bu gerçek, birçok vampir çalışmasının bu döneme ve sonrasına yoğunlaşmasına ve kısmen de olsa öncesini yok saymasına yol açmaktadır. Bu fenomene tam olarak neyin sebep olduğunu anlamak zordur lakin on sekizinci yüzyıldan itibaren vampir kavramı durmadan değişmiştir. Ayrıca on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda ortaya çıkacak vampir benzeri varlıkta önemli değişimler görmek ya da gelecekte başka bir biçime ve modern teknoloji, televizyon ve internetin desteklediği bir kavrama bürüneceğini hayal etmek güçtür. On dokuzuncu yüzyıl edebiyatı Dracula ve Carmillla’dan Anne Rice’ın Vampirle Görüşme kitabına, Christopher Lee ve Bela Lugosi’nin başrol oynadığı ilk korku filmlerinden Blade ve Buffy Vampir Avcısı gibi modern versiyonlara hatta Susam Sokağı’ndaki Kont ya da çizgi karakter vampir ördek Kont Duckula gibi daha hafif figürlere kadar vampiri her yönden ele alan çok sayıda kitap, tiyatro oyunları, filmler ve televizyon programları modern zamanlardaki vampir imgesini, galiba ebediyen, akıllara kazımak için ortaya çıkmıştır. Vampir şu an o kadar bilinen bir figürdür ki onun olmadığı bir zamanı düşünmek zordur.

Çoğu insan vampirin kurgu ya da efsanevi bir şey olduğuna inansa da bunun aksini düşünenler de vardır. Vampirin varlığına dair büyük tartışmalar on sekizinci yüzyılda yani Akıl Çağı’nda vampiri esas alan bir akademik çalışmayla zirveye ulaşır. Bir Benedictine rahibi ve aynı zamanda bir âlim olan Antoine Augustin Calmet, 1746’da Treatise on the Vampires of Hungary and the Surrounding Regions or The Phantom World’ü yayımladı. Calmet, o zamanlar yaygın olan iz sürme ve vampir olduğundan şüphe edilen cesetlere mezarlarında kazık saplama uygulamalarından şöyle bahseder:

Bu hayaletler hakkında anlatılan hikâyeler ve sözde vampirlerin neden olduğu bunca endişenin hiçbir somut kanıtı yoktur. Sorbonne’un bu cesetlere yapılan kanlı işkenceleri kınamasına şaşırmadım. Fakat aydınların ve yetkililerin, bu durumu sonlandırmak için otoritelerine ve yasal dayatmalara başvurmamaları hayret vericidir. Bu gizemli ve içinden çıkılması zor bir konu, çözümü daha korkusuz ve daha yetkin akıllara bırakıyorum.

“Bu iblis niçin sadece soysuz alt tabakayı seçiyor? Neden sürekli köylü, arabacı, kunduracı ve hancı kılığına giriyor? Niçin bu şeytan bir bilgin, filozof, ilahiyatçı, mülk sahibi ya da piskopos gibi kaliteli insanların kılığına bürünmüyor?”

 

Calmet bu konuda fikir beyan ederek belki de kendisiyle çelişiyordu. Çünkü ona göre vampirler ya vardı- ki bu durumda kanıt ağır basacaktı- ya da yoktu dolayısıyla onlarla ilgili çalışma yapmak faydasızdı. Calmet’in çalışması, vampir ve delil arasında paralel olmayan bir ilişki olduğu hipotezine, diğer bir deyişle görgü tanıklarının sözlerine ve şahitliklerine, aynı zamanda gördüklerini iddia ettikleri varlıklara dayanıyordu. Fakat bu tanıklığın kabulü, özellikle o dönemde vuku bulan ve Ortaçağ’daki cadı avlarından beri rastlanmamış toplumsal histeri düşünüldüğünde o kadar da kolay olmuş olamazdı. Yine aynı dönemde, kilisenin vampiri meşrulaştırmadaki rolü bazı gizli ajandalarda kendini gösteriyor: Avranches Piskoposu Pierre-Daniel Huet (1630-1735) “Vampir inancıyla ilgili ortaya atılanlar doğru mu yoksa bulaşıcı bir hatanın ürünü mü diye sorgulamayacağım… Fakat vampirlerin birçok aklı başında ve güvenilir tanıklar tarafından doğrulandığı da su götürmez bir gerçek” yorumunu yapar. Bu açıklama, kilisenin baş figürü tarafından yapılmış açık bir kabul olarak göze çarpar. Piskopos, beyanların güvenilir olduğunu düşünüyor ve bu nedenle vampirlerin varlığını kabul ediyor ama kendi iyiliğini vampirin kötülüğüyle kıyasladığı düşünüldüğünde bu durumun kilisenin işine yaradığı da unutulmamalıdır. Peki, 1920’lerde vampir üzerine iki önemli kitap yazmış Revd Montague Summers ile kendini İngiltere’deki tek modern vampir hadisesi Highgate Vampiri’nin şeytan çıkarıcısı olarak ilan etmiş rahip Seán Manchester’ın vampire sorgusuz sualsiz inanmaları bir tesadüf mü?

Fakat Kilise vampirin varlığını kabul etmeye her zaman hazır değildi:

Bu iblis niçin sadece soysuz alt tabakayı seçiyor? Neden sürekli köylü, arabacı, kunduracı ve hancı kılığına giriyor? Niçin bu şeytan bir bilgin, filozof, ilahiyatçı, mülk sahibi ya da piskopos gibi kaliteli insanların kılığına bürünmüyor? Nedenini size anlatayım. Çünkü eğitimli ve kaliteli insanlar alt tabakanın aptalları gibi kolay kandırılamazlar, haliyle görüntülere de hemen kanmazlar.

Rousseau aynı düşünceleri şöyle tekrarlıyor: “Bir süredir gazeteler vampirlerden başka bir şeyle ilgilenmiyor… ama bana Avrupa’da vampirlere inanan aklı başında tek kişi gösteremezsiniz.”Kaldı ki sözde kanıtlara ve tüm görgü şahitliklerine rağmen hiçbir vampir deyim yerindeyse suçüstü yakalanmamış, ayrıca hiçbir müzede numune veya delil olarak herhangi bir iskelet yer almamıştır. Fakat onların varlığına inananlar kuşkusuz bu duruma derhal itiraz edebilirler, öldürülen vampirin toza dönüştüğü teorisi doğruysa eğer bu tür kanıtların da imkânsız olduğuna dikkat çekecekler, dolayısıyla somut delil konusunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde açıklayabileceklerdir. Bu nedenle vampirlerin hayal ürünü olduğunu ve inanmak isteyen olduktan sonra kanıtların da yaratılacağını söylemek yerinde olacaktır. Fransız filozof Jean Baptiste de Boyer’in (1704-1771) sözde bir vampirin üstünde bulunan kana benzer madde hakkında yaptığı açıklamalar ilginçtir. Ona göre bu madde, toprakta bulunan ve güneşle ısınıp cesetteki sıvıya karışan azotla bağlantılıdır. Yine birçok vaka vampirle ilişkilendirilir; vebadan ölenler, kuduz olanlar, vakitsiz ölümler, yavaş çürüyen cesetler, kâfirler veya belli bölgelerdeki batıl inançlar gibi birtakım dini açıklamalar da bu konuya bağlanır. De Boyer’in yaptığı gibi vampir mitini çürüten bu gibi bilimsel açıklamalar beşinci bölümde ele alınacak. Aslında vampirin varlığını yalanlayan birçok kanıt vardır ama bunlar da şüpheleri tümüyle ortadan kaldırmaya yetmez. İnsan, vampiri mümkün olduğu kadar zihninden defetmeye çalışsa da aklının derinliklerinde gömülü olan meraka, bilinmeyenin gizemini keşfetme arzusuna karşı koyamaz. Vampirin yüzyıllarca yaşamasının nedeni de budur.

Sıradaki bölümlerde, vampir inancı tarihinden bazı bölümler ve inancın kökeni ele alınacak, vampirin geçirdiği evrim, başlangıçtaki şeytani görünümünden bugünkü pelerinli ve sivri dişli ölüm habercisi olarak modern vampir mitine dönüşümü anlatılacaktır.

(…)

* Doğan Kitap’ın yeni dizisi ‘Renkli Tarih’ dizisinden yayınlanan ‘İfritlerden Dracula’ya Modern Vampir Mitinin Doğuşu’ kitabından sunduğumuz bu okuma parçasının yayını için kuruma teşekkür ederiz. 

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.