Ikarus – Axel Jensen

 

“Leonard Cohen’le çok yakın bir arkadaşlığı ve tehlikeli bir akrabalığı bulunan Axel Jensen’in en coşkulu romanı, Ikarus. “Kitaplar beni kelimelerden yapılmış labirentlere hapsediyor,” diyen bir anlatıcısı var. Kitap, yolculuk için açılan kanatlarının manzumesiyle başlıyor. Norveç’ten Sahra’ya, iklim iklim çırpılıyor bu kanatlar. Fransız askerleri, Alman tüccarları, Arap şeyhleri ve daha birçok yabancıyla tanışıyor. Sömürgecilik rezaletine fena halde takmış satırların yanı sıra, anarşizmden faşizme, dünya düzeninden mistik keşiflere de değen paragrafları var. Soğuktan sıcağa, güvenli duygulardan tedirginliğe, cinsellikten ölüme kadar insan doğasına kadar birçok deneyimi içinde saklıyor Kuzey’in bu ünlü romanı. Kerouac, Ginsberg ve Burroughs gibi isimlerle anılan Jensen Avrupa’da Beat anlayışın en önemli temsilcilerinden. Her ne kadar, Jensen karanlıkta ağlayan bir sesi olsa da, “‘Ben henüz gencim! Her şeyi yeni baştan inşa edebilirim,’ dedi umut,” diyen bir kitabı var. Soluksuz biçimde akarken, içinizde yeşerecek olan bu romanı okurken dikkatli olun, sonrasında yaşamınız değişecek.” İkarus’tan okuma parçası yayımlıyoruz.

Angelina

Cezayir’e ayak bastığımda gökyüzü güney yönünde çöl sarısı, kuzey yönündeyse bulutsuz ve masmaviydi. Aylardan aralık olmasına karşın hava yaz günü gibiydi. Mitidja tepelerinden esen ılık rüzgâr servi ağaçlarında deniz şarkıları söylüyor, Rue Michelet caddesinde yürüyen kadınların eteklerini uçuruyordu. Çok değil, hafiften…

Aşağıya, büyük camiye doğru yürüdüm. Orada, bildiğim bir otel vardı. Kasbah’ın biraz dışındaydı Aicha-Rachgoun Oteli. Ucuz bir oteldi. Kalitesi de ona göreydi. Bavulumu odaya bıraktım. Dışarı çıkıp yazı aratmayan o aralık gününde yokuş yukarı, Fransız mahallesine doğru yürümeye başladım.

Bir kadının peşine takıldım bir süre. Kadın inceydi ama titreyen, dolgun kalçaları vardı. Çok hoş bir koku yayıyordu etrafına. Ben de hiç utanıp sıkılmadan peşi sıra yürüyor, kokusunu adeta burun deliklerimle içiyordum. Sonra kadın sola saptı ben de oracıkta durup arkasından uzun bir süre aç bakışlarımla naylon çoraplarının dikişlerini süzmeye devam ettim. Ta ki kadın Hotel Aletti’nin önündeki havuzlar ve palmiyeler arasında gözden kaybolana dek… Lüks fahişe, diye düşündüm ve yürümeye devam ettim. Vücudumda o kadının özlemini duydum bir süre… Derken, gözlerim kendinden emin adımlarla Büyük Postane’ye doğru yokuş yukarı sallanarak çıkan yeni bir kalçanın peşine düştü.

Büyük Postane’de beni bir mektup bekliyordu. Üzerinde egzotik pullar ve bir sürü damga bulunan kapalı bir zarf. İçinde kibar ama kesin bir dille, Tibet’in komşusu Bhutan’a vize isteğimin reddedildiği belirten bir yazı vardı.

image

Günün geri kalan bölümünde kendimi otel odasına hapsettim. Odadaki iğrenç demir karyolanın üzerine oturup Bhutan resmi makamlarına lânet okudum. Ret cevabını daktilo edip arşivlemek üzere maaş alan sivilceli yeni yetme memurlardan nefret ediyordum. Bir süreliğine elimdeki metne sığındım. Bir şeyler yazdım, karaladım, kara kara düşündüm, yazdım ve yeniden karaladım. Otel odası edebî ilhamın gelip beni bulabileceği bir yer değildi. Kararmış ahşap kepenkleri yarı açık duran pencerelerden içeriye Kasbah’dan yayılan tatlımsı ve ağır bir baharat kokusu giriyordu. Odanın köşesinde duran sehpanın üzerinde el yüz yıkamak için küçük bir leğen vardı ve sidik kokuyordu. Leğende kalan sakal ve köpük artıkları izlerinden anlaşıldığı kadarıyla benden önceki otel müşterisi bu leğeni kullanarak tıraş olmuştu. Sehpanın arkasındaki duvarda ayna yoktu. Boyası nemden kabuk kabuk dökülen o boş duvara bakarak elini yüzünü yıkayacaktı insan… Odadaki tek süs eşyası, bal rengindeki sinek-çeken yapışkan bir kâğıttı. Tavandan bir çengelle sallandırılmış bu kâğıdın üzeri tıkış tıkış ölü sineklerle doluydu. Az ötede de çıplak bir ampul sallanıyordu. Aicha-Rachgoun Oteli’nin telaşlı karafatmalar, ölü sinekler, yaşayan bir ampul, bir leğen ve direkleri topuz başlı demir karyola dışında müşterilerine sunacak hiçbir şeyi yoktu. Eşyaların geri kalanı bana aitti.

Bavulumda giysiler, tıraş çantası, bir tabanca, üç mermi, bir Tibet haritası ve dört kitap vardı. Nietzsche, T. S. Eliot, James G. Frazer ve Ouspensky. Kendi yazmakta olduğum metin, yani günahkârları yok eden tufana, çarmıha gerilmeye, ölüm ve yeniden dirilişe dair apokaliptik(kıyamet gününe dair) bir yazının fragmanları, sayfa sayfa yatak örtüsünün üzerine saçılmıştı. Refah devletine yumruklarını sıkarak meydan okuyan bir kitap. Bir kuşağın öfkesi… Kitabın sesi en tiz perdeden çıkıyor ve kitap en çirkin renklerle şeytanı duvara resmediyor. Yani karanlık, tehlikeli bir tablo çiziyor, ancak aynı zamanda da ayaklarını daha zengin bir gerçekliğe basmak üzere çaba gösteriyordu.

Ancak kitaplar yeterli değildi. Biliyordum bunu. İnsanın gerçeğin kaynağına kadar gidip, gerçeği kendi elleriyle devşirip getirmesi gerektiğini biliyordum. Ve adamın biri kaynak yolunda, daha zengin bir gerçekliğe giden yolda yürürken küçük bir yan sokağa sapıyor ve kaderini tayin edecek küçük bir kâğıt parçasını almak üzere Cezayir Postanesi’ne uğruyordu.

Aicha-Rachgoun Oteli ile aynı binayı paylaşan bir de lokanta vardı. Masalarını kaldırıma kurmuş olan bu köşe lokantası limana yakın, caminin önündeki meydana bakıyordu. Burası, yaprakları toz içinde kalmış sarkık palmiyeleri, birkaç eskimiş bankı ve dolup taşmış çöp tenekeleriyle, bir çeşit parktı. Lokantanın tentesi kaldırımdaki yeşil renkli masaların üzerine mor bir gölge oluşturmuştu. Örtüsüz masalar üzerindeki kül tablaları, izmaritler ve yanık kibrit çöpleriyle doluydu. Liman işçisi yoksul Araplar, civarda öbek öbek oturmuş, bazıları da ellerinde birer fincan kahve ile uyukluyordu. Kimileri sigara tüttürüyor ve birbirleriyle sohbet ediyor; kimileriyse renkli şerbetler içerken domino oynuyordu. Etrafa çok da fazla dikkat ettiğim söylenemez çünkü Bhutan’dan gelen ret cevabı hâlâ kafamı meşgul ederken derin düşüncelere dalmıştım.

Yemek servisini yaşlı ve dişsiz bir zenci garson yaptı. Kekremsi bir ter kokusu geliyordu adamdan. Ceketi leke içindeydi, mavi beyaz çizgili, yakasız bir gömlek giymişti. Siyah derisinin altında adeta grimsi görünen mahzun ve çökmüş bir çehresi vardı. Ne yediğimin farkında olmaksızın, ağır ağır yiyordum yemeğimi. Saat sekizde yediğim bu geç akşam yemeği börek ve leham’lalou, francala ekmek, bir muz ve yarım litre Cezayir şarabından ibaretti. Muzu ağır ağır soyarken dünyanın dev bir kenef olduğunu düşünüyordum. Birden kendime geldim.

Çıplak ayaklı ufak bir oğlan çocuğu masama gelmiş, açlıktan içine gömülmüş gözleriyle bana bakıyordu.

“Merhaba Joe!” dedi.

Yüzü incecik ve solgundu. Gülünç kepçe kulakları vardı. Saçları usturaya vurulmuş, saç diplerinde gri renkte uyuz lekeleri görünüyordu.

“Baksana Joe!”

Ayakkabılarımı işaret ediyordu.

“Tozlanmışlar, Joe.”

Şöyle bir baktım çocuğa. Muzumun son lokmasını yuttum ve kırmızı şaraptan bir yudum aldım. Muz kabuğunu boş tabağıma bıraktım.

“Yüz frank Joe. Sadece yüz frank…” diye ısrar ediyordu.

“Ça va pas!”  dedim.

Hemen pes etti.

“Kiff, kiff.”  “Yirmi frank olsun.”

“Eh, bu fena değil.”

Bir ayağımı işine başlaması için uzattım. Çocuğun yanında taşıdığı, bütün dükkânı temizlemek için su, ayakkabı cilası, fırça ve parlatmak için bezler bulunan küçük tahta bir kutuydu. Kuş kanatlarına benzer omuzları pek bir zavallı görünüyordu. Fırçalar ayakkabının üzerinde ileri geri giderken omuzlarının nasıl sarsıldığını hissediyordum. Büyük bir ciddiyetle çalışıyordu. Kafasını kaldırmadan… Elindeki bordo renkli bir kadife parçasını ayakkabının üzerinde ustaca ve seri şekilde hareket ettirerek parlatıyordu. Aniden kafasını kaldırdı.

“OK mu Joe?”

Ayakkabılarıma baktım. Gıcır gıcır olmuş ayakkabılarımla salaş pantolonum arasındaki zıtlık iyice belirginleşmişti.

“OK ufaklık,” dedim.

Yerden kalkmadan fırçalarını ve parlatma bezlerini kutusuna koydu ve avucunu açtı.

“Borcun tam otuz frank…” dedi büyümüş de küçülmüş havalarda. Gülümsedim. Hiç ses çıkarmadan oturduğum yerden ona bakıyordum.

“OK Joe. Sen kazandın,” dedi. “Yirmi frank.”

Elli frank çıkarıp verdim. Ellerini cebine sokup para üstü aramaya başladı. Sonunda umutsuzca omuzlarını silkti.

“Bozamıyorum,” dedi.

Gözlerinde masum bir cüretkârlık ışığı vardı.

“Dalga geçme ufaklık,” dedim.

“Doğru diyorum Joe. Bozuğum yok…”

Söylediği yalan yüzünden kulakları kızarmıştı. Şimdi daha bir kepçekulak görünüyordu. Elini pantolon cebinde yumruk yapmış, tahta boya sandığını göğsüne bastırmıştı. Gözleri ufacıktı.

Gülümsedim.

“Bak, dinle ufaklık,” dedim. “Sen en iyisi yaylan buradan, ha?”

Ağırdan alarak bir iki adım geriledi. Yüzünde şüpheci ve pür dikkat bir ifade vardı. Tehdit edercesine oturduğum sandalyeden kalktım.

İşte o an sırtını dönüverdi, şimşek gibi. Koşmaya başladı. Partal pantolonu çöp bacaklarında yelken gibi sallanıyordu. Parka doğru adeta bir ölüm kalım koşusu tutturmuştu. Elli frangı sıkı sıkı tutmuş, arkasına bakmadan koşuyordu. Ansızın gözden kayboldu, sanki palmiyelerle çöp bidonları arasında bir yerlerde koyu gölgeler onu yutmuştu…

Liman işçisi Araplar hâlâ tentenin gölgesinde oturmaya ve uyuklamaya devam ediyordu. Akşam karanlığı giderek koyulaşmıştı. Rüzgâr Kasbah’ın içlerine doğru esiyor, nemli deniz havası ağır baharat kokusuna karışıyordu. Gece, sakin ve yıldızsızdı. Gökyüzü, limandaki evlerin, gemi enkazlarının ve vinçlerin üzerini sessizce ve yumuşacık örtmüştü.

Saat ona yaklaşıyordu.

Limandan yukarı yürüyenlerin sayısı giderek artmıştı. Caminin önündeki meydanda öbek öbek toplanıyorlardı. Çoğunluğu denizci olan bu grubun içinde işportacılar, yankesiciler ve pezevenkler de vardı. Parktan yola devam edip Aicha-Rachgoun Oteli’nin yanından geçerek Kasbah’a doğru ilerleyen bu insanların kentin tam göbeğinde bulunan geneleve, Le Sphinx’e gittikleri aşikârdı. Bu müessese başpiskoposun rezidansı ile eski Muhammed ech Cherif Camisi’nin oralarda adeta bir zafer takı, bir anıt gibi yükseliyor. Denizciler sarhoş naraları atarak şarkılar söylüyorlardı. Birbirlerinin boyunlarına sarılmışlardı. Dar sokaklarda bir duvardan diğerine yalpalayarak giderken ağız dolusu küfrediyor ve gülüyorlardı. Onların biraz gerisinden kafası sallanan, omuzları titreyen, kambur, sakat bir ihtiyar yürüyordu. Paçavralara bürünmüş bu adam, bir arabayı çekiştiriyordu. İhtiyar, inanılmaz derecede pisti ve sanki kendinde değildi. Tahta arabanın dibinde iki tane yumuşamış kaktüs meyvesi, iki karpuz, birkaç hurda demir ve boş bir çuval vardı.

Birisi bana bakıyordu. Hemen yanı başımda durmuş, nefes alıp veriyor ve beni kesiyordu. Bunu hissetmiştim. Yavaşça arkama döndüm.

Adam tentenin gölgesinde, masamın biraz ötesinde durmuş, soluk deniz mavisi gözleriyle bana bakıyordu. İçkiden kızarmış yüzünde, neşeli bir ifade vardı. Yüzü tıraşsızdı, sarımsı kızıl sakalları uzamıştı.

Bakışları gözlerimi yakalar yakalamaz aptalca bir tebessüm belirdi yüzünde.

Dili dolanarak “Merhaba, evlat!” dedi ve kasketini geri yatırdı.

Denizciyle karşılaşmam işte böyle oldu. Yakıt almak üzere limana demirlemiş bir Norveç şilebinde çalışıyordu. Gelip masama oturdu ve yarım bira bardağı konyağı devirdi. Sonra, Arap kentine doğru birlikte yürümeye başladık. Kent, karanlık, daracık sokaklarda dolaşan siyah bir akıntıydı gibiydi. Üzerlerinde yerlere kadar inen, cellabalar ve gandouralar giymiş yerlilerle zaman zaman burun buruna geliyorduk. Çok yakınımızdan geçip giderlerken giysileri yarasa hışırtısını andıran sesler çıkarıyordu.

“Yav, burada attığın adıma dikkat edeceksin Allah’ıma… Ne boktan bir çukur burası! Hay İblis!”

Denizci, kentteki klasik turist kapanlarına takılmıştı. Aicha-Rachgoun Oteli’nin oradan alışveriş yapmış, Belçika’daki bir fabrikadan çıkmış özgün Arap takılarına ve mukavvadan yapılmış bir el çantasına ufak çapta bir servet ödemişti.

“Burada Allah’ıma kitabıma dikkat edeceksin attığın adıma! İşte böyle ya!” diye söyleniyor şimdi.

Havasızlık, baharat, küf ve çürük meyve kokan kemerli bir geçide gelmiştik. Etrafımız yarı karanlıktı. Duvar, ayak seslerimizden çıkan boş bir tınıyı geri yansıtıyordu. Kemerli bir kapı girişinde iki Arap kadın durmuş, bir yandan çevreyi kolaçan ediyor bir yandan da fısıldaşıyorlardı.

Denizci durdu.

“Halloi, små jenter,”  dedi Norveççe.

Sonra ellerini beline dayayıp kaba saba bir kahkaha attı.

“Mahboul! Cir f’halak! Mahboul!”  dedi ufak tefek olanı.

“Hold sjeften på deg!”   dedi tayfa, Norveççe.

“Cir f’halak!”

Kadınlar yüzlerini kapıya doğru dönüp kıkırdadılar. Tayfayı kolundan yakaladım.

“Gel,” dedim. “Bu kadarcık bir şeyden bile başımız derde girebilir.”

Sessizce yürüdük. Arkamızdan kadının tiz sesi geliyordu.

“Mahboul!  Gâvur!”

Denizci yere bir tükürük attı.

“Hay İblis, ne karıymış yav!” dedi. “Orada dikilmişler, oltaya bir Arap şeytan takılsın diye bekliyorlar. Hay İblis! Bir peçe ve biraz da dantel. Bu kadarı yeter mi adamın şeyini kaldırmaya? Yok, yav, Alla’ma kitabıma Le Sphinx’deki karılar daha iyiydi!” Oraya da gitmişti bizimki! Öyle peçe meçe ayakları yoktu orada. “Halis muhlis Fransız malıydı hepsi. Şeyleri kıllanır kıllanmaz mesleğin erbabı olan hakiki beyaz orospulardan… Aynen böyleydi yav,” diyor.

Ancak benim dünyam denizcinin dünyasından çok uzaktı. Ben her şeyi derin derin düşünen ve kendine filozof diyen genç bir adamdım. Yazar olmaya karar vermiştim ve sembolik bir hayat yaşayacaktım. Gerçi bununla neyi kastettiğimi kendim de anlayamıyordum ya… Dua, fuhuş ve baharat kokan bu daracık sokaklar kadar karmaşıktı içim. Kasbah, tıpkı T. S Eliot’un ünlü gençlik şiirinin dokunduğu tellere dokunuyordu içimde:

Hadi gidelim, sen ve ben.

Şimdi gece gökyüzünde sere serpe uzanırken

Ameliyat masasında uyuşturulmuş hasta gibi.

Hadi gidelim, bu bomboş yollardan geçelim,

Mırıl mırıl ıssız sokaklardan,

Bir gecelik ucuz bir otellerden,

Zemini talaş ve istiridye kabuklarıyla kaplı lokantalardan.

Bıktırıcı bir tartışma gibi

Peşimizi bırakmayan sokaklardan,

Bizi çözümsüz sorulara götüren

Sinsi amaçlardan.

Ah sorma bana “Nedir?”

Gidelim ve

Ziyaretimizi yapalım.

Bunu düşündükçe filozoflaşıyorum. Zaten sık sık filozoflaşıyorum. Aman Tanrım, filozoflaşmak ne keyifli bir şey! İnsan düşüne düşüne aslında var olmayan berrak bir görüşe ulaşıyor. İnsan kendi kendine mırıldanarak tenhalıklarda dolaşır. Hem bireyi hem de toplumu iki zıt kutup yönünde -Tanrıya yaklaşma ve hayvanlığa geri dönüş olmak şeklinde- harekete geçiren güçlerin var olduğuna inandırır kendini. Gerçek ise… Bütün faktörlerin inanılmaz karmaşık bir bileşkesidir. Randevuevi ile kilise. Pezevenk ile rahip. Fahişe ile rahibe. Rocambole ile İsa…

Görüşlerimden bir kısmını denizci ile paylaşmak istiyordum.

“Aslında bütün bunlar bir hayli karmaşık, öyle değil mi?” diyorum.

Tayfa afallamış bir şekilde yüzüme bakıyor:

“Haa…” diyor. “Haaaa, tabiii.” Tabii karmaşıktır yani, eveeet. Sen talebesin herhalde?”

“Evet, tabii, lise diplomam var. Lisenin İngilizce dalından mezun olmak beni pek akıllı bir adam yapmadı ama…”

“Haaaa,” diyor, “öyledir yani, haaa.”

Bir süre konuşmadan yürüyoruz, sonra saati soruyor bana. Ben nereden bileyim saati… Hiç saat taşımadım ki. Bileğimdeki tiktaklardan nefret ederim. Anlıyor mu acaba? Aaa, elbette anlıyor.

Sonra soruyor:

“Nerden geliyorsun sen arkadaş?”

“Marsilya’dan.”

“Orası da boktan bi çukurdur ya! Hay İblis!”

Aynı fikirde olduğumu söylüyorum. Yine konuşmadan yürümeye devam ediyoruz. Asık suratlı yüksek binaların arasına gerilmiş görünmez iplere asılı çamaşırlar sallanıyor başımızın üzerinde. Yakında bir yerde radyo çalıyor. Ancak müzik, sanki bir arada tutamıyor kendini… Aralık ayının bu yumuşak karanlığında çözülüyor müzik ve hiçbir şeye dair bir şeyler fısıldıyor gizli gizli.

Tayfa bir sonraki köşe başında durdu.

“Ha, tamam,” dedi dar sokağı işaret ederek. “Evet, geldik işte.”

Elini biraz mahcup bir şekilde kasketine doğru götürdü.

“Evet, evet, bu yolun üzerinde olacak.”

Kasketini düzeltti.

“Eh kızlar bizi bekler…”

“Benden selam söyle.”

“Tabii, baş üstüne…”

Onu durdurmak için çaba göstermedim. Köşede durup uzaklaşan ayak seslerini dinledim. Giderek hafifledi sesler ve sonunda duyulmaz oldular. Yokuş yukarı geneleve doğru yürürken, ellerini cebine sokmuş birini gördüm, bir an için kolları yokmuş gibi göründü gözüme.

Genelevin yarı açık kapısından dar sokağa çiğ bir ışık vuruyordu. Cam bardakların çınlaması ve birbirini bastırmaya çalışan seslerden oluşan uğultu geldi kulağıma. Bir fahişe, çığlığa benzer kahkahalar atıyordu. Vahşi, kulak tırmalayan bir kahkaha. Kadın eteğini beline kadar sıyırmış, dolgun kalçalarını ve siyah donunu gösteriyordu. Sonra bir askerin kucağına oturdu, ata biner gibi ileri geri sallanırken askerin alnını ruj izleriyle süslemeye başladı. Renkli ampullerin ışığında kadının cildi bayat bir lokma tatlısı sarılığında, çok çirkin görünüyordu. Bakışlarımı kadından odadaki alçak masalara çevirdim, kimi kaba işçi elbiseli, kimi üniformalı adamlar oturmuşlar, konuşuyor, gülüyor, küfrediyor, pazarlık yapıyor ve bira içiyorlardı. Odanın içi tavana kadar sigara dumanına boğulmuştu. Orada duramayacaktım. Bu değildi benim istediğim.

Tam o sırada onu gördüm. Bir sütuna dayanmıştı. Üzerinde belinin oyuntusunu belli eden daracık ipek bir elbise vardı. Sigarasını derin derin içine çekiyordu. Gözleri yarı kapalıydı. Upuzun kirpikleri rimelden ağırlaşmış, saçları yakıcı bir bakır parlaklığındaydı. Dudaklarına yarı aşağılayıcı, yarı düşünceli bir gülümseme iliştirmişti. Yüksek topuklu ayakkabılarının üzerinde bacakları ayrık bir vaziyette duruyordu. Dar eteğinin yırtmacından görünen baldırları kışkırtıcı bir arsızlıkla parlarken, gözlerim gözleriyle buluştu. Berrak ve gri renkli. Fal bakılacak kristal küreler kadar ifadesiz. Saç diplerimden ayak bileklerime kadar bir şey hissettim o an. Bir elektrik çarpmasıydı adeta, birkaç saniye yerimden kıpırdayamadım. Bir süre orada durup hıçkırdım ve ona baktım. Sonra, içeri girip transa geçmiş şekilde bar tezgâhına doğru yürüdüm. Onun hemen yanından geçiyordum dizlerimin bağı çözülmüş vaziyette… Doğrudan yüzüne bakmasam da vücudumda tuhaf bir irade yoksunluğu hissediyordum, adeta görünmez bir çekim gücüne kapılmış gibiydim. Bar taburesinde, sırtım ona dönük vaziyette olsa da, onun varlığını hissediyordum.

Kasanın gerisindeki şişman kadın başını örgüsünden kaldırdı, küçük kurnaz gözlerini üzerimde odakladı.

“Vous prendrez, monsieur?”

Kısık ve kötülemiş sesiyle, ne içersin, diye soruyordu.

Bira ısmarladım.

Barmen titreyen ellerle bardağımı doldurdu. Gömleğinin manşetleri koluna bol geliyordu. İncecik beyaz bileklerinin damarları çıkmıştı. Kendisine baktığımı fark eden barmen, elini ağzına götürdü, başparmağını üst dudağında gezdirdi.

Barın arkasındaki kadın, örgüyü bırakmıştı. Şimdi gözlerini kısmış, yüzüme bakıyor ve iki parmağıyla yazar kasanın tuşlarını tıkırdatıyordu. Birbirimizi kaçamak bakışlarla süzüyorduk. En az altmış yaşlarında olmalıydı, buna rağmen löpür löpür sallanan iri gövdesinde hayvanî bir canlılık belirtisi vardı. Bu gövde, kendini sımsıkı kavrayıp tutmaya çalışan o kirli ipek elbiseden taşarak, adeta dışarı fırlamak istiyormuş gibiydi. Bana öyle geldi ki, bu kadın vücudu bir şilteye gerek duymaksızın yere yatabilir ve kendi yağlarının üzerinde uyuyabilirdi. Bir zamanlar güzel bir kadınmış da denebilirdi. Arsız köylü memeler ve pembe bakire yanaklar… Ve o da bir gün bu mallarını en fazla fiyat verene satmıştı, tıpkı bir seyyar satıcının elektrik süpürgesini satması gibi. Tabii, bu çok eskilerde kalmış bir mesele. Şimdilerde ise, aşk bu kadın için metreyle satılan kumaş gibi. Kalkmış bir erkeklik onu heyecanlandırmıyor artık. Onun açısından bu durumun tüketilmiş bir mısır koçanı kadar özel bir anlamı var. Artık onun biricik aşkı yazar kasa… Para çekmecesinin ve parlak tuşların gerisinde oturmuş, Lyon’da yaşayan kız kardeşine pembe kazak örüyor. Kız kardeşi muhtemelen bir mandıra işletiyor, beş çocuklu ve dul. Aslında madamın da en büyük hayali kız kardeşi gibi yaşamak. Burjuva hayatı onu bir mıknatıs gibi kendine çekmekte. Ve hâlâ bir mandıra açma hayaliyle para biriktiriyor. Bu arada da yazar kasanın başından kopamıyor. Derken bir gün işini ne kadar çok sevdiğinin farkına varacak ve ömür boyu randevuevine sadık kalacak.

Madamı kaçak bakışlarla süzerken, oturmuş bu fantezileri kuruyorum. Bu süre içinde de görünmez ağ tarafından kuşatılmış durumdayım. Bar taburesinde hafifçe dönüyorum. O, orada. Sütunun yanında ayakta duruyor, yüzünde aynı yumuşacık sertlik… Sigarasının külü ipek elbisesine dökülüyor. Bir miktar kül de göğsünün gölgeli çatalına denk gelmiş. Göğüslerini seyrediyorum. Uzunca bir süre. Gözümü ayırmıyorum. Hayli kabarık ve dimdikler. Ağırlıkları nedeniyle boynunun ve gerdanının derisi gerilmiş. Ansızın içimde baş döndürücü bir istek uyanıyor, çırılçıplak yanıma uzanmasını ve yanaklarımı çıplak göğüslerine dayamayı arzuluyorum. Gözlerimi kapattım ve yutkundum. Sonra bar tezgâhına geri dönüp bir bira daha ısmarladım.

Madam zehirli bakışlarla beni süzüyordu. Parmaklarıyla yazar kasanın tuşlarını tıkırdatmaktan vazgeçmiş, şişman ve kırış kırış elini bar tezgâhının kenarına dayamıştı.

“Muhabbetine de doyulmuyor yani,” dedi.

Kısık ve çatallı sesinin karnıma bir yumruk gibi indiğini hissettim. Vücudumdaki tüm kanın yanaklarıma doğru yol almakta olduğunu fark ediyordum. Kızarmamın nedeni kadının benimle konuşması değil, sesinin bilincimdeki bir dizi yasak düşünceleri çağrıştırıyor olmasıydı. Yüreğimde gizli fuhuş yapıyordum ve iş üstünde yakalanmıştım işte… Kıpkırmızı oldum. Şurada oturmuş eteği derin yırtmaçlı kadını deli gibi arzuluyor olmam adeta yüzümde yazılı da, kolayca okunuyor diye geçirdim aklımdan.

“Bu kadar içmemeliydin,” diyor madam. “Sevişme sırasında dert çıkarır insanın başına. Ortasından kırılır çubuk.”

Elleriyle nasıl kırılacağını gösteriyordu bana.

“İşte şöyle!”

Biramdan bir yudum aldım ve dudaklarımdaki köpükleri yaladım. Sesimin titremesini engellemişti bu. Sütunun orada duran kadının ismini sordum.

Madam güldü.

“Angelina,” dedi. “Angelina’yı götürmek istiyorsun, öyle mi?”

Yutkundum.

“Olabilir,” dedim.

“Paran var mı?”

“Evet.”

“Bütün bir gece mi geçirmek istiyorsun Angelina’yla?”

Cevap vermedim, yutkundum.

“Sana pahalıya gelir.”

“Kaç para?”

“Beş bin frank”

Angelina ile daha kısa bir süre, misal yarım saat, beraber olmanın fiyatını sormak istediysem de soramadım.

Madam, el örgüsünü bar tezgâhının altındaki rafa bıraktı. Kasayı açtı ve frankları destelemekle meşgul olmaya başladı.

“Norveçli misin, İsveçli misin?” diye sordu başını kaldırmadan.

“Norveçli.”

“Hangi gemiden?”

“Hiçbirinden.”

“Yani denizci değilsin, öyle mi?”

“Denizciye de benzemiyorsun zaten.”

Omuzlarımı silktim.

“Turiste benziyorsun. Hoşuma gitmedi bu.”

“Öyle mi?” dedim.

Bir bira daha ısmarladım. Barmenin elleri öylesine titriyordu ki, köpükler bardaktan taşıp tezgâha aktı. O da bir süngerle sildi tezgâhı.

“C’est bien, Leopold,”  dedim. Sarhoş olmaya başlamıştım.

Barmenin canı sıkılmıştı, önüne baktı. Sonra içinde iki kocaman buz kalıbı ve buğulu şişelerin bulunduğu lavaboya doğru yürüdü. Kirli bardaklardaki bira köpüklerini ve ruj izlerini yıkamaya başladı.

Madam, yüz franklık kalın bir desteyi lastikle bağlıyordu.

“Turistimiz ne durumda?”

“Turist değilim,” diye tersledim.

“Eh, talebesin o zaman.”

“Yok be!”

Ona bir açıklama mı borçluydum yani? Kibar davranmak için elimden geleni yapmamış mıydım? Ama yetti artık. Ne halt yemeye Cezayir’de bulunduğum sadece beni ilgilendirir!

Ama kadın pes etmiyordu:

“Fransızcan iyi,” dedi. “Burada uzun süre mi kaldın?”

“Bugün geldim.”

“Marsilya’dan değil mi?”

“Evet.”

“Hava iyi miydi?”

“Gayet iyiydi”

“Deniz tutmadı mı?”

“Kendimi kollarım ben.”

“Sürekli geziyorsun belki de?”

“Sürekli.”

“Gazeteci misin?”

“Yok, cehennemin dibi…”

“Parayı nereden buluyorsun?”

“Param olduğunu kim söyledi ki?”

“Angelina’yı götürmek istemiyor muydun?”

“Belki.”

“Eh bien, alors!”

“Biliyorum.”

“Buralarda gezinmek için mangırın olmalı. Cezayir şehrinden başka yerlere gitmeyi de düşünmüşsündür belki?”

“Planım bu…”

“Hemen mi?”

“Olabildiğince çabuk.”

“O zaman güneye gideceksin?”

“Bunu İblis bilsin,” diye cevap verdim. Bu tamamen beni ilgilendirirdi. Kadın, belli ki, sıradan abaza bir turistle muhabbet ettiğini sanıyordu. Bende özel bir şey, bir tılsım olduğunu, sembolik bir hayat yaşamakta olduğumu göremiyordu. Elbette! Oysa şurada oturan harika çocuk, kaçaklık döneminde kayan bir yıldız yakalayacak ve orta beynin macera dünyasına giden yolları açacaktı! Hem acemiydi hem de avcı. Tabanı yanık beyaz adam Afrika topraklarında. Çöl. Kan. Karanlık. Tiyanalı Apollon…

Asla, turist filan değildim ben. Turistler dinlenmek, stres atmak için seyahat eder, doğru yerlere gider. Ben farklıydım. Nasıl ki burjuvalar evlerindeki mobilyaların yerlerini değiştirirlerse, ben de gövdemi yeryüzünde bir yerden bir başka bir yere öyle naklediyorum. İmkânsızı – – – deliceyi – – – harikulâdeyi istiyordum! Tibet’e gitmek istememin başka ne sebebi olabilirdi ki? İmkânsız ve harikulâdeydi bu… Ancak delilik daha da bir derine gidiyordu. Ne var ki, bu Tibet meselesi karanlığa sıkılmış bir kurşundu şu an. Bhutan’a vize talebim reddedilmişti işte. Yolum kesilmişti. Yeryüzünde kendime şöyle rahat hareket edebileceğim bir alan açmak istemiştim. Oysa robotların dünyasında kendisine şöyle rahat hareket edebileceği bir alan açmak isteyen zavallı bir insan kimin umurunda? Evet, robotlar! Benim deliliğimin en feci yanı normal biri olmaktan korkmak, bu konuda oldukça endişelenmek. “Normal” kelimesi bile boğuyor beni. Başka sevimsiz kelimeler üşüşüyor aklıma “ortak payda”, “delgi kartı” gibi… Barmen Leopold’a bakıyorum. Gözlerindeki ifade yalnız bir çılgınlık gibi. Buz kalıbından ıslanmış ellerini adeta işlediği cinayetten bulaşan kanı az önce yıkamış gibi manyak bir şekilde öne uzatmış. Normal olmaktan korkmak benim en büyük paranoyam. Daha da büyüğü ise, Leopold tarzında normal bir deli olmak.

Kulaklarımı dikiyor ve etrafımdaki uğultunun içindeki tek bir sese odaklanmaya çalışıyorum. Ancak sesler birbirine karışıyor ve tek duyabildiğim ses ortak paydası büyük ve gri olan bir uğultu.

Ona bunları söylemeli miyim? Bir rüyaya doğru koşan çılgın bir Apollon olduğumu? Bunu söylemek mutlu mu edecek beni? O ise bana daha da kuşkucu gözlerle bakacak. İçinden benim insanlar tarafından dışlandığımı – – – güvenilmez bir insan olduğumu – – – düşünen bir adam olduğumu bilecek.

Bu durumda insana birasını içip çenesini tutmak düşüyor.

Kadın öylesine yakınımda duruyor ki, parfümünün kokusu etraftaki tütün ve bira kokularını delip geçerek burnuma kadar geliyor. Koyu renk saydam gözleriyle gözlerimin içine bakarken elini dizime koydu.

“Yalnız mısın sevgilim?” diyor.

Oturduğum bar iskemlesinde kımıldıyor ve evet yalnızım gibisinden bir şeyler mırıldanıyorum. Dilim ağzımda büyüyor. Sıcak, yakıcı sıcak. Sıcaklık vücuduma yayılıyor, bileklerime. Büyülenmiş gibi, boğuk sesine kulak veriyorum. Bilincim kadının cüzdanımın peşinde olduğunu söylüyor bana. Ancak bilincim erkeklik gururumun yanında pek de zavallı kalıyor.

Elini dizimden yukarı doğru kaydırıyor ve ne düşündüğümü öğrenmek üzere pantolonumun fermuarının üzerine koyuyor.

“Gidelim mi sevgilim?”

Eline bakıyorum. Küçük ve ince. Bir taş bebek eli gibi. Soluk renkli. İki parmağının arasında nikotin lekesi var.

El hareket ediyor.

“Büyümüşsün sevgilim,” diyor. “Yukarı çıkalım mı?”

Yutkunuyorum.

“All right,” diyorum.

Tamam demiş olmak beni rahatlatıyor.

“Parayı peşin vereceksin sevgilim.”

“Sana mı?”

“Hayır, kasaya. Ben aylıkçıyım,” diyor ve ekliyor “tabii ki prim alıyorum. Evin dışında iş almıyoruz. Kendini emniyette hissedebilirsin sevgilim. Haftada iki kere doktor geliyor buraya.”

Dudaklarımı ıslatıyorum, bir şeyler söylemek istiyorum ama o bana sokuldukça tüm itirazlarım ve kafamdaki düşünceler sapır sapır dökülüyor. Sonunda beynimi koskocaman ve bomboş hissediyorum.

“Sevgilim,” diyor, “kaç paran var?”

Kırışmış bir bin franklık banknot çıkarıyorum.

“C’est tout ça? Hepsi bu mu?” diye soruyor, evet anlamına başımı sallıyorum.

“Üzerimde başka para yok. Gerisi otelde,” diyorum.

“Nerede kalıyorsun sevgilim?’

“Aicha-Rachgoun Oteli’nde.”

“Eh ça. Avec des arabes, alors,”  diyen sesinde bir soğukluk var şimdi. Hafifçe geri çekiliyor.

“Araplar pistir,” diyor.

“Ucuz ama,” diyorum.

Cevap vermiyor. Yüzünde bir yorgunluk ifadesi beliriyor. Şimdi bana, az önce sütunun dibinde durup sigara içerken yaptığı gibi aşağılayıcı bir gülümsemeyle bakıyor. Bir süre böyle canı sıkkın durduktan sonra binlik banknotu elimden kapıyor ve kasanın gerisindeki kadına uzatıyor.

Madamın gözleri sinsi bir kötülükle parlıyor.

“Bu bizde kalıyor,” diyor. “Üç bira üç yüz frank, yedi yüz frank da Angelina için,” diyor.

“Bien?”  sorusuna başımı evet anlamında sallayarak cevap veriyorum.

“Bien,” diyorum.

Angelina sigarasını içinde kırmızıbiber turşusuyla doldurulmuş zeytin bulunan bir kâseye batırarak söndürüyor. Alnına dökülen gür kızıl saçlarını eliyle itiyor.

“Biz kaçtık…” diyerek solmuş kadife bir perdenin gizlediği bölüme doğru yürüyor. Perdeyi kenara çektiğinde bir merdivenin ilk basamaklarını görüyorum.

“Hadi çabuk ol,” diye söyleniyor. “Neyle oyalanıyorsun ki sen?”

Temkinli adımlarla bar tezgâhını geçip Angelina’ya doğru yürüyorum.

Angelina merdivenlerin orta yerinde duruyor. Solmuş kadife perdenin gerisindeki gölgeler ona şehvetli bir hava veriyor. Bir uyurgezer gibi hareket ediyorum. Arkamda kasanın tıkırtıları duyuluyor, para çekmecesi açılıp kapanıyor, Madam Patron’un erkeksi sesi genelevin dumanlı havasını yarıyor:

“Kısa bir süreliğine çıkıyorsunuz! Duydun mu Angelina! Duydun mu? Yedi yüz franga, bu muhallebi çocuğu prense uzun muamele yok…”

(…)

Çevirmen: Banu Gürsaler Syvertsen
*Bu okuma parçasının yayını için Dedalus Kitap’a teşekkür ederiz.
**Kitabın bu bölümünde yer alan dipnotlara bu okuma parçasında yer verilmemiştir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.