Köy Hayatından Sahneler – Amos Oz


“Amos Oz’un “öykülerden roman” diye nitelediği Köy Hayatından Sahneler, tarihi yüz yıl öncesine kadar giden hayali İsrail köyü Tel İlan’dan yedi “kayıp” öyküsü anlatıyor: Bu öyküler hem birbirlerinden bağımsız, hem de birlikte seyrek örgülü bir roman oluşturuyorlar. Ya da, deyiş yerindeyse, harflerle bestelenmiş bir sonat… Koda niteliğindeki sekizinci ve sonuncu öykü ise, yıllar önce Azgelişmiş Bölgeler Bürosu tarafından (Tel İlan olup olmadığını hiç bilemeyeceğimiz) bir köye gönderilmiş olan ve kendisini “eczacıyım, öğretmenim, noterim, hakemim, hemşireyim, arşivciyim, çöpçatanım ve arabulucuyum” diye tanıtan kahramanın, köydeki distopik çürümeyi, insanlığın toptan kaybedilişini haykırdığı bir çığlık. Amos Oz, günlük hayatın yüzeyinin altındakilere bakıyor. Sadece İsrail’i değil, hepimizi anlatan meseller.” Yazarın bu bütünlüklü bir yapı olarak da okunabilecek öykü kitabından seçtiğimiz ‘İlişkiler’ adlı öykünün tamamını sunuyoruz…

İlişkiler

1

Köy, bir şubat akşamının vakitsiz karanlığına gömülmüştü. Soluk sokak lambasının aydınlattığı otobüs durağında Gili Steiner’den başka kimse yoktu. Meclis ofislerinin kapıları kapalı, panjurları inikti. Yakındaki evlerin panjurları ardından televizyon sesleri geliyordu. Bir sokak kedisi çöp tenekelerinin yanından kuyruğu dik, göbeği hafifçe yuvarlak, kadife adımlarla geçti. Sokağın karşısına geçti ve servilerin gölgesinde yok oldu.

Tel Aviv’den kalkan son otobüs her gece saat yedide Tel İlan’a varıyordu. Doktor Gili Steiner meclis ofislerinin önündeki otobüs durağına yediye yirmi kala gelmişti. Köydeki Sağlık Sandığı kliniğinde aile hekimiydi. Asker yeğenini, kız kardeşinin oğlu Gidon Gat’ı bekliyordu. Gidon tam da Zırhlı Birlikler eğitim okulunda okurken hastaneye yatmasını gerektirecek bir böbrek sorunu olduğu anlaşılmıştı. Hastaneden çıkınca da annesi onu köydeki kız kardeşinin yanına, birkaç gün istirahat etmeye göndermişti.

Dr. Steiner ince, kara kuru, kemikli bir kadındı; kısa kır saçları, ciddi bir yüzü ve çerçevesiz kare gözlükleri vardı. Zindeydi, ama kırk beşinden daha yaşlı gösteriyordu. Tel İlan’da teşhislerinin mükemmel olduğu kanısı hâkimdi; hemen hemen hiç yanılmazdı. Ama dediklerine göre tavırları kuru, rahatsız ediciydi, hastalarına sevecen davranmazdı. Yalnızca dikkatli bir dinleyiciydi. Hiç evlenmemişti, ama köydeki akranları gençliğinde evli bir adamla aşk yaşadığını, adamın Lübnan Savaşı’nda öldüğünü hatırlıyordu.

Otobüs durağında tek başına oturuyor, yeğenini beklerken arada bir saatine göz atıyordu. Sokak lambasının soluk ışığında saatin akreple yelkovanını görmek zordu; daha ne kadar beklemesi gerektiğini bilemiyordu. Otobüsün gecikmeyeceğini, Gidon’un da içinde olacağını umuyordu. Gidon aklı beş karış havada, pekâlâ yanlış otobüse binebilecek bir delikanlıydı. Ciddi bir hastalıktan kalktığına göre her zamankinden daha dalgın olması da mümkündü.

Bu arada, Dr. Steiner bu soğuk, kuru kış günü sonunun serin akşam havasını içine çekti. Köpekler havlıyordu; meclis ofislerinin damları üzerinde asılı duran dolunay sokağa, servilere ve çalı çitlere incecik beyaz bir ışık saçıyordu. Çıplak ağaçların tepeleri sisle sarılıydı. Gili Steiner son yıllarda Belediye binasında Dalya Levin’in verdiği birkaç derse katılmış, ama aradığını bulamamıştı. Ne aradığını da bilmiyordu aslında. Belki yeğeninin ziyareti sayesinde bir şeyleri anlamlandırabilirdi. Birkaç gün elektrikli ısıtıcının yanında sadece ikisi oturuyor olacaktı. Küçükken olduğu gibi ilgilenecekti yeğeniyle. Belki sohbete dalarlar, yıllardır kendi oğlu gibi sevdiği bu çocuğun yeniden güçlenmesine yardım edebilirdi. Buzdolabını yiyecekle doldurmuş, kendi odasının yanındaki, eskiden beri yeğeninin olan odada yatak yapmış, yatağın ayakucuna bir yün yaygı sermişti. Yatağın yanındaki komodinin üzerine birkaç gazede ve dergi, beğendiği ve Gidon’un da beğeneceğini umduğu üç dört kitap yerleştirmişti. Sıcak su bulsun diye ısıtıcının düğmesine basmış, içeri girer girmez kendini evinde hissetsin diye oturma odasında hafif bir ışık yakmış ve ısıtıcıyı çalıştırmış, bir kâse meyve ve fındık fıstık çıkarmıştı.

Yediyi on geçe Kurucular Sokağı yönünden otobüsün homurtusu işitildi. Dr. Steiner ayağa kalkıp otobüs durağının önüne geldi; sırım gibi, kararlıydı, kemikli omuzlarına koyu renk bir kazak geçirmiş, boynuna koyu renk yün bir eşarp bağlamıştı. Otobüsün arka kapısından önce iki yaşlıca kadın indi; Gili Steiner onları bir yerlerden tanıyordu. Kadınları selamladı, onlar da Gili’yi selamladılar. Arieh Zelnik otobüsün ön kapısından ağır ağır indi; üstüne biraz bol gelen bir asker üniforması ve alnına indirdiği, gözlerini gizleyen bir kep giymişti. Gili Steiner’e iyi akşamlar diledi, şakacı bir edayla onu mu beklediğini sordu. Hayır dedi Gili, askerdeki yeğenini bekliyordu, ama Arieh Zelnik otobüste hiç asker görmemişti. Gili Steiner sivil kıyafetli bir asker demek istediğini söyledi. Bu arada üç dört yolcu daha inmişti, ama aralarında Gidon yoktu. Otobüs neredeyse boşalmıştı artık. Gili, otobüsün sürücüsü Mirkin’e Tel Aviv’den otobüse binenler arasında ince uzun, gözlüklü bir delikanlı, yakışıklı ama biraz dal-gın, pek de sağlıklı görünmeyen izinli bir asker görüp görmediğini sordu. Sürücü Mirkin bu tanıma uyan birini hatırlamadı, ama gülerek “Üzülmeyin Dr. Steiner, bu akşam gelmeyen yarın sabah muhakkak ortaya çıkar, yarın sabah gelmeyen ise yarın öğle yemeği vakti çıkagelir. Er ya da geç herkes buraya gelir” dedi.

Gili Steiner inen son yolcu Avraham Levin’e otobüste kazara yanlış durakta inen genç bir adam olabilir mi diye sordu.

“Olabilir. Ama belki de olmaz” dedi Avraham Levin. “Dikkat etmiyordum. Düşüncelere dalmıştım.”

Bir an tereddüt ettikten sonra ekledi:

“Yolda bir sürü durak var. Bir sürü insan da inip bindi.”

Sürücü Mirkin evine giderken Dr. Steiner’i yolda münasip bir yere bırakmayı teklif etti. Otobüs geceyi Mirkin’in evinin önünde park edilmiş durumda geçirir, sabah saat yedide Tel Aviv’e hareket ederdi. Gili ona teşekkür etti ve eve yürümeyi tercih ettiğini söyledi: Kış havasından hoşlanıyordu; yeğeninin gelmediği belli olduğuna göre acele etmesine de gerek kalmamıştı.

Mirkin iyi geceler dileyerek otobüsün kapısını basınçlı havanın iç çekişiyle kapayıp evine yöneldikten sonra Gili Steiner’in aklına bir şey geldi: Gidon arka koltukta uyuyup kalmış, kimse de bunu fark etmemiş olabilirdi pekâlâ ve şu anda Mirkin otobüsü evinin önüne park ediyor, ışıkları söndürüyor ve kapıyı kilitliyor olduğuna göre, yarın sabaha kadar hapis kalırdı. Böylece Gili Kurucular Sokağı’na doğru dönüp otobüsün ardından çevik adımlarla yürüdü; niyeti karanlığa bürünmüş, dolunayın soluk gümüşi ışığının yer yer aydınlattığı Anı Parkı’nın içinden geçmekti.

2

Gili Steiner yirmi otuz adım atmıştı ki aslında doğru eve gitmesi, sürücü Mirkin’e telefon edip dışarı çıkmasını ve otobüsün arka koltuğunda uyuyup kalan biri olup olmadığına bakmasını rica etmesi gerektiğine karar verdi. Ayrıca kız kardeşine telefon açıp Gidon Tel İlan’a gelmek üzere yola çıktı mı, yoksa yolculuğu son dakikada iptal mi edildi, öğrenmesi lazımdı. Öte yandan kız kardeşini boşu boşuna telaşlandırmanın ne gereği vardı? Kendisinin endişe içinde olması yeterliydi. Eğer çocuk gerçekten yanlış durakta indiyse köyün birinden teyzesine telefon etmeye çalışıyordu herhalde. Bu da dosdoğru eve gitmek, otobüsün arkasından ta Mirkin’in evine kadar koşmamak için bir başka sebepti. Gidon’a her neredeyse bir taksiye atlayıp gelmesini, eğer yeterli nakit parası yoksa ücreti elbette kendisinin ödeyeceğini söylemeliydi. Gözünün önünde çocuğun yarım saat kadar sonra taksiyle eve geldiğini, her zamanki gibi utangaç bir edayla gülümsediğini canlandırabiliyordu; o yumuşacık sesiyle her şeyi karıştırdığı için özür dileyecek, taksi şoförüne para vermesini, elini çocukken yaptığı gibi tutup onu sakinleştirmesini, bağışlamasını ve duş aldıktan sonra hazırladığı akşam yemeğini, fırında patates ve balığı yemek üzere onu içeri götürmesini isteyecekti. O duştan çıkmak üzereyken Gili çabucak çocuğun hastane kayıtlarına bakacaktı; gelirken getirmesini söylemişti. İş teşhise gelince sadece kendisine güvenirdi. Hatta kendisine bile güvenmezdi. Tam güvenmezdi.

Dosdoğru eve gitmesi gerektiğine karar vermiş olmakla birlikte Dr. Steiner kararlı kısa adımlarla Kurucular Sokağı’ndan yukarı, Belediye binasına doğru yürümeyi sürdürdü, kestirmeden gitmek üzere Anı Parkı’na saptı. Nemli kış havası yüzünden gözlük camları buğulanıyordu. Gözlüğünü çıkardı, eşarbının ucuyla bir güzel sildi ve tekrar burnunun üzerine yerleştirdi. Gözlüğü olmayınca bir an için yüzündeki sertlik gitti, yerine haksız yere azarlanmış küçük bir kızın yumuşak, incinmiş ifadesi geldi. Ama Anı Parkı’nda onu görecek kimse yoktu. Hepimiz Dr. Steiner’i kare biçimli çerçevesiz gözlüklerinin soğuk parlaklığı ardından tanıyorduk.

Park huzurlu, sessiz ve boştu. Çimenin ve bugenvillerin arkasında bir küme çam ağacı yoğun, karanlık bir kütle oluşturmuştu. Gili Steiner derin derin soludu ve adımlarını sıklaştırdı. Ayakkabıları kesik kesik çığlıklar atan minicik bir yaratığa yapışmış gibi çakıllı patikada gıcırdıyordu. Gidon dört beş yaşlarındayken annesi onu Tel İlan’da kısa süre önce aile hekimi olarak çalışmaya başlamış olan teyzesinin yanına bir süre kalsın diye getirmişti. Neredeyse ayakta uyuyan, hayalci bir çocuktu; bir fincan, bir kül tablası, bir çift ayakkabı bağı gibi üç dört basit nesneyle saatlerce oynar, kendini oyalardı. Arada sırada kısa pantolonu ve kirli gömleğiyle evin önündeki basamaklarda kıpırdamadan otururdu; yalnızca dudakları kendi kendine bir hikâye anlatırmışçasına kıpırdardı. Gili teyze çocuğun yalnızlığına üzülür, ona oyun arkadaşı bulmaya çalışırdı, ama komşu çocukları onu sıkıcı bulur, bir çeyrek sonra yine tek başına kalırdı. Gelen çocuklarla arkadaşlık etme girişiminde asla bulunmaz, verandadaki sallanan koltuğa yayılır, gözünü boşluğa dikerdi. Ya da çivileri sıraya dizerdi. Gili ona oyunlar, oyuncaklar aldı ama çocuk onlarla biraz oynar, sonra her günkü meşgalesine dönerdi: iki fincan, bir kültablası, bir vazo, birkaç kâğıt kıskacı ve kaşığı halının üzerine yalnızca kendisinin bildiği bir mantığa göre dizer, sonra karıştırıp tekrar dizer, bu arada dudakları teyzesiyle asla paylaşmadığı hikâyeler anlatırmış gibi kıpır kıpır kıpırdardı. Geceleri rengi atmış bir oyuncak kanguruya sarılıp uyuyakalırdı.

Arada sırada Gili çocuğun yalnızlığını kırmaya girişip kırlarda yürüyüş yapmak, Victor Ezra’nın dükkânına gidip şeker almak ya da üç beton ayak üstünde duran su kulesine tırmanmak gibi önerilerde bulunurdu, ne ki çocuk teyzesinin ani ve açıklanamaz faaliyet girişimine şaşırmış gibi sadece omuzlarını silkerdi.

Bir keresinde, Gidon beş altı yaşlarındayken, annesi onu yine teyzesine kalmaya getirdiğinde Gili birkaç gün işten izin almıştı. Ama köyün hemen dışında bir hastaya ace-le çağrıldığında çocuk yalnız başına kalmakta, halının üzerinde bir diş fırçası, bir saç fırçası ve birkaç boş kibrit kutusuyla oynamakta ısrar etti. Gili yeğenini evde yalnız bırakamazdı, ya birlikte gideceklerdi ya da Gidon klinikte, resepsiyoncu Cilla’nın denetimi altında bekleyecekti. Çocuk inat et-ti; evde kalmak istiyordu. Yalnız başına kalmaktan korkmuyordu. Kangurusu ona göz kulak olurdu. Yabancılara kapıyı açmamaya söz verdi. Gili Steiner birdenbire bir öfke nöbetine tutuldu, onu kızdıran yalnızca çocuğun tek başına kalma ve halının üzerinde kimsesiz oyunlarını oynama ısrarı değil, sürekli tuhaf davranışı, duygusuz tavırları, kangurusu, dünyadan kopukluğuydu. “Hemen benimle geliyorsun” diye bağırdı, “işte o kadar.” “Hayır Gili Teyze, ben burda kalıcam” diye yanıtladı çocuk, nazik ve sabırlıydı, sanki kadının işi bu kadar ağır kavramasına şaşırmıştı. Gili elini kaldırdı ve çocuğun yanağına bir tokat aşketti, sonra kendisi de şaşırarak, iki eliyle başına, omuzlarına, sırtına, öfkeyle, başdüşmanıyla dövüşür gibi ya da dik kafalı bir katıra ders verir gibi vurmayı sürdürdü. Gidon bu darbe yağmuru altında sessizce, başını omuzlarına gömerek büzüldü, saldırının bitmesini bekledi. Sonra faltaşı gibi açılmış gözleriyle teyzesine bakıp sordu: “Niye benden nefret ediyorsun?” İrkilen Gili gözleri yaşararak ona sarıldı, başını öptü ve evde kangurusuyla yalnız kalmasına izin verdi ve bir saat bile geçmeden döndüğünde özür diledi. “Önemli değil” dedi çocuk, “insanlar bazen öfkelenir.” Ama iki misli sessizliğe gömüldü ve annesi birkaç gün sonra gelip onu alana dek neredeyse tek kelime etmedi. Ne çocuk sözünü etti kavganın, ne de Gili. Çocuk gitmeden önce lastik bantları, kitap desteğini, tuzluğu ve reçete kâğıtlarını ha-lıdan toplayıp kaldırdı. Kangurusunu çekmeceye koydu. Gili eğilip onu iki yanağından öptü; çocuk kenetli dudaklarıyla onu kibar kibar omzundan öptü.

3

Gili adımlarını sıklaştırdı, her adımda Gidon’un gerçekten de arka koltukta uyuyakaldığından ve şu anda Mirkin’in evi önünde geceyi geçirmek üzere park etmiş olan karanlık otobüste kilitli kaldığından daha bir emin oluyordu. Soğuğun ve ani sessizliğin etkisiyle uyandığını, otobüsten inmeye çabaladığını, kapalı kapıları omuzladığını, arka cama güm güm vurduğunu kafasında canlandırdı. Muhtemelen her zamanki gibi cep telefonunu yanına almayı unutmuştu, tıpkı Gili’nin onu otobüs durağında beklemek üzere evden çıkarken kendi telefonunu unutmuş olması gibi.

İncecikten bir yağmur yağmaya başladı, rüzgâr dinmişti. Karanlık çam kümelerinin yanından geçip Anı Parkı’nın Zeytin Sokağı çıkışındaki soluk sokak lambasına ulaştı. Orada ayağı devrilmiş bir çöp tenekesine takıldı. Gili Steiner tenekenin çevresinden dikkatle dolaşarak Zeytin Sokağı’ndan yukarı hızlı hızlı yürüdü. Mürekkep kıvamında bir sis panjurları kapalı evleri kefen gibi sarmıştı, kurtbağrı, mersin ya da mazı çitleriyle çevrili bakımlı bahçeler kış ayazında uyuyor gibiydi. Orada burada eski bir evin yıkıntılarının üzerine inşa edilmiş yeni, şahane, sarmaşıklarla kaplı bir villa sokağa doğru eğiliyordu. Birkaç yıldır zengin kentliler Tel İlan’da eski tek katlı evleri satın alıyor, tamamen yıkıp alınlıklar ve tentelerle süslü daha büyük villalar yaptırıyorlardı. Çok geçmez, diye düşündü Gili Steiner, Tel İlan köy olmaktan çıkıp zenginlerin tatil mekânına dönüşür. Kendi evini yeğeni Gidon’a verecekti, bunu belirten bir vasiyetname yazmıştı bile. Şimdi Gidon’u açık seçik görebiliyordu: Mirkin’in evinin önüne park edilmiş kilitli bir otobüsün arka koltuğunda sıcacık paltosuna sarınmış, mışıl mışıl uyumaktaydı.

2

Sinagog Meydanı’nın köşesinden geçerken soğuktan titredi. Ahmak ıslatan dinmişti artık. Boş bir naylon torba rüzgârda şişti, soluk bir hayalet gibi omzunun yanından uçtu gitti. Daha hızlı yürüyen Gili Steiner Söğüt Sokağı’ndan Mezarlık Yolu’na saptı; otobüs sürücüsü Mirkin yolun sonunda, öğretmen Rahel Franko ile yaşlı babası Pesah Kedem’in evlerinin karşısında oturuyordu. Gidon eskiden, on iki yaşlarındayken, annesiyle kavga edip evden kaçmaya karar vererek Tel İlan’a, teyzesinin evine çıkagelmişti. Bir sınavdan zayıf not aldığı için annesi onu odasına kilitlemiş, Gidon da annesinin çantasından biraz para almış, balkondan kaçıp Tel İlan’a gelmişti. Yanında birkaç çorap ve iç çamaşırı, bir iki temiz gömlek koyduğu küçük bir çanta vardı; Gili’den kendisini eve kabul etmesini istemişti. Gili çocuğu kucaklamış, ona öğle yemeği hazırlamış, küçükken oynadığı perişan kanguruyu eline verdikten sonra, araları şekerrenk de olsa, annesine telefon etmişti. Gidon’un annesi ertesi gün gelip kız kardeşine tek kelime etmeden çocuğu almış, Gidon da duruma razı olup hüzün dolu bir sesle Gili’ye veda etmiş, eli öfkeli annesinin elinde, sessizce sürüklenmişti. Bir keresinde de, bu akşamdan üç yıl önce, Gidon aşağı yukarı on yedisindeyken, biyoloji sınavına hazırlanırken kendini köyün huzur ve tenhalığına terk etmek üzere teyzesine kalmaya gelmişti. Gili güya onun sınavlara hazırlanmasına yardım edecekti, ama onun yerine, iki komplocu gibi bitmez tükenmez dama oyunlarına dalmışlar, çoğunu da Gili kazanmıştı. Çocuğun kazanmasına asla izin vermemişti. Her yenilgiden sonra Gidon uykulu sesiyle ona, “Hadi bir oyun daha oynayalım” diyordu. Her gece geç vakte kadar sedirde yan yana, dizlerinin üzerinde battaniye, televizyonda film seyretmişlerdi. Sabahları Gili Steiner klinikte çalışmaya gidiyor, masaya Gidon için birkaç dilim ekmek, salata, peynir ve iki katı yumurta bırakıyordu. Eve gelince onu sedirde bütün giysileriyle uyur buluyordu. Mutfağı toplayıp temizlemiş, pijamalarını dikkatle katlamış olurdu. Öğle yemeğinden sonra sınava hazırlanmak yerine tek kelime etmeden bir oyun, derken iki oyun, yine dama oynarlardı. Akşamları, ısıtıcı çalışıyor olsa da mavi battaniyeye sarılmış olarak, omuz omuza, gece yarısına kadar televizyonda esprili bir İngiliz komedisi seyretmişler, bir kez olsun kahkahalarla gülmüşlerdi. Ertesi gün çocuk eve gitmiş, iki gün sonra da, hemen hiç çalışmamış olsa da, biyoloji sınavını geçmeyi becermişti. Gili Steiner telefonda kız kardeşine yalan attı, Gidon’un sınava çalıştığını, kendisinin de ona yardım ettiğini, son derece düzenli ve çok çalışkan bir çocuk olduğunu söyledi. Gidon teyzesine Yehuda Amihay’ın şiir kitabını yolladı; kapak sayfasında biyoloji sınavına hazırlanmasına yardım ettiği için teşekkür ediyordu. Cevap olarak ona su kulesinin tepesinden Tel İlan manzarasını gösteren bir kartpostal yolladı. Kitap için teşekkür etti ve örneğin başka sınavları varsa, yine onunla kalmaya gelmek isterse, söylemeye utanmamasını ekledi. Odası her zaman onu bekliyordu.

4

Altmışlarında koca kıçlı bir dul olan otobüs sürücüsü Mir-kin kıyafet değiştirip çuval gibi bir eşofman altı ile öylesine bir şirketin reklamını taşıyan tişörtten ibaret gündelik giysilerini üstüne geçirmişti. Dr. Steiner birden kapısını çalıp dışarı çıkmasını ve otobüsün arka koltuğunda uyuyakalmış bir yolcu olup olmadığına bakmasını isteyince şaşırdı.

Mirkin iri yarı bir adamdı; neşeli ve konuşkandı. Geniş tebessümü iri çarpık ön dişleri ile alt dudağı üzerine azıcık taşan dilini gözler önüne seriyordu. Tahminine göre Dr. Steiner’in yeğeni yolda yanlış durakta inmiş, şu anda Tel İlan’a doğru otostop çekmekteydi. Dr. Steiner’in eve gidip yeğenini beklemesi düşüncesindeydi. Yine de eline bir fener alıp doktorla birlikte, park etmiş otobüste herhangi bir yolcunun hapis kalıp kalmadığına bakmayı kabul etti.

“Orada değil, eminim Dr. Steiner, ama sizi mutlu edecekse hadi gidip bakalım. Niye bakmayalım?”

“Uzun, ince, gözlüklü bir genç hatırlamıyorsunuz, öyle mi? Azıcık uyurgezer gibi ama çok kibar bir genç?” diye tekrar sordu kadın.

“Otobüste birkaç delikanlı vardı. Galiba bir de sırt çantalı, gitarlı bir soytarı.”

“Hiçbiri Tel İlan’a kadar gelmedi, öyle mi? Hepsi yolda mı indi?”

“Kusura bakmayın doktor. Hatırlamıyorum. Belleği güçlendiren mucize bir ilacınız yoktur, değil mi? Son zamanlarda her şeyi unutuyorum. Anahtarlar, isimler, tarihler, cüzdan, evrak. Böyle giderse kim olduğumu bile unutacağım.”

Basamağın altındaki gizli bir düğmeye basarak otobüsün kapısını açtı ve ağır adımlarla içeri girdi, feneriyle her koltuk sırasını tararken gölgeler sarsak sarsak dans ediyordu. Gili Steiner onun arkasından otobüse bindi; az daha koltukların arasındaki geçitte ilerleyen Mirkin’in geniş omuzlarına çarpıyordu. Mirkin en arka sıraya vardığında hafif bir hay-ret sesi çıkararak eğildi ve şekilsiz bir yığını havaya kaldırdı. Bir paltoyu açıp gösterdi.

“Misafirinizin paltosu olabilir mi bir ihtimal?”

“Emin değilim. Belki.”

Sürücü fenerini paltoya, sonra doktorun yüzüne, kısa kır saçlarına, kare gözlüklerine, ince, sert dudaklarına doğrulttu, genç adamın otobüse binmiş, ama yanlış durakta inip paltosunu bırakmış olabileceğini söyledi.

Gili elleriyle paltoyu yokladı, kokladı, sonra sürücüye fenerini yine paltoya tutmasını söyledi.

“Galiba onun. Ama emin değilim.”

“Alın paltoyu” dedi Mirkin, yüce gönüllülük göstererek. “Alıp eve götürün. Yarın başka bir yolcu gelip sorarsa, nerede oturduğunuzu biliyorum. Sizi evinize götürebilir miyim Dr. Steiner? Çok geçmez, yine yağmur yağar.”

Gili adama teşekkür ederek buna gerek olmadığını, eve yürüyeceğini, kendisini mesai saatinin dışında zaten yeteri kadar rahatsız ettiğini söyledi. Otobüsten indi, ardından inen sürücü feneriyle kadının önünü aydınlatıyordu. Gili inerken paltoyu giydi ve Gidon’a ait olduğundan kesinlikle kuşkusu kalmadı. Geçen kıştan hatırlıyordu paltoyu. Kısa, kahverengi, hırpani bir palto. Giymek hoşuna gitmişti; bir an paltoya genç adamın kokusu, şimdiki kokusu değil küçükkenki, badem sabunu ve muhallebi kokusu sinmiş gibi hissetti. Palto yalnızca biraz büyük gelmişti; yumuşaktı, dokunması hoştu.

Tekrar Mirkin’e teşekkür etti, adam da onu eve götürme teklifini yineledi, ama Gili buna gerek olmadığına onu temin etti ve oradan ayrıldı. Dolunay bir kere daha bulutların arasından görünüp soluk, gümüşi ışığını yakındaki mezarlığın servilerinin tepelerine saçtı. Köyün her yerine çöken derin sessizliği su kulesinin yakınında bir yerdeki bir ineğin böğürtüsü ve ona yanıt veren köpeklerin ulumaya dönüşen uzun, donuk havlamaları bozuyordu.

5

Yoksa Gidon’un paltosu değildi miydi? Gezisini iptal edip ona haber vermeyi unutmuş olması mümkündü. Hastalığı nüksetmiş ve alelacele hastaneye kaldırılmış olabilir miydi? Zırhlı Birlikler eğitim okulundaki derslerinin ortasında bir böbrek iltihabı kaptığını ve hastanenin nefroloji bölümünde on gün kaldığını kız kardeşinden öğrenmişti. Kız kardeşi onun yeğenini ziyaret etmesini yasaklamıştı. İki kız kardeşin arası çok uzun süredir kötüydü. Yeğeninin hastalığının ayrıntılarını hiç bilmediği ve çok endişelendiği için, telefonda gelirken sağlık kayıtlarını getirmesini, bir bakmak istediğini söylemişti. İş teşhise gelince, başka doktorlara hiç mi hiç güvenmezdi.

Belki de hasta değildi, ama yanlış otobüse binmiş, uyuyakalmış ve karanlıkta yabancı bir köydeki son durakta uyanmıştı; şimdi nasıl edip de Tel İlan’a gideceğini kara kara düşünüyordu. Gili çabucak eve gitmeliydi. Ya tam şu anda ona telefon etmeye çalışıyorsa? Ya da belki eve gelmenin bir yolunu bulmuştu ve evin önündeki basamaklara oturup onu bekliyordu. Bir keresinde, sekiz yaşındayken, aralarındaki kara kediye rağmen annesi onu kış tatilinde kalması için buraya getirmişti. İlk gece kâbus görmüştü çocuk. Karanlıkta el yordamıyla teyzesinin odasını bulmuş, korkudan titreyerek, gözleri faltaşı gibi, yatağa, yanına girmişti. Odasında kıkır kıkır gülen bir şeytan vardı, on uzun koluyla ve ellerinde kara eldivenleriyle ona doğru uzanıyordu. Gili çocuğun başını okşadı, onu kuru göğsüne bastırdı, ama çocuk teselli bulmuyor, soluğu kesiliyormuş gibi sesler çıkarıyordu. Bu yüzden Gili Steiner Gidon’un korku nedenini ortadan kaldırmaya karar vermiş, konuşamayan, korkudan felç olmuş çocuğu zorla odasına sürüklemişti. Çocuk tekmeler atıyor, mücadele ediyordu, ama yılmayan Gili onun omuzlarını sıkı sıkı kavramış, iterek, çekerek odaya sokmuştu. Işığı yakıp Gidon’a korktuğu şeyin sadece üzerinden birkaç gömlek ve bir kazak sarkan bir askılık olduğunu gösterdi. Gidon ona inanmadı, kurtulmaya çalıştı, elini ısırınca da Gili çocuğun isteri nöbetine bir son vermek üzere önce bir yanağına sonra ötekine birer tokat aşketti. Hemen yaptığına pişman olarak çocuğa sarıldı, yanağını yanağına dayadı, sonra perişan kangurusuyla yatağında uyumasına izin verdi.

Gidon ertesi sabah düşüncelere dalmış gibiydi, ama eve gidebilir miyim demedi. Gili yeğenine annesi gelip onu götürmeden önceki son iki gecesinde onun yatağında uyuyabileceğini söyledi. Gidon kâbusundan hiç söz etmedi. O gece kendi odasında uyumakta ısrar etti, yalnızca kapısını aralık, koridor lambasını da açık bırakmasını rica etti. Sabaha karşı sa-at ikide tir tir titreyerek teyzesinin yatağına süzüldü ve kollarında uyudu. Gili uyumadan öylece yattı, bir gece önce çocuğun başını yıkadığı yumuşacık şampuanın kokusunu içine çekti; sözcüklere dökülmeyen derin bir bağın ikisini sonsuza dek bağladığını, bu çocuğu dünyada sevdiği herhangi bir ya-ratıktan ve hayatta seveceği herhangi birinden daha çok sevdiğini biliyordu.

6

Köyde, çöp tenekelerinin yanında toplaşan sokak kedilerinden başka tek canlı görünmüyordu. Panjurların ardından televizyondaki haber spikerinin endişeli sesi duyuldu. Uzaklarda bir köpek köyün huzurunu bozma buyruğu almış gibi havlıyordu. Hâlâ Mirkin’in verdiği paltoya sarınmış yürüyen Gili Steiner, Sinagog Meydanı’ndan ve Zeytin Sokağı’ndan hızla geçti ve hiç duraksamadan Anı Parkı’ndaki karanlık çam korusundan geçen kestirme yola saptı. Bir gece kuşunun çığlığı karanlığı yırttı, ardından göletteki kurbağaların kısık vıraklamaları duyuldu. Artık emindi, Gidon kilitli ön kapının önündeki basamaklarda oturmuş onu bekliyordu. Peki, o zaman şu üzerindeki palto Mirkin’in otobüsünde nasıl bırakılmış olabilirdi? Acaba bir yabancının paltosunu mu giyiyordu? Adımlarını hızlandırdı. Gidon orada, kendi paltosunu giyerek oturmuş, teyzesine ne olduğunu merak ediyor olmalıydı. Küçük korudan çıkınca parktaki bir sırada dimdik, kıpırtısız, yakasını kaldırmış birinin oturduğunu fark edip irkildi. Bir an duraksadıktan sonra yakınlaşıp cesurca bir göz atmaya karar verdi. Düşmüş bir ağaç dalıydı sadece, sıranın üzerinde çapraz duruyordu.

Gili Steiner evine vardığında saat dokuza geliyordu. Girişteki ışığı yaktı, su ısıtıcısını kapattı, telaşla telefonda ve mutfak masasının üzerinde unuttuğu cep telefonunda mesaj olup olmadığına baktı. Mesaj yoktu, ama biri arayıp kapatmıştı. Gili Gidon’u cep telefonundan aradı ama kayıttaki ses aradığı kişiye ulaşılamadığını bildirdi. Dolayısıyla gururunu ayaklar altına alıp kız kardeşine, Tel Aviv’e telefon etmeye, Gidon gerçekten de yola çıktı mı yoksa ona haber vermeden geziyi iptal mi etti diye sormaya karar verdi. Telefon durmadan çalıyordu, ama onu bip sesinden sonra mesaj bırakmaya davet eden cihazdan başka bir cevap çıkmadı. Bir an duraksadıktan sonra mesaj bırakmamaya karar verdi, çünkü ne diyeceğini bilemiyordu. Gidon kaybolduysa ve şimdi otostop yapıp ya da taksi çevirip yola koyulmuşsa annesini kaygılandırmanın anlamı yoktu. Eğer evde kalmaya karar verdiyse de mutlaka söylerdi. Belki de onu bu gece aramaya değmeyeceğini düşünmüştü, eğer öyleyse yarın sabah işten arardı. Ama ya durumu kötüleştiyse ve hastaneye dönmesi gerekmişse? Ya ateşi çıkmışsa, enfeksiyon kapmışsa? Derhal aklına koydu: Kız kardeşinin koyduğu yasağı dinlemeyecek, ya-rın işten çıkınca hastaneye, Gidon’u ziyarete gidecekti. Yönetim odasına gidecek, bölüm şefiyle görüşecekti. Tahlil sonuçlarına bakıp kendi teşhisini koyma izni isteyecekti.

Gili sırtından çıkardığı paltoyu mutfak lambasının ışığında dikkatle inceledi. Renk tamamdı sanki, ama yakası biraz farklı gibiydi. Paltoyu masanın üzerine serdi, iki mutfak iskemlesinden birine oturup inceden inceye gözden geçirdi. Yeğeniyle birlikte yemek üzere kotardığı yemek, fırında balık ve patates, ısıtılmaya hazırdı. Gidon’u beklemeye karar verdi, bu arada küçük elektrikli ısıtıcıyı açtı; cihazın sarmal boruları ısındıkça hafif, pıtır pıtır sesler çıkarıyordu. Bir çeyrek saat kımıldamadan oturdu. Sonra kalkıp Gidon’un odasına gitti. Yatak yapılmış, ayakucuna sıcak battaniye konmuştu; başucu masasında gazeteler, dergiler ve yeğeni için dikkatle seçtiği kitaplar duruyordu. Gili başucu lambasını yaktı, yastıkları kabarttı. Bir an Gidon’un geldiği, geceyi geçirdiği, kalkıp yatağını yaptıktan sonra gittiği hissine kapıldı. Yine tek başınaydı. Gidon’un her gelişinden sonra bomboş evde tek başına kaldığı gibi.

Battaniyenin alt uçlarını döşeğin altına sıkıştırmak üzere eğildi. Mutfağa döndü, ekmek kesti, buzdolabından tereyağ ve peynir çıkardı, çaydanlığı ateşe koydu. Su kaynayınca mutfak masasında duran küçük radyoyu açtı. Üç ses tarımda süregiden kriz konusunda birbirlerinin lafını kabaca keserek tartışıyordu. Radyoyu kapattı, pencereden dışarı baktı. Evin önündeki patika belli belirsiz aydınlatılmıştı; boş sokağın üzerinde ay alçak bulut kümeciklerinin arasında yüzer gibiydi. Bir kız arkadaşı var, diye düşündü birdenbire, işte bu, işte bu yüzden gelmeyi unuttu, bana haber vermeyi de unuttu; nihayet kendine bir kız buldu, bu yüzden gelip beni görmek için bir nedeni yok. Bu düşünce yüreğine neredeyse tahammül edilemeyecek kadar acı verdi. Sanki tamamen boşalmıştı da acıyan yalnızca pörsümüş koçanıydı. Aslında gelme sözü vermemişti, yalnızca akşam otobüsüne yetişmeye gayret edeceğini, durakta onu beklememesini, çünkü eğer bu gece gelmeye karar verirse evi kendisinin bulacağını ve eğer bu gece gelmezse, fazla gecikmeden, belki gelecek hafta geleceğini söylemişti.
Gili Steiner yine de Gidon’un yolunu kaybettiğini, yanlış otobüse bindiğini ya da yanlış durakta indiğini ve şimdi muhtemelen Tanrı’nın unuttuğu bir yerde, kapalı bir bilet gişesi ile kepenkleri inik bir gazete bayii arasındaki bomboş bir otobüs durağında demir parmaklığın arkasındaki demir sırada büzülmüş, soğuktan titreyerek tek başına kalakaldığını düşünmekten kendini alamıyordu. Teyzesine nasıl ulaşacağını da bilmiyordu çocuk. Şimdi, şu anda kalkıp karanlığa karışmak, Gidon’u arayıp bulmak, sağ salim eve getirmek onun göreviydi.

Saat on sularında Gili Steiner kendi kendine Gidon’un bu akşam gelmeyeceğini, kendisine fırındaki balık ve patatesi ısıtıp tek başına yemekten, sonra yatağa girmekten ve yarın sa-at yedi olmadan kalkıp kliniğe giderek o sinir bozucu hastalara bakmaktan başka bir şey kalmadığını söyledi. Kalktı, eğildi, fırından balık ve patatesi çıkardı, çöpe attı. Sonra elektrikli ısıtıcıyı kapattı, mutfakta oturdu, çerçevesiz kare gözlüklerini çıkarttı ve ağladı, ama bir iki dakika sonra ağlamayı bıraktı, perişan kanguruyu çekmeceye tıktı, kurutucudan çamaşırları aldı, hemen hemen gece yarısına dek her şeyi ütüledi, katladı ve kaldırdı. Gece yarısı giysilerini çıkardı, yatağa girdi. Tel İlan’da yağmur başlamıştı; bütün gece bir yağdı, bir dindi.

Çeviren: Taciser Belge

* Doğan Kitap’ın yayınladığı Amos Oz’un ‘Köy Hayatından Sahneler’ kitabından sunduğumuz bu okuma parçasının yayını için kuruma teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.