Canan Tan, Gülşah Elikbank, Hafize Şentürk, İpek Ongun, Nazlıcan Özkan, Sevinç Erbulak ve Şafak Pavey’in mektupları…

 

Banu Özkan Tozluyurt  ve Esra Aylin Akalın’ın editörlüğünde Destek Yayınları tarafından yayınlanan ‘İmza: Ben’ kitabı hakkındaki söyleşiyi İlişkiler ve Anlatı kategorilerinde paylaşmış, kitabın içeriğini ve amaçlarını konuşmuştuk. Bu kitapta metinleri yayınlanan 154 kadının birbirinden etkileyici iç dökme metinleri okuyanları hayran bırakıyor. Bu kitaptan seçilmiş yedi parçayı, Canan Tan, Gülşah Elikbank, Hafize Şentürk, İpek Ongun, Nazlıcan Özkan, Sevinç Erbulak ve Şafak Pavey’in mektuplarını Destek Yayınevi, okuryazar.tv okurlarıyla paylaştı…

canan_tan

“YÜZLEŞME” Canan Tan

 

Merhaba!

SEN ve BEN…

Ne zamandır dertleşmedik, kestiremiyorum. Dertleşmekbir yana, nicedir sıradan bir sohbeti bile paylaşamadık galiba.

Ama bu kez kaçış yok! Kahvelerimizi alıp karşı karşıya geçecek ve kozlarımızı paylaşacağız.

İyi tanıyoruz birbirimizi. Kimselerin tanıyamayacağı ka-dar… İkimiz, bir bütünün ayrılmaz parçaları değil miyiz zaten?

Bakışlarımızı kaçırmadan, aramızda adı konulmamış gizli bir anlaşma varmış gibi görmezden gelmeye çabala- dığımız gerçeklerin üzerine giderek sürdüreceğiz sohbeti- mizi.

Hadi… Hodri meydan!

Dışarıdan bakıldığında ne kadar mükemmel bir tablo sergilediğinin farkındasın, değil mi?

Dudaklarından tebessümün eksik olmadığı, her daim gözlerinin içi gülen, sevgi-sini ve yüreğinin sıcağını çevresindekilere cömertçe sunan, karşılaştığı her soruna olumlu yaklaşan, hoşgörülü, ılımlı, MUTLU bir kadın!

Öyle misin gerçekten?

Dosyaların arasında gezinirken, eski tarihli bir şiirin geçti elime: “Tutsaklığım.”

“Tutsak ettiniz beni

Siz, onlar, hepiniz…

Boşlukta atılan adımlar Karanlıklar içinde çırpınışlar

Bir ışık, bir umut…

Boşuna arayışlar

Bırakın düşüncelerimi

Anlatayım

Bırakın duygularımı

Haykırayım

Bırakın gözyaşlarımı

Ağlayayım

Bırakın coşkularımı

Dışa vurayım

Zincir zincir bağlanmış umutlarım Kıpırdamak ne mümkün!

Sımsıkı tutsaklığım Gözbebeklerimde çığlaşan ürkeklik Peşimde, adım adım

Bırakın gecelerimi

Uyuyayım

Bırakın günlerimi

Yaşayayım

Bırakın ilhamımı

Yazayım

Bırakın beni

Ben, BEN olayım…” diyorsun.

Kırabildin mi seni tutsak eden o zincirleri?

Evet, kabul etmeliyim ki, kısmen de olsa önüne çıkan setleri aşmayı başardın. Kutlarım seni.

Ama, her ne kadar roman ve hikâye kahramanlarını kendinden uzak tutmaya çalışsan da, yazdığın kitapların sa- tır aralarında gerçek SEN’i anlatan, kimselerin sezinleyeme- yeceği öyle çok ipucu var ki…

Piraye gibi, gencecik yaşında Diyarbakır’a gelin gitmen cesaret işiydi doğrusu! Göle maya çalmakla eşdeğer bir eylem… Neyse ki tuttu maya. Kocana erkek evlat veremesey- din üzerine kuma getirilir miydi, orası meçhul. Ama SEN, Piraye’den daha gözü pektin. Baktın olmadı, pılını pırtını toplar, geldiğin yere dönmesini bilirdin.

İz romanındaki Verda, intihar eden babasının ardından ağlarken, SEN de az gözyaşı dökmedin ama! O gözyaşlarının ne kadarı sana aitti? Dürüst ol, senin yerine hıçkırıklara boğulma görevini Verda’nın omuzlarına yüklediğini itiraf etmelisin artık!

Bir başka soru: Çikolata Kaplı Hüzünler öyküsündeki KADIN gibi, hüzünlerini çikolatayla kaplayıp dayanılır hale getirdiğin olmadı mı hiç?

Söylenmemiş Şarkılar’ın nağmeleri, Nadire’den önce senin dudaklarında dolanmadı mı?

Yazmak iyi geldi sana. Sana ve ıssızlığına…

Evin tek çocuğu, biricik prensesi olmak, dışı âlemi, içi sahibini yakan bir durum. Hep yalnızdın sen. Tek kişilikti oyunların, tek kişilikti küçücük dünyan.

Kalabalıkları sevmen, biraz da bu yüzden değil mi? Sa- atler boyu süren imza günlerinde seni sarıp sarmalayan kadınlı erkekli her yaştan okurun arasında, mutlulukların en güzelini yaşıyorsun. Sıcacık bir sevgi alışverişi…

Onlardan aldığın enerji sayesinde zerrece yorgunluk hissetmiyorsun. İmza gününün ardından, elin kolun iki yanına düşüp yüzünün soluverdiğini hiç kimse fark etmi- yor. Üzerine çöken hüzün tomurcuklarına alıcı arıyorsun kendince:

“Hüzün satıyorum bu saatlerde Boynu bükük

Ürkek

Hüzün çiçekleri…

Van Gogh sarısı

Üzerinde buğulu çiy damlaları Kokuları buruk

Özlem yüklü

Demet demet…

KIRK PARA…

Kimse almıyor!

Üzerine tüm duygularımı koyuyorum Kırık dökük…

ON PARA!

Biraz da sevgi

Sıcak, sımsıcak

BEŞ PARA etmiyorlar!

Çaresiz

Hepsini bedavaya kapatıyorum

Ve…

Hüzünlerimi içime atıyorum.”

Kahveni bitirmemişsin Sevgili BEN. Soğuk kahveyi sevmezsin oysa.

Falına bakayım istersen. Telve bırakma dibinde, sıkıntı çıkar.

Benim falıma bakanlar, hep ferah, hep aydınlık, müjde- lerle ve kısmetlerle örülü bir yaşam görürler fincanımda.

Neyse…

Bu kadar iç döküş yeter sanırım. Çelişkili gelgitlerle yüz- leşmek, ikimizi de yordu.

Hoşça kal Sevgili BEN!

Bir sonraki buluşmamıza kadar, dünya üzerindeki en parlak ışıltılar, en beklenmedik müjdeler, en erişilmez mutluluklar SEN’inle olsun…

“TEŞEKKÜR MEKTUBUM” Gülşah Elikbank

 

En sevdiğime

Bu mektup, her ne kadar yetersiz olsa da, kendimce bir teşekkür etme çabasıdır.

Çocukluğumdan beri, ne zaman yolumu kaybetsem sen tuttun elimden. Gözlerimin içindeki ışık ne zaman sönse, onu yakan kıvılcımı sen koydun yüreğime. Daha on ikiy- dim, dünyanın baş edemeyeceğim kadar büyük, vazgeçmeyi seçemeyeceğim kadar güzel olduğunu anladığımda. Kalbim, çocukluk kahramanım, ilk aşkım babamdan uzağa düştü- ğünde öğrendim, ağlamak da isyan etmek de yetmez bazen yoklukları var etmeye. Dünyanın maddi varlıkları, cüzdanın kabarıklığı, hepsi boş; sevdiğinin eli senin yerine senden öteye uzanıyorsa ve o eli tutan hep başkası oluyorsa.

İnsanın mutluluğu çoğu zaman, bir başkasının iki dudağı arasındaydı, bunu fark ettiğimde on üçtüm belki de. On üç yılın sonunda çocukluğum uçup gitti gökyüzüne. Büyüdüğümü anlamadım hiç çünkü fırsat tanımadılar buna. Çok gürültülüydü her şey, zaman çok hızlı, insanlar çok telaşlı! Aşklar yaşanmadan bitiyordu; gördüm. İnsan büyürken dünyası büyümüyordu oysa. Sınırları çokça daralıyordu, ka- pılar yüzüne daha sert kapanıyordu, sevgi sözcükleri daha

az duyuluyordu. Sevdalar gizli kapaklı yaşanırken, yalanlar asılıyordu boynumuza; değerli, eşsiz taşlar gibi, dizi dizi… Nedendi tüm bunlar? Neydi paylaşamadığımız? Bir çocuk ağlarken, yalnızlığın içinde fark edilmek için çabalarken, neden görmüyordu onca göz, onca kalp? Neye yarardı kazanmak, geride lime lime edilmiş bir çocukluk bıraktıktan sonra? Öyle çok acı gördüm ki, o yana bakmasam da içime değen, sanki beni özellikle seçen!

Bu işte bir yanlışlık olduğunu anladığımda on altıydım belki de. Ne anlatılanlar doğruydu bana, ne yaşananlar aslına uygun! Her bakışın içinde, kendini gizleyebildiğini sanan bir sahtelik parlıyordu; gördüm. İnsanlar yalnızca kendini kandırıyordu. Herkes bir başkasını kendi yalanlarına inandırdığını sanıp, kof bir heyecana tutunuyordu. Tutunacak bir tek yalanlar kalıyordu! Kaybeden hep aşk, hep çocukluk oluyordu.

Çok düşündüm, çok eksildim, çok yanıldım ve çok savruldum. Hiçbir yere ait olmamak mı yoksa hiç kimseye güvenmemek mi daha kötüydü, yıllarca kararsız kaldım. Sunulan gerçekliğin içinde başka bir “gerçek” vardı, anladım. Bakmakla görmek nasıl bir değilse, sevmekle emek vermek de öyleydi. Üstelik herkes herkesten ölesiye korkuyordu. Kendi korku eşiklerimizin içinde, hep tetikte yaşıyorduk. Yaşamayı savaşmak sanıyorduk. Farklı davrananı, o eşiği aş- maya cesaret edeni yalnızlıkla terbiye ediyorduk. Normalli- ğin deliliği her yerde, her yüzde hüküm sürerken, farklı olanı “çılgın” sanmaya devam ediyorduk. Oysa dünyayı kurtara- cak bir şey varsa o da çılgınlıktı. Çılgınlık, tüm bu sefalete, rezilliğe, kepazeliğe ve tekdüzeliğe rağmen hâlâ inanmaktı çünkü… En başında yitirdiğimiz şey, bize en sonunda lazım olan şeydi: inanç!

Bunu erken fark etmemi sağladığın için her gece şükrediyorum sana. Yaşadıklarım için ve aslında en çok “ya- şamadıklarım” için. Tatmadığım acılar için, sınanmadığım yokluklar için. Mucizeni fark etmeme izin verdiğin için! Gözlerimin dünyanın görünmeyen sadece sezilen düşlerini seçmesine imkân tanıdığın için. Beni ben yapan tüm kayıp-larım ve o kayıplara rağmen tükenmeme izin vermediğin, elimi sıkıca kavradığın için.

Tüm kusurlarıma rağmen beni hiç terk etmediğin için. Çamura saplandığımda ışığını yoluma cömertçe serptiğin ve dibe vurdukça, her şeyin daha kötü olabileceğini anlamama olanak tanıdığın için. İmkânsızın yalnızca bizim dilimizde bir önemsiz bir kelime olduğunu bana öğrettiğin için.

Varlığından şüphe duyduğum yıllarda bile, beni kendi yokluğumla sınamadığın için, teşekkür ederim. Her geçen yıl seni hayal kırıklığına uğratan insanlığın üzerinden ışığını hiç eksik etmediğin ve bize bizden çok inandığın için, teşekkür ederim Tanrım!

“HİÇ DOĞMAYACAK YAVRUMA…”  Hafize Şentürk Süalp

 

Canım Yavrum,

Seni hiç görmeden, koklamadan, minicik yüreğini yüreğime yaslamadan o kadar çok sevdim ki…

Sana bir mektup yazıp bir kitabın sayfasına bırakacağım…

Belki duyacaksın sesimi ve mektubun sonundaki tek dileğimi…

Seninle buluşmamızın çok zor olduğunu, bunun için özel tedaviler gerektiğini söyledi doktorlar. Hiç düşünmedim. Verdikleri iğneleri batırdım vücuduma…

Her iğneden sonra gizli gizli ağladım. Canım yandığından değil meleğim, sanki etime batan her iğne ile bana biraz daha yaklaşıyorsun sandım…

Mutluluktan ağladım…

Her tedavi sonrası yanıma gelen doktor, “Bebeğinizi rahminize yerleştirdik” dediğinde yüreğim yüreğini bulurdu sanki…

“Bebeğiniz” diyordu ya doktor, işte o anlarda ben hep kokunu duydum…

Sana zıbınlar alıyordum gizlice, kimselere göstermeden…

Çekmecenin en arkasına koyar, zaman zaman alıp koklardım.

Hiç kullanılmamış zıbın bile buram buram sen kokardı… Kokun hep burnumdaydı sanki…

Sonra o vicdansız kırmızı leke…

Olmadı diyordu bana sinsice, yine olmadı…

Altı kez denedim yavrum.

Olmadı…

Gelmedin…

Hep o kırmızı leke…

Sonunda kabul ettim yavrum gelmeyeceğini. Başka bebeklere dokunamadım bile.             Sevmediğimden değil, korkumdan… Kokularını duymaktan korktum…

Minik yüreklerini hissederim diye korktum, yüreğimdeki yara hiç geçmez diye korktum…             Arkadaşlarım yeni doğmuş bebeklerini kucağıma vermeye çalışırken, birçok mazeret üretip alamadım o minicik bedenleri kollarıma…

Sen olmayacaksın artık bunu biliyorum ve kabul ediyorum…

Senden tek bir isteğim olacak yavrum…

Bir gece rüyama gel, minik yüreğini yüreğimin üstüne koy, o gece koynumda uyu, kokunu bırak saçlarıma ve bir kez olsun bana “Annem” de…

Sadece bir kez yavrum…

“Annem” de…

“Ben seni uzaktan hep görüyorum” de…

“Seni seviyorum” de…

De ki ben seni hep hissedebileyim…

Sabah olsun seni anlatayım babana…

Sarılıp ağlaşalım, senden bahsedelim…

Sadece bir kez yavrum, sadece bir kez kokunu bırak saçlarıma…

ipek

“BENİM BİR DEĞİL, İKİ HAYALİM VAR” İpek Ongun

 

Kendime…

Ömrümün son otuz üç yılı sadece yazmakla değil, çeşit- li il ve ilçelerde çeşitli okullara gitmekle geçti. Dolayısıyla eğitim konusunu yakından izleme imkânım oldu. Bu da alıp beni bu iki hayale getirdi.

Nedir bunlar, derseniz, ilki…

Keşke… İlkokul, ortaokul, lise yıllarında resim ve müzik dersleri birer kültür dersine dönüştürülse…

Şöyle hayal edelim. Diyelim konu müzik. Her dönem bir müzik türü, mesela caz müziği ele alınsa… Derslerde o dönem caz müziği dinlense, cazın tarihi anlatılsa, öğrenciler hafta sonu sınıfça bir caz konserine götürülseler ya da bilgisayar aracılığıyla sınıfta büyük ekranda cazın ustalarını tanısalar, müziklerini dinleseler…

Bir başka dönem, klasik Türk musikisinden örnekler, çalgı- larıyla tanıtılsa, o sevilen eski şarkılar bir fasıl heyetince dinle- tilse. Alaturka makamlardan söz edilse, bestekârlar tanıtılsa…

Bir dönem klasik Batı müziği yine orkestrası, müzik aletleriyle öne çıkarılsa. Öğrenciler klasik müzik konserlerine götürülse ya da ekrandan örneğin, çiçeklerle bezeli görkemli bir konser salonunda sergilenen yılbaşı konserini izleseler…

Asırlar boyu dinlenen ünlü besteciler hakkında okusalar, bilgilenseler…

Ve bu böyle hem okul içinde, hem okul dışında sürdürülerek, çeşitli müzik türleri tanıtılsa… Roman müziği, operalar, türkülerimiz şeklinde sürüp gitse…

Ve saatler böylesine değerlendirildiğinde, o gençler lise diploması aldıklarında zengin bir müzik kültürüne sahip olmakla kalmayacak, ömür boyu sürecek bir kültür keyfini yaşayabileceklerdir.

Diyelim konu resim. Her dönem, resimde bir akım tanıtılsa, o akım ressamlarının eserleri yine ekrandan gösterilse, yaşamöyküleri hakkında bilgilenseler, öğrenciler sınıfça resim ve heykel sergilerine götürülseler… Ekrandan dünyanın ünlü müzelerini tanısalar, o müzelerdeki tabloları, heykelleri, kiminde de modern sanatı izleme fırsatını yakalasalar…

Bu öğrenciler mezun olduklarında resim ve heykel sanatı hakkında nasıl da sağlam bir altyapı oluşturmuş, resim zev- kini geliştirmiş olacaklar, bir düşünün.

Ve böylece giderek ulaşılmak istenen o noktaya, yani “sanatsever” topluma dönüşmeye başlayabileceğiz. Bir kon- sere gitmenin, bir sergi gezmenin, bir piyes izlemenin, güzel kitaplar okumanın, hayatına sanat katmak anlamına gel- diğinin farkına varan bu bireyler, bütün bunları yapmadan hayata atılan bir siyaset adamının, bir mühendis, bir avukat, bir doktorun toplumda ne kadar eksik kalacağının bilincinde olacaklardır.

İşte, o ders saatlerinde bu tür kültürel çalışmalar yapılması birinci hayalim.

İkinci hayalime gelince…

Her konuda eğitim görüyoruz. Binalar inşa etmeyi hayal eden bir gencin, okuyup, çalışıp inşaat mühendisi olması beklenir. Her konuda ama her konuda, bir işi iyi yapabilmek için, ya okula gidip eğitim görmek ya da bir çıraklık döneminden geçmek gerek.

Oysa…

Bir “insan” yetiştirme konusunda “kurumsallaşmış” bir eğitim yok!

Düşünebiliyor musunuz, yok!

Kucağınıza bir insan yavrusu veriyorlar ve “Haydi baka-lım, iyi bir insan yetiştir” diyorlar. Hangi bilgiyle? Hangi deneyime dayanarak? Böylece, bizler de el yordamıyla, baba evimizde gördüklerimizle bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Tabii, bu arada, telafisi güç, pek çok hatalar oluşuyor.

Ve gençler, anne babalarının işte bu yanlış davranışlarından, tutumlarından yakınıyorlar. Çoğu kez bu tür davra- nışların sevgisizlikten değil, bilgisizlikten kaynaklandığına tanık oluyoruz. Boşu boşuna yıllar boyu süren kırgınlıklar, dargınlıklar, yanlış anlamalar, üzüntüler yaşanıyor.

İşte benim ikinci hayalim burada devreye giriyor.

Keşke tüm üniversitelerimizde not kaygısı olmadan, haftada ya da on beş günde bir, bir saat bu konuya ayrılsa.

Konunun uzmanları, gençlere önce evlilik nedir, iki cins bir diğerine nasıl eşit ve saygılı davranmalıdır. Bir evlilik- ten, beraberlikten neler beklenir, nasıl düşünüp, nasıl davranılmalıdır gibi konular açılsa, kızlı erkekli tartışılsa, belki de drama yoluyla daha da eğlenceli bir biçimde düşünmeleri sağlansa…

Ve bu konudan sonra, “nasıl iyi bir anne baba olunur”a geçilse. Sorgulayabilen, kendi kafasıyla düşünebilen, özgü- venli, çağdaş, ahlaklı ve mutlu bir birey yetiştirebilmek için kendini nasıl hazırlamalı, davranışları, tutumu nasıl olmalı gibi konular işlense.

Şimdi ben ne zaman bu konuyu dile getirsem, hemen, şurada şöyle şöyle kurslar var diyorlar.

Tamam, çok iyi ama ben “kurumsallaşmış” bir eğitim bi- çiminden söz ediyorum. O kurslara gidenler zaten bu eksik- liğin farkında olanlar. Oysa hazır okuyan ve hayata hazırlanmakta olan –ve çoğunlukla da böylesi konularda hiçbir fikri olmayan– büyük bir gençlik grubu var. Bu tür bilgiler bu süreçte verilse, evlilik ve ana baba olmak gibi yaşamsal önemdeki konularda bilgilendirilseler, hayata daha sağlam adımlarla atılmış olmayacaklar mı? Bu da “eğitimin” hayata dair önemli bir parçası değil mi?

İşte iki hayalim…

Gerçi eğitim sistemimiz şu son yıllarda büyük bir kargaşa yaşıyor. Öğretmenler, öğrenciler ve veliler mutsuz. Belirsiz- likler hepimizi tedirgin ediyor. Geleceğe güvenle bakamamak, hepimizi karamsar kılıyor. Geriye değil, ileriye gitmek istiyoruz.

Ama yine de…

İnsan hayal etmekten kendini alamıyor. Aydınlık günlerin geleceği umudu ve inancıyla hayallerimize sarılmaktan vazgeçemiyoruz.

“MAHPUS TANRIÇA PARÇACIĞINA MEKTUP”  Nazlıcan Özkan

 

Her gece cezaevi hücresinde babamla göz göze gelen güzel kızıl tuğla

Silivri Cezaevi Yerleşkesi, 1 no’lu cezaevi, B2 koğuşu, 5. hücre, parmaklık yanındaki duvar, alttan on ikinci, sağdan yedinci, kıymetli, kızıl tuğla…

Siz hiç mahpushaneye mektup yazdınız mı? Ben yazdım. Ruhundan bir tutam koparıp zarfa koymaktır, mahpushaneye mektup yazmak; yaralar insanı. Belki on, belki yüz, belki bin, belki de kendim kadar yazmışımdır. Ama bu size, ilk…

Sizinle hiç tanışmadık. Belki hiç karşılaşmayacağız. Ama ben sizi tanıyorum, gerçekten tanıyorum. Her gece uykuya dalmadan hemen önce gözleriniz gelir gözlerimin önüne, uyuyamam.

Siz de beni tanıyor musunuz? Hiç fısıldandı mı adım ku- lağınıza? Belki çok karanlıkta…

Bir tanrıçasınız siz, biliyorum. Yunan destanlarında buldum sizi, öyle güzelsiniz ki. Her şeyin anası, toprak tanrıçası Gaia’sınız. Dünyanın tanıdığı en güçlü ve yalnız kadınlardansınız. İlk gökyüzü tanrısı Uranos’u yaratan, ardından Titanları doğuransınız siz. Bereketinizin namı her avuç toprakla dolaşır. Ve siz değerli tanrıça, kendi evlatlarınızı doğar doğmaz bağrınıza gömen Uranos’a başkaldıran, evlatlarını bağrına tutma ıstırabına katlanamayan, isyanı dillere destan, evlatlarını özgürlüğüne kavuşturmak için yeryüzünde kavga veren cesur tanrıçasınız. Şimdi inandınız mı sizi tanıdığıma? Hikâyeniz benimle gezer kıymetli Gaia…

“Bu gece dağ başları kadar yalnızım” demiş Attilâ İlhan. Gece inip de mahpushaneye karartınca dört duvarı, ranzaya yatıp başını yastığa koyan, gözlerini size diken, uykusu kaçık o adam, dağ başlarından daha yalnız değerli Gaia. Yalvarı- rım onu yalnız bırakmayın…

Sizden bile geç dalıyordur uykuya, sakın aldırmayın. Melih Cevdet Anday’ın şiirindeki uykusu kaçık telgrafhane ta kendisidir. Bilirim ki sizinle husumeti; gülle, toprakla husumeti kadardır. Olsa olsa sevdalıdır. Ve biliyor musu- nuz bir ortak yönümüz var sizinle, lütfen şımarık görmeyin beni. Ama her gece gözünü dikip de size bakan adam, altı yıl önceye kadar gece dalmadan uykuya, diker gözünü bana bakardı. “İnsan nasıl bırakır iki gözünü?” demeyin. Bırakmadım elbet! Sizin yanınızda ne işi var, inanın ben de bilmiyorum. Sizi her düşündüğümde, yerinize geçmek istediğimde bir masal yolluyorum size, ona da anlatıyor musunuz güzel tanrıça?

Siz ki, bir çift gözüne her gece baktığınız adamın, bir göz odada yazdığı kitapların sayfalarısınız… Siz ki, evlatlarını bağrına gömen düzene karşı çıkan kadınsınız. Ve siz ki, gü- zel kızıl tuğla, toprak tanrıçasının en değerli parçasısınız… Biliyorum ki, içinize sinmez evlatlarınızı kızıllığı rutubetle boyalı odalarda bağrınızda hapsetmek. Ve bağrımdan biliyo- rum ki, bir gün toprak tanrıçasının isyanıyla yıkılacak bütün rutubetli duvarlar ve siz ilk ayağa kalkan tuğla olacaksınız…

Ama bugün, günün yutamadığı gerçeğinde Attilâ İlhan’la birlikte fısıldıyorum size doğru:

“Dudaklarımda eski bir mektep türküsü Karanlıkta sana doğru uzanmış ellerim Gözlerim gözlerini arıyor durmadan Neredesin?

Elbet kavuşacak gözlerimiz, fakat o güne kadari siz, yalnız tanrıça, lütfen onu yalnız bırakmayın.

sevinc_erbulak

“HEPİMİZ AYNI ÇÖPLÜĞÜN İÇİNDEYİZ, SADECE BAZILARIMIZ YILDIZLARA BAKIYOR”Sevinç Erbulak

 

Oscar Wilde’a

İyi geceler Wilde’ım, geceleri uyumayan ve sansarlarca uyutulmayan adamım, prensim benim…

İnan bana, eğer daha güzel bir dünyada yaşıyor olsaydık, şatomuzdan ayrılışının yüz on üçüncü yılında aşk sözcük- leriyle başlamak isterdim sana yazdığım mektubuma, seni hiç tanımadan yazdığım o güzel dünyana, şiirlerle başlamak isterdim ve dünyadaki tüm kafiyelerle müzikler çalmak is- terdim sana doğru, çalmayı hiç bilmediğim lavtalarla, kemanlarla…         Kullanılmamış tek bir kelime kalmaksızın, ka- ralanmış kâğıtlarımın üzerinde uykuya dalana dek yazmak isterdim sana, hakkında, hakkımda, sayfalarca… Yüz on üç yıl aralıksız yazabilirdim sana, yazdıkların hakkında, yakama takılı gösterişli bir ayçiçeğiyle, parlak ve öpülesi dudaklarımla –ki sen öpüşmeyi çok seversin ve haklısın çok güzeldir öpüşmek–, öpülesi dudaklarına…

Ama yapamıyorum bunları, böyle güzel şeyler yazamıyo- rum sana; kötü bir dünyada yaşadığımız için, kalın kafalı, kara kalpli, karanlık bir dünyada… İnatçı, yaşlı, sevimsiz,tekrarları işgal etmeye bayılan, savaş sever ve çok üzgünüm ama çok kaba bir dünyadan yazıyorum sana, dünya hakkında, yakama değil ama sokağımın köşesindeki duvara takılı bir şikâyet kutusunun gölgesinde, aynı şeyleri söylemekten kurumuş dudaklarımla, senin hâlâ öpülesi dudaklarına doğ- ru yazıyorum.

Dediğim gibi sen şatomuzdan ayrıldığından bu yana pek çok meslek tehdit altında bu dönen kocaman, masmavi yorgun “top”ta. Uzaydan bakıldığında minicik bir nokta. Nasıl demiştin sen?

“Sözcükler! Salt sözcükler! Ne korkunçtur onlar! Ama ne kurnazca bir büyü var onlarda! Bir somut biçim verir gi- biydiler biçimsiz nesnelere… Kendi müzikleri vardı onların, bir keman ya da bir lavta kadar hoş… Yalın sözcükler! Sözcükler kadar gerçek ne vardır ki?”

Gerçek ile gerçek olmayan çok karıştı bu mavi noktada. Ve “Her birimiz, yaşamın gizini aramakla geçiriyoruz gün- lerimizi: Yaşamın gizi sanattır.” Ama sanat tehdit altında. Heykeller, müzikler, müzisyenler, dansçılar, öğretmenler, doktorlar, hukukçular, tiyatro metinleri, metinlere can ve- renler, seyredenler tehdit altında. Oysa bilmiyor değil mi bu kör kalpliler, Hamlet’in bininci yaşını torunlarımızın torunlarının göreceğini? Bilmiyorlar değil mi Fazıl Say’ın bestelediği Metin Altıok şarkılarının üç bin sene sonra da söyleneceğini? Çünkü “Hiçbir yaşam boşuna harcanmamıştır, gelişmesi durmuş olanlar dışında” değil mi?

Evladının ölümüne dayanamadı bugün bir annenin gü- vercin kalbi, duruverdi. Bilmiyorlar onunla birlikte insan- lığın da öldüğünü değil mi? “Çok sıkıcı, şiirden en yoksun bir yüzyılda yaşıyoruz. Ülkenin büyük orta sınıfının düşleri, okuyabileceğiniz en iç karartıcı şeyler. Güzel bir kâbus bileyok aralarında” değil mi? Çünkü bu yüzyılda şairleri alkışla- mıyoruz, yakıyoruz onları değil mi?

Biliyorum, “Akıp giden bir bataklığın içindeyiz hepimiz; ama yıldızlara bakıyor bazılarımız.” Ve ne zaman biri yanı- mızda bir yıldızı işaret etse kaldırıyoruz başımızı göğe doğru, ilk anda tamam kabul, önce küçük bir korku, sonra büyük bir umuda dönüşüyor içimizdeki bu sessiz tortu. Çünkü ar- tık yutmuyoruz, çünkü seni uyutmayan sansarların kim ol- duğunu biliyoruz artık. Çünkü onlar hiç değişmiyor, sadece isimleri değişiyor değil mi? Doğarken aldıkları isimler. Söz- cüklerden, sözcükleri yan yana getirmekten korkmuyoruz artık. Başkaldırıyoruz. “Başkaldırı, tarih bilenlerin gözünde insanoğlunun doğuştan özgün erdemidir. İlerlemeler baş- kaldırıyla gerçekleştirilmiştir” çünkü. “Bir insanın ya da bir ulusun ilerlemesinde ilk adımdır hoşnutsuzluk.”

Hiç hoşnut değilim olanlardan, tanıklık ettiklerimden ve muhtemelen edeceklerimden… İnanmıyorum günahın sahne üstünde, bir sevgilinin ıslak öpücüğünde, bir heykelin gözünde, tenin üzerindeki tuzlu terde, bir kızla bir erkeğin birleşmiş ellerinde, bir bestede olduğuna inanmıyorum gü- nahın. Çünkü, “Yeryüzünün büyük günahlarının gerçekleştiği yer, beyindir” değil mi?

“Büyülü bir ozan ya da büyük bir bilimadamı ya da üniversiteli bir öğrenci ya da kırlarda koyunlara bakan biri ya da Shakespeare gibi tiyatro yaratıcısı ya da Spinoza gibi Tanrı üstüne bir düşünür ya da bahçede oynayan bir çocuk ya da denize ağ atan bir balıkçı… İçindeki ruhun kusursuzluğuna inandıktan sonra insanoğlunun kim olduğu hiç önemli de- ğildir. Ahlak ve yaşam üstüne her türlü öykünme yanlıştır.”

Öğretilmiş davranış şekilleri! Şikâyet kutuları!

İnsanı insana kırdırmak. Ötekileştirmek.

Yargısız infaz.

Ahlakçılık!

Ah bu ahlakçılar!

“Ahlakçılar, kendilerinin bıktıkları günahlara karşı insanları uyarmakla yaşamlarını tüketiyorlar.” İnan bana artık yutmuyoruz. Uyumuyoruz da.

Konuşuyoruz.

Yazıyoruz.

El ele tutuşuyoruz.

Sevdiklerimizle kucaklaşıyor, öpüşüyoruz.

Ve her geçen gün umutlanıyoruz.

Umudun barındırdığı muta güveniyoruz. Geçenlerdeyeni bir şey öğrendim, “mut” Mısır dilinde “anne” demek- miş. Böyle tesadüfleri seviyoruz.

Seni çok seviyorum Oscar Wilde. Hayallerimin prensi, zindanlarda çürütülemeyen aşkım benim.

Şatomuzdan ayrılışının yüz on üçüncü yılında sayıkladım sana doğru, çok karışık, hesapsız, geriye dönüp bakmaksızın sayıkladım ama biliyorum anladın sen. Önce biraz karardın ama sonra aydınlattığın gibi aydınlandın yeniden. Seninle bitecek satırlarım, seninle bitecek ki hep yeniden başlayabilsin diye. Seninle bitecek ki bu savaş sever dünya yeniden sanatsever bir dünyaya dönüşsün ve ben sana yeniden aşk mektupları yazabileyim diye. Senin o öpülesi dudaklarına…

“Sanat üstüne ne düşünüyorsunuz?” “Sanat, bir hastalık.”

“Aşk?”

“Bir yanılsama.”

“Din?”

“İnanç yerine geçen moda bir karşılık.” “Siz bir kuşkucusunuz.”

“Asla! Kuşkuculuk inancın başlangıcıdır.” “Nesiniz siz?”

“Tanımlamak, sınırlamaktır.”

İşte böyle Wilde’ım…

Not: Wilde alıntılarının tamamı Şakir Eczacıbaşı’nın hazırla- dığı olağanüstü Oscar Wilde / Tutkular, Acılar, Gülümseyen Deyişler kitabındandır.

safakpavey

“ALKIŞLAMAYI VE ZIPLAMAYI HÂLÂ ÇOK ÖZLÜYORUM” Şafak Pavey

 

Aydın, Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerine

Dünyanın seçkin doktorları karşısına eski ve kronik bir hasta olarak çıkmak oldukça cesaret gerektiriyor. Üstelik onların kimi zaman insana Tanrı’dan daha yakın olduğuna inanıyorsam işim daha da zordur.

Hayatım boyunca başkalarının hikâyesine dikkat çekmeye çalıştığım için, kendi hikâyemin merkez olmasına çok alışık değilim.

Ben şöhretli bir hastayım. Neden şöhretli olduğumu soran insanlara cevabım çok kısaydı. “Ben sadece kaza geçirdiği için ünlü biriyim.” Şu anda bile kulağınıza hayli anlamsız gelmiyor mu? Her hikâyenin birden çok gerçeği vardır. Ka- zazedenin arka gerçeğini kuşkusuz ancak doktorlar bilebilir.

1996 yılının mayıs ayında, on dokuz yaşındaydım. Sabahın erken saatinde kanser hastası arkadaşım Miralovskiy’i, Cenevre’ye kemoterapiye göndermek üzere Zürich merkez istasyonundaydım. Mira’yı bindirmeye çalışırken trenin kapıları açık hareket ettiğini fark ettim. Birimizin düşeceği kesindi. Onu içeri ittiğimi hatırlıyorum. Benimse düştüğümü.

Filmlerde de insan trenin altına düşer. Hiçbir şey olmamış gibi kalkıp hayatına devam eder. Benimki öyle olmadı. Hayatım tamamen değişti.

Üstümden büyük bir gürültü ve ana vagonlara bağlı sekiz posta katarı hızla geçti. Başımı kurtarmıştım. Sol kolum az ötemde, benden tamamen ayrılmış, sol bacağım ise parçalanmıştı.

Aslında sol yanımla çocukluğumdan bu yana bir çatışma- mız vardır. Saklamaya çalışsam bile fark etmiş olduğunuz sol kulağım isyankâr bir şekilde kepçedir. Annem bebekliğimde aylarca bant yapıştırmış, ancak kulaklarımı eşitleyememiş. Çocukluğum boyunca sol kulağıma takıldıklarını hatırlıyorum. Dolayısıyla kazanın sol yanımı tahrip etmesi pek sürpriz olmadı. Felaketler “kirli çıkıya” benzeyen bilinçaltımızı tam kapasite şeffaflaştırıyordu.

Kaza sırasında bilincim yerindeydi. Yerde yatarken, bana eğilmiş dünyanın en yakışıklı doktoruna kolumu kurtarıp kurtaramayacağını sormuştum. “Çok geç” demişti.

“O zaman lütfen kalanları kurtarın.”

Doktoruma, bu cümlenin hayata devam etme isteğimin ilk işareti olarak sihirli geldiğini daha sonra öğrenecektim. Başkaları için iç parçalayıcı bu özetin siz doktorlar için mesleki bir gerçeklik olduğunu bildiğim için oldukça özgür konuşuyorum.

Bilime yol gösterecek bir ayrıntı olarak içgüdülerin başımıza geleceklerle ilgili neler işaret edebileceğini sorgularım. Kazadan birkaç gün önce deprem sezen hayvanlar gibi huzursuzdum. Günlüğüme hayatımın sonsuza kadar deği- şeceğini hissettiğimi yazmıştım, “Bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” notunu. Hâlâ, ara sıra günlüğüme bakıp, o kelimelerin, son derece neşeli ve maceracı bir genç kızınkaleminden nasıl döküldüğünü düşünürüm. Atlar ve yunus- lar gibi felaketleri sezme yeteneğimiz oldukça güçlü ama biz kodları mı okuyamıyoruz?

Aynı şekilde kaza sırasında İstanbul’da olan annem saat tam 10’da (ki saat farkıyla Zürich’teki kaza 9’da olmuştu) burnunun keskin bir şekilde sızladığından söz etmişti daha sonra.

Felaketten sonra Tanrı’nın işaretlerini arayarak huzur bulmak isteyen ailem için, Mira adının kader anlamına gelmesi mistik bir sığınak olmuştu.

Sonrası tahmin edebileceğiniz üzere uzun bir hastane serüveniyle geçti. Sıra dışı bir hasta olarak ilgi çekmiştim. Sanırım bu ilgiye kazadan sonra ailemle ilk karşılaşmam yol açmıştı.

Annemle bedenlerimiz arasında hatırı sayılır bir fark olduğu için, şükür elbiselerimi giyemiyordu. Ama numara- larımız aynı olduğu için ayakkabılarımı ondan kurtarmak mümkün olmuyordu.

Kazadan yirmi dört saat sonra Zürich’e gelebilmiş, yoğun bakım odasına girmek için doktorlarıma ısrar etmişti. Has- tasını oldukça cesur bulan psikiyatrım, ailenin göstereceği duygusal bir zayıflığın hastasının direncini çökertmesinden korkuyordu. Kuşkusuz bizimkileri tanımıyordu.

Ancak sizin onlarla ilgili fikriniz olsun diye küçük bir anımı anlatarak başlayayım.

2007 yılında UNCHR’da çalışırken Bağdat görevleri dağıtılıyordu. Benim adım yoktu. Koşarak patronuma gittim. Irak görevine talip olduğumu söyledim. Bana “Zaten protezlerin yeterince ağırlık yapıyor. Bir de üstüne otuz kilo çelik yelek kask geçirip nasıl çalışacaksın?” dedi. “Ben hallederim” dedim. “Çünkü Bağdat’ta çalışmazsam annemzaten beni öldürecek.” Hayret ve merhametle bana baktı. “Dünyada çocuğunun savaş bölgesinde çalışmasını isteyen bir anneyle ilk kez karşılaşıyorum. Bence sen onları hemen terk et.”

İşte bu ailemle kazadan sonraki ilk karşılaşmamdan söz ediyorum.

Bulanık da olsa, dev mavi bandajların arasından dok- torlarımla birlikte içeri girdiklerini hatırlıyorum. Annemin ayağında en sevdiğim kırmızı ayakkabılarım vardı. Hiç sormadım ama bugün bile onu son derece dikkatle seçtiğini düşünüyorum.

İlk cümlesi beni değil ama tercümeyi dinleyen doktorları hayretlere düşürmüştü:

“Bu kadar operasyon geçirdin, kulağını da ücretsiz estetik yaptırsaydın arada.”

Ona gülümsediğimi hatırlıyorum. Sekiz yaşındaki kardeşim “İyi ki kaza geçirdin” demişti. “ Öğretmen artık bana çok iyi davranıyor.”

Sanırım beyaz yalandan daha müthiş bir ağrı kesici keşfedilmedi yeryüzünde. Dibe vurmak ile su yüzüne çıkmak arasında bir yerdeydim. Onların kazadan fayda sağlayan fırsatçılıkları, olası bir çaresizlik duygumu silip süpürdü.

Hastane günlerim ardı kesilmeyen operasyonlar ve komik anılarla doluydu. Sanırım benim taburcu olmama en çok Doktor Kayser sevinmiştir. Sabırla çok uzun bir dönem ilgilendi. Bir keresinde bacağıma koymak üzere başımdan doku alması gerekiyordu. Ve bunun için saçlarımı kazıtma- lıydım. Önce o kendi saçlarını kazıtmadan bunu yapmadım. Hiç tereddüt etmeden saçlarını kazıttı. Onu sonsuz bir minnettarlıkla anarken, karşısına bir daha benim gibi kötü bir hasta çıkmamış olmasını umuyorum.

Felaketin tozu dumanı geçtiğinde insanın kendisini yan- lış bir yerde bulması çok mümkün. O yanlış yere düşmekten nasıl korunacağımı doktorlarımdan öğrendim. Beni kimi hastalara model olarak götürerek özgüvenimi ödüllendirdiler. Hayatı yeniden tanımlamak, başardığım bir şeyin bir başkasını etkilemesi fikri çok değerliydi.

Çok işim vardı. Baştan başlayacak ve akranlarıma yetişecektim. Kısa süreli ve ani patlamalar değil, sabır ve metanet gerektiren uzun bir yola koyulmak zorundaydım.

Başlangıç yapamayacaklarımı tespit etmekle geçti. Mesela bir daha asla zıplayamayacaktım. Bir aile geleneği olarak iki elim olmadan konuşmak çok güçtü. Heyecanlı Akdenizliler gibi, sözlerimi ellerimle yaptığım güçlü hareketlerle desteklemek artık imkânsızdı.

safakpavey2

Ama hâlâ kendimle dalga geçebilecek kadar cesaretim vardı. Mizah aklınızdan başka bir sermaye gerektirmeden tedavi edebiliyor. Bu nedenle bendeki yeri çok değerlidir. İsviçre hastanesinde hediye gelmiş bir oyuncak ineğin bizi günlerce eğlendirdiğini hatırlıyorum mesela. Karnından bastırınca ses çıkaran bir inek, iğne vurmaya gelen hemşire- lere karşı günlerce alarm vazifesi görmüştü.

Aylar sonra Münster’de protez merkezindeydim. O günlerde anneme New York’ta cesaret ödülü veriliyordu. Reha- bilitasyon bölümünde bacağımın iskeleti yeni kurulmuştu, hastaneden çıkmama izin yoktu. Bir gece hastaneden ka- çıp uçağa atladım. Alman doktorlar beni ararken, ben New York’a uçtum. Gecede Christiane Amanpour, Peter Arnett, Peter Jenings ve Clinton Ailesi gibi önemli konuklar vardı… Kolum daha yapılmamış sargılı, bacağım iskelet halin- de beni gördüklerinde çok şaşırdılar. Annem, mafya-devlet ilişkisi gibi konularla ilgilendiği ve ölüm tehdidi aldığı içinbenim bombalı saldırıya uğradığımı sandılar. Mahcup bir edayla basit bir tren kazası geçirdiğimi söylemek ikna edici olmadı. Çünkü hasarlı bir şekilde karşılarında duruyordum.

On beş yıl sonra yolu daha yarılamadığımı da itiraf et- meliyim. Bugünlerde bir Rus terapisyenle kaza sırasında yumruk biçiminde göğsümde kilitlenen sol kolumu açma ve özgürleştirme çalışması yapıyorum. Çok yol almamış olsak da, en azından kazadan bu yana kilitli sol yumruğumu aça- bildik. Fantom sendromuyla savaşın kendi keşfettiğimiz bir yolu bu.

Tek mücadeleniz sadece bedensel enkazı toparlamak olmuyor kuşkusuz. Kazalar ya da felaketler bir yandan insanlar arasındaki engelleri kaldırıyor ama öbür yandan yenilerini koyuyor. Engellilere karşı konuşmadığımız, konuşsak bile daha çok uzun yüzyıllar kolay değişmeyecek önyargılar, her zaman en zorlayıcı sahaydı…

Çünkü diğer bütün engellilerin başına geldiği gibi, toplumun beni uygun bulduğu yer ile benim kendime uygun bulduğum yer sürekli çatışıyordu. Artık düşmanım beni arasına almak istemeyecek olan toplumdu. Tanımadığım bir insan kitlesinden merhamet adı altında güçsüzleştiren bir el uzanıyordu. Kesinlikle reddettim. Çünkü merhamet arka yüzünde daima tehdit gizler.

Öncesine benzemeyen bu yola çıkarken değiştiremeyeceğim şeyler için sükûnet, değiştirebileceğim şeyler için cesaret diledim. Kendi karmaşamla birlikte dünyanın karmaşa- sını da anlama arzusu içindeydim.

Majority, kendi huzuru için beni göz önünden uzaklaştırmak istiyordu. Onları tanımıyordum ama kendimi tanıyor- dum. Bu savaşı onları hiç tanımadan kazanmak zorunday- dım. Ayrıca, beni görünmez olmaya sürükleyen küstah cesaretlerine meydan okuyarak daha da görünür oldum. Tuhaf şöhretim buradan gelmişti.

Kaza değerlerimi değiştirmemiş, sadece hayallerimi revize etmişti. Yine de itiraf etmeliyim ki, hayatımda önemli olan ile önemsiz olanları ayırt etmeyi bu çatışmayla öğrendim.

Kimileri başlarına geleni hayatlarına devam etmeme kararı olarak bahane kullanırlar. Bana en yakın duran, evden hiç çıkmamaktı ama çıktım. Mağarada gizlenmemeye kararlıydım.         Işığa çıkıp umudun izini takip etmeliydim.

Fakat hastaneden sonraki ilk an kuşkusuz, anlatıldığı kadar kolay değildi. Adeta uzun süren bir mahpusluktan sonra hiç tanımadığım bir sokağa bırakılmışım gibi.

Her zaman böyledir. Kolay anlatılır, kolay yazılır, ama kolay yaşanmaz. Hastanede elim ilk kalem tuttuğu andan itibaren olan biten her şeyi yazmaya başlamıştım. O sırada yazdıklarımın daha sonra engelli insanlar için bir başlangıç olacağını hiç düşünmemiştim. Fakat daha sonra büyük bir memnuniyetle izledim ki, şeffaflığım ve görünürlüğüm, arka odalarda saklananlar kadar, onları saklayan aileler için de bir cesaret olmuştu. Toplumun hiç söz edilmeyen sessiz ço- ğunluğu çekingen adımlarla gün ışığına çıkıyorlardı. Geriye dönüp baktığımda hâlâ gurur duyduğum en değerli mücadelem olduğuna inanıyorum.

İnsanların büyük çoğunluğunun hayatın türlü zorluklarıyla yüzleştiğinde nasıl direnebildikleri hakkında çok dü- şünmüş bir aileden geliyordum. Bu beni kendi zorluklarıyla baş etmeye çalışırken başka insanların zorluklarına da ilgi duymaya sürükledi.

En zor ama en değerli anılarımdan birini Afgan mülteci çocuklarla yaşadım. Elektriği olmayan bir yerleşim birimin- deyiz. Bacağım elektrikle şarj oluyor, birden kasılıp kaldı.

Çocuklar eski radyolardan parçalar bulup, rüzgârgülü yaptılar. Zihni sinir aletiyle güle oynaya bacağımı şarj ettik. Serüvenimi fazla süslemeye, azami seviyede Pollyannacılık yapmaya gerek yok. Elbette hiç kaza geçirmemiş olmayı di- lerdim. Ama geriye dönüş mümkün değilse ileriye yol alma- yı başarmak zorundayız.

Neler yaptığımı hatırlamak için geriye dönüp baktığımda hayli hırpalansam da beni gülümseten pencereleri birer birer açtığımı görüyor ve huzur buluyorum.

Engelli birine sahip aileler için kurulmuş katı kast sistemi gün ışığına çıktı. 1996 yılında toplumun ileri gelenlerinin bedenleri kusursuz olmak zorundaydı. Benim direnişimle öğrendiler ki beden ya da zihin kusuru izolasyonla cezalan- dırılamaz. Ortalıkta olmama engel olmak üzere, yüksek seviyede kamu saldırısına uğradım. İleri gelen kalemler, “Oyun oynuyor, pozitifliği tamamen yalan” şeklinde makaleler yayınladılar. “İyimserlik oyun bile olsa sizce bunun ne sakın- cası var?” sorusuna cevap alamadım. Ama ortalarda olmaya devam ettim.

1996 yılının kasım ayında şehrin tarihine, restoranda yemek yeme cesareti bulan ilk engelli olarak yazıldım. Erişilebilirlik hakkında bir fikrim yoktu. Ama içgüdülerim restoranda yemek yemeye herkes kadar hakkım olduğunu söylüyordu.

Kaşıbeyaz Restoranı’ndaki ilk rampa, Bilgi Üniversitesi’ndeki ilk asansör tıpkı daha sonra çalışacağım Cenevre’deki Birleşmiş Milletler İnsan Hakları binasındaki rampalar ve asansörler gibi benden kalmadır. Mimar olmadan şehrin her köşesinde mimari izler bırakmak sanırım bana özgü oldu.

Ancak önümdeki tek engel kuşkusuz betona boğulmuşengebeli mimari değildi. Sadece dilenci kadınların sakatlığını meşru sayan sokaktaki insanlar için de, kamuda çalışanlar için de. Dilenmeyen biri olarak sakatlığıma bakmadan dışarı çıkmam çizgiyi aşmak anlamına geliyordu. Yıllar sonra, aynı insanlar bu kez çok sokağa çıkmış olduğum için bana oy vererek Meclis’e gönderdiler. Erişilebilirlik hakkını hâlâ kazanamamış olsak da görünürlük hakkını kazanmıştık. Bir Ortadoğu toplumu için yüzlerce yıllık önyargıları kısmen de olsa yenmiş olmak mutlu bir başlangıçtı.

Gerçi arada hâlâ bağnazların saldırısına uğruyorum ama onları yenmeyi öğrendim. Bana “Allah bir bacağını almış. Hâlâ küfürden uyanmazsın” diye tweet atan AKP Malatya Gençlik Kolları yöneticisini bütün topluma teşhir ettim. Görevden almak zorunda kaldılar.

Yine de toplumun arka yüzünü göstermesi açısından, dürüst bir hoyratlığı sahte bir şefkate tercih ederim.

Engellilik oranları resmi raporla düşürülmüş engellilere tekerlekli sandalye vermeyen THY’ye savaş açtım. Bana canlı yayında “Sizi çok seviyoruz” diyen genel müdüre, “Beni sevmeyin, haklarımızı verin” demiş olmam mücadele sloganına dönüştü. Beş yıllık bir mücadele sonunda artık THY tekerlekli sandalye hizmeti için doktor raporu istemiyor.

AB uyum sürecine katılmış gibi yaparak, engelli hakları üstüne kanun çıkarmak ve sonra yönetmeliklerle kurnazca hakları geri almaya savaş açtım. Devasa hile paketiyle baş edememiş olsam da, azımsanmayacak kadarını deşifre ettim ve geri aldırdım.

Sağ bacağını kaybetmişlere vergisiz araç edinme hakkı veren yönetmelik benim gibi sol bacağını kaybetmiş olan- ları bu haktan mahrum ediyordu. Mizahi çağrılarla savaş açtım. Beş yıl sürdü. Sonunda ben, kazandığım hakkı hâlâkullanamadım ama sol bacağını kaybetmiş olanlar vergisiz araç alma hakkı kazandılar. Şimdilerde aynı mücadeleyi sol kolunu kaybetmiş olanlar için sürdürüyorum. Sonucu size mutlaka ileteceğim.

Bugünlerde engelli tanımı üstüne uygulanan korkunç bir yönetmelikle savaşıyorum. Kaşıkla verilen engelli haklarını kepçeyle geri almak için kullanılan doktor raporu hilesiyle… Engelli oranlarını en düşük düzeye indirerek onları engelsizlerin vahşi rekabeti karşısında savunmasız bırakmalarıyla. Bu raporların yazılması için doktorları büyük baskı altında tutan hükümete, bıkmadan, usanmadan hatırlatıyorum.

Bizler kopan kuyruğu yerine gelen kertenkeleler değiliz. Olmak isterdik, ama değiliz.

Öte yandan hepiniz izlediniz diye düşünüyorum. Vekil olarak bana pantolon giydirme kampanyasında hiç izin alınmadan bedenim binlerce kez konuşuldu. “Hepimiz nasıl giyiniyorsak, Şafak da öyle giyinecek, ne diye bu konuya takıldınız?” diye soran Sayın Milletvekili Ruhsar Demirel’e kimse cevap vermedi. Tartışmaya devam ettiler.

Yaşam zaten çok zor ama içe kapanarak sorunları büyütmek çıkmaz sokak. Başkalarının sorunlarına kapımızı kapattığımızda, kendi çözümlerimizi de bulamayacağımıza inanı- yorum.

Eğer çaresizliği, engelleri, katı bir geleneği, herhangi bir şeyi aşmaktan bahsediyorsak… Başka birinin acısını ya da yarasını sararken, kendiniz için mutlaka bir şey buluyorsunuz. İnsanların mücadelesinin içinde var olduğunuzda, bir başkasının derdine deva olmayı seçtiğinizde kişisel sorunlar önemsizleşiyor.

Sanırım yeryüzünde bunu en iyi bilenler kuşkusuz doktorlardır.

Tolstoy bütün mutlu ailelerin aynı ama bütün mutsuz ailelerin farklı olduğunu söyler. Kuşkusuz haklı. Mücadeleyi kazanmada, mutlular değil mutsuzlar arasındaki fark belirleyici oluyor.

Acı ilkinde öldürmezse daha da güçlü kılar demiş Nietzsche. Benimki de böyle bir serüven oldu.

Eğer bana eski hayatımdan özlediğim bir anı kalıp kalmadığını soracak olursanız, var diyeceğim. Ne kadar çok heyecanlanırsam heyecanlanayım kimseyi alkışlayamam. Zıplamayı ve alkışlamayı hâlâ çok özlüyorum.

Beni dinlediğiniz ve sabrınız için sizlere çok teşekkür ediyorum.

Saygılarımla.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.