İnanç Uykusu – Eyüp Erdoğan

 

Mersin Üniversitesi Felsefe Bölümü öğretim üyesi Eyüp Erdoğan’dan, inancın doğasına, niçin inandığımıza, inanç ve özgürlük ilişkisine dair ufuk açıcı, zevkle okunan bir çalışma: İnanç Uykusu… İnsan inanmakta özerk ise özgürdür. İnanmanın kendisi engellenmiş ya da insan bir başkasınca, bilerek ya da bilmeyerek, herhangi bir inanmaya zorlanmışsa, insanda inanç özgürlüğü eksik demektir. (Örneğin, uyutum yoluyla uyuşturulmuş insanda, inanmanın kendisi engellenmiş ya da kötürümleştirilmiştir.) Uyutum yoluyla uyuşturulmuşsanız, akvaryum içindeki balık gibisiniz! Balık akvaryum içinde olmayı ne kadar özgür iradesiyle seçtiyse, siz de uyumayı o kadar özgür iradenizle seçtiniz. Balık akvaryum içinde olduğunun ne kadar farkındaysa, siz de uyuduğunuzun o kadar farkındasınız… İnanç Uykusu’nun giriş bölümünü yayınlıyoruz…

Doğal değilseniz, yapaysınız!

 

– I –

Sizi siz yapan, özünüzü oluşturan kişiliğiniz, başkalarından ayıran üstün ana özelliğiniz olan karakteriniz, düşüncelerinize, kararlarınıza, davranışlarınıza yön veren şahsiyetiniz, ne olduğunuz, ne olmak istediğiniz, çevrenizde nasıl tanındığınız konusundaki kendinize ilişkin bilinçli algılarınız olan benliğiniz, kendinizle ilgili bilinciniz, kendi kendinizin bilinci olan özbilinciniz, bir tür ikinci doğanız olan alışkanlıklarınız, sevmeye, istemeye veya yapmaya içten yönelten eğilimleriniz, çevrenize karşı göstermiş olduğunuz davranışlarınıztepkileriniz, duygu durumlarındaki değişimleriniz… nasıl oluştu?
Dış etkilerin zorlaması olmadan, içten gelen etkiyle kendiliğinden gelişti, değişti, oluştuysa doğalsınız!
Dış etkilerin zorlamasıyla, içten gelenin hiçbir etkisi olmadan gelişti, değişti, oluştuysa yapaysınız!
“Bu kadar acımasız olma!”
“Bir ihtimal daha olmalı!”
“Üçüncü halin olanaksızlığı ilkesine katılmıyorum!” diyebilirsiniz.
O halde şöyle söyleyeyim:
Kişiliğinizin, karakterinizin, şahsiyetinizin gelişiminde, değişiminde, oluşumunda başkalarının etkisi olmadığı oranda doğalsınız veya başkalarının etkisi olduğu oranda yapaysınız.
Kısacası, doğal olmadığınız oranda yapay, yapay olmadığınız oranda doğalsınız.
Beyaz ile siyah arasında sayılamayacak kadar renk olduğunu ben de biliyorum. Fakat unutmayınız ki bu ara renkler ana renklerden elde edilirler, ana renkler sayesinde var olurlar, ana renklere yaklaşıp uzaklaşmalarıyla belirirler.
Beyazdan uzaklaştıkları oranda siyaha, siyahtan uzaklaştıkları oranda beyaza yaklaşırlar.
Beyaza yaklaştıkları oranda siyahtan, siyaha yaklaştıkları oranda beyazdan uzaklaşırlar.
Aklınıza, “Üçüncü, dördüncü ve belki daha fazla renkler de karışıma dahil olmuşsa ne olacak?” gibi bir soru gelebilir. Bu soru ilk bakışta işin karmaşıklaştığı izlenimini doğursa da, özünde aynı hesap yine geçerli.
Üstelik doğal ya da yapay olmak söz konusu olunca üçüncü bir hal yok!
Sadece doğal veya yapay olmak var.
Bu yüzden doğallıktan uzaklaştığınız kadar yapay, yapaylıktan uzaklaştığınız kadar doğalsınız.
İşte bu yüzdendir ki doğal değilseniz yapaysınız!
Yapaysınız! Çünkü kendi istediğiniz gibi yaşamıyor, gönlünüzde yatan, içinizden gelen bir yaşam yerine, size dayatılmış olan, sizin tercihiniz olmayan, size ait olmayan yabancı bir yaşam sürüyorsunuz. Başkaları tarafından yazılmış, başkaları tarafından yönetilen bir hayat hikâyesinin figüran oyuncususunuz.
Doğuşunuzda var olan özünüzü, kendinize has otantik yapınızı koruyamamışsınız, yapmacıksınız.
Size ait olmayan, yabancısı olduğunuz şeyleri sevmeye, istemeye, yapmaya zorlanmışsınız. Belki de size ait olan, tanıdık olan şeyleri sevmemeye, yapmamaya, istememeye zorlanmışsınız, yapay eğilimlere sahipsiniz, sunisiniz.
Yaptıklarınız ile içinizden geçenler kesinlikle aynı değil.
Kendi kendinizi inşa edememiş, başkaları tarafından şekillendirilmiş, biçimlendirilmiş, belirlenmişsiniz, özgün değilsiniz.
Kendi kurallarınız çerçevesinde gelişmemiş, başkalarının eliyle büyük değişikliğe uğramışsınız; kendinize has nitelikleri kaybetmişsiniz.
Doğal değilseniz, yapaysınız!
Çünkü diğer örneklere benzetilerek, başka insanların eliyle yapılmış, üretilmişsiniz. Başka birine benzemeye, başka birisiymiş gibi davranmaya çalışmanın yorgunluğu içindesiniz. Tavrınız, davranışlarınız, duygularınız, mimikleriniz içten değil, yapmacık. Yaşam oyunundaki rolünüzü doğal ve inandırıcı bir rahatlıkla oynayamıyor, gereksiz ve aşırı jestler katıyorsunuz; saf değilsiniz.
Doğal değilseniz, yapaysınız!
Yaratıcılığınız bastırılmış. İçinizden gelen engellenmiş. Uygun görülmeyen istekleriniz bilinçaltınıza itilmiş ve bunların bilince çıkması engellenmiş.
Yaratıcılığınız çarpıtılmış. İstemelerinizde özerk değilsiniz. İsteme, düşünme ve eylemleriniz engellenmiş ya da bir şeye zorlanmış. Konuşmanız değil, dinlemeniz istenmiş. Aktif değil pasif olmanız öğretilmiş.
Yaratıcılığınız işlevsiz hale getirilmiş; otantik benliğinizin gerçekleştirebileceği, sizi başkalarından ayırt etme imkânı verecek olan eylemleriniz engellenmiş. Kendi istenciniz doğrultusunda hareket etmiyorsunuz, hak ve özgürlükleriniz kısıtlanmış. Zor altında bulundurulmuşsunuz. Tahakküm altına alınmışsınız. Kişiliğiniz serbestçe gelişmemiş.
Özgür değilsiniz.
Çünkü özgürlük, insanın kendisine bir doğa kazandırmasıdır ya da sonsuz doğa olanaklarından birini seçmesidir.
Doğal değilseniz, yapaysınız!
Çünkü sevecen, içten, samimi değilsiniz. Cana yakın, sıcakkanlı, sempatik değilsiniz. Soğuksunuz. Rahatsız edicisiniz. Zaman zaman kendinizi olduğundan farklı göstermekle, farklı bir konuma sokmaya çalışmakla suçlanmışsınız. Çünkü kendinizin ne olduğunu bilmiyorsunuz. Çünkü görünenin ardında “ben” diyebileceğiniz bir öz yok, zahirîsiniz.
Doğal değilseniz, yapaysınız!
Kaçınılmaz bir şekilde yalnızsınız, yalnızlaşmışsınız. Ne gerçek dostunuz kalmış acıyı ya da sevinci paylaşacak ne ortak acı ya da sevinç. Unutmuşsunuz nicedir paylaşmanın mutluluğunu. Başkalarından uzaklaştıkça, kendi içinize döndükçe yalnızlaşmış, yalnızlaştıkça kendi içinize dönmüş, başkalarından uzaklaşmışsınız. Gün geçtikçe içinizde derin uçurumlar yaratarak büyüyen bir duygu olmuş yalnızlık.
Doğal değilseniz, yapaysınız!
Çünkü yapay bir çevrede yaşıyorsunuz. Yapay olduğu için belirlenimci (determinist) olan, belirlenmiş olduğu için belirlenmemiş olanı, farklı olanı dışlayan bir çevrede yaşıyorsunuz. Kendisi gibi olmayandan hoşlanmayan, rahatsız olan, fırsatını bulunca onu yok etmeye çalışan bir çevrede yaşıyorsunuz.
Sizi kendisine benzetmek isteyen, kendisi gibi olmaya yönelten, zorlayan, doğal olmanızdan korkan yapay insanların içinde yaşıyorsunuz.
Teslimiyet, itaat ve korku üzerine kurulmuş, emretme,yaptırma gücüne sahip, yasaklama, itaat ettirme hakkı veya gücü olan otoriter bir çevrede yaşıyorsunuz.
Doğal değilseniz, yapaysınız!
Çünkü doğal bir çevrede yaşamıyorsunuz. Doğallığın değerini bilecek, sizin de doğal olmanızı isteyecek, sizi doğal olmaya yöneltecek, doğal olmaklığa özendirecek doğal insanlardan mahrumsunuz.
İnsanı asıl değer kabul eden, özgürlük, kendini gerçekleştirme ve sevgi üzerine kurulmuş hümaniter bir çevrede yaşamıyorsunuz. Doğal değilseniz, yapaysınız!
Hümaniter olmayan bir çevrede yaşadığınız için yabancılaşmışsınız.
Otoriter bir çevrede yaşadığınız için kendinizi gerçekleştirememişsiniz.
Kendinizi gerçekleştiremediğiniz, kendinize ait olmayan yabancı bir yaşam sürmektesiniz.
Kendiniz olamadığınız için, öncelikle kendinize yabancısınız.
Sadece kendinize değil, yakın çevrenize, topluma, vatandaşı olduğunuz ülkeye yabancısınız.
Bir parçası olduğunuz doğaya, üzerinde yaşadığınız dünyaya yabancısınız.
Bu yüzden hayata ilgisiz, lakayıtsınız.
Bu yüzden varoluşunuza kayıtsız, bigânesiniz.
Doğal değilseniz, yapaysınız!
Anlaşılamayan, karşısında güçsüz kalınan doğa ve toplum olaylarının doğaüstü, gizemli güçlere dayanılarak yapılan açıklamalarına inanıyorsunuz. Doğal olmayan, yabancılaşmış doğaüstü güçlere, kutsal varlıklara bağlanmışsınız. Olağanüstü niteliklere, güçlere sahip bu kutsal varlıklara şirin görünmek için icat edilmiş olan yabancılaşmış kurallara, kurumlara, törenlere, simgelere teslim olmuşsunuz. Gerek kendinizle, gerek çevrenizle ilişkilerinizi bu yabancılaşmış kutsal uygulama ve davranışlarla düzenliyorsunuz. Din inancı güçlü, din kurallarına bağlısınız.
Dindarsınız!
Evreni yaratan ve yöneten, vahiy yoluyla insanlara buyruklar veren bir tanrının varlığına inanıyorsunuz. Teistsiniz!
Ya da,
Tanrı’nın varlığına inanıyor, evreni onun yarattığını kabul ediyor fakat yaratıcının evrene hiçbir müdahalesi olmadığını ve olmayacağını savunuyorsunuz. Tanrı’yı yalnızca ilk neden olarak kabul ediyor, vahyi reddediyorsunuz. Deistsiniz!
Ya da,
Tanrı ile evreni bir kılıyor, her şeyi Tanrı olarak görüyorsunuz. Evren bütününün tanrılık olduğunu, evrenin tanrılığın bir görünüşü ve gelişmesi olduğunu kabul ediyorsunuz. Tek gerçeğin evren olduğunu, Tanrı’nın var olan her şeyin toplamı olduğunu öne sürüyorsunuz. Panteistsiniz!
Ya da,
Tanrı’nın varlığının ya da yokluğunun ve evrenin nereden türediğinin bilinmediğini ve bilinemeyeceğini ileri süren öğretiyi benimsemişsiniz. Agnostiksiniz!
Ya da,
Tanrıları veya tanrıların varlığını hayal ürünü olarak kabul ediyor, tanrılara, ruhsal varlıklara inanmayı reddediyorsunuz. Var olan gerçekliği inanç yoluyla açıklamayı, inanç koşullanmalarını, metafizik inançları, hayali, ruhani varlıkları ve olayları kabul etmiyorsunuz. Ateistsiniz!
Her ne şekilde olursa olsun, inanıyor veya inanmıyor olmanızın kendi tercihiniz olduğunu sanıyor, otoriter bir çevrenin yapay öğretilerine inandırılmış olduğunuzu fark edemiyorsunuz. Sentetiksiniz.

– II –

Doğal değilseniz, yapaysınız!
Çünkü doğal olan, doğaya uygun olandır. Doğada olan, doğada bulunandır. Doğa güçlerine, kurallarına uyandır.
Doğal olan, kendiliğinden olandır. Doğanın kendi düzeni içinde spontane oluşandır. Kendi doğal alanında bulunandır; kırlarda, bayırlarda kendiliğinden yetişmiş olan hudayinabit çiçekler, ağaçlar, böcekler, kuşlar gibi.
Kuşlar doğalsa, kuşların yaptığı yuvalar da doğaldır.
Yuvanın biçimi, materyali ve yer çeşitliliği düşünüldüğünde hiçbir canlı grubu, yuva ustası kuşlarla karşılaştırılamaz. Hatta kuşlar tarafından yapılmasına rağmen yuva işlevlerinin hiçbirini karşılamayan yapılar da var. Zaten bunlar yuva değil. Bunlara çardak kuşlarının çardakları deniyor.
“Aşk çardakları” denilen bu yapılar, erkeklerin hünerlerini sergileyip dişilerin dikkatini çekmek için yaptıkları, dişi kuşların da çardağın şekline ve içerdiği süslü objelere bakarak erkekleri değerlendirdiği aşk yuvalarıdır. En karmaşık çardaklar, ince dallardan yapılmış iki kulesi olan ve kulelerin arasında erkeğin topladığı parlak, çekici nesneleri sergileyebileceği ve kur gösterisi yapabileceği bir boşluk bulunan yapılardır. En etkileyici çardaklar ise Yeni Gine’nin bazı bölgelerinde yaşayan bahçıvan çardak kuşları tarafından yapılan, erkeklerin dişilerin ilgisini çekebilmek için içerisine çeşitli renklerde çiçekler ve meyveler koydukları, 2,2 metre yüksekliğe ve 2 metre genişliğe sahip, önü açık ve bir çatısı olan kulübe şeklindeki çardaklardır.(1)
Çardak kuşlarının bir mimar gibi tasarladıkları, gagalarını kullanarak nakış gibi ördükleri, büyük emek ve hüner isteyen bu yapıların her biri doğal tasarım harikalarıdır.
Kunduzların kendilerine yeni yuva yapmak için ellerini, dişlerini kullanarak ağaçları kesmeleri, kestikleri ağaçları akarsu üzerinde biriktirerek kurdukları barajlar ve barajların oluşturduğu göller de doğaldır.
Baraj için ilk iş olarak kalın dalları dere yatağının içine doğru itmeleri, üstüne daha ince dalları yığmaları, suyun dalları götürmemesi için büyük dalları taşlarla ağırlaştırmaları, hatta yığdıkları dalları, kil ve yapraklardan yaptıkları özel bir harçla birbirlerine yapıştırmaları da doğaldır.
Göleti hazırlarken bir taraftan kıyıda evlerini kurmaları, bu odun yığınının altından bir tünelle kıyıda yaptıkları evlerine geçmeleri, yuvalarına hem sudan hem de üstündeki havalandırma kanalından girmeleri de doğaldır. Karınca kadar küçük canlılar olan termitlerin, içinde yaşamak için yüksekliği yedi metreye varan gökdelenlere benzer planlı kuleler inşa etmeleri; bu yapılar içindeki hava sıcaklığını ve nem oranını sabit tutabilmek için havalandırma sistemleri kurmaları; özel çocuk odaları, mantar üretme bölümleri, kraliçe odası gibi özel bölümler oluşturmaları da doğaldır.
Hatta aralarında işbölümü yapmaları, askerler, işçiler, kraliçe gibi sınıflar oluşturmaları ve bu yapıları çok planlı bir şekilde korumaları da doğaldır.
Kuşların yaptıkları yuvalar, çardaklar; kunduzların yaptıkları barajlar, göller; termitlerin yaptıkları kuleler, havalandırma sistemleri doğaldır. Çünkü kuşlar, kunduzlar, termitler doğaldır, doğanın bir parçasıdır.
Peki, insan eliyle yapılmış evler, barajlar, kuleler neden doğal olmasın?
İnsan da doğanın bir parçası değil mi?
Doğaya tabi değil mi?
Doğa onunda evi değil mi?
Doğa onun da anası değil mi?
O da doğanın çocuğu değil mi?
Yaşamak, varlığını, neslini sürdürmek için kuşların yaptığı tasarım harikası yuvalar, kunduzların yaptığı mühendislik harikası barajlar, termitlerin yaptığı sistem harikası gökdelenlere benzer kuleler ne kadar doğalsa insanın aynı gerekçelerle yaptığı yuvalar, barajlar, gökdelenler de o kadar doğaldır. Doğada olan her şey doğanın eseridir. Çiçek, böcek, ağaç, kuş, kunduz, termit gibi insan da doğanın eseridir ve yaptığı ettiği her şey doğaldır.
Karl Marx şöyle söyler: “Kabul edildiği üzere hayvanlar da üretirler. Arılar, kunduzlar, karıncalar vb. kendilerine yuvalar, korunaklar inşa ederler. Fakat bir hayvan, sadece kendisi ve yavrusu için doğrudan gereklilikleri üretir. İnsan evrensel ürettiği halde, hayvan tek taraflı üretir. İnsan, fiziksel gereksinme içinde değilken bile ürettiği ve sadece bu durumda gerçekten özgürce ürettiği halde, hayvan dolaysız fiziksel gereksiniminin hâkimiyeti altında üretir. İnsan bütün doğayı ürettiği halde, hayvan sadece kendini üretir. İnsan özgürce kendi ürünüyle karşı karşıya geldiği halde, hayvanın ürünü doğrudan doğruya kendi fiziksel bedenine aittir. Hayvan, türsel aidiyetinin gereksinmesine ve standardına uygun şeyleri biçimlendirdiği halde, insan her türün standardına uygun üretmeyi bilir, asli standardı her yerde nesneye uygulamayı bilir. Bu nedenle insan, güzellik yasalarına uygun şeyleri de biçimlendirir.”(2)
Marx haklı, insan başka türlü üretir. Fakat bir canlı türü olan insanın, evrim sürecinde, nesilden nesile kalıtsal değişime uğrayarak ilk halinden farklı özellikler kazandığı için hayvandan başka türlü üretiyor olması da doğaldır, doğanın isteğidir, doğanın eseridir.
Eric Fromm’a göre, “İnsan varlığının temelinde yatan gerçek, onun hayvanlar evreninden, içgüdüsel uyumlardan kurtulması, –kopmasa da– doğayı aşmasıdır; doğanın bir parçasıdır insan, ama kopmuştur, dönemez artık ona: Cennetten kovulmuştur bir kez, doğayla insanın bir olduğu ilk durumdan çıkmıştır. İnsanoğlu geri dönmeye çalışırsa alev saçan kılıçlarıyla melekler keser yolunu. İnsan ancak aklını geliştirerek, bir daha ele geçirilemeyecek o yitik, insanlık öncesi uyumun yerine, insanca bir uyum yaratarak ilerleyebilir.”(3)
Fromm’un söylediği gibi, insan doğayı aşmış, bir daha dönemeyecek şekilde doğadan kopmuş bile olsa –ki bu tartışılır– bu da doğaldır.
Doğada olan, fakat doğal olmayan şey, ancak doğa dışından gelmiş olan şeydir.
Doğa dünya ise, doğal olmayan dünya dışından gelmiş olandır.
Dünya dışından gelen ne var ki?
Bilinen sadece uzaydan dünya yüzeyine düşen göktaşları. Fakat göktaşlarının yapısına bakıldığında dünyada olmayan bir maddeye rastlanmıyor. Kabaca söylemek gerekirse, göktaşları da taştan topraktan oluşmakta. Artık biliyoruz ki, gökyüzünde ne varsa dünya ile aynı yapıda. Farklı bir ifadeyle tüm evren özde aynı.
Çiçekler, böcekler, ağaçlar, kuşlar, kunduzlar, termitler, insanlar, dağlar, denizler, gezegenler, yıldızlar, galaksiler, kısacası evrende bulunan her şey atomlardan ve onların bileşimlerinden oluşmakta.
O halde dünya dışından gelen şeyler de gelmeyen şeyler de doğaldır.
Tüm evren doğaldır veya doğa tüm evrendir.
Doğa evren ise evren dışından gelmiş olanlar doğal olmayanlar olmalı.
Büyük Patlama’nın (Big Bang) nasıl oluştuğu, evren meydana gelmeden önce evrenin yerinde ne olduğu ya da evrenin neyin içinde genişlediği sorularının yanıtını tam olarak bilmiyoruz. Elimizde evren öncesi durum, evren dışı varoluş hakkında sadece hipotezler var. Yani evrenin bir dışı var mı bilmiyoruz. Modern fizik açısından evren, sonsuz boşluk ve bu boşlukta yer alıp da var olduğunu bildiğimiz bütün atomik yapılardır.

– III –

Sonuç olarak vardığım nokta şu:
Her şeyin doğal olduğu, doğanın bir parçası olduğu bir yerde yabancı olan hiçbir şey yoktur.
Yabancı olan hiçbir şeyin olmadığı bir yerde yabancılaşma diye bir şey olamaz.
Bu durumda “yabancı” anlamsız bir sıfat mıdır?
“Yabancılaşma” anlamsız bir olgu mudur?
Elbette hayır!
Yabancı; farklı olan, benzer olmayan, aynı türden, aynı çeşitten olmayan, farklı bir çevreden olan, tanınmayan, bilinmeyen için kullanılan bir sıfattır.
Fakat kime göre?
Yanıt açık; “herkese göre!”
Çünkü herkese göre kendisinden farklı olan yabancıdır.
Farklı iki kişi düşünün, her ikisine göre de diğeri yabancıdır. Çünkü “yabancı” göreli bir sıfattır. Durum böyle olunca, “yabancılaşma” da göreli bir olgu olur.
Yabancı, çevreden olmayandır. Tanınmayan, güvenilir olup olmadığı bilinmeyendir.
10-18 aylık bebekler yabancı korkusu yaşarlar, tanımadıkları kişileri gördüklerinde anne-babalarına sarılırlar. 3-6 yaş arası çocuklar öcü, canavar, yaratık, hayalet, cin, peri gibi gerçek olmayan hayali nesne ve durumlardan korkarlar. 6-12 yaş arasındaki çocukların korkuları daha çok gerçek olaylarla ilgilidir; hırsız, deprem, yangın, kaçırılma, kaza, kaybolma gibi.
Korkulan şeyler, çocuğun çevresinden olmayan, tanımadığı, güvenilir olup olmadığını bilmediği şeylerdir. Bu yüzden bu şeyler çocuğa yabancıdır. Bu yüzden çocuk bu şeylerden korkmaktadır.
Yabancılardan, farklı olan insanlardan korkmak, zamanla nefrete de dönüşebilir. Nitekim yabancı korkusu-nefreti anlamına gelen zenofobi, değişik olanın tehlikeli olduğu düşüncesiyle oluşan bir korkudur.
Bu durumda birbirini farklı olarak gören iki kişinin birbirlerini yok etmeye çalışmaları, varoluş mücadelesine tutuşmaları, ölüm-kalım kavgasına girişmeleri de doğaldır. (4)
Yaşa bağlı bedensel ve zihinsel değişimler dahi insana yabancıdır; korkutabilir. Nitekim ergenlikte ortaya çıkan bedensel değişiklikler çocuğa yabancıdır. Olgunluk gençliğe, yaşlılık olgunluğa yabancıdır.
Tırtıl büyüdüğünde kelebek olacağını gösteren hiçbir ipucu vermez. Bu yüzden tırtıl kelebeğe yabancıdır. Kelebek de tırtıla yabancıdır. Tırtıllar kelebek olma zamanlarında pupa adı verilen bir kozaya girerler. Bu kozada birkaç gün kaldıktan sonra ıslak kanatları olan bir kelebeğe dönüşürler, bir iki saat sonra tamamen kuru kanatları olan bir kelebek olurlar.
Tırtıl da kelebek de tırtılın kelebeğe dönüşümü de doğaldır. Fakat tırtıl kelebek değildir, kelebek de tırtıl değildir.
Tırtıla göre kelebek, kelebeğe göre tırtıl yabancıdır.
Tırtıla göre kelebek, kelebeğe göre tırtıl yabancılaşmıştır.
Gerçekte ne yabancı vardır ne de yabancılaşma olmuştur.
İkisi özde birdir.
Kelebeğin tırtıl olması ne kadar doğalsa, insanın doğadan koparak kültürel-toplumsal alanda kendine ikinci bir doğa kurması; kendi doğasına, kendi emeğine, ilişkilerine, dünyaya ve yaşama yabancılaşması; kapitalist pazarın ve kapitalist toplumsal sistemin yarattığı yabancılaşmaya maruz kalması; kapitalist pazarın bir unsuru olarak işleyen çarklardan biri haline gelmesi de o kadar doğaldır.
Çiftlikte toprak sahibine hizmet eden, toprağı işleyerek ürüne ortak olan maraba da doğaldır, fabrikada patronun yararına bedenini, kafa gücünü veya el becerisini kullanarak ücret alan işçi de.
Karl Marx’a göre, “İşçi, ürettiği servet ne kadar çok olursa, üretimi güç ve kapsam bakımından ne kadar artarsa o kadar yoksullaşır. İşçi, ne kadar çok meta üretirse o kadar ucuz bir meta haline gelir.” “Emeğin zenginler için harika şeyler ürettiği doğrudur, fakat işçi için yokluk üretir. Saraylar ürettiği doğrudur, fakat işçiler için barakalar üretir. Güzellik üretir, fakat işçi için çirkinlik üretir. Zekâ üretir, fakat işçi için geri zekâlılık, aptallık üretir.”
Üzücü olmakla birlikte bunlar da doğaldır.
Çiftlikte yaşayan marabanın bir yolunu bulup zamanla çiftliğin sahibi olması, geniş toprakları, ayrıcalıklı bir konumu ve otoritesi olan varlıklı bir toprak ağasına dönüşmesi de doğaldır, fabrikada çalışan işçinin bir yolunu bulup zamanla fabrika sahibi, işleticisi olması, işverene dönüşmesi de.
Bir işçinin hakları için mücadele etmesi de doğaldır, aynı işçinin işveren olunca işçilerin haklarını vermemesi de.
İşçi sendikaları da doğaldır, işveren sendikaları da.
Üretim araçlarının anamalcı sınıf üyelerinin sahipliği altında olduğu toplumsal düzen olan kapitalizm de doğaldır, ana üretim maddelerinin elde edilmesi, dağıtımı ve kullanılmasında ortaklaşa mülk sahipliğini ya da devletçiliği öngören; kooperatifçiliğe, toplumsal hizmetlerin etkili biçimde görülmesine ve gelirin doğrulukla dağıtımına önem veren sosyalizm de.
İşveren de işçi de, bir işçinin işverene dönüşmesi de doğaldır.
Fakat işveren işçi değildir, işçi de işveren.
İşçiye göre işveren, işverene göre işçi yabancıdır.
Gerçekte ne yabancı vardır ne de yabancılaşma olmuştur.
İkisi özde birdir.
Çünkü doğada göreceli bir yabancılaşma vardır, özde değil.
Çünkü dünya görünüşte karşıt olup özde bir olanların oluşturduğu bir bütündür.
Çünkü evrendeki karşıtlıklar birbirlerine göre yabancıdır.
Doğal değilseniz, yapaysınız!
Bu gerçek.
Fakat unutmayalım, doğada olan fakat doğal olmayan hiçbir şey yoksa “yapay olmak da doğaldır.”
Taklit olmak, Özgün olmak kadar doğaldır.
Tutsak olmak, Özgür olmak kadar doğaldır.
Otoriter olmak, Hümaniter olmak kadar doğaldır.
Yabancılaşmış olmak, Yabancılaşmamış olmak kadar doğaldır.
İyi olan; özgün, özgür, hümaniter, yabancılaşmamış olmaktır.
Kötü olan; taklit, tutsak, otoriter, yabancılaşmış olmaktır.
Fakat unutmayalım, iyilik de doğaldır kötülük de.
Eğer beni anlamışsanız, “doğal-yapay”, “yabancılaşmış-yabancılaşmamış”, “iyi-kötü” ayrımı üzerinden basamak basamak yukarıya doğru tırmanır, sonunda bu ayrımların anlamsız olduklarını fark edersiniz (Söz gelimi, merdiveni tırmandıktan sonra itersiniz.). Bu ayrımları aşarsınız. O zaman dünyayı doğru görürsünüz. (5)

1  İlhami Kiziroğlu, Yuva Ustası Kuşlar, http://yayin.ikiziroglu.com.
2 Karl Marx, Felsefe Yazıları, çev. Ahmet Fethi, Hil Yayın, 2004, s. 31-32.
3 Eric Fromm, Sevme Sanatı, çev. Yurdanur Salman, Payel Yayınları, 1995, s. 16.
4 “İki özbilincin ilişkisi öyleyse kendi kendilerini ve birbirlerini bir ölüm-kalım kavgası yoluyla tanıtlamaları olarak belirlenir. –Bu kavgaya girmelidirler, çünkü …kendileri için olmayı, başkasında ve kendilerinde gerçekliğe yükseltmelidirler. Ve ancak yaşamın tehlikeye atılması yoluyladır ki özgürlük kazanılır. Yaşamını hiç tehlikeye sokmamış birey hiç kuşkusuz kişi olarak tanınabilir; ama bağımsız bir özbilinç olarak tanınmışlığın gerçekliğine erişmiş değildir. Benzer olarak her biri kendi yaşamını tehlikeye attığı gibi başkasının ölümünü de amaçlamalıdır; çünkü başkası onun için onun kendinden daha değerli değildir…” (G.W.F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınevi, 2. baskı, 2004. s. 135.)
5 Bu saptamanın aslı, önermelerini belli bir anlam seviyesine çıkmaya yarayan bir merdiven gibi gören Wittgenstein’a aittir; “Beni anlayan biri, bu önermeleri, üzerlerinden yukarıya tırmanmak için basamak olarak kullanmışsa, sonunda onların anlamsız olduklarını fark eder. (Söz gelimi, merdiveni tırmandıktan sonra itmelidir.) Bu önermeleri aşması gerekir. O zaman dünyayı doğru görür” (Ludwig Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus, çev. Oruç Aruoba, Yapı Kredi Yayınları, 2000, 6.54).

*Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınları’na teşekkür ederiz.

Doç. Dr. Eyüp Erdoğan, Lisans, Yüksek Lisans ve Doktora eğitimini, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’nde tamamlamıştır. Halen Mersin Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Bilim Tarihi, Bilim Felsefesi, İnanç Felsefesi, Din Felsefesi ve Aşk Felsefesi üzerine akademik çalışmalarını sürdürmekte ve bu alanlarda Lisans ve Lisans Üstü düzeyinde dersler yürütmektedir. Söz konusu alanlarda birçok makale yayımlamış olmasının yanı sıra, 2009 yılında Arkeoloji ve Sanat Yayınları’ndan Aristoteles’ten Newton’a Paradigmatik Bilim Tarihi, 2011’de Bilim ve Metafizik Üzerine Tarihsel Bir Soruşturma, 2016 yılında Müptela Yayınları’ndan Aşk ve Kaotik Özgürlük adlı kitapları yayımlanmıştır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.