“Yazmak bir yıkım ve ardından gelen devrimdir.”

 

Yazma Büyüsü, 2005-2010 yılları arasında dergilerde yayımlanmış yazıları, yaptığı konuşmaları ve yaratıcı yazarlık hakkında verdiği derslerin notlarından derlenmiş bir kitap. Büyük bir yazarın, yazı dünyasını, ona yazdıran hayat işaretlerini paylaştığı kitapları okumak, okura büyük haz verir. Hem o yazarın sevdiğiniz yanlarını size yeniden hatırlatır hem de onunla “kişisel” bağınızı güçlendirir. Bu kitap da bunu yapıyor. Çünkü İnci Aral, “Ben seni sarsmak, eğlendirmek, unutmuş olduklarını hatırlatmak ve aşındırdığın soruları yeniden canlandırmak için yazıyorum” diyor…

Kitabınızı açan “Okura Mektup”, daha ilk satırda insanı sarıyor, kucaklıyor: “Ben yalnızca, yaşama ayak uydurma güçsüzlüğüm taşıyamayacağım kadar ağırlaştığında kaleme sarılıyorum. O zaman gerçeği kurmacanın ve yanılsamanın araçlarıyla kendimce yeniden tanımlamaya uğraşıyorum. Bunu yapmaya çalışırken kapıldığım umutsuzluğu sana anlatamam. Yazma tutkumun vazgeçilmezliği belki de bunu yenmeye yöneliktir, özü budur.” Okur, –öncelikle edebiyat söz konusu olduğunda– sevdiği yazarın tutkusunu mu izler yalnızca?
Yazma tedirginliği denen şey bıçak sırtı bir tutkudur. Yazarın gerçeği arayıp bulma umutsuzluğu ise içseldir. Okuru fazla ilgilendirmez. Onun için belirleyici olan sonuçta ortaya çıkan eser, elindeki kitaptır. Yazma Büyüsü, iddiasız, kendi halinde bir kitap. Benimle yüz yüze görüşmek isteyen okurlarıma ya da yazma konusunda öneriler isteyenlere ayıramadığım zamanı telafi edebilecek bir yazılar toplamı.

Sizinle “yakınlığımız, basılı kâğıtlardan ibaret değil”… Yazdıklarınız, yazdıklarınızda yanında durduğunuz özgürlükçü düşünceler… Uzun ve derin bir yolu yürüyorsunuz okurunuzla. Gördüğünüz “sevgi” de, “yargılama” da size neler hissettirdi bunca yıl?
Okur ile yazar arasında çok anlamlı, tanımı güç bir bağ vardır. Sevdiğiniz yazar, sizin iç sesinizdir. Sizin yüreğiniz, cesaretiniz, düşünce ve duygunuzdur. Ben doğuştan ruh özgürlüğüne sahibim, asiyim. Hiçbir zaman hiçbir şeye, hiç kimseye boyun eğmedim, hep dik durdum. Yazma konusunda da özgürlüğümü korumaya çok özen gösterdim. Okur ne ister ya da “yüz bin satayım” hesaplarıyla değil, kafama taktığım, sorun ettiğim şeyleri yazdım. Sadakatle sevilen bir yazar olmaktan mutluyum. Sevilmek güzeldir elbette ama karşılığını da vermek gerekir. Okur aldatılmayı bağışlamaz. O zaman, alkışlayan eller size yaralayıcı şeyler de atabilir. Ben yergileri fazla önemsemem. Çünkü bunların çoğu kıskançlık ya da düşmanlıkla yazılmış geçici ve çoğunluk sığ görüşlerden oluşur. Övgüler, hakkımda söylenen güzel sözler ise bana hep güç verdi. Çünkü hiçbiri dost ahbap ilişkileri içinde söylenmedi. Ayrıca ben de ne yaptığımı az çok biliyorum. Beni seven okurlarıma karşı her zaman sorumluluk duydum, onları hayal kırıklığına uğratmamak için sürekli daha yükseğe çıkmaya, yaptığımdan daha iyisini yapmaya çalıştım.

inciaral1

Hayranı olduğu yazarı okumak, sizce okurları nasıl yönlendirir? Ve sizin metninizde yazdığınız gibi, okurunuzla gündelik ilişkinizde “yeniden giyinmek” zorunda kaldığınız “koruyucu kabuk” size ne hissettiriyor?
Ben hayran olduğum yazarları okurken ustalıkları karşısında şaşırıyor, coşuyor, heyecanlanıyor ve olumlu anlamda kıskançlığa kapılıyorum. Kısaca o yazarı daha çok seviyorum. Kabuğa gelince; aslında hâlâ çok ince, ağır gelmiyor ve zaten gereksiz hallerde çıkarıp kenara koyabiliyorum. Ama son zamanlarda daha fazla ihtiyaç duyuyorum çünkü zamanım değerli ve sınırlı, aptallık ve cahilliğe tahammülüm ise az. Zaman, saygı, samimiyet gibi konularda ölçüyü ayarlama zorluğu çeken çok fazla insan var. Bir de ne kadar alçakgönüllü olursanız o kadar önemsiz olduğunuz düşünülüyor. Bizim insanımız hava atan içi boşlara çok meraklı.

Bu kabuğu yeniden kuramazsanız, gerçekten de yazma isteğinizi kaybeder misiniz?
Kabuk, yazma isteğiyle ilgili değil. Kendi ortamımda, yazarken ve yalnızken kullanmam söz konusu bile değil.

“Yazmak çıplak kalmaktır” dedikten sonra, “yok yere küçümsenme, yok sayılma ve incitilme endişesi duyuyorum” diyorsunuz. Bu kültür endüstrisi, aydın çevrelerle mi, yoksa siyasal olarak, cehaletin yönettiği kitlelerle ilgili bir kaygı mı?
Hepsi, hepsi birden. Bunu her zaman duydum. Bütün bu ortamların kötücül, rekabetçi bir yanı vardır.

Daha önce Tolga Meriç’in sorularıyla yürüyen, Unutmak adlı bir söyleşi, anlatı kitabı yayımladınız. Hayat hikâyenizi de anlattınız bu kitapta. Ama özel hayatınızdan da bahsettiğiniz o kitapta bile Yazma Büyüsü’nde olduğu kadar kişisel ve “saklı” dünyanızı açmamıştınız. Yazı dünyanızı ve yazarlık deneyiminizi anlatmak, bu denli “soyunmak” mı gerektirir?
Bu saptamanız bana doğru gelmedi. Yazma özelinde son derece açık ve içten davrandığım birçok kitabım var. Örneğin, İçimden Kuşlar Göçüyor. Ayrıca kapalı, kabız yazarları değil, içtenlikleriyle beni kendi dünyalarına götürenleri seviyorum. Hep dediğim gibi tüm insani deneyimlerin yazılabileceğini, dahası yazılması gerektiğini düşünüyorum. Soyunmak başka şey. Ben yazarlığını içtenlik üstüne oturtmuş biriyim.

“Yazma sıkıntısı” yazarı güçlendirir mi, acıtıp zarar mı verir?
Yarar zarar sorunu değil bu. Bir yazma olgusu, gerçeği. Yorar, üzer, umut kırar ama olgunlaştırır. Üstelik geçicidir, zarar vermez.

“Bendeki yazma sıkıntısı bir daha yazamama korkusuyla iç içedir. Başlayıp bitirememekten, başarısız olmaktan, aylarca sürecek ve boşa gidecek bir hırpalanma sürecinden korkarım” diyorsunuz. “Bir daha yazamamak” nasıl bir korku, nasıl başa çıkıyorsunuz?
Kendime, yazmasan ne olur ki, yazma, boş ver, yeterince yazdın zaten, diyorum. Korkumu yenmeye, üstüne gitmeye çalışıyorum. Resim yapmayı kuruyorum. Gidip boyalar alıyorum. Ama tam o sırada kendimi yeniden yazmaya oturmuş buluyorum.

inciaral5 inciaral2

Yarım kalmış edebi eser… Yazarın çöpü müdür, yoksa vasiyeti mi?
Neden yarım kaldığına bağlı. Ölüm nedeniyle bitmemişse çöp sayamayız. Ama eğer başlamış vazgeçmiş ya da yayımlamaya değer görmediği için bir kıyıya atmışsa yazarın çöpüdür.

Yarım kalmış, yazarının tamamlayamadığı eserlerin yayımlanması size ne hissettirir?
Roman türünde ise okumak istemem, benim için özel bir yazar değilse okumuyorum. Ama elbette, öykü, şiir, deneme türleri için sorun yok.

Okur olarak, son hali yazar tarafından onaylanmamış bir metni okumaya hakkımız var mı?
Olmadığını düşünüyorum ama bir yandan da kuşkum var. Nitelik önemli olmalı. Örneğin Kafka tüm eserlerinin yakılmasını vasiyet etmişti. Yakılsaydı bugün Kafka diye bir yazar olmayacaktı. Vârislerin açgözlülüğü ve acımasızlığı nedeniyle yayımlanan kötü kitaplar ise insanı üzüyor.

Yazarlık kadar eski bir tartışmaya da “hep kendimizi yazarız aslında” diyerek değinmişsiniz. Sizden, yazdıklarınıza en çok ne sızdı?
Birçok şey. Ama doğrudan, bire bir değil. Olaylar, mekânlar, kişiler, olgular roman ya da öykü mantığı içinde değişimlere uğradı, azaldı ya da katlandı. Sonuçta benim hayatımdan ve belleğimden çıkarak başkalarının da hayatı ve belleği haline geldi. Öyle ki artık benden sızanları tanıyamıyorum.

“Yaratıcı yazarlık” dersleri vermek hakkında ne söyleyebilirsiniz? Bu derslerde deneyimleri aktarmaktan başka ne yapılabilir? Sizi dinleyenlerin taşıdığı edebiyat potansiyellerini kışkırtmak için bir şey yapıyor musunuz? Ya da başka bir deyişle, edebiyat ilgisi, nasıl yazarlık pratiğine dönüştürülebilir?
Bu derslerden yazar çıkabileceği inancımı büyük ölçüde kaybettiğim için en az dört beş yıldır yapmıyorum. Elbette yalnızca deneyimleri aktarmak yeterli olmaz. Okuma ve yazma dinamiklerini harekete geçirmek, heyecan yaratmak ve cesaret vermek önemlidir. Birçok insan yeteneği olduğu halde gerekli cesaretten yoksun oluyor. Yargılanmaktan, kınanmaktan korkuyor. Yazmanın bir çığlık, isyan ve hayatı değiştirme girişimi olduğunu bilmiyor. “Oturayım, huzurla, nazlı nazlı yazayım, şık bir iş” diye düşünen çok. Oysa yazmak bir yıkım ve ardından gelen devrimdir. Böyle bir yazma tutkusuna hiçbir şey engel olamaz. İçten gelir, doğar, zorlar, yırtar. Doğrusu böyle bir tutkuyla gelene pek rastlamadım. Bir de kimse çok ama çok fazla çalışmak gerektiğinin farkında değil. Yazma pratiklerini konuşmanın ve kişisel deneyimleri aktarmanın yanında konunun farklı boyutları üzerinde de duruyorduk. Kışkırtıcı parçalar okuyor, küçük öyküler yazıyorduk ama kışkırtmanın etkisi kısa sürüyor. Yazmak ciddi, ölümcül bir iş. İnat, sabır, kararlılık ve zaman önkoşul.

inciaral3

Her yıl, üç yüz civarında ilk romanın yayımlandığı bir ülkeyiz, dediğiniz gibi… İtibarı ya da gücüyle markalaşmış yayınevleri ya da köşe yazarlarının dikkat çekmesi dışında, bu üç yüz kitap nasıl yolunu bulur?
Çoğu bulamıyor, bir hafta on gün rafta duruyor sonra kaybolup gidiyor.

Sizce bugünün kültürel ortamında, edebi değeri yüksek ama fark edilmemiş bir yayımlanmış eser olabilir mi? Bu tür bir tıkanıklıktan söz edebilir miyiz?
Kesinlikle var. Her zaman da oldu. Hem dünyada hem de bizde ikinci, üçüncü, beşinci kitabından ya da ölümünden sonra keşfedilen yazarlar var. Yine de bugün kitap yayımlama ve görülme olanakları eskisine göre çok daha iyi.

“Bir Roman Kahramanı Yaratmak” bölümünde, roman kahramanlarının, yazarın kurduğu olay örgüsü ile yarattığı kişilik arasında ortaya çıkan örtüşmezliğin sonucunda, başına buyruk ilerleyebileceğini anlatmışsınız. Bu bir tür “yazma sıkıntısı” mı yoksa “yazma büyüsü” mü?
Başına buyrukluk kesinlikle yazarın kontrolündedir ve romanın ilerleme mantığına uygun gelişir. Ama eğlenceli, yazara yeni yollar açan sevdiğim bir durumdur.

Kitapta sevdiğiniz ve önemsediğiniz yazarlar hakkında değerlendirmeler de var. Ama Ayla Kutlu’nun yeri başka… Müthiş dostluğunuz ve birbirinizin dünyasına katkınız çok etkileyici. Ayla Kutlu, “yazdıklarıyla da kişiliğiyle de” metninizde… Onun edebiyatına olan ilginizden bahseder misiniz bize?
Aynı dönemde, aynı şehirde yazmaya başladık. Yazarlık tavrımız, yani bireysel ve toplumsalı aynı potada görme ve yansıtma özelliğimiz birbirine yakın. Diliyle, ele aldığı konularla önemli eserler ortaya koymuş bir yazar olarak Kutlu’yu dostluğumuz ötesinde de beğenir ve değerli bulurum.

Ölü Erkek Kuşlar’da öne çıkan ve edebiyatınızda önemli bir hassasiyetiniz sayılabilecek kadın sorunları, bu söyleşide öne çıkmasın istedik. Umarım diğer kitaplarınızı da konuşuruz, zamanla… Ama şu nedenle andık: Siz toplumsal hassasiyetlerini metinlerinde açıkça ortaya koyan bir yazarsınız. Edebiyatın bu alandaki “büyüsü”nden de söz edilebilir mi? O kitaplar, sizce “kadın özgürleşmesine” katkı sağladı mı?
Büyü değil, edebiyatın insanların yaşamı üzerinde somut, doğrudan etkinliği vardır. Örneğin bizim kuşağımız hayata ilişkin kimi olgu ve değerleri örneğin aşkı bile kitaplardan, romanlardan öğrenmiştir. Medyanın, iletişim teknolojisinin ve çağın olumsuz etkilerine, tek tipleşmeye karşı bir duruş olarak edebiyata yakınlık duyanlar için bugün de böyle bu. Kesinlikle edebiyat hayatı değiştirir ve insanı özgürleştirir. Benim yazdıklarımla özgürleştiğini söyleyenler, özellikle kadınlar çok.

inciaral6 inciaral-slide-anasayfa-iç-yedeği

Bazı edebiyat metinleri anlattığı olaya damgasını vurur. Ne zaman Kahramanmaraş katliamından söz edilse, Kıran Resimleri hafızamızda canlanır. Kıran Resimleri bu katliamın korkunçluğunu toplumsal hafızaya kazımıştır. Bir kitabın gücü, edebiyatın bu gücü size ne hissettiriyor?
Edebiyata adanmış bir ömür yaşadım. Ölünceye kadar da yazacağım. Yazmak çileli bir uğraş ama güzel, anlamlı bir huzursuzluk. Bunca yıl sonra kendimi en doğru seçimi yapmış hissediyorum. Yalnız Kıran Resimleri değil, tüm yazdıklarımla edebiyatımızda saygın bir yer edindim. Bunun değerini biliyorum ve yazar olarak bu ülkeye, bu topluma borcumu ödemeyi bir ölçüde başardığımı umuyorum.

Yazma Büyüsü / Yazar: İnci Aral / Kırmızı Kedi Yayınevi / Yayın Yönetmeni: İlknur Özdemir / Kapak Tasarımı ve Grafik: Yeşim Ercan Aydın/ 1. Basım Kasım 2011 / 167 Sayfa

İnci Aral; 1944 yılında Denizli’de doğdu. Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü’nü bitirdi. Edebiyat dünyasına 1977′de dergilerde yayınlanan öyküleriyle girdi. İnci Aral, hem resme hem de yazmaya ilgi duydu. Resim öğrenimi gördüğü halde resim yapmadı yazarlığa ilgisi ön planda oldu. Öykü ve romanlarında genellikle kadın-erkek ilişkilerini, sevgiyi, kadın kimliğini, bağlılık ve özgürlük sorunlarını, insan ilişkilerini irdeledi. Öykü Kitapları; Ağda Zamanı (1980), Kıran Resimleri (1983), Uykusuzlar (1984), Sevginin Eşsiz Kışı (1986), Gölgede Kırk Derece (2003), Anlar İzler Tutkular (2003), Ruhumu Öpmeyi Unuttun (2006) Romanları: Ölü Erkek Kuşlar (1992), Yeni Yalan Zamanlar (1994), Hiçbir Aşk Hiçbir Ölüm (1997), İçimden Kuşlar Göçüyor (1998), Mor (2002), Taş ve Ten (2005), Safran Sarı (2007), Sadakat (2010), Şarkını Söylediğin Zaman (2011) … 2007’de ‘Yeni Yalan Zamanlar’ romanı, ‘Yeşil’ adını alarak, ‘Mor’, ‘Safran Sarı’ romanlarıyla birlikte ‘Yeni Yalan Zamanlar’ başlıklı bir üçleme olarak yeniden yayınlandı.  Söyleşi- Anlatı: Unutmak (2008) … Son kitabı ‘Yazma Büyüsü’ (2011) Kırmızı Kedi Yayınevinden çıktı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.