Inferno – August Strindberg

 

“Yine de deneylere devam ettim, çatlamış ellerim zehre bulaştı, çatlakları genişledi, içlerine kömür tozu doldu, aralarından kan sızdı ve çektiğim ıstırap tahammül edilemez bir noktaya geldi. Dokunduğum her şey bana acı veriyordu ve kafam öyle bir hale gelmişti ki bu eziyeti, nice yıllar boyunca yakamı bırakmamış ve tüm gayretlerimi hüsrana uğratmış şu bilinmeyen Güçlere atfetmeye hazırdım.” Inferno’dan Musibetler başlıklı bölümü yayımlıyoruz.

Musibetler

 

Sanat Tanrılarına ait o minik kentte kaçıp gitme umudundan yoksun olarak kapalı kalmış halde, korkunç bir muharebe içine girdim düşmanımla, yani kendi benliğimle.

Her sabah, çınar ağaçlarıyla çevrili kale duvarları boyunca yürüdüğüm sırada devasa kırmızı akıl hastanesini görmek, kaçmış olduğum tehlikeyi ve rahatsızlığımın nüksetmesi durumundaki müstakbel geleceğimi aklıma getiriyordu. Geçtiğimiz yıl başıma musallat olmuş belaların gerçek doğasını gösteren Swedenborg beni elektrik ustalarından, kara büyücülerden, efsunculardan, kıskanç altın imalatçılarından ve delilik korkusundan kurtarmıştı. Bana ilahi kurtuluşun tek yolunu göstermişti: İblisleri kendi inlerinde, yani benliğimin içinde aramak ve tövbe ederek onları yok etmek. Balzac, peygamberin yardımcısı olarak, Séraphita içinde bana şunu öğretmişti: “Vicdan azabı tekrar günah işleyecek insanın hissettiği acizce bir duygudur; oysaki tövbe etmek tesirlidir ve her şeye bir son verir.”

O zaman, tövbe edecektim! İyi de bu beni kamçısı olarak işe koşmuş İlahi Takdire karşı saygısızlık etmek anlamına gelmez miydi? Bu durumda Güçlere, “Kaderimi rayından çıkardınız; cezalandırma, putları kırma, isyanın zeminini yükseltme misyonuyla doğmama izin verdiniz ve ardından korumanızı üzerimden çekip, beni fikirlerimden cayıp komik duruma düşeyim diye bir başıma bıraktınız. Şimdi de gelip size boyun eğmemi, özür dilememi, nedamet getirmemi mi istiyorsunuz?” demiş olmuyor muydum?

İnanması güç ama yirmi yaşımda Master Olof’u yazarken sezmiş olduğum kısır döngüyü, şimdi kendi hayatımın trajedisi olarak görüyordum. Otuz yıl boyunca zahmetli bir varoluşun çilesini, sırf zaten en başında öngörmüş olduğum şeyi tecrübe ederek öğrenmek adına çekmenin iyi olan bir tarafı var mı? Gençliğimde hakikaten inançlıydım ve siz beni serbest düşünceli yaptınız. Serbest düşünceliyi ateiste, ateisti keşişe çevirdiniz. Hümanitaryenlerden etkilenerek sosyalizme methiyeler düzdüm. Beş yıl sonra bana sosyalizmin saçmalığını gösterdiniz. Tüm coşkularımı bir bir çürüttünüz ve şimdi kendimi dine adasam, şunu kesinkes biliyorum ki on yıla kalmaz bana dinin yanlış olduğunu kanıtlarsınız.

Tanrılar bizimle dalga geçiyor ve biz de, bizimle dalga geçildiğini kabul ederek, hayatımızın en azap dolu anlarında gülme kudretini bulabiliyor değil miyiz?

Kocaman bir şakadan ibaret görünen bir şeyi ciddiye almamızı nasıl bekleyebilirsiniz?

Kurtarıcımız İsa Mesih, neyi kurtarmıştır acaba? Şu İsveçli sofularımıza, Hristiyanların en Hristiyanlarına, şu solgun, habis, gülümseyemeyen ve manyaklar gibi gözüken dehşete kapılmış yaratıklara bir bakın hele. Sanki yüreklerinde bir iblis taşıyorlar ve dikkat edin, önderlerin pek çoğu suçlu olarak hapsi boyluyor. Tanrı neden onları düşmanın eline veriyor? Din bir ceza ve İsa da intikam ruhu olabilir mi?

Tüm antik Tanrılar daha sonraki bir tarihte iblisler olarak yeniden belirdiler. Olimpos sakinleri habis ruhlar oluverdiler; Odin ve Thor Şeytanın bizzat kendisiydi, Promete Lucifer oldu, Işığın Taşıyıcısı soysuzlaşıp Karanlıkların Efendisi oluvermişti. Acaba – Tanrı beni bağışlasın – İsa’nın da bir iblise dönüşmüş olması mümkün müdür? O ki aklın, bedenin, güzelliğin, neşenin, insanoğlunun muktedir olduğu en saf sevgi hislerinin ölüm fermanını yazdı. Korkusuzluk, mertlik, şeref, aşk ve merhamet erdemlerini mezara gönderdi.

Güneş parlıyor, gündelik hayat alışıldık seyrini sürdürüyor, her günkü işleriyle uğraşan adamların çıkardığı sesler ruhlarımızı tazeliyor. İşte böylesi anlardadır ki isyan etme cesareti şaha kalkar ve itirazlarımızı ve kuşkularımızı Cennete savururuz.

Ne var ki gece gelip de üzerimize yalnızlık çöktüğünde, kibrimiz tuzla buz olduğunda, kalp atışlarımızı duyar ve göğüs kafesimizde bir ağırlık hissederiz. Sonra pencerenizin hemen ötesindeki dikenli çalıların içinde dizlerinizin üzerine çöker, gidip bir doktor bulur ya da sizinle birlikte aynı odada uyuyacak bir yoldaş ararsınız.

Gece vakti kendi odanıza girersiniz ve bir de bakmışsınız ki biri oraya sizden önce gelmiş. Onu göremezsiniz ancak varlığını hissedersiniz. Akıl hastanesine gider ve psikiyatra danışırsınız. O da size sinir zayıflığından, paranoyadan, göğüs anjininden falan bahseder ama size asla derman olmaz.

Ey uykusuzluktan yakınanlar ve güneşin doğmasını bekleyerek sokaklarda dolananlar, o zaman nereye gideceksiniz?

Kâinatın Çarkları ve Tanrının Çarkları, sıklıkla kullanılan iki ifadedir.

Hiç kulaklarınıza bir su değirmeni çarkınınkine benzeyen bir uğultu oturdu mu? Gecenin dinginliği içinde ya da hatta güpegündüz bir vakitte, geçmiş hayatınızın hatıralarının nasıl kıpırdandığını ve birer ikişer canlandığını fark ettiniz mi? Kulak memelerinize kadar kıpkırmızı olmanıza yol açan yaptığınız tüm hatalar, suçlarınızın hepsi, tüm budalalıklarınız, alnınıza soğuk terler döktürür ve tüylerinizi diken diken eder. Doğumunuzdan o güne kadar yaşamış olduğunuz hayatın zincirleri boşanır. Çekmiş olduğunuz tüm kahırlar sizi bir kez daha kahreder, şimdiye kadar yutmuş olduğunuz tüm acı ilaçları tekrar yutarsınız. İskeletinizi çarmıha gerersiniz çünkü artık ölüme gönderecek bir bedeniniz kalmamıştır. Ruhunuzu kazıklara yollarsınız zira kalbiniz çoktan yanıp kül olmuştur.

Tüm bunlardaki hakikat size tanıdık geliyor mu?

İşte bunlar Tanrının Çarklarıdır, yavaşça döner ama en ufak şeyi bile öğütürler – hiç acımadan. Un ufak edilirsiniz ve her şey buraya kadarmış dersiniz. Ama hayır, her şey baştan başlayacaktır ve siz çarkın içine bir kez daha sokulacaksınızdır.

Mutlu olun. İşte bu, Luther tarafından belirtilen, dünya üzerindeki Cehennemdir; kendisi buna yüksek bir onur atfedip saygı duyuyordu, un ufak edilmesi gök kubbenin yalnızca bu kısmıyla sınırlı kalsın diye.

Mutlu ve minnettar kalın.

Ne yapılması gerekir peki? Kendinizi aşağılamak zorunda mısınız?

Ne var ki eğer kendinizi insanoğlunun önünde aşağılarsanız onların kibirlendirirsiniz zira o andan itibaren kendilerinin sizden daha iyi olduğuna inanacaklardır, alçaklıkları ne denli muazzam olursa olsun.

O zaman kendinizi Tanrının önünde mi aşağılamanız gerekir? Gelgelelim, Yücelerin Yücesini köleler üzerinde hüküm süren bir sömürgeci konumuna indirgemek ona hakaret etmek anlamına gelir.

Dua edin! Ne? Yoksa Tanrının ve buyruklarının iradesini yağcılık ve yaltaklıkla eğip bükme hakkını mı görüyorsunuz kendinizde?

Tanrıyı arayıp Şeytanı bulmak. İşte benim başıma gelen buydu.

Kefaretimi çekmiştim, kendime çekidüzen vermiştim fakat ne zaman ruhumun tabanına pençe vurmaya girişsem yapılması gereken yeni bir yama peyda oluyordu. Topukları yenilesem burnu dağılıyordu. Sonu gelecek gibi değildi.

Şayet içkiyi bırakıp akşam saat dokuzda eve ayık olarak bir bardak süt içmeye gelirsem, odam beni yatağımdan çekerek çıkartan ve pijamalarımın içinde boğmaya kalkan türlü türlü iblisle dolup taşar durumda oluyordu. Öte taraftan, eve gece yarısına doğru sarhoş olarak gelirsem, minik bir melek gibi uyuyakalıyor ve sabahleyin genç bir tanrı kadar tazelenmiş, bir kürek gemisi mahkûmu gibi çalışmaya hazır halde uyanıyordum.

Şayet kadınlardan uzak durursam geceleri hastalıklı rüyalar görüyordum. Eğer kendimi arkadaşlarım hakkında iyi düşünmek konusunda eğitirsem, eğer sırlarımı onlara açar ya da onlara para verirsem ihanete uğruyor ve verilen sözde durulmaması üzerine tepem atarsa, cezalandırılan hep ben oluyordum.

İnsan yığınlarını olduğunu haliyle sevmeye çalışıyorum, onların hatalarına göz yumuyorum ve hudutsuz bir hoşgörüyle adiliklerini ve iftiracılıklarını bağışlıyorum; ardından, bir gün bir bakıyorum ki yardakçının teki olmuşum. Şayet kötü olduklarını düşündüğüm insanlarla arkadaşlık etmekten uzak durursam, derhal yalnızlık iblisinin saldırısına maruz kalıyorum. O andan itibaren daha iyi arkadaşlar bulmaya kalkarsam, daha da beterlerine denk geliyorum.

Daha da ötesi, kötücül tutkularımı yenmeyi başarıp da yaptığım perhiz yoluyla en azından bir miktar sakinliğe ulaştığımda, kendimi eşimden dostumdan daha üstün görmeme yol açan bir kişisel tatmin hissi duyuyordum ve bu, derhal cezalandırılmanıza yol açan ölümcül bencillik günahıydı.

Erdemler konusundaki her çıraklığı yeni bir kusurun takip ettiği gerçeğini nasıl açıklamamız gerekir?

Swedenborg, kusurların insanın daha ciddi günahları sebebiyle maruz kaldığı cezalandırmalar olduğunu söyleyerek bu bilmeceyi çözmektedir. Örneğin, iktidar açgözlüsü olanlar Oğlancılık Cehennemine mahkûm olur. Şayet bu kuramın geçerli olduğunu kabul edersek, kusurlarımıza katlanmalı ve onlara eşlik eden kahırdan nihai hesabımızı kapatacak şeyler olarak istifade etmeliyiz demektir.

Netice itibariyle, erdemli olmaya çalışmak hapishanemizden ve eziyetlerimizden kaçmaya teşebbüs etmek gibidir. İşte Luther, onu aforoz eden Papalık Fetvasına verdiği cevabın XXXIX. maddesinde, “Araftaki ruhlar kesintisiz olarak günah işler zira huzura ulaşmaya ve kendi eziyetlerinden kaçınmaya çalışmaktadırlar” derken, bunu kastetmektedir.

Benzer şekilde, XXXIV. madde şöyledir: “Türklere karşı mücadele vermek Tanrıya karşı bir isyan başlatmak gibidir; o ki günahlarımız için bizi Türkler aracılığıyla cezalandırmaktadır.”

Velhasıl şurası açıktır ki “tüm iyi amellerimiz ölümcül günahlardır” ve “dünya Tanrının gözünde günahkâr olmaya mahkûmdur ve şunu anlamak zorundadır ki hiç kimse Tanrının inayeti olmadan iyi olamaz.”

İşte bu yüzden, ey kardeşlerim, bu hayatta tek bir kalıcı mutluluk umudu taşımadan acı çekmeye mecbursunuz zira zaten Cehennemdeyiz. Masum minik çocukların acı çektiklerini görürsek Tanrıya sitem etmemeliyiz. Hiçbirimiz bunun neden olduğunu bilemeyiz ancak ilahi adalet bize bunun onlar bu dünyaya dahi gelmeden önce işlenmiş günahlar sebebiyle olduğunu varsaydırır. Bırakın pek çok borcun geri ödemesi olan ıstıraplarımızın tadını çıkaralım ve bırakın inanalım, cezalandırılmamızın en baştaki nedenleri konusunda cahil tutulmamızın saf bir şefkatten kaynaklandığına.

(…) 

Çevirmen: Emrah Saraçoğlu
*Bu okuma parçasının yayını için Encore Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.