İnsan Kendine de İyi Gelir – Ahmet Büke

 

“Ahmet Büke’nin “Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi” çıktı! “Hakikatin Z. Hali”ni anlatan öyküler! Çağdaş edebiyatımızın öykü anlatıcısı Ahmet Büke, ON8 Blog’daki “Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi”nde bir yıl boyunca her hafta öykü yazdı. Karakterlerin öyküden öyküye atladığı bir seçki, yeni öykülerle bir araya geldi. Ödüllü öykücü Ahmet Büke, Mevzumuz Derin’in ardından ON8’deki ikinci kitabı İnsan Kendine De İyi Gelir’de, yatay zamanların derinlikli ayrıntılarıyla hem acıtıyor, hem de kırılgan ruhlara şifa oluyor.” İnsan Kendine De İyi Gelir’den blogta yayımlanmamış bir öyküyü paylaşıyoruz.

Beşer Şaşar

 

“Şadi yenir mi?”

Bu konu günlerce tartışıldı mahallede.

Büyük kıtlık vardı ve bu öncekilere hiç benzemiyordu. Yüz yaşındaki Çiçekli Nene bile açlığa bu defa dayanamamıştı. O kadar zayıflamıştı ki, kefenliği yerine namaz örtüsüne sarıp defnetmiştik.

İmkânı olanlar başka mahalleye gitti.

Olmayanlar önce ağaçlardaki meyveleri, arsadaki ısırganları, ardından yaprakları ve otları yediler.

Her şey tükenince insanların gözü Şadi’ye takılmaya başladı.

Şadi de aptal değil tabii. Olan biteni anladığı için bizim bahçeye kaçtı. Ayva ve iğde ağaçlarının kabuklarını kemirdi günlerce. Arada su vermek için yanına varıyordum.

Eşek olmak çok zor, gibisinden bakıyordu bana.

İri gözlerini sevdim.

“Merak etme. Etin günah sayılır, kimse kesmez seni,” diye avutmaya çalıştım ama biliyordum ki, açlık ilerlerse haram da helal sayılacak.

Şadi’nin anasını da hatırlıyorum ben. İkisi bir sabah erkenden çıkıp gelmişti mahalleye. Karşı arsaya yerleştiler. Sahipsiz olmak güzel gelmişti onlara. İstedikleri yere gidebiliyorlardı. Burayı sevdiler. Hiç anırmadıkları için mahalleli de şikâyetçi olmadı. Kavun karpuz mevsimi gelince, bayram ayları da geliyordu onlar için. Bol bol kabuk kemiriyor, arsada bir o yana bir bu yana zıplıyorlardı.

Sonra Şadi’nin anası aniden kayboldu.

Âşık olup gitti diyen de vardı, Bucalı kasaplar kaçırdı lafını eden de.

Şadi hiç oralı olmadı; bir günden bir güne, “Benim anam nerede?” lafını etmedi.

Bunlar zor günleriydi Şadi’nin. Açlığın gözleri butlarında, pirzolasında dolaşıyordu.

Arap Hatçam Teyze’ye gittim.

“Vallahi milletin gözü döndü. Senin dönmüyor mu misal? Kaç gün oldu bir tas çorba içmeyeli?”

“Çok açım ama Şadi durmadan ağlıyor.”

“Git buradan demedin mi?”

“Demez miyim? Her gün söylüyorum.”

“Ee?”

“Gitmiyor. Bütün anıları buradaymış. Başka mahallede taşlarlarmış onu.”

“Burada da güveç yapacaklar yalnız.”

“Öyle deme Hatçam Teyze!”

“İşin olacağını söylüyorum ben. Açlık sofuluğu bozdurur.”

Tabii, Arap Hatçam Teyze bunları söylemekle kalmadı harekete de geçti.

“Bari biz ön alalım,” dedi.

Mahalle forumunu topladı.

Herkes geldi, hatta emekli imam Hafız Amca’yı bile bir el arabasına oturtup getirdik.

Tek gündem maddesi vardı: Şadi.

Kahir ekseriyet, Şadi’nin derhal kesilip etlerinin paylaşılmasından yanaydı. Dahası, sıyrılan kemiklerden büyük bir kazanda çorba yapılıp mahalleye dağıtılmasını bile öneren oldu.

En son Hafız Amca söz aldı.

“Muhterem mukimler,” dedi, “evet bu hallerde eşek eti de yenebilir ancak bütün imkânların bitirilmiş olması lazımdır. Her hal denenir çare bulunmazsa, Şadi’yi düşünmemiz icap eder. Şimdi ben biliyorum ki, Bakkal Nihat’ın dükkânında en az on teneke kavurma var.”

Bakkal Nihat zınk diye ayağa kalktı.

“Yok efendim!”

“Yalan söyleme, burnunun direğini kırarım,” dedi Hatçam Teyze.

Bakkal Nihat iki adım geriledi.

“Hafız Amca onlar benim malım. Ben esnafım. Versinler parasını, alsınlar kavurmayı,” dedi.

Hafız Amca, “Derhal evladım,” dedi. Gömlek cebinden tükenmezkalem ve aspirin kutusu çıkardı. Kartonu ikiye yırttı. Arkasını çevirdi. Üstüne “1000 Hafız Lirası” yazdı, imzaladı.

1000 Hafız Lirası’nı uzattı bana.

“Ver çocuğum efendinin parasını,” dedi.

O anda mahalleli hurra koşmaya başladı dükkâna.

Neyse ki, Arap Hatçam Teyze önce varıp, birkaç kişiyi kapıda tokatlayıp yere düşürdü.

Kavurma tenekelerini çıkardık. Herkes sıraya girdi.

Kardeş payı oldu etler.

Ertesi sabah kapı çaldı. İndim baktım, Şadi imiş.

“İnsana güvenim kalmadı benim. Bu kıtlık geçeceğe de benzemiyor. Ben gidiyorum, hakkını helal et,” dedi.

Sarıldık. Gözlerinden öptüm Şadi’yi.

Bir daha da görmedim onu.

İnşallah mutlu hayatı, güzel sıpaları olmuştur.

Amin.

*Bu tam öykünün yayını için ON8 Kitap’a teşekkür ederiz.

1970’te Manisa’da doğan Ahmet Büke, 1997’de İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü’nden mezun oldu. Fantastik eserler yayımlayan Ölümsüz Öyküler Yayınevi’nin düzenlediği “Xasiork 2002” kısa öykü yarışmasında “Kayıp Dua Kitabı” adlı öyküsüyle birincilik ödülünü, 2008’de Alnı Mavide (2008) kitabıyla Oğuz Atay Öykü Ödülü’nü, 2011’de Kumru’nun Gördüğü (2010) ile Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandı. Öykülerinde, hayatın gündelik akışında sıradanlaştırdığımız her insanın başlı başına bir öykü olabileceğini hatırlatan Büke, İzmir Postası’nın Adamları (2004), Çiğdem Külahı (2006), Ekmek ve Zeytin (2011), Cazibe İstasyonu (2012) ve Yüklük (2014) adlı öykü kitaplarıyla dikkat çekti. ON8 Blog’a “Bedo’nun Kitapları” adıyla tefrika etmeye başladığı İzmirli Bedo’nun öyküleri, Mevzumuz Derin (2013, ON8) adıyla bir ilk romana dönüştü ve aynı yıl Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği’nin (ÇGYD) 2013 Yılın Gençlik Romanı Ödülü’nü kazandı. Yine ON8 tarafından yayımlanan İnsan Kendine de İyi Gelir (2015), Büke’nin ON8 Blog’da “Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi” adlı köşesinde her hafta paylaştığı ve birbirine bağlı öykülerinden bir seçki ile yeni öykülerinin bir araya gelmesinden oluşuyor. Yazar, ailesiyle birlikte İzmir’de yaşıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.