İnsan Nedir? – Mark Twain

 

“Halley kuyruklu yıldızının dünyadan göründüğü gün doğan Mark Twain, bir kahin edası ile bu yıldızın tekrar görüneceği gün öleceğini bildirmiş. Nitekim, kehaneti tutmuş da. Mark Twain’in İnsan Nedir?’i, uzun bir dinlenme süresinin ardından ve sadece belirli kişilere dağıtılmak üzere, yalnızca 250 adet basılmış. Bu kitap, 240. nüsha kullanılarak tercüme edildi. İnsan Nedir?’de Twain, bilinen öykücü tarzının dışına çıkıyor ve insanın kendi kendisini sorgulamasına yol açacak çarpıcı fikirleri sohbet havasında ortaya koyuyor. Mark Twain’in İnsan Nedir?’i ilk kez Türkçe’de.” İnsan Nedir?’den bir bölüm yayımlıyoruz.

a.Makina İnsan b. Şahsi Hüner

(Yaşlı Adam ile Genç Adam konuşmaktaydılar. Yaşlı adam, insanın sadece bir makina olduğunu, bundan daha fazlası olmadığını öne sürdü. Genç Adam itiraz etti ve ondan detaylara girmesini ve bu fikrine ilişkin gerekçelerini ortaya koymasını istedi.)

Yaşlı Adam: Bir buhar makinasını oluşturan malzemeler nelerdir?

Genç Adam: Demir, çelik, pirinç, beyaz metal, vesaire.

  1. A.: Bunlar nerede bulunur?

G.A.: Kayalarda.

Y.A.: Saf bir hâlde mi?

G.A.: Hayır—maden cevherinde.

Y.A.: Bu metaller maden cevherinde bir anda mı birikmişlerdir?

G.A.: Hayır—sayısız çağların sabırla verdiği emeğin ürünüdür bu.

Y.A.: Bir makinayı kayanın kendisinden yapabilir miydin?

14 G.A.: Evet, kırılgan ve değersiz bir tane.

Y.A.: Böyle bir makina için pek de bir şeye ihtiyacın olmazdı herhalde?

G.A.: Hayır—ciddi anlamda hiçbir şeye.

Y.A.: İyi ve işe yarar bir makina yapmak için, nasıl bir süreç izlerdin?

G.A.: Dağların içinde tüneller ve oyuklar açar, demir madenini çıkarırdım; onu öğütür, eritir, dökme demir hâline getirirdim; dökme demirin bir kısmına Bessemer işlemi uygular ve bundan çelik elde ederdim. Pirincin elde edildiği birçok metal çıkarır, işler ve bir araya getirirdim.

Y.A.: Sonra?

G.A.: Elde ettiğim ürünün en kusursuzu ile iyi çalışan bir makina inşa ederdim.

Y.A.: Bu iyi çalışan makina için çok şeye ihtiyacın olur muydu?

G.A.: Ah, elbette.

Y.A.: Torna aletlerini, delgi aletlerini, planya aletlerini, baskı aletlerini, perdah aletlerini, kısacası büyük bir fabrikada bulunacak bütün becerikli aletleri çalıştırabilir miydi?

G.A.: Evet, çalıştırabilirdi.

Y.A.: Taştan yapılmış makina ne yapabilirdi?

G.A.: Bir dikiş makinasını çalıştırabilirdi muhtemelen—başka da bir şey yapamazdı herhalde.

Y.A.: İnsanlar diğer makinaya hayran kalır ve onu coşkuyla överlerdi değil mi?

G.A.: Evet.

Y.A.: Fakat bunu taştan yapılmış makina için söyleyemeyiz herhalde?

G.A.: Hayır.

Y.A.: Metalden yapılmış makinanın hünerleri, taştan yapılmış makinanınkilere kıyasla çok daha fazla mı olurdu?

G.A.: Tabii ki.

Y.A.: Şahsi hünerler mi?

G.A.: Şahsi hünerler mi? Ne demek istiyorsun?

Y.A.: Bu makinanın şahsına gösterilen itibarı hak eden, makinanın kendi performansı mı olacaktır?

G.A.: Makinanın kendisinin mi? Kesinlikle hayır.

Y.A.: Neden olmasın?

G.A.: Çünkü performansı şahsi değildir; yapı yasalarının bir sonucudur. Yapmak için ayarlandığı işleri yapıyor olması, bir hüner değildir — o işleri yapıp yapmamak elinde değildir.

Y.A.: O zaman taştan yapılmış makinanın bu kadar az iş yapıyor olması da onun kendi hünersizliği değildir?

G.A.: Kesinlikle değildir. Yapım yasalarının ona izin verdiğinden ve onu zorladığından daha azını ve daha fazlasını yapmaz. Bunda şahsi hiçbir şey yoktur; o, seçim yapamaz. Bu “giderek esas konuya gelme” sürecinde varmayı düşündüğün nokta, insan ile makinanın neredeyse aynı şey olduğu ve her ikisinin performansı için de hiçbir şahsi hünerin söz konusu olmadığı mıdır?

Y.A.: Evet—fakat üzerine alınma, seni darıltmak gibi bir niyetim yok. Taştan yapılmış makina ile çelikten yapılan arasındaki büyük farkın sebebi nedir? Eğitim mi demeli, yetiştirme mi? Taştan yapılmış makinaya yabani ve çelikten olana medeni insan mı demeliyiz? İlk başta işlenen kaya, çelikten yapılmış olan makinanın inşa edildiği hammaddeyi içerir—fakat bunun yanında, kadim jeolojik çağlar boyu birikmiş olan pek çok sülfür, taş ve engelleyici başka kalıtsal öteberi de içerir—gel biz bunlara önyargılar diyelim. Kayanın içindeki hiçbir şeyin ne söküp atma gücüne ne de söküp atmak için herhangi bir arzuya sahip olduğu önyargılar. Bu söylediğimi bir kenara yazar mısın?

G.A.: Tamam, yazdım. “Kayanın içindeki hiçbir şeyin ne söküp atma gücüne ne de söküp atmak için herhangi bir arzuya sahip olduğu önyargılar.” Devam et.

Y.A.: Önyargılar, dış etkiler aracılığıyla sökülüp atılmalıdırlar; aksi hâlde hiç atılamazlar. Bunu da yaz.

G.A.: Pekâlâ, “Dış etkiler aracılığıyla söküp atılmalıdırlar; aksi hâlde hiç atılamazlar.” Devam et.

Y.A.: Demir, kendisini engelleyen kayadan kurtulmaya karşı önyargılıdır. Daha açık kılmak gerekirse, demir, kayadan kurtulup kurtulmama konusunda mutlak olarak kayıtsızdır. Sonra bir dış etki gelir ve kayayı tuzla buz ederek maden cevherini serbest bırakır. Maden cevherindeki demir, hâlâ tutsak hâldedir. Bir dış etki demiri eritir ve onu, önünü tıkayan maden cevherinden kurtarır. Demir artık azad olmuştur, fakat daha fazla ilerlemeye kayıtsızdır. Bir dış etki aklını çelerek, onu Bessemer fırınına girmeye ayartır ve rafine ederek birinci sınıf çelik hâline getirir. Artık yetiştirilmiştir—eğitimi tamamlanmıştır. Böylece sınırına ulaşmıştır. Bundan sonra başka hiçbir yolla onu altın hâline gelmek için yetiştirmek mümkün değildir. Bunu da kaydeder misin?

G.A.: Evet. “Her şeyin bir sınırı vardır—demir madeni, altın olmak için yetiştirilemez.”

Y.A.: Altından insanlar, tenekeden insanlar, bakırdan insanlar, kurşundan insanlar, çelikten insanlar ve daha niceleri vardır—ve her biri kendi doğasından, kalıtımından, eğitiminden ve çevresinden kaynaklanan sınırlara sahiptir. Bu metallerin her birinden makinalar inşa edebilirsin ve her biri de işleyecektir; fakat zayıf olandan, güçlü olanın yaptığı işin aynısını beklememelisin. Her durumda, en iyi sonuçları elde edebilmek için, metali, ona engel olan önyargılardan yetiştirme yoluyla —eritme, rafine etme ve benzeri yollarla— kurtarmalısın.

G.A.: Şimdi, insana vardın mı?

Y.A.: Evet. Makina insan—gayri şahsi bir makina olan insan. Bir insan her ne ise, bu onun yapısına ve kalıtımı, yaşam alanı ve ilişkileri yoluyla taşıdığı etkilere bağlıdır. O, yalnızca, dış etkiler tarafından hareket ettirilir, yönlendirilir, komuta edilir. İnsan hiçbir şey, bir düşünce bile oluşturmaz.

G.A.: Hadi ama! Bu söylediklerinin tümüyle budalalık olduğu fikrine nereden vardım peki?

Y.A.: Bu, oldukça doğal bir fikir —aslında kaçınılmaz bir fikir— fakat bu fikrin şekillendiği malzemeleri yaratan sen değilsin. O malzemeler yüzlerce kitaptan, yüzlerce konuşmadan ve yüzyıllardır ataların kalpleri ve beyinlerinden senin kalbine ve beynine akan düşünce ve his akıntılarından bilinçsizce toplanan düşüncelerden, izlenimlerden, hislerden gelen öteberilerdir. Fikrinin meydana geldiği malzemelerin en küçük mikroskobik parçasını bile şahsen yaratmış değilsin ve şahsen, devşirilen malzemeleri bir araya getirme hünerine en küçük ölçüde bile sahip olduğunu iddia edemezsin. Bu, senin zihinsel makina aksamın tarafından, bu aksamın yapı yasalarıyla sıkı bir uygunluk içinde—otomatik olarak yapılmıştır. Ve sen bu aksamı oluşturmuş olmadığın gibi, onun üzerinde herhangi bir komutaya bile sahip değilsin.

G.A.: Bu kadarı da fazla ama. Sana göre, bundan başka bir fikir şekillendirmiş olamaz mıydım?

18 Y.A.: Kendiliğinden mi? Hayır. Zaten o fikri de kendin şekillendirmiş değilsin; bunu senin için makina aksamın yaptı—otomatik olarak ve birdenbire, düşünüp taşınmaksızın ya da düşünmeye gerek duymaksızın.

G.A.: Düşünüp taşınmış olduğumu varsayalım? Nasıl olacak o hâlde?

Y.A.: Denediğini mi varsayalım?

G.A.: (Bir çeyrek saat geçtikten sonra) Düşünüp taşındım.

Y.A.: Yani fikrini değiştirmeyi denedin—bir deney gibi mi?

G.A.: Evet.

Y.A.: Başardın mı?

G.A.: Hayır. Fikrim aynı kaldı; değiştirmek imkânsız.

Y.A.: Üzgünüm, ama sen de görüyorsun ki zihnin sadece bir makina, daha fazlası değil. Senin, onun üzerinde hiçbir komutan yok; onun kendi üzerinde komutası yok—o yalnızca dışarıdan çalıştırılabilir. Bu onun yapım yasasıdır; bu, bütün makinaların yasasıdır.

G.A.: Bu otomatik fikirlerden birisini asla değiştiremez miyim?

Y.A.: Hayır. Kendin yapamazsın, fakat dış etkiler bunu yapabilir.

G.A.: Yalnızca dış etkiler mi?

Y.A.: Evet—yalnızca dış etkiler.

G.A.: Bulunduğun nokta savunulamaz—hatta diyebilirim ki gülünç derecede savunulamaz.

Y.A.: Böyle düşünmeni sağlayan nedir?

G.A.: Sadece böyle olduğunu düşünmüyor, böyle olduğunu biliyorum. Varsay ki, bu fikri değiştirmek amacıyla kasten bir düşünme, çalışma ve okuma kursuna katılmayı kafaya koydum ve varsay ki başarıyla tamamladım. Bu, bir dış güdünün işi değildir, tamamen bana aittir ve şahsidir; zira bu projeyi ben oluşturdum.

Y.A.: Hiç de öyle değil. Bu proje, benimle yaptığın konuşmadan doğdu. Çünkü bu proje, senin içinde oluşamazdı. Hiç kimse, herhangi bir şey oluşturmaz, asla. Bütün düşünceleri, bütün güdüleri dışarıdan gelir.

G.A.: Bu, çileden çıkarıcı bir konu. Ne olursa olsun, ilk insan özgün düşüncelere sahipti; zira bunları alabileceği başka kimse yoktu.

Y.A.: Yanlış. Adem’in düşünceleri ona dışarıdan geldi. Ölüm korkusuna sen sahipsin. Bunu sen icat etmedin—bu korkuyu dışarıdan, konuşarak ve öğrenerek edindin. Adem, ölüm korkusuna sahip değildi—dünyada ölüm korkusundan eser yoktu.

G.A.: Evet, sahipti.

Y.A.: Yaratıldığı zaman mı?

G.A.: Hayır.

Y.A.: Ne zaman, o hâlde?

G.A.: Ölüm kapıya dayandığı zaman.

Y.A.: O hâlde dışarıdan geldi. Adem yeterince büyük birisi; bir de onu tanrı yerine koymayalım. Tanrılardan başka hiç kimse, dışarıdan gelmeyen bir düşünceye asla sahip olmamıştır. Adem muhtemelen iyi bir kafaya sahipti, fakat dışarıdan doldurulmadan önce kafası onun hiçbir işine yaramıyordu. Onunla en önemsiz küçük şeyi bile icat edemezdi. İyi ile kötü arasındaki farka dair bir kavramın gölgesine bile sahip değildi—bu fikri dışarıdan edinmesi gerekmişti. Ne Adem, ne de Havva, çıplak dolaşmanın edepsizce olduğu fikrini oluşturamazdı; bilgi onlara dışarıdan bir elma ile geldi. İnsan beyni öyle yapılandırılmıştır ki, her ne olursa olsun hiçbir şey oluşturamaz. Ancak dışarıdan elde edilmiş malzemeyi kullanabilir. Sadece bir makinadır ve otomatik olarak çalışır, irade gücü ile değil. Kendi üzerinde hiçbir komutası yoktur, sahibi de onun üzerinde hiçbir komutaya sahip değildir.

G.A.: Tamam, Adem’i boşver; fakat Shakespeare’in yarattıkları kesinlikle…

Y.A.: Hayır, sen Shakespeare’in taklitlerini kastediyorsun. Shakespeare hiçbir şey yaratmadı. O, doğru bir şekilde gözlemledi ve fevkalade resmetti. Tanrı tarafından yaratılmış insanları birebir tasvir etti; fakat kendisi hiçbir şey yaratmadı. Yaratmayı denediğini söyleyerek ona iftira atmayalım. Shakespeare yaratamazdı. O bir makinaydı ve makinalar yaratmazlar.

G.A.: O hâlde, onun üstünlüğü nerede idi?

Y.A.: Şunda. O, sen ve ben gibi, bir dikiş makinası değildi; o bir Goblen dokuma tezgâhıydı. İplikler ve renkler ona dışarıdan geldi. Dış etkiler, öneriler, deneyimler (okumak, oyunlar izlemek, oyunlar sahnelemek, fikirler edinmek, vb.), onun zihnindeki desenleri çerçeveye aldı ve onun karmaşık ve hayranlık verici makina aksamını çalıştırdı ve bu aksam, dünyayı hâlâ hayrete düşmeye zorlayan o resimlenmiş ve muhteşem kumaşı otomatik olarak imal etti. Eğer Shakespeare okyanustaki çorak ve ıssız bir kaya parçasında doğmuş olsaydı, onun o güçlü aklı, işleyecek hiçbir dış malzemeye sahip olmayacak ve icat da edemeyecekti. Ve değerli hiçbir dış etkiye, öğretime, şekillenmeye, telkine ve ilhama sahip olamayacak ve bunları icat da edemeyecekti. Böylece Shakespeare hiçbir şey üretemeyecekti. Türkiye’de bir şey üretebilirdi—Türk etkilerinin, ilişkilerinin ve eğitiminin en üst noktasında bir şey. Fransa’da daha iyi bir şey üretebilirdi—Fransız etkileri ve eğitiminin en üst noktasında bir şey. İngiltere’de, o ülkenin idealleri, etkileri ve eğitiminin sağladığı dış yardımlar aracılığıyla ulaşılabilecek en üst noktaya yükseldi. Sen ve ben ise dikiş makinalarıyız, başka bir şey değil. Elimizden gelen ne ise onu imal etmeliyiz; çabamızı ortaya koymalı ve düşüncesizler, Goblen imal etmediğimiz için bizi kınadığında bunu hiç umursamamalıyız.

G.A.: Yani, bizler sadece makinalarız! Ve makinalar performansları ile böbürlenemez, gururlanamaz, performansları üzerinde hak iddia edemez, performanslarını alkışlayamaz ve övemezler. Bu, berbat bir öğreti.

Y.A.: Bu bir öğreti değil, sadece bir olgu.

G.A.: O hâlde, sanırım bir korkak olmaktansa cesur bir kişi olmakta da bir hüner yok?

Y.A.: Şahsi hüner mi? Hayır. Cesur bir kişi, kendi cesaretini yaratmaz. Buna sahip olmak, ona hiçbir şahsi itibar kazandırmaz. Cesaret onda doğuştandır. Bir milyon dolar ile doğmuş bir bebek—bunda şahsi hüner nerede? Yokluk içine doğmuş bir bebek—bunda şahsi hünersizlik nerede? Birisine dalkavuklar tarafından yağ çekilir, tapılır, hayran olunur; diğeri ise yok sayılır ve hor görülür—Eee, bunda anlam nerede?

G.A.: Kimi zaman, ürkek bir adam, korkaklığını yenmeyi ve cesur olmayı görev edinir—ve başarılı da olur. Buna ne dersin?

Y.A.: Bu, doğru yönlerde eğitimin, yanlış yönlerde eğitimden daha değerli olduğunu gösterir. Doğru yönlerde eğitim, etki ve yetişme… İdeallerini yükseğe çekmek için,

22 kişiyi, kendini-takdir-etmesi yönünde eğitmek paha biçilmez bir şekilde değerlidir.

G.A.: Peki ya hüner?—Muzaffer korkağın projesindeki ve kazanımındaki şahsi hünere ne demeli?

Y.A.: Burada hiç şahsi hüner yok. Dünyanın gözünde daha önce olduğundan daha değerli bir adamdır şimdi, fakat değişimi kazanan adamın kendisi değildir—değişimi kazanma hüneri onun değildir.

G.A.: Kimindir o hâlde?

Y.A.: Yapısının ve ona dışarıdan işlenen etkilerindir.

G.A.: Yapısının mı?

Y.A.: Evet. Öncelikle, adam her yanıyla ve tamamen bir korkak değildi; aksi hâlde etkiler onun üzerinde hiçbir iş görmezdi. Belki bir inekten korkmazdı, ama boğadan korkardı; bir kadından korkmazdı, ama bir adamdan korkardı. Üzerine inşa edilecek bir şeyler vardı. Bir tohum mevcuttu. Tohum yoksa ağaç olmaz. Bu tohumu kendisi mi oluşturdu, yoksa onda doğuştan mı vardı bu tohum? Tohumun orada oluşu adamın hüneri değildi.

G.A.: Pekâlâ, her halükârda, tohumu yeşertme fikri, onu yeşertecek kararlılık övgüye değerdi ve bu fikri ve kararlılığı o oluşturdu.

Y.A.: Hiç de böyle bir şey yapmadı. Fikir iyi ya da kötü bütün güdülerin gelmesiyle ortaya çıktı—dışarıdan geldi. Eğer o ürkek adam bütün hayatını tavşanımsı insanlardan oluşan bir topluluk arasında geçirmiş, cesurca işler hakkında hiçbir şey okumamış, bunlar hakkında konuşulduğunu hiç işitmemiş, birilerinin bu cesurca işleri övdüğünü ya da bunları gerçekleştiren kahramanlara gıpta ettiğini işitmemiş olsaydı, Adem’in edep hakkında sahip olduğundan daha fazla fikre sahip olmayacak ve cesur bir kişi olma kararının onun aklına gelmesi asla mümkün olmayacaktı. Fikri oluşturamazdı—fikir ona dışarıdan gelmek zorundaydı. Böylece, ne zaman ki cesaretin yüceltildiğini ve korkaklığın alaya alındığını işitti, bu onu uyandırdı. Utandı. Belki de sevgilisi burnunu havaya dikerek dedi ki, “Bana senin bir korkak olduğun söylendi!” Hayatında yeni bir sayfa açan, adamın kendisi değildi— sevgilisiydi bunu onun için yapan. Adam bu hünere sahipmiş gibi caka satmamalıdır— buonun hüneri değildir.

G.A.: Fakat, yine de sevgilisi tohumu suladıktan sonra onu yeşerten kişi adamın kendisiydi.

Y.A.: Hayır. Dış etkiler yeşertti onu. Emirle birlikte —ve titreyerek— savaş alanına hücum etti, yalnız başına ve karanlıktayken değil, diğer askerlerle ve gündüz vakti. Örneğin etkisi altındaydı, yoldaşlarının cesaretinden nemalandı. Korktu ve kaçmak istedi, fakat buna cüret edemedi. Onca askerin gözü onun üzerindeyken kaçmaya korktu. Görüyorsun ya, adam gelişmekteydi—utancın getirdiği ahlaki korku, fiziksel zarar korkusuna üstün gelmişti. Savaş harekâtının sonuna gelindiğinde, deneyim ona öğretecekti ki, savaşa giren herkes yara almaz—işte, ona yardımı dokunacak bir dış etki ve ayrıca, cesaretten dolayı övülmenin ve savaş yorgunu asker alayı, çalınan davullar ve uçuşan bayraklar ile tapınan kalabalığın önünden geçerken, gözyaşlarıyla boğulmuş sesler eşliğinde kendisine tezahürat edilmesinin nasıl da hoş olduğunu öğrenecekti. Bundan sonra o, ordudaki diğer herhangi bir deneyimli asker gibi güvenle cesur olacaktır—ve bu olayın hiçbir yerinde şahsi hünerin ne emaresi okunur ne de esamesi; ne varsa dışarıdan gelmiş olacaktır. Viktorya Haçı’nın ürettiği kahraman sayısı daha fazladır…

G.A.: Dur biraz, eğer bundan dolayı hiçbir itibar kazanmayacaksa, cesur bir kişi hâline gelmesinin anlamı nerede?

Y.A.: Sorduğun soru birazdan kendisini cevaplayacaktır. Bu soru, henüz temas etmediğimiz insan yapısına dair önemli bir ayrıntı içeriyor.

G.A.: Neymiş bu ayrıntı?

Y.A.: Bir insanı bir şeyleri yapmaya iten güdü—bir insanı bir şey yapmaya iten yegâne güdü.

G.A.: Yegâne güdü! Anca bir tane mi?

Y.A.: Hepsi bu kadar. Yalnızca bir tane.

G.A.: Pekâlâ, bu kesinlikle yeterince tuhaf bir öğreti. Bir insanı bir şey yapmaya iten biricik güdü nedir?

Y.A.: Kendi içini ferahlatma güdüsü—kendi içini ferahlatma ve onun onayını kazanma zorunluluğu.

G.A.: Ah, hadi ama, bu kadar da olmaz!

Y.A.: Neden olmasın?

G.A.: Çünkü bu onu her zaman kendi rahatını ve yararını arama tutumuna sokar; ne var ki, bencil olmayan bir insan çoğu kez yalnızca bir başkasının iyiliği için bir şey yapar; bu açıkça kendi aleyhine olsa bile.

Y.A.: Yanlış. Eylem öncelikle kişinin kendisine yarar sağlamalıdır; aksi hâlde o eylemi gerçekleştirmeyecektir. Bunu yalnızca bir başkası uğruna yaptığını düşünebilir, fakat aslında öyle değildir; öncelikle kendi içini ferahlatmaktadır—diğer kişinin yararı her zaman için ikinci sırada olmalıdır.

G.A.: Ne olağandışı bir fikir! Özveri ne olacak bu durumda? Lütfen bunu cevapla.

Y.A.: Özveri nedir?

G.A.: Kişinin kendisine bir yarar sağlaması için ne bir emare ne de bir esame bulunmadığı bir yerde, bir başkasına iyilik yapmasıdır.

(…) 

Çevirmen: B. Utkan Atbakan & Gamze Keskin Yurdakurban

*Bu okuma parçasının yayını için Dedalus Kitap’a teşekkür ederiz.

Gerçek ismi Samuel Langhorne Clemens olan Mark Twain, 1835’te Florida’da doğdu. Babasının ölümüyle okuldan ayrılıp bir matbaada çırak olarak çalışmaya başlayan Twain, bunun ardından ağabeyinin çıkardığı Hannibal Journal adlı yerel gazetede dizgici olarak çalışmaya başladı. Aynı gazeteye ve bir mizah dergisi olan The Carpet-Bag’e mizah yazıları yazdı. Dört yıl boyunca Missisippi nehrinde kaptanlık yaptı. Geminin dibe oturmaması için gerekli su derinliğini ölçen bir gemici terimi olan Mark Twain ismini ilk kez 1863’te mizahi bir gezi yazısında kullandı. 1867’de ilk kitabı The Celebrated Jumping Frog of Calaveras Country (Calaveras İlinin En Hızlı Sıçrayan Kurbağası) yayımlandı. En ünlü kitaplarından bir olarak sayılan Tom Sawyer’ın Maceraları’nın ardından, başyapıtı sayılan Huckleberry Finn’in Maceraları’nı yazdı. 1906’da yazmaya başladığı otobiyografisini bitiremeden öldü.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.