İnsan, Tanrı ve Ölümsüzlük – Sir James G. Frazer

 

“Geçmişte yapmayı denediğim tek şey, insan evriminin bazı safhalarını araştırmaktı. Ve bu kitapta amaçladığım tek şey, araştırmalarımın sonuçlarını okurun insanlığın vahşilikten medeniyete yükselirken çıktığı uzun yürüyüşe dair fikir verecek bir optik cam biçiminde netleştirmektir. Yürüyüş hâlâ devam ediyor ve şüphesiz ki bizden sonra da duraksamadan devam edecek. Varış noktası, geleceğin sis bulutları ardında gizli ve bilinmiyor. Şayet yürüyüşe çıkanlar yanlarına benim eserlerimden birini alırlarsa, belki bu kitap sırt çantalarından birinde bulunabilir. Neyse ki, ağır verileri çıkararak yükü hafifletmeyi denedim. Fakat, yanılmıyorsam, verdiğim bilgiler uzun vadede teorilerimden daha değerli bulunacak ve daha kıymetli görülecektir. Çünkü teoriler gelip geçiyor, fakat veriler kalıcı ve ebedi oluyor, tabii bu sürekli değişen dünyada bir şeyin bakiliğinden söz etmek mümkünse. Öyle tahmin ediyorum ki yazılarım sonraki nesillerin raflarında kendine yer bulabilirse, bunun sebebi antik ve barbar gelenekleri, inançları aydınlatmak için kullandığım teorilerimden daha ziyade tarif ettiği bu gelenek ve inançlar olacaktır. Unutmamalıyız ki kitapların da, insanlar gibi, yazgıları vardır ve büyük çoğunluğu er ya da geç yok olmaya mahkûmdur. Şüphesiz, kendi yazılarım için değerli malzemeler elde ettiğim pek çok kitap da bu kısa ömürlü kitaplar arasında yer alacaktır; gelecek nesiller günümüzde yaşayan bizleri antik dönemdekilerle bir tuttuğu zaman, belki de kitaplarımdan bazıları çoktan tarih olmuş bir vahşilik ve barbarlık belgesi olarak, özgün belgeleri yok olmuş kaynaklar olarak hâlen okunmaya devam edebilir. Öte yandan, bu kitap araştırmacılara daha kapsamlı eserlerimin labirentlerinde rehberlik edecek bir ipucu olarak bir süreliğine faydalı olabilir.” İnsan, Tanrı ve Ölümsüzlük kitabından bir kısım yayımlıyoruz.

LXXXV. Büyü Devri

Günümüzde hakkında bilgi sahibi olduğumuz en ilkel insan toplumunda büyünün belirgin varlığına, dininse yokluğuna rastlıyorsak, dünyadaki medeni ırkların da tarihlerinin bir döneminde benzer bir entelektüel safhadan geçtiği, doğanın yüce güçlerine isteklerini yerine getirmeleri için adak ve dualarla yakarmadan önce bu güçlere isteklerini zorla yerine getirtmeyi denedikleri, kısacası insan kültürünün maddi tarafında her yerde bir Taş Devri olduğu gibi, entelektüel tarafında her yerde bir Büyü Devri yaşandığı çıkarımında bulunamaz mıyız? Bu soruya olumlu yanıt vermek için geçerli sebepler vardır. Grönland’tan Tierra del Fuego’ya, İskoçya’dan Singapur’a kadar insanlığın mevcut ırklarını incelediğimizde, çok çeşitli dinler tarafından birbirlerinden ayrıldıklarını, bu ayrımların ırkları birbirinden ayıran geniş hudutlarla bir olmadığını ve devletlerin alt bölümlerine kadar inerek kasabayı, köyü ve hatta aileleri böldüğünü, dolayısıyla tüm dünyada toplumsal yüzeyin dini ayrılıkların bölücü etkisiyle açılan oyuk ve yarıklarla delik deşik olduğunu gözlemleriz. Fakat toplumun esas olarak zeki ve düşünür kesimini etkileyen bu farklılıkların derinliklerine indiğimiz zaman, hepsinin altında insanlığın ne yazık ki büyük çoğunluğunu oluşturan kavrayışsız, zayıf, cahil ve batıl inançlılar arasında hemfikir olunan sağlam bir katmanın yattığını görürüz. On dokuzuncu yüzyılın en büyük başarılarından biri, bu aşağı zihinsel katmana erişerek her yerdeki temel kimliğini keşfetmekti. Bu katman günümüzde burada, Avrupa’da, ayaklarımızın altında ve çok da derinde değil; Avustralya’nın vahşi topraklarında ve ileri medeniyetin yerin altına gömmediği yerlerde yüzeye çıkmakta. Bu evrensel inanç, hakikaten yaygın olan bu inanış, büyünün tesirine olan inançtır. Dini sistemler yalnızca farklı ülkelerde değil aynı ülkede farklı dönemlerde de farklılık gösterirken, birlik duygu büyüsü sistemi her yerde ve her dönemde ilke ve uygulamalarında önemli ölçüde aynı kalır. Modern Avrupa’nın cahil ve batıl inançlı sınıflarında birlik duygu büyüsü, binlerce yıl evvel Mısır ve Hindistan’da ve bugün dünyanın en ücra köşelerinde hayatta kalan en aşağı vahşiler arasında neyse odur. Eğer doğruluk kaldırılan ellerle ya da başların sayımıyla sınansaydı, büyü sisteminin “Quod semper, quod ubique, quod ab omnibus” (her zaman, her yerde, herkesçe) sloganını yanılmazlığının temsili olarak kullanması için daha çok sebebi olabilirdi.

Buradaki mevzuumuz, toplum yüzeyinin altında böyle katı bir vahşilik katmanının din ve kültürdeki yüzeysel değişimlerden etkilenmeden sürekli var oluşunun insanlığın geleceğine nasıl bir etki edeceğini tartışmak değildir. Araştırmaları sonucu bunu derinlemesine incelemeye itilen tarafsız gözlemci, bunu yalnızca medeniyet karşısında bir tehdit olarak görebilir. Bizler aşağıda uyuyan yeraltı güçleri tarafından her an kırılabilecek ince bir yüzeyde yürüyoruz. Zaman zaman yeraltından gelen derin bir mırıltı ya da havaya yükselen ani bir alev ayaklarımız altında neler olup bittiğini anlatmaktadır. Kimi zaman medeni dünya gazetelerde yer bulan ve İskoçya’da sevilmeyen bir toprak sahibi ya da din adamını öldürmek amacıyla her yerine iğne batırılmış bir kuklanın bulunduğunu, İrlanda’da bir kadının cadı olduğu gerekçesiyle ateşe verilerek öldürüldüğünü ya da Rusya’da hırsızların gece yarısı koyuldukları işlerini fark edilmeden yapmalarını sağlayacağını umdukları insan yağından mumları yapmak amacıyla bir kızı öldürerek doğradığını yazan paragraflarla hayrete düşmektedir. Fakat ilerlemeyi sağlayan etkiler mi yoksa hâlihazırda başarılanları tersine çevirme tehdidinde bulunan etkiler mi nihayetinde baskın çıkacak? Daha güçlü olan bizi daha yükseğe taşıyacak olan azınlığın itici enerjisi mi yoksa dibe batmamıza neden olacak çoğunluğun cansız külfeti mi? Bunlar şimdiki zamanı ve geçmişi inceleyen mütevazı araştırmacılardan ziyade keskin görüşleriyle geleceği sezen bilgelerin, ahlak kuramcılarının ve devlet adamlarının yanıtlayabileceği sorulardır. Bizler burada yalnızca büyünün bütün ırkların geçirdiği veya din ve bilime uzanan yolda şu an geçirmekte olduğu insan zihninin daha ilkel ve erken bir safhasını yansıttığı varsayımının büyüye duyulan bu inancın bütünlüğü, evrenselliği ve sürekliliği tarafından, dini inançların değişen yapısı ve sonsuz çeşitliliğine kıyasla, ne ölçüde desteklediğini sorgulamaktayız.

LXXXVI. Büyünün İlkeleri

Eğer büyünün üzerine temellendirildiği düşünce ilkelerini incelersek, ikiye ayrıldığını görürüz: ilki, bir şeyin benzerini üretmesi, yani bir sonucun nedenine benzemesi; ikincisi ise, bir kez temas kuran şeylerin fiziksel temasları kesildikten sonra bile belli bir mesafeden birbirini etkilemeyi sürdürmesidir. İlk ilkeye Benzerlik Yasası, ikincisineyse Temas ya da Etkilenme Yasası denilebilir. Benzerlik Yasası’ndan hareketle büyücü, arzuladığı etkiyi yalnızca taklit ederek yaratabileceği sonucuna varır. Etkilenme Yasası’ndan hareket ederek ise, maddesel bir objeye yaptığı şeyin bu objenin daha önceden temasta bulunduğu kişiyi -obje bu kişinin bedensel bir parçası olsun veya olmasın- aynı ölçüde etkileyeceği sonucuna varır. Benzerlik Yasası’na göre yapılan büyülere, Homeopatik ya da Taklit Büyüsü adı verilebilir. Temas ya da Etkilenme Yasası’na göre yapılan büyülere, Bulaşıcı Büyü adı verilebilir. İlk türden büyülerden söz etmek için Homeopatik terimi tercih edilmelidir, çünkü alternatif terimler olan Taklit ya da Öykünmeci kelimeleri, ima etmeseler bile, taklit eden bilinçli bir failin gerekliliğini çağrıştırır ve böylece büyünün etkinlik alanını çok dar bir alanla sınırlı tutar. Çünkü büyücü sanatını icra ederken kullandığı bu ilkelerin cansız doğanın eylemlerini düzenlediğine kesin bir inanç duyar; diğer bir ifadeyle, Benzerlik ve Temas Yasaları’nın evrensel olarak uygulandığına ve insan eylemleriyle sınırlı olmadığına inanır. Kısacası büyü, hem yanlış bir doğa kanunu sistemi hem de yanıltıcı bir davranış rehberidir; hem yanlış bir bilim hem de başarısız bir sanattır. Doğa kanunu sistemi, yani yeryüzündeki olayların akışını belirleyen kuralların ifadesi olarak görüldüğünde büyüye Teorik Büyü ismi verilebilir: insanların amaçlarına ulaşmak maksadıyla uyduğu kurallar olarak görüldüğündeyse büyüye Pratik Büyü ismi verilebilir. Aynı zamanda unutulmamalı ki ilkel büyücü büyünün yalnızca pratikteki yönünü bilir; o, hiçbir zaman uyguladıklarının üzerine temellendiği zihinsel süreçleri irdelemez, eylemlerindeki soyut ilkeleri düşünmez. Onun için mantık, insanlığın büyük çoğunluğu için olduğu gibi, bariz değil örtüktür: tıpkı yemeğini yediği gibi eylemleri için önemli olan zihinsel ve fizyolojik süreçlerden tamamen habersiz olarak düşünür. Kısacası büyü, onun için bir bilim değil daima bir sanattır; gelişmemiş zihni, bilim düşüncesinden mahrumdur. Büyücünün eylemleri altında yatan düşünce akışını incelemek, karışmış yumağı oluşturan birkaç basit ipliği ayrıştırmak, soyut ilkeleri somut eylemlerden ayırmak, kısacası sahte sanatın ardındaki yanlış bilimi ortaya çıkarmak felsefi araştırmacının görevidir.

Eğer büyücünün mantığı hususundaki incelemem doğruysa, bu mantığın iki büyük ilkesinin düşüncelerin farklı iki şekilde yanlış bağdaştırılmasından ibaret olduğu ortaya çıkmaktadır. Homeopatik büyü, düşüncelerin benzerliklerine göre bağdaştırılması üzerine kuruludur; bulaşıcı büyü ise, düşüncelerin temasına göre bağdaştırılması üzerine kuruludur. Homeopatik büyü, birbirine benzeyen şeylerin bir olduğunu varsayma hatasına düşer; bulaşıcı büyü ise, daha önce teması olan şeylerin daima temas hâlinde olduğunu varsayma hatasına düşer. Fakat pratiğe aktarılırken bu iki kol genellikle birleştirilir; ya da daha açık konuşmak gerekirse, homeopatik ya da taklit büyüsü kendi başına uygulanabilse de bulaşıcı büyünün genellikle homeopatik ya da taklit ilkesini barındırdığı görülür. Bu şekilde genel bağlamda ifade edildiğinde bu iki kavramı idrak etmek biraz güç olabilir, fakat hususi örneklerle açıklandıkları zaman kolayca anlaşılacaktırlar. İki düşünce akışı da aslında son derece basittir. Yalnızca vahşilerin değil her yerdeki cahil ve kıt zekâlı insanların ilkel zihni için, soyut bağlamda olmasa da somut bağlamda bilindik şeyler oldukları için durumun aksi yönde olması mümkün değildir. Büyünün her iki dalı da Birlik Duygu Büyüsü ismi altında kolayca kavranabilir; çünkü her ikisi de cisimlerin belirli bir mesafeden gizli bir etkileşim yoluyla birbirini etkilediğini, bu etkinin bir tür görünmez hava olarak algılayabileceğimiz bir şey vasıtasıyla aktarılır – bu, modern bilimin tıpatıp benzer bir amaç için, yani cisimlerin boş gibi görünen alan üzerinden birbirlerini fiziksel olarak nasıl etkilediğini açıklamak için kullandığı yöntemden farksızdır.

LXXXVII. Negatif Büyü

Birlik duygu büyüsü sistemi yalnızca pozitif kurallardan oluşmaz; çok sayıda negatif kuralı yani yasağı da içerir. Kişiye yalnızca ne yapacağını değil, ne yapmayacağını da söyler. Pozitif kurallar büyülerdir; negatif büyülerse tabulardır. Esasında, tabu doktrininin bütünü, ya da her hâlükârda büyük bir kısmı, birlik duygu büyüsünün benzerlik ve temas yasasıyla birlikte özel bir şekilde uygulanmasından ibarettir. Bu yasalar vahşi tarafından katiyen çok sayıda kelimeyle formüle edilmemiş hatta soyut bağlamda algılanmamış olsa bile, vahşi bu yasaların insan iradesinden bağımsız olarak doğanın akışını düzenlediğine inanır. Vahşi, belirli bir eylemde bulunursa bu yasalardan biri doğrultusunda bazı sonuçların kaçınılmaz olarak ortaya çıkacağını düşünür; eğer bu eylemin sonuçları onun için rahatsız edici ya da tehlikeli olursa doğal olarak bu sonuçlara mahal vermemek için bu şekilde bir eylemde bulunmamaya özen gösterir. Başka bir deyişle, sahip olduğu yanlış neden-sonuç düşüncesi doğrultusunda kendisine zarar vereceğini düşündüğü şeyi yapmaktan kaçınır; kısacası, kendini bir tabuya tabi tutar. Bu yüzden tabu, pratik büyünün negatif bir uygulamasıdır. Pozitif büyü, “Şunun veya bunun olması için bunu yap,” der; negatif büyü ya da tabu, “Şunun ya da bunun olmaması için bunu yapma,” der. Pozitif büyünün amacı istenen bir durumu yaratmaktır; negatif büyü ya da tabunun amacı ise istenmeyen bir durumdan sakınmaktır. Fakat her iki neticenin de, benzerlik ve temas yasaları doğrultusunda oluşacağına inanılır. Ve istenen bir neticenin büyüsel bir törenle gerçekleşmediği gibi, istenmeyen bir netice de bir tabunun çiğnenmesinden kaynaklanmaz. Eğer kötü bir durum tabunun çiğnenmesini izlemişse bu kötü durumun sorumlusu tabunun değil ahlak ya da sağduyu kurallarının ihlal edilmesidir. “Ateşe dokunma” demek bir tabu değil, bir sağduyu kuralıdır; çünkü yasaklanan eylem hayali değil gerçek bir kötülüğe yol açar. Kısacası, tabu dediğimiz bu negatif kurallar, büyü dediğimiz pozitif kurallar kadar boş ve asılsızdır. Bu iki şey, büyük bir yanılgının, hatalı bir düşünce bağdaştırma algısının iki zıt kutbudur yalnızca. Bu yanılgıda efsunculuk pozitif, tabu ise negatif kutuptur. Hem teorik hem pratik kısmı kapsayan bu hatalı sistemin tümüne büyü dersek, tabu pratik büyünün negatif yanı olarak tanımlanabilir.

LXXXVIII. Büyüsel Telepati

Uzaktan bir eylemin mümkün olması konusunda bilimin şüpheleri olsa da, büyünün hiç şüphesi yoktur. Telepatiye inanmak, büyünün başta gelen ilkelerinden biridir. Günümüzde bir zihnin uzaktan başka bir zihni etkilediğini savunan bir kimse, vahşileri ikna etmekte hiç zorlanmaz; çünkü vahşi çok uzun zaman önce buna inanmıştır, dahası, medeni kardeşinin, farkında olduğum kadarıyla, henüz davranışlarında sergilemediği bir mantıksal tutarlılıkla bu inancına göre hareket etmiştir. Çünkü vahşi, yalnızca büyüsel törenlerin kişileri ve çok uzaktaki cisimleri etkilediğine değil, aynı zamanda günlük yaşamdaki sıradan eylemlerin de bu etkiyi yaratabileceğine inanmaktadır. Bu yüzden, önemli durumlarda uzaktaki dost ve akrabaların davranışları genellikle az ya da çok detaylı bir kurallar çerçevesinde düzenlenir; bu kuralların bir grup tarafından ihlal edilmesi durumunda orada bulunmayanların başına bir felaket açacağına hatta ölümüne neden olabileceğine inanılır. Özellikle bir grup erkek dışarıda avlanıyor ya da savaşıyorken, evdeki akrabalarının, evlerinden uzaktaki avcı ya da savaşçıların emniyet ve başarısını güvence altına almak adına genellikle birtakım şeyleri yapması ve bazı şeyleri yapmaktan kaçınması beklenir.

*Bu okuma parçasının yayını için Altın Bilek Yayınları’na teşekkür ederiz.

James George Frazer (d. 1 Ocak 1854, Glasgow, İskoçya – ö. 7 Mayıs 1941), İskoç sosyal antropolog. İskoç insanbilimci, yazar ve halk bilimci James George Frazer, 1 Ocak 1854’de Glasgow’da doğdu. Babası Rahipti. 1869-1874 arasında Glasgow Üniversitesi’nde eski Yunan ve Latin Edebiyatı öğrenimi gördü. Frazer’ın insanbilimine ilk ilgisi, İngiliz evrimsel insanbilimci Edward Tylor’ın 1871’de yayımlanan “Primitive Culture” (İlkel Kültür) kitabını okumasıyla başladı. 1874-1879 arasında Cambridge Üniversitesine bağlı Trinity College’ da öğrenci iken din bilimci W Robertson Smith ile tanışması bu ilginin artmasında önemli rol oynadı. Frazer, 1879 da Trinity College’ da öğretim üyesi oldu. 1907-1908 yıllarını, toplumsal insanbilim profesörü unvanı alan ilk kişi olarak Liverpool Üniversitesi’nde geçirdi. Ertesi yıl Cambridge’e döndü ve yaşamı boyunca bu üniversitede çalıştı. 7 mayıs 1941 tarihinde Cambridge’de öldü.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.