İnsanın Taşrası – Elias Canetti

 


“Elias Canetti “Notlar”ıyla dünya edebiyatında kendine özgü bir yazın türü yaratmıştır. Yazar, İnsanın Taşrası adını verdiği ve 1942-1972 yılları arasındaki notlarını içeren kitabında, yaşadığı dünyada herkesten ve her şeyden önce kendi kendisiyle en maskesiz tarzda hesaplaşmayı etik bir ilkeye dönüştürür. Canetti’nin aslında bütün yazdıkları gibi, “Notlar”ı da, giderek daha çok körleşen bir dünyada bilinçli yaşamaya çalışan insanoğlunun bakışlarını yitirmemesi için verilmiş en soylu savaşımlardan birini belgeliyor. Ne de olsa “içinde yaşadığımız dünyanın durumunu göremeyenin o dünya üzerine yazacak hemen hiçbir şeyi yoktur…” “Bu notların güçlüğü, kişisel olmalarından kaynaklanıyor. İnsan, özellikle kişisel olandan uzaklaşmak istiyor; sanki daha sonra artık değişemeyeceğinden korkarcasına, kişisel olanı kâğıda dökmekten korkuyor. Gerçekte ise insan bir kez yazdıktan sonra rahat bıraktığı takdirde, her şey pek çok yoldan değişime uğramayı sürdürüyor. Ruhun yollarını gösteren şey, yeniden okumak.”” Elias Canetti’nin İnsanın Taşrası kitabındaki notlarından bir bölüm yayımlıyoruz.

1942

 

Belli bir yaştan başlayarak her yıl biraz daha gençleşebilmek, bir zamanlar büyük bir gururla çıkılmış basamaklardan gerisin geriye koşabilmek hoş olurdu. Böyle bir durumda yaşlılığın saygınlıkları ve onurları, bugün nasılsa yine öyle kalmalıydı; böylece altı ya da sekiz yaşındaki çocuklara benzeyen insancıklar, en bilge ve en deneyimli kişiler sayılırlardı. En yaşlı krallar, en küçük krallar olurlardı; sadece küçücük papalara rastlanırdı; piskoposlar kardinallere, kardinaller de papalara tepeden bakarlardı. O zaman artık hiçbir çocuk herhangi bir büyüklüğü istemezdi. Tarih, eskiliği ölçüsünde önemini yitirirdi; insan, üç yüz yıl önceki olayların böcekleri andıran yaratıklar arasında geçtiği duygusuna kapılırdı ve geçmiş, nihayet görmezlikten gelinmenin mutluluğunu yaşayabilirdi.

Özgürlük sözcüğü önemli bir gerilimi, var olanlar arasında belki de en önemli gerilimi dile getirmeye yarar. İnsanoğlu hep çekip gitmek ister; gidilecek yerin adı olmadığında, bu yer belirlenemediğinde ve sınırları da görülemediğinde, özgürlük diye adlandırılır.

Bu gerilim uzam açısından anlatımını, bir sınırı sanki o sınır yokmuşçasına aşmaya yönelik şiddetli istekte bulur. Uçmada simgesini bulan özgürlük, o eski ve mitlerden kaynaklanma duygu doğrultusunda, güneşe kadar uzanır. Zamanın akışı içerisinde özgürlük, ölümün aşılmasıdır ve insanoğlu için ölümün ileriye, hep daha ileriye ertelenmesi bile yeterlidir. Nesneler arasındaki özgürlük ise, fiyatların ipini koparmasıdır: son derece özgür bir insan olan ideal müsrifin en çok istediği şey, fiyatların sürekli, hiçbir kuralca belirlenmeksizin değişmesi, belli bir yönü bulunmaksızın, hava koşullarından bağımlıymışçasına, etkilenemez ve önceden kestirilemez bir biçimde düşüp yükselmesidir. “Bir şeyi yapma” diye bir özgürlük yoktur; özgürlüğün mutluluğu, kendi sınırlarını aşmak isteyen insanoğlunun yaşadığı gerilimdir, ve insan bu dileğini gerçekleştirmek için kendine en kötü sınırları seçer. Öldürmek isteyen, öldürme yasağına eşlik eden korkunç tehditlerle uğraşmak zorunda kalacaktır: bu tehditlerden onca acı çekmese, kendini hiç kuskusuz daha mutluluk verici gerilimlere açabilecektir. — Özgürlüğün kaynağı ise soluk alma eyleminde yatar. Herkes, her havayı soluyabilir: soluk alma özgürlüğü, bugüne kadar gerçek anlamda yıkılmamış tek özgürlüktür.

Yalnızca bir resim, birinin bütünüyle hoşuna gidebilir, ama bir insan, asla. Meleklerin kökeni budur.

Uçmak denilen o çok eski ve değerli düş, tüm çekiciliğini, anlamını ve ruhunu çok çabuk yitirdi. Düşler böyledir, birbiri ardına ölümcül bir biçimde gerçekleşir. Yeni bir düş görebilir misin?

Kendilerini tek bir dine adayanlar, çok alçakgönüllü insanlar olmalılar! Benim pek çok dinim var: bunların hepsinin üstünde olan ise ancak yaşamımın akışı içersinde oluşmakta.

Düşüncelerin ellerini sudan çıkardıklarını görürüz, yardım çağırdıklarına inanırız; ama bu, çok yanıltıcıdır, onlar birlikte çok iyi geçinip giderler, isterseniz bir kez deneyin ve aralarından birini çekip çıkarmaya çalışın!

Bir insanın ne kadar bilge olabileceği, bilmek ile bilmemek arasındaki dengeden bağımlıdır. Bilmemek, bilmekten ötürü yoksullaşmamalıdır. Her yanıta karşılık —uzaklarda bulunan ve görünüşte bu yanıtın bağlamı dışında kalan—, eskiden bir köşeye sinip uyumuş bir soru ortaya çıkmalıdır. Çok sayıda yanıtı olanın daha kabarık sayıda sorusu bulunmalıdır. Bilge, yaşamı boyunca bir çocuk olarak kalır; sadece yanıtların varlığı, toprağı ve soluk almayı çoraklaştırır. Bilmek, yalnızca iktidar sahibi için bir silâhtır; bilge kişinin ise silâhlar kadar nefret ettiği başka bir şey yoktur. Bilge, tanıdıklarından daha çok sayıda insanı sevme isteğinden ötürü utanç duymaz; ve bilge, haklarında bir şey bilmediği insanlara asla tepeden bakıp kendini onlardan ayrı tutmayacaktır.

Yaşamımın en iyi zamanlarında hep içimde yer açtığıma, gittikçe daha çok yer açtığıma inanırım, bir yerde kar kürelerim, bir başka yerde gökyüzünün çökmüş bir bölümünü yine havaya kaldırırım, gereksiz göller vardır, onların sularını akıtırım —bu arada balıkları kurtarırım—, büyüyen ormanlar vardır, onların içine yeni maymun sürüleri salarım, her şey hareket halindedir, ancak yer hep az gelir, hiçbir zaman: Ne için? diye sormam. Ne için, diye bir duygu da geçmez içimden; yalnızca bu işi hep yeniden, sürekli yapmak zorunluluğunu duyarım ve bunu yapabildiğim sürece de yaşamımı hak etmiş olurum.

Bu surat, işi savaşa kadar vardırdı, ve biz onu yok etmedik! Biz milyonlarcayız, ve dünya silâhlarla dolu, üç bin yıl yetecek kadar cephane var, ve bu surat hâlâ burada, çadır bezi gibi üzerimize gerilmiş, tıpkı Gorgo’nun* çirkin suratı gibi, ve bizler de cinayetlerin ortasında taşlaşıp kalmışız.

En çok, toplara hedef olmak için dizilmiş tahta figürlere benziyoruz. Aileler içerisinde diziyorlar bizi, yaklaşık dokuz adet. Kısa boylarımız ve tahtadan bedenlerimizle öylece duruyoruz, öteki figürlerle ne yapacağımızı bilemiyoruz. Bizi devirmesi öngörülen darbenin yolu çoktan hazırlanmış; aptal aptal bekliyoruz; devrilirken öteki figürlerden olabildiğince fazlasını da beraberimizde sürükleriz, onlara ilettiğimiz darbe, kısacık bir ömürde onlara layık gördüğümüz tek dokunma biçimidir. Bizi yeniden dikecekleri söylenir. Öyle olsa bile, yeni yaşamımızda eskiden ne idiysek, yine oyuzdur, yalnızca aile içerisindeki dokuz arasında yerimiz, değişmiştir; aslına bakarsanız bu bile her zaman olmaz, tahtadan bedenlerimizle ve aptal aptal, yeniden o eski darbeyi beklemeye koyuluruz.

En büyük dileğim, bir farenin bir kediyi canlı canlı yemesini izlemek. Ama bu arada fare, kediyle uzun uzun oynamalı da!

Günler birbirinden ayrılır, fakat gecenin tek bir adı vardır.

Onun her şeyin üzerinde sevilenlere özgü, acımasız gözleri var.

Dua Etmek Üzerine. — Dua etmek, yinelemenin en etkin ve en tehlikeli biçimidir. Korunmanın tek çaresi, rahiplerde ve Budistlerin dua değirmenlerinde olduğu gibi, duanın mekanikleşmesidir. İnsanların sayısız dualarından her birinde gerekli içtenliğe nasıl varabildiklerini anlamıyorum. Bütün insanların gücü toplanıp bir araya getirilebilseydi bile, kendini bu zararlı alışkanlığa kaptırmış olan tek bir kişinin dua gevelemelerini karşılamaya yetmezdi.

Duanın çocuksu yanı: Erişilmesi olanaksız olan yerine, zaten elde edilecek olan için dua ediliyor.

İnsanlar dua etmeden yapamıyorlarsa, o zaman en azından çok değişik ve çok sayıda tanrılara başvurmaları çok daha yerinde olur. Çünkü o zaman dua için varlığı şart olan bu değişiklik uygulaması insanın işine yarar.

Duayı ciddiye alanın tek bir dua için önce haftalar boyunca cesaretini toplaması gerekirdi.

İnsanlar, tanrılarını ekmek yer gibi ağızlarına alabiliyorlar. İstedikleri zaman onu adlandırıp çağırabiliyorlar ve açıklayabiliyorlar. Adını çiğneyip bedenini yutuyorlar. Ondan sonra da hâlâ Tanrıdan daha yüce bir soy tanımadıklarını söyleyebiliyorlar. Dua eden pek çok kişinin Tanrıdan başkalarına vermek niyetinde asla olmadıkları bir şeyleri başkaları ele geçirmeden koparmaya çalıştıklarından şüphe ediyorum. Bunun tuhaf yanı ise hepsinin de aynı şeyi, yani yaşamak için gerekli en ilkel koşulları istemeleri ve buna karşın yine de birlikte dua etmeleri. Bu halleriyle, tek bir yabancının üstüne saldıran arsız bir dilenci sürüsüne benziyorlar.

İnancım olsaydı bile, yine de dua edemezdim. Dua etmeyi hep Tanrıya yöneltilmiş en utanmazca el uzatma, en iğrenç günah sayardım ve her dua için uzun bir kefaret süresi öngörürdüm.

Kimi zaman duyduğum cümlelerin benden üçbin yıl önce başkaları tarafından benim için kararlaştırılmış olduğuna inanıyorum. Daha dikkatle dinlediğimde ise cümleler gittikçe daha çok eskiyor.

Şairlerin sezgileri, Tanrının unutulmuş serüvenleridir.

Siz büyük sözler, siz güneşe yönelik bakışlar, siz yıldızdan yıldıza yollanan öpücükler, siz kendini beğenmiş fırtınalar, siz böbürlenerek çakan şimşekler, insanlar gün gelip de insanlar birbirlerinin kökünü kuruttuklarında, kuşlar sevecen şarkılar söyleyecekler. Ve bizlere özlem duyacaklar, ve aralarında mizah duygusu olanlar konuşmalarımızı daha uzun süre anımsayacaklar.

İnsanlar her yıl düzenlenen bir şenlik aracılığıyla kendilerinden bir şeyler çalınmasına dayanmaları için eğitilmeliler. Bu şenliğin müritlerinin el koyamayacakları hiçbir şey olmamalı, ne değerli bir eşya, ne de en kutsal anıların taşıyıcısı herhangi bir şey. Çalınan, asla geri verilmemeli. Şenliğe karşı alınacak önlemler çok sert bir biçimde yasaklanmalı. Ayrıca kaybolan nesnelerin daha sonraki yazgısının ne peşine düşülmesine ne de ne için kullanıldığının araştırılmasına izin verilmeli. Yalnızca insanlar, ister çok genç, ister çok yaşlı olsunlar, çalma eyleminin dışında tutulmalılar. Belki böylece insanlar, ellerinden çıkan nesnelerin onlardan almış olduğu değerin bir kısmını olsun yeniden geri alabilirler. Böyle şenliklerin ardından bazı zavallıların nasıl acı çekecekleri kolayca düşünülebilir; ama bu insanlar, şenlik süresini kendileri de iyi değerlendirdikleri takdirde acılarını neredeyse giderebilirler. Böyle bir durumda mülkiyet, tanrı-benzeri oluşundan ve sonrasızlığından çok şey yitirecektir. Yılın geri kalan, onurlu süresi boyunca bir insan, evinde satın aldıklarının ve kendisine armağan verilenlerin yanı sıra, çaldıklarının da bulunmasına sabır göstermek zorunda kalmalı ve ancak bu sonuncular kutsal sayılmalı, yani bir sonraki şenlikte çalınmaya karşı güvenlik altına alınmış olmalıdır.

Bütün atalarının bilgeliğini kendisinde toplamış olan insanın ne kadar aptal olduğuna bakın bir kez!

Kanıt, düşüncenin doğuştan var olan talihsizliğidir.

Bilgi, kendini gösterme eğilimindedir. Gizli tutulduğu takdirde bunun öcünü almak zorundadır.

Tek bir insanı ölümden kurtarmak, tanrının elinde değildir. Tanrının birliği ve biricikliği de zaten budur.

İnsanların dışa dönük davranışları öylesine çokanlamlıdır ki, bütünüyle tanınmadan ve gizli yaşamak isteyen birinin kendini yalnızca olduğu gibi göstermesi, yeterlidir.

Bir savaş, hep insanlık adalet düşüncesine sanki daha hiç varmamışçasına cereyan eder.

Tarih, geleneğin bütün eski biçimleri aracılığıyla korunmuş olanlardan daha farklı bir şeyi koymaktadır. Bunun ne olduğunu belirleyebilmek güçtür; en akla yakın geleni, bunun kitlelerin, ama bütün kitlelerin saplantı düzeyine varmış bir kan davası olmasıdır, ve tarihin yol açtığı da zaten bundan başka bir şey değildir. Tarih, bütün dinlerin, ulusların ve sınıfların sonrasız kılınmasını sağlar. Çünkü aralarında en barışçı olanlar bile herhangi bir zamanda herhangi birinin kanına girmişlerdir ve tarih, sadakatle bunu göklere haykırır. Tarihe karşı pek çok girişimde bulunulmuştur, ama ondan kaçılamaz. Tarih, dünyayı tutsak etmiş dev bir yılandır. Tarihöncesinden kalma bir vampir gibi, her genç insanın beynindeki kanı emer. Tarihin değişik dillerde nasıl hep aynı buyruğu verdiğine tanık olmak, dayanılır gibi değildir. Tarih, aslında herkesi utandırması gereken en utanılası inanç biçimlerini bile ne kadar eskiye dayandıklarını kanıtlayarak hayatta tutar. Birtakım işe yaramaz rahiplerin dışında, tarihe şükran duyan kimse olmamıştır ve tarih denilen şey olmasaydı eğer, bu rahipler de daha bir silik kalırlardı. Şimdi bunlara karşılık tarihin dünyayı bir bütünleştirmeye çok yaklaştırdığını söyleyip itiraz edenler çıkacaktır, ama ne pahasına olmuştur bu, ve dünyada bir bütünleşmenin gerçekleştiği de söylenebilir mi? Bana kalırsa, tarih bir zamanlar daha iyi, en azından daha bir zararsızdı: yani arada sırada kaybolup gittiği zamanlarda. Bugün ise tarih, yazının zincirleriyle kendi kendisine sonrasız prangaya vurulmuş. En yapay, en yalan ve alçakça belgeleri gelecek yüzyıllara sunuyor. Bugün kimse bin yıl sonra insanların artık bilemeyecekleri bir sözleşmeyi yapamaz. Kimse dikkatleri çekmeden dünyaya gelemez; en azından istatistiklerde sayılanlar arasına katılır. Kimse düşünemez, kimse soluk alamaz; tarih, onun tertemiz soluğunu zehirler ve söylemek istediklerini beyninde dolandırıp durur. Tarihi boğabilecek bir Herakles’in kim bilir ne kadar güçlü olması gerekirdi! Ölümün kendi kendisini aşması, tarihin yenilgisinden daha kolaydır; tarihe karşı kazanılacak bir zaferden ilk ve tek yararlanacak olan da zaten yalnızca ölümdür.

Bir bütün olarak insanlık, bir daha asla daha azıyla yetinemeyecek.

Bir insanın sevgisini yıkabilmek yıllar alır; ama hiçbir yaşam, bir cinayetten de beter olan bu cinayete yakınabilecek kadar uzun değildir.

Ruhsal yaşamda karşılıklılık yasası: İnsan bir başkasına, ne kadar gizli hareket ederse etsin, karşılığını kendisinin de yaşamayacağı hiçbir şey yapamaz. Karşılığın daha eylemlerimizin biçimi içersinde var olması da bir olasılıktır.

Şu anda hakkında hiçbir şey bilmediğimiz, gelecekteki bir dine ilişkin düşüncenin tanımsız acı verici bir yanı var.

İnsanlar, en sevdikleri söylemleri ve sözcükleri kullanmakta neredeyse masumdurlar. En zararsız biçimde gelişi güzel konuşurlarken kendilerini nasıl ele verdiklerini sezmezler. Başka şeylerden söz etmekle bir sırrı sakladıklarına inanırlar, ama ne var ki en sık kullandıkları söylemler sırlarını ansızın korkutucu ve kapkara bir biçimde açığa vurur.

En düşmüş insan, bütün dilekleri yerine gelmiş olan insandır.

Adem ile Havva’nın üstüne yılanı saldırtan, Tanrının kendisiydi ve her şey, yılanın Tanrıyı ele vermemesine bağlıydı. Bu zehirli hayvan Tanrıya bugüne kadar sadık kaldı.

Molière’in ölümü: Molière oyunculuktan, sahnede oynadığı büyük rollerden vazgeçemez, bu rollerin tiyatro izleyicilerinden aldığı alkış, onun için çok önemlidir. Arkadaşları ondan ısrarla oyunculuktan vazgeçmesini isterler, ama o, arkadaşlarının iyi niyetli öğütlerini geri çevirir. Öldüğü gün bile, oyuncuları kazançlarından yoksun bırakamayacağını söyler. Gerçekte asıl önemsediği ise, tiyatroyu dolduranların alkışlarıdır, görünüşe bakılırsa, bu alkışlar olmadan yaşayamaz. Bu durumda cenazesinin kalkacağı gün evinin önünde düşman bir kitlenin, yani tiyatrodakilerle karşılaştırıldığında olumsuz bir kitlenin toplanmış olması tuhaftır. Bu kitle kilise yanlılarından oluşmaktadır; ama alkışlayan kitleyle gizemli bir ilintisinin bulunduğunu sanki biliyormusçasına, üstüne serpilen parayla dağılır: Bunlar, iade edilen bilet paralarıdır.

Aslında insanın çeşitli dilleri olmalıydı: Biri annesi için kullandığı, sonradan bir daha asla konuşmadığı dil; yalnızca okuduğu, ama yazmaya asla cesaret edemediği bir dil; dua ettiği ve tek kelimesini bile anlamadığı bir dil; hesap yaptığı, yalnızca para sorunlarına ait bir dil; (mektupların dışında) yazmak için kullandığı bir dil; yolculukla kullandığı dil, bu dilde mektuplarını da yazabilir.

Değişik dillerin varlığı olgusu, dünyanın en tedirgin edici olgusudur. Bu, aynı nesneler için değişik adların bulunduğu anlamına gelir; ve insan, nesnelerin hâlâ aynı nesneler olduklarından kuşkulanma zorunluluğunu duyar. Bütün dilbilimin ardında, dilleri tek bir dile indirgeme çabası gizlidir. Babil Kulesi’nin öyküsü, ikinci günahın öyküsüdür. İnsanlar masumiyetlerini ve sonsuz yaşamı yitirdikten sonra, sanatın yardımıyla cennete kadar yükselmek istemişlerdi. Önce yanlış ağacın meyvasını yemişlerdi; ağacı iyice tanıdıktan sonra dimdik yukarı yükseldiler. Buna karşılık ilk günahtan sonra ellerinde kalmış olan şey, yani adlarının birliği ve bütünlüğü, kendilerinden alındı. Tanrının bu eylemi, girişilmiş en şeytani eylemdi. Adlardaki kargaşa, Tanrının kendi yaratısını kargaşaya sürüklemesi demekti; bu durumda Tanrının neden tufandan bir şeyler kurtarmış olduğunu anlayabilmek olanaksız.

İnsanlar, kendi içlerindeki yaşam ve olup bitenler hakkında en ufak bir bilgi sahibi olsalardı, pek çok sözcükten ve deyimden sanki bunlar zehirmişçesine korkarlardı.

İnsan ne zaman bir hayvana dikkatlice baksa, bu hayvanın içinde oturan bir insanın başkalarıyla alay ettiği duygusuna kapılır.

Drama üzerine. — Yavaş yavaş anlıyorum ki, drama ile aslında kaynağı müzikte olan bir şeyi gerçekleştirmeye çalışmışım. Ben, figürlerin konumlanışlarını temalar gibi işledim. Karakterlerin (sanki yaşayan, gerçek insanlarmış gibi) “geliştirilmesine” karşı direnişim, müzikte de çalgıların verili olduğunu anımsatıyor. İnsan şu ya da bu çalgıda bir kez karar kıldı mı, artık ona bağlı kalır, bir eser akışını sürdürürken bu çalgıyı bir başkasına dönüştüremez. Müziğin o güzel ciddiyetinin bir bölümü, çalgılar bağlamındaki bu netlikten kaynaklanır.

Dramatik figürün bir hayvana indirgenmesi, bu anlayışla rahatlıkla bağdaştırılabilir. Her çalgı, kendisiyle ancak kendisine göre oynanmasına izin verilen çok belirli bir hayvan ya da en azından kendine özgü ve başkalarından kesin sınırlarla ayrılmış bir yaratıktır. Drama, insana yeni hayvanlar, yani yeni çalgılar, yeni yaratıklar ve bunların tematik düzenine göre yeni yeni biçimler icat etmeye ilişkin tanrısal ve öteki bütün sanatlardakinden daha yüce bir olanak sunar. Demek ki, yeni “hayvanlar” olduğu sürece sınırsız çeşitlilikte dramalar da olacaktır. Böylece Yaradılış, ister tükenmesinden, ister hızla insanoğlunun onu aşmasından ötürü, sözcüğün tam anlamıyla dramaya kaydırılmış olmaktadır.

Operanın dramayı ne denli karmaşaya sürüklemiş olduğunun da kanıtlanması gerekirdi. Müzikli drama, bugüne kadar bulunmuş en kirli ve en anlamsız kitsch türüdür. Drama, müziğin çok kendine özgü bir türüdür ve bir ek olarak müziği taşıyabildiği de çok enderdir. Çalgılarla eylemde bulunan figürler arasında asla uyum sağlanamaz; aksi takdirde figürler alegorik bir nitelik kazanıp önemlerini yitirirler; böyle bir durumda ortada yalnızca fabl türünün eylemde bulunan hayvanları vardır; müziğin her şey olması, dramayı bütünüyle önemsiz kılar.

Hiçbir yararı yok, insan kendi kendine korolar söyleyebilir, yamyamlara hayret edebilir, bir ağaç gövdesinden iki yüz yıl geriye tırmanabilir, yılın aylarından birini deli sayıp kilit altına alabilir, zararsız haçlı ordularına katılıp, bütün vücudu bir demirci işliğine dönmüş olarak, Filistin’e hacca gidebilir, Buda’yı dinleyebilir, Muhammed’i yatıştırmaya çabalayabilir. İsa’ya inanabilir, bir fidanın nöbetini tutabilir, yeni açmış bir çiçeği resmedebilir, bir yemişin oluşumunu engelleyebilir, ve ayrıca insan: İkiye katlandığı andan başlayarak güneşi izleyebilir; köpekleri miyavlamaları, kedileri de havlamaları için eğilebilir, yüz yaşındaki birine yeniden tüm dişlerini armağan edebilir, ormanlarda ağaç toplayabilir, kel başları sulayabilir, inekleri iğdiş edebilir, öküzleri sağabilir, eğer bütün bunlar fazla kolaysa (çünkü insan her şeyi pek çabuk bitirmekte), o zaman Neandertal insanlarının dillerini öğrenebilir, Şiva’nın kollarını destekleyebilir, Brahma’nın kafalarını eskimiş Veda’lardan arındırabilir, çıplak tanrıları giydirebilir, Tanrının cennetlerinde meleklerin korolarını engelleyebilir, Lao-çe’yi kışkırtabilir, Konfüçyüs’ü baba katili olmaya azmettirebilir. Sokrates’in elinden baldıran çanağını, ağzından da ölümsüzlüğü çekip alabilir, insan bütün bunları yapabilir,—ama hiçbir yararı yok, tek bir şeyin dışında hiçbir eylem, hiçbir düşünce önemli değil: Cinayetler ne zaman son bulacak!

Ah, bir kulak borusu, generalleri ana rahminde teşhis edebilecek hassasiyetle bir kulak borusu!

İnsanlar kendileri hakkında hiçbir zaman, yaşadığımız bu “ruhbilim çağı”ndaki kadar az bilgi sahibi olmadılar. İnsanlar rahat duramıyorlar. Kendi değişimlerinden kaçmaktalar. Bu değişimleri beklemiyor, önceliyorlar, olabileceklerinden başka her şey olmayı yeğliyorlar. Otomobille kendi ruh manzaraları boyunca gidiyorlar, ve yalnızca benzin istasyonlarında mola verdiklerinden, bu istasyonlardan oluştuklarına inanıyorlar. Mühendisleri başkaca hiçbir şey tasarımlamıyorlar: Ne yeseler benzin kokuyor. Kapkara benzin birikintileriyle düşlere dalıyorlar.

İnsanlar tarafından terk edilmiş bir dünya imgesinden daha tedirgin edicisi yoktur. Örneğin insanlar yalnızca dünyaya ilişkin anılarını da beraberlerinde götürebilmek için göç etmiş olsalardı. Bir daha asla dünyada olduğu kadar güzel yaşayamasalardı. Uzaklara erişebilen aygıtlarla dünyayı hâlâ gözlemleyebilselerdi, ama dünyada gerçekte olup bitenleri seçemeselerdi. İşte o zaman gerçekte neyi yitirdiklerini, tükenmesi olanaksız bir vatanı yitirdiklerini anlarlardı ve bunun sorumluluğunu yüklemeleri gereken yanlış dini, elbet artık çok geç kalmış olarak, bir başkasıyla değişirlerdi. Bu yeni dinin doğru din olduğu düşünülebilir; zamanında gelseydi eğer, dünyayı insanlar için kurtarırdı.

Tanrıları sınamak uygun olur, hem de ne kadar sık olursa o kadar iyi, ve onlara bir an bile rahat verilmemeli. Tanrılar fazla uyuyorlar ve insanı ölmekte olan kardeşlerinin salında yalnız bırakıyorlar.

Ölüler yargılarla, yaşayanlar ise sevgiyle beslenirler.

Hiçbir budala ve hiçbir bağnaz, düşleri gölgelenenlere ve parçalananlara beslediğim sevgiyi herhangi bir zamanda elimden alamayacak.

İnsan, yine de her şey ve bütünüyle insan olacak. Köleler, efendileri kurtaracaklar.

“Öldürülenler” — henüz görkemli gelirdi bu kulağa, daha açık, daha bir cesurcaydı: Oysa “boğulanlar”, “ezilerek ölenler”, “parçalananlar”, bunların kulağa gelişi ise çok cimrice, sanki hiçbir şeye malolmamışlar gibi!

İnsan yaşamı ölçüt olmaktan çıktığından bu yana, artık hiçbir şeyin ölçütü kalmadı.

Bir adam, dünyadaki bütün yaprakları saymaya girişiyor. İstatistiğin özü.

O, benim sol kulağımı çaldı. Ben onun sağ gözünü aldım. O benim on dört dişimi sakladı. Ben onun dudaklarını diktim. O benim kıçımı bile haşladı. Ben de onun kalbini tersyüz ettim. O benim karaciğerimi yedi. Ben, onun kanını içtim. — Savaş.

Yalnızca düşüncenin silâhlarıyla yürütülmeyen bir kavga beni tiksindirir. Ölü düşman, yalnızca kendi ölümünün kanıtıdır.

Korku vermek istemiyorum, dünyada bundan daha çok utandığım bir şey yok. Korkulmaktansa nefret edilmeyi yeğlerim.

Askerlerin arasına karışıyor: Artık olup bitenleri bilmek istemiyor; artık ne yaptığını bilmek istemiyor.

Barış konferansında Avrupa’ya, yıllar süren ağır bir savaşta hak etmiş olduğu şansın verilmesi kararlaştırılıyor. Her şeyin hemen başlaması öngörülüyor. Bunu sağlamak amacıyla, rastlantı sonucu hâlâ ayakta kalmış kentleri yerle bir etmek için bombardıman uçaklarından oluşma, devletler arası bir filo kuruluyor.

Tanrı, insanın kendini beğenmişlikleri arasında en büyüğüdür; ve insan bunun kefaretini ödediğinde, daha büyük bir kendini beğenmişlikle karşılaşmayacaktır.

Onursal makamlar ancak budalalar içindir; utanç içerisinde yaşamak, onurlar içerisinde yaşamaktan daha iyidir; saygınlıklar olmamalı, ama ne pahasına olursa olsun, özgürlük olmalı, düşünme özgürlüğü. Onurlar, duvar halıları gibi gözlerin ve kulakların önüne asılır; artık ne gören kalır, ne de duyan; düşler, onurlar içerisinde boğulur, verimli yıllar da kuruyup gider.

O, parasını yüreğinde saklıyor, yürek atışları da parasını sayıyor.

O, artık kimseler ölmediğinde ve insanlar savaşlarını çok insancıl olan karıncalar aracılığıyla yürüttüklerinde, doyuma ermiş ve olağanüstü güzellikteki dünyaya geri dönmek istiyor.

Herhalde yazar, ilerde olacakları söyleyebilmek için daha önce olmuş olanı duyumsayan insandır. Yani gerçekte acı çekmez, yalnızca anımsar; ve hiçbir eylem gerçekleştirmez, çünkü önce eyleme ilişkin kehanette bulunmak zorundadır.

İnsanın kendini, daha önce pek çoklarınca paylaşılmış bir inanca adamasında her zaman kuşku verici bir yan vardır. Bu durum, sözcüklerin anlatabileceğinden çok daha fazla bir boyun eğişi içerir. İnanç, insanın genişleyebilen bir becerisidir, ve yapabilecek olan herkesin bu genişlemeye bir katkıda bulunması öngörülmüştür.

İnsanların sesleri, Tanrının ekmeğidir.

Bir Doğulunun bir İngilizden yansıması tuhaf oluyor. Kısa süre önce böyle şaşırtıcı bir İngilize rastladığımda, bunun bir yanılgı olduğunu ve Doğulunun yine eriyip gideceğini düşündüm. Ama sonra Doğulunun nasıl giderek yoğunlaştığını gördüm, ve Doğulu, bir Buda’nın ağırlığına büründü. Böyle birinin yapabileceği tek şey, ruhların beden değiştirdiğine inanmak, aksi takdirde bir İngilizin kalıbında yolunu bulamaz.

Doğulu yanı, kendini şöyle gösterir: Olduğu yerde sakin oturmaktan hoşlanır, ve bu dinginliğin tembellik diye aşağılanmasına izin vermez; çünkü bu dinginlik aracılığıyla insan, büyük bir bilgeliğe ulaşabilir. Kadınların ona hayranlık duymasına memnuniyetle izin verir; karşılaştığı yeni bir kadın, daha önce pek çoğunu tanımasına karşın, onu etkiler; biri, ötekini dışlamaz; ve Doğulu erkek, hoşlandığını göstermekten hiç çekinmez. Karşısındakini incitmediğinden emin olduğu anda, Tanrı üzerine kendine özgü ve yıkıcı düşünceler dile getirir; bu düşünceler, oturma konumunun ürünleridir, onları, Hindistan’da duymuş olsa bile, özgün bulur; İngiltere için ise bu düşünceler hâlâ özgündür.

Doğulu, dağınıktır: adları, tarihleri ve yerleri kolaylıkla birbirine karıştırır. Bunu bilir ve umursamaz. İlişkiler boştur ve hiçbir anlamı yoktur; onun için tek önem taşıyan, cümlesinin derin anlamı saydığı şeydir. Buna karşılık İngilizler, adeta titizlik hastasıdır: dağınıklık ikinci büyük günahtır ve adam öldürmeden hemen sonra gelir; tıraş sırasında tek bir kıl bile atlanmamalıdır; bir ziyaretin saatleri daha ziyaret başlamadan sayılıdır; bir mülkün çevresindeki çit, kutsaldır; bir kitap, belli sayıda harflerden oluşur; kimse yalan söylemez. Bu Doğulunun her türlü titizliğe karşı vurgulu umursamazlığıyla öteki İngiliz vatandaşlarından nasıl ayrıldığını gözde canlandırmak kolaydır.

Doğulunun yakınlığının da farklı bir rengi vardır. Sözü edilen her insanı över; gerçi bunu çok yüksek sesle değil, ama hiç kuşkusuz bir Güneylinin coşkusuyla yapar. En gülünç insan bile olağanüstü, örnek ve yücedir. Doğulu, insanlara onların dilemiş olabilecekleri unvanlarla hitap eder. Fakat aslında alaycı olmaksızın — çünkü her türlü inciticilikten uzaktır—, unvanların ne kadar az önem taşıdığını yine de hissettirir. Sonsuz huzura yönelik dileği, pek yakında artık kendisinin olmayacağından kaynaklanan bir yakınmayla karışıktır, çünkü kalp hastasıdır; ve hastalığından söz etmekten çekinmez; yakınma, hastalığından ayrıntılı söz edişinde kendini özellikle ele verir. İster ki, hasta kalbine hayran kalınsın, ve hâlâ “yaratıcı” çalışabilmesi de hayret uyandırsın; uğraşı, yazmaktır. İnsanoğlunun tüm eylemleri arasında yazmak, kesinlikle en dingin olanıdır; dolayısıyla da, bu eylemi ayak ayak üstüne atmış olarak, görkemli bir duruşla, küçük bir masanın başında ve kıvrak hareketlerle gerçekleştirir. Eğer gerçek bir İngiliz olsaydı, hasta kalp bir yana, bir kalbinin olduğunu bile söylemekten kaçınırdı, ve yazdığını da utanarak kilit altına alırdı.

İnsan, uyurken gördüğü bir insandan bir daha asla nefret edemez.

İnsanoğlu, silâhlarına âşık. Bununla nasıl savaşılabilir? — Silâhlar sıkça ve hiç beklenmedik biçimde onları kullananlara yönelebilmeli. Silâhların verdiği korku, tekyanlı. Düşmanın da aynı araçları kullanması, yeterli değil. Silâhın kendisinin önceden kestirilemez, başına buyruk bir yaşamı olmalı ve insanlar, düşmandan çok ellerindeki nesneden korkabilmeliler.

Bütün insan dinlerinde, en vazgeçilmezi savaştır; fakat o da terhis edilir.

Birbirinizin karşısına çıplak çıkmak zorunda olsaydınız, birbirinizi gırtlaklamak daha zor gelirdi. —Şu öldürücü üniformalar!

Tanrı inancının ağır basan bir yanı var: İnsan, en kötü çabalarla bile öldürülemeyecek bir şeyin varlığına inanıyor.

Karanlıkta sözcüklerin ağırlığı katmerlidir.

*Gorgo: Yunan mitolojisinde korkunç dişi yaratık. (e.n.)

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Sel Yayıncılık’a teşekkür ederiz.

ELIAS CANETTI, (Rusçuk, 1905 – Zürih, 1994) İspanya’dan göç eden Seferad Yahudisi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Viyana Üniversitesi’nde Doğa Bilimleri ve Felsefe bölümlerinde doktora yaptı. 26 yaşında başyapıtı sayılan Körleşme’yi kaleme almaya başladı. Kitlelerin psikolojisini ona yabancı birinin bakış açısından anlatan roman, dönemin Nazi Almanyası’nda yasaklandı ve ancak 1960’lardan sonra geniş kitleler tarafından keşfedilebildi. Canetti, 1938’de Avusturya’nın ilhakından sonra Londra’ya, ardından Zürih’e taşındı. İkinci Dünya Savaşı gibi tarihin en büyük kitlesel eylemlerine tanıklık etmiş olması onu kitle ve iktidar ilişkileri üzerine düşünmeye ve yazmaya yöneltti. Bu düşüncelerinin sonucu olarak 1960’da Kitle ve İktidar isimli incelemesini tamamladı. 1981’de Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Ömrünün büyük bir kısmını İngiltere’de geçirdi. Eserlerini Almanca kaleme aldı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.