İntermezzo – Fikret Adil

 

“Sofralar, sohbetler, gazinolar, kumpanyalar, barlar, hususiler… Tiyatro, resim, şiir, sergiler, açılışlar ve davetlerle dolu gündelik hayat. Fikret Adil bugün artık çok uzaklarda kalan bohem bir İstanbul’u Asmalımescit 74’ün ardından nüktedanlığı elden bırakmaksızın anlatmaya devam ediyor. Yahudi bir işadamının kızı ile Yunan bir tiyatrocunun kavuşmak için çareyi Atina’ya kaçmakta bulması etrafında şekillenen anlatı, hem İstanbul tarihine hem de döneme ilişkin birçok ayrıntıyı barındırıyor. Glorya Sineması’ndan Maksim’e, Casa d’Italia’dan Büyük Britanya Oteli’ne, Beyoğlu’ndan Atina’ya uzanan bu aşk hikâyesine Baudelaire şiirleri kadar, Arif Dino gibi dönemin önemli isimleri de eşlik ediyor.” İntermezzo’dan bir bölüm yayımlıyoruz.

1932 senesinin son ayları.

Beyoğlu’nda bir binanın birinci katında -sokaktan yarım duvar ve bir pencere ile ayrı olduğu için- farkı olmayan odamda, uzun boylu, balmumundan dökülmüş uzun yüzlü bir genç, uzun parmaklarıyla tuttuğu Fransızca şiir kitabından okuyor:

Titreyen ve çırpınan bir yavru kuş gibi,

Şu kalbi, kıpkızıl, göğsünden koparır,

Ve gözdem hayvan doysun diye,

Önüne istihkâr ile atardım.

Bu, Yorgos Pappas idi. Elinde tuttuğu kitap Baudelaire’in meşhur Elem Çiçekleri.

Pappas, son mısraı bitirdikten sonra, çilingir sofrasından kadehini aldı, içti.

Yanımızdaki kadınlar dudak bükerek birbirlerine bakıştılar, içlerinden biri, Türkçe şunları söyledi:

– Bu Atinalılar hep böyledir. Dünyada kendilerinden başka erkek yok zannederler. Nerede buranın erkekleri, nerede onlar!..

Kadın kendi hesabına haklı idi. Zira, Atina’ya giderek burada gördüğü işi orada da görmiye kalkışsa açlıktan ölürdü.

Henri Bernstein’in Melo piyesini aynı tarzda anlayışımız, Pappas ile dostluğumuza sebep olmuştu. İkimiz de, piyesin Bach’ın ikinci “suite”inden mülhem olduğunu düşünüyorduk. Piyesi, Türkçeye benim tercüme ettiğimi, Darülbedayi’de oynandığını, benim tarafımdan Bedia Muvahhid delâletiyle, henüz o zaman lar kitap halinde çıkmadığı için, Fransızca metnin Yunanistan’a gönderilerek tercüme edildiğini öğrenince Pappas’ın samimiyeti arttı, ben de, onun Charles Boyer ile derin müşabehetini o zaman farkettim, bu esere hayranlığının mânasını da anladım.

Pappas, hakikaten Charles Boyer’nin tipinde idi, sahnede hareketleri, sesi ona benziyordu.

Bilhassa kadınlar üzerindeki tesiri, Boyer’nin tesirine yakındı.

Şunu da söyleyeyim ki, bilmukabele kadınların da onun üzerinde büyük bir tesiri vardı.

His ile mantıktan birisini seçmek lâzım gelse, ben, muhakkak hissi alırım. Bu sebepten Pappas ile tanıştıktan sonra kendisinin kim, kimin nesi olduğunu araştırmadım. Hislerim ile tanıdığım kimseler hakkında sonradan aldandığımı pek az hatırlıyorum. İlk görüşün bende çok büyük tesiri vardır. Sevimli bulduğum adamları, kim olurlarsa olsunlar, sevmekte devam ederim. Fena adamları derhal hissetmek hususunda yanılmadığıma da inanırım. Hem mazi ile uğraşmak, gerilere dönmek olduğu için, beni biraz ihtiyarlatır. Hatırlamamak, hatırlamak istememek çok iyi bir şeydir. Zaman olur ki, ben, doğduğum tarihi ve seneyi bile unuturum. Bir defa bu, askerlik şubesinde başıma geldi. Az kalsın beni asker kaçağı diye yakalayacaklardı. Halbuki… amma bu başka bir hikâyedir.

image

Bir gün, yine o senenin son aylarında -bunları hatırlayışım tuhaf değil mi?- Beyoğlu’nda “Glorya” Sineması’nın bekleme salonunda, Niko Galatis ve Pappas ile oturuyorduk. İçeriye, ressam Arif Dino girdi, yanımıza geldi.

Pappas ile Arif Dino birbirlerini görünce hemen kucaklaştılar. Sonra, yarım saat kadar, hiç etraflarına bakmadan, Rumca konuştular. Pek tabiî, bir şey anlamadım, anlamadığım şeyleri öğrenmek de âdetim olduğundan sordum. Arif Dino uzun boylu anlattı. Ben de size anlatayım.

Pappas, Fransa’da Montpellier’de tahsil ederken, zengin bir çiftçinin kızı ile sevişmiş ve evlenmişti.

Pappas ile karısı gayet iyi anlaşmışlardı. Fakat, kökünden toprağa ve paraya bağlı olan bir Fransız çiftçisi ile anlaşmak kabil mi? Fransız çiftçisi, iptidaî bir tahsilin yenemiyeceği bir anane kumkuması demektir. Bunun için kayınpederi, damadının, çiftlikte bir yanaşma gibi çalışmasını istemişti.

Pappas, önceleri, karısına olan muhabbeti yüzünden buna razı olmuştu. Fakat bir Atina çocuğu, “ego”nun mâna ve kutsiyetini keşfeden bir milletin bir serazat genci, feragatinin tahakküm altına alınmasına tahammül edemez. Nerde kaldı ki Pappas, kendisine;

Nereye istersen git

Seni muhafaza için

Ana muhabbetimi vücudüne

Bir sarmaşık gibi sardım

Ve boynuma bir muska gibi astım.

diye hitap etmiş bir şair ananın oğlu idi.

Kayınpeder, bir gün, daha doğrusu bir akşam, Pappas ile beraber, çiftliğe dönerken, durdu. Etrafına bakındı. Yalnızdılar:

– Bana bak, dedi, sözlerimi iyi dinle, bu akşam, geç vakit kalkan bir tren var.

Pappas, kısa boylu, dar alınlı, mavi gözlerinde fena şimşekler çakan kayınpederine hayretle bakıyordu. Çiftçi, gittikçe kabaran bir sesle:

– Anlıyor musun diye tekrar etti, bu akşam geç vakit kalkan bir tren var.

– Evet.

– İşte o tren, seni buradan ebediyen götürecek olan trendir.

– Fakat…

Adam omuzundan çiftesini almış, şüphesiz “Saint – Etienne” fabrikalarının bu iş için yapmış olmadığı av tüfeğini, ona vermişti.

Pappas bu demir gözlerden ziyade, bu demir kalpli adamdan kaçmıştı. Onun yanına sevdiği kadını ve çocuğunu bırakarak.

Ve karısı az kalsın onun hayatı pahasına mal olacak bu ayrılığa, sevinerek ağlamıştı.

Anne ve anneannesi, Atina’ya dönen Pappas’a dertlerini unutturmakta gecikmediler. Annesiyle beraber yaşıyordu. Yunanistan’ın mühim şahsiyetlerinden biri olan babası ile annesi ayrılmışlardı. Fakat şimdi, Pappas’a iş bulmak lâzımdı. Bunu, tanıdıkları vasıtasile annesi temin etti ve her ne kadar hangi millete ait olduğu herkesçe malûm ise de, burada söylemek istemediğimiz bir sefarethaneye tercüman olarak girdi.

Şimdi, ziraat mühendisi olarak tahsilini yapmış olan bu genç, muntazaman tercümanlık vazifesine gidiyor, amirlerinin hattâ, amirlerinden birisinin karısının da muhabbetini kazanmakta gecikmiyordu. Bu ecnebi kadın, kendisine Madam D… diyelim, çirkin olmaktan çok uzaktı.

Pappas evli bir kadına kalbini tamamen vermek niyetinde değildi. Bir taraftan da Madam D…’nin gösterdiği alâkayı cevapsız bırakmak da işine gelmiyordu. Hem kendisini, hem de

Madam D…’yi tatmin edecek bir formül aradı, düşündü:

– Benim için, diyordu, aşk, istemekle istememek arasında bir mücadele, erkekle kadının arzularının birbirlerine mümanaati, ve bu tezahürler arasında bir mücadeledir. D… beni istiyor. Ben, onu istemiyor değilim. O halde, bana benim istediğim, mümanaat eder gibi görünen bir kadın daha lâzım.

Pappas, bunları kendi kendisini aldatmak için uyduruyordu. Çünkü, o aralık, bir kıza delicesine aşık olmuştu, bütün mevcudiyeti ile onun olmak istiyor, fakat bir taraftan, Madam D… ile olan münasebetini kestiği takdirde neticenin, vazifesi cihetinden, aleyhine olacağını biliyordu.

İşte Pappas, hayatında ilk hatâyı burada yaptı. Her iki tarafı, hissini ve mantıkini bir arada idare etmek istedi. Lâkin, meşhur sözdür: İki karpuz bir koltuğa sığmaz.

Pappas, işe girdikten sonra annesinin yanından ayrılmamış, fakat bir küçük apartman tutup, döşemişti. Sebebi malûm. Bir gün, apartmanda oturuyordu. Saat 4. Kapı çalındı. Gelen Madam D… idi ve her zamankinden başka bir hali vardı:

– Nen var canım?

Madam D… derin, şefkatli bir bakışla delikanlıyı süzdü:

– Dur biraz, şapkamı çıkarayım da söylerim.

Endişe. Acaba ne söyleyecek?

Madam D… yanına sokuldu. Kulağına eğilerek, bir şeyler fısıldamaya başladı. Odada ve hattâ evde ikisinden başka kimsenin olmadığına emin bulunduğu halde, Madam D… niçin böyle konuşuyordu? Bundan tabiî bir şey olamaz, zira âşığına yakında anne olacağını söyleyebilmek için, her kadının kullandığı bir usulü kullanıyordu. Bunun için, sevgilisinin yüzünün tedricen sarardığını göremedi ve ancak:

– Erkek olursa ismini “Georges” koyacağım… diye geriye çekildiği zaman farketti:

– Ne o? Nen var? Yüzün sapsarı?

Zavallı Pappas, hiç ümit etmediği bu hâdise karşısında şaşırmış kalmıştı. O dakikada, bütün vaziyetin fecaatini kavrıyordu amma iş işten geçmişti. Kekeleyerek:

– Hiç… dedi, heyecan.. Peki amma emin misin?

Kadın “nasıl emin olmam?” der gibi bakıyordu. Sonra Pappas’ın başını göğsüne bastırmıştı, ona itiraf ediyordu:

– İstedim, senden bir çocuğumun olmasını istedim. Bilsen seni ne kadar seviyorum Yorgos!…

– Peki amma ne yapacağız?

– Ne gibi?

– Çocuk?

Madam D… güldü:

– Benim evli olduğumu unutuyor musun? Evli bir kadının çocuğu olması kadar tabiî ne olabilir?

– Ha… Evet… Öyle… Hakkın var. Birdenbire kavrıyamadım. Madam D… kendi milletine mahsus bir eda ile mütemadiyen söylüyor, gülüyor, o yazı Korfu’da geçireceklerinden, binbir tasavvurdan bahsediyordu.

Fakat açılan kapının gürültüsü ile ikisi birden doğruldular. Kapıda, genç bir kadın duruyordu. O da şaşırmıştı. Eli tokmakta, öylece bir ân kaldı. Sonra, müstehzi yapmaya çalıştığı boğuk bir sesle:

– Affedersiniz, dedi, sizi rahatsız ettim.

Kapıyı çeker gibi yaptı, tekrar açarak çantasından bir anahtar çıkardı, ilerledi, masanın üzerine koydu:

– Mösyö Pappas dedi, anahtarınızı geri veriyorum. Bundan sonra böyle bir hâdiseye meydan kalmamış olur.

Genç kadın, donmuş gibi bir vaziyette kalan “sevdazedelerin” yüzlerine bir daha bakmadan çıktı, gitti.

Kapı kapanır kapanmaz, sanki kendisini bağlıyan sihir çözülmüş gibi, Pappas fırladı, dağınık üstünü başını düzeltmeden kızın arkasından koştu.

Madam D… artık anlamıştı. Müthiş bir surette yaralanan terkedilmiş kadın izzeti nefsiyle, kendisinde bayılmamak kuvvetini buldu. Gözlerinden ateşler saçarak giyindi, sokağa çıktı, bir otomobile atladığı gibi evine döndü, odasına çıkarken kocasıyla karşılaştı.

– Ne var? Bu halin ne? Ne oluyor?

Müthiş, çılgıncasına bir fikir Madam D…’nin vücudünü sarstı.

Bir çığlık halinde:

– Ne mi oluyor? diye haykırdı, ne mi oluyor? Şu oluyor ki sevgilimin koynundan geliyorum… Evet sefarethanenin tercümanı Pappas’ın… Ve karnımdaki çocuk senden değil, ondandır.

Mösyö D… karısının bu feryadını duyunca, ilk işi etrafına bakınmak ve:

– Aman yavaş, hizmetçiler duymasın! demek olmuştu. Kadın büsbütün coşmuştu:

– Hizmetçiler mi duymasın? Hizmetçiler mi duymasın? Sözlerimin sende yaptığı tesir bu mu? Senin zerre miktarı izzeti nefsin yok mu? Ne biçim erkeksin!

– Rica ederim sus. Benim burada erkek olmadan evvel siyasî vaziyetim var, bunu muhafaza etmek mecburiyetindeyim, bir rezalet koparsa, işimden olurum ve..

– Böyle bir zamanda iş mi düşünülür?.. Sana tekrar ediyorum, eğer intikamımı almazsan…

– Ne intikamı?

Kadın, hiddeti esnasında ağzından bir şey kaçıracağını anlamış, derhal tavrını değiştirmişti:

– Beni ve seni bu hale koymanın intikamını. Hemen şimdi Pappas denilen o alçağı buradan kovacaksın!

Mösyö D… etrafına tekrar baktı. Hiç kimsenin kendilerini dinlemediğine bir daha emin olduktan sonra karısını odasına götürdü, yatırdı. Esasen bu kadar heyecan -bilmem zavallı demek caiz mi?- kadını bitirmişti.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Sel Yayıncılık’a teşekkür ederiz.

Fikret Adil (1901-1973): İlk ve orta öğrenimini Galatasaray Mekteb-i Sultanisi’nde tamamladı. Uzun yıllar boyunca dönemin ileri gelen gazetelerinde çevirmenlik ve yazarlık yaptı. Bunun yanı sıra, sanat eleştirileri kaleme almış, birçok röportaj gerçekleştirmiş, tiyatro eserlerini Türkçe’ye çevirerek dönemin sanat dünyasına sayısız katkıda bulunmuştur. İstanbul’un bohem hayatını konu alan birçok kitap yazmıştır. Asmalımescit 74, bunların ilkidir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.