İntihar Dükkânı – Jean Teule 

 

“Karanlığın içinde tabelası parıldıyor: İntihar Dükkânı. Hayatın yüküne dayanamayanlar son alışverişlerini yapıyorlar. Zehirler, ipler, tıraş bıçakları ya da daha ilginç intihar yöntemi paketleri… Nesillerdir müşterilerinin son anlarında kullandıkları malzemeleri temin eden bu aile şirketine, bir gün sizin de yolunuz düşebilir. Tabii dengeleri değiştiren bir sürpriz sizden önce bu karanlığı aydınlatmazsa…”

1

Şöyle hoş, insanın içini açan bir ışığın hiç girmediği bir dükkân. Giriş kapısının sol tarafındaki tek penceresinin önüne kartonlar dizilmiş, kâğıt kutular sıralanmış. Kapının kulpuna da küçük bir kara tahta asılmış.

Tavandaki neon ışıklar, gri arabasının içindeki bebeğe yaklaşan yaşlı bir kadının yüzünü aydınlatıyor:

— Aaa, gülüyor!

Pencerenin kenarında oturmuş, yazar kasanın önünde hesap yapan, daha genç, başka bir kadın -dükkân sahibi– isyan ediyor:

— Ne dediniz? Benim oğlum gülüyor mu? Yok canım, gülmez o. Ağzını oynatmıştır. Niçin gülsün ki?

Sonra yeniden hesaplarına dalıyor; bu sırada yaşlı kadın müşteri, üstü açık bebek arabasının etrafından dolaşıyor. Elindeki baston yüzünden, dengesini sağlayıp yürümekte zorlanıyor gibi bir hali var. Katarakt perdesi inmiş gözlerindeki ölümü çağrıştıran, karamsar ve şikâyetçi bakışlarıyla ısrar ediyor:

— Bence gülümsüyor.

— Çok şaşırtıcı bir şey bu, Tuvache ailesinde hiç kimse, hiçbir zaman gülmemiştir! diyor bebeğin annesi ve yaşlı kadının söylediklerinin doğru olup olmadığını anlamak için tezgâhın üstünden sarkıyor.

Tekrar kafasını kaldırıyor, kuş gibi boynunu uzatıyor ve sesleniyor:

— Mishima! Gel bak!

Döşemedeki küçük kapı ağız gibi açılıyor ve kel bir kafa çıkıyor deliğinden fırlayan bir dil gibi:

— Ne var? Ne oluyor?

Mishima Tuvache kucağında bir çimento torbasıyla mahzenden çıkıyor; karısı kendisine durumu anlatırken torbayı yere bırakıyor.

— Müşteri Alan’ın gülümsediğini iddia ediyor.

— Ne diyorsun sen Lucrèce?…

Kollarındaki çimento tozlarını silerken bebeğe yaklaşıyor adam, kuşkulu bir tavırla, uzun uzun bakıyor ve bir teşhis koyuyor:

— Kesinlikle karnı ağrıyor bunun. Karınları ağrıdığında dudaklarında böyle kıvrımlar oluşur…, diyor ellerini bebeğin önünde üst üste getirip oynatarak. Kimi zaman gülümseme sanılır ama değildir. Yüz buruşturmadır bu.

Sonra parmaklarını bebek arabasının alt kısmına sürüyor ve yaşlı kadına açıklıyor durumu:

— Bakın. Dudak kenarlarını çenesine doğru aşağı çektiğimde, gülümsemiyor. Surat asıyor, erkek ve kız kardeşleri de böyleydi doğduklarında.

Yaşlı kadın:

— Şimdi çekin ellerinizi yüzünden lütfen, diyor.

Adam söyleneni yapıyor. Yaşlı kadın çığlık atıyor:

— Görüyorsunuz işte, gülümsüyor.

Mishima Tuvache dikiliyor, göğsünü şişiriyor ve öfkeyle soruyor:

— Siz ne istemiştiniz?

— Kendimi asmak için bir ip.

— Oturduğunuz evin tavanı yüksek mi? Tam bilmiyor musunuz? Şunu alın o zaman, iki metre yeter herhalde, diyor bir raftan kenevir ipi alarak. Kaygan düğümü de hazır! Yapacağınız tek şey başınızı geçirmek…

Kadın ödeme yaparken bebek arabasına döner:

— Gülümseyen bir çocuk görmek insanın yüreğine su serpiyor.

— Evet, evet, öyledir! diye mırıldanıyor Mishima. Haydi, evinize gidin. Orada yapacağınız iş daha önemli.

Yaşlı ve umutsuz kadın kasvetli bir gökyüzünün altında, omzuna doladığı iple çıkıp gidiyor. Adam dükkândaki işine dönüyor:

— Öf, iyi yırttık! Amma da sıktı be. Gülümsemiyor işte.

Anne kendi kendine hareket eden bebek arabasına yakın bir yerde duruyor. Yayların gıcırtısı arabanın içinden gelen neşeli mırıldanmalara ve gülme seslerine karışıyor. Arabanın iki tarafındaki anne baba birbirlerine bakıyorlar, perişan olmuş bir halleri var:

— Hiç iyi olmadı bu…

2

— Alan!… Kaç kez söylemek gerekiyor sana bunu? Buradan çıkan müşterilere “görüşmek üzere” denmez. “Elveda” denir çünkü bir daha gelmeyecekler. Bunu bir gün kafana sokmayı becerebilecek misin?

Dükkânda çok sinirlenen Lucrèce Tuvache, arkasındaki kasılmış ellerinin arasında öfkesinin ritmiyle titreyen bir kâğıt saklıyor. Şortunu giymiş karşısında sırıtarak dikilen küçük oğlunu azarlıyor, ders veriyor ona.

— Sonra, içeri insanlar girdiğinde şarkı söyler gibi (taklidini yapıyor) “Günaydın, iyi münler, falan” demeyi bırak. İç karartıcı, ölümcül biri gibi konuşacaksın: “Kötü bir gün, hanımefendi…” ya da “Kapkaranlık bir gece diliyorum size beyefendi” diyeceksin. Özellikle de gülmeyeceksin! Müşterileri kaçırmak mı istiyorsun sen?… Gözlerini yuvarlayarak, işaret parmaklarını kulaklarının arkasından dikerek müşterileri karşılamayı kimden, nereden öğrendin sen böyle? Ne sanıyorsun sen kendini? İnsanlar buraya senin sırıtmanı seyretmek için mi geliyorlar? Çekilmez oldun artık. İçine bir alet takacağız senin ya da ameliyat ettireceğiz!

Bir altmış boyunda olan ve kırk yaşını dolduran Madam Tuvache çabuk parlayan biri. Genellikle kısa kestirdiği kestane rengi saçlarını kulaklarının arkasına atıyor, asimetrik perçemi bir hava veriyor saç biçimine.

Bir yandan bağırıp duran, bir yandan da arkasında sakladığı kâğıdı gösteren annesinin karşısında dikilen Alan’ın kumral bukleleri ise adeta bir vantilatörün etkisiyle uçuşuyor:

— Hem sonra, bu ne oluyor, okuldan getirdiğin bu resim?…

Kadın bir eliyle resmi uzatıyor ve konuşmaya başlıyor, öteki elinin işaret parmağını da büyük bir öfkeyle vuruyor kâğıda:

— Bir yol bir eve çıkıyor, evin kapısı ve pencereleri açık, gökyüzü masmavi ve güneş bütün ihtişamıyla parlıyor!… Senin manzaranda niye hava kirliliği ya da bulut yok? Nerede kafamıza Asya virüsleri sıçan göçmen kuşlar? Nerede radyasyon, teröristlerin patlattıkları bombalar? Bütünüyle gerçekdışı bir resim bu. Vincent ve Marilyn’in senin yaşındayken yaptıkları resimleri bir görsen hayran kalırsın!

Lucrèce raflarında çok sayıda parlak ve renkli şişelerin dizili olduğu bir dolabın ve on beş yaşındaki zayıf, tırnaklarını yiyen, dudaklarını ısıran, başının her tarafı sargılı oğlunun önünden geçiyor. Onun yanında Marilyn oturuyor (on iki yaşında ve şişmanca), bir tabureye çökmüş, o hareketsiz halinin içinde kaybolmuş adeta –aslında bir esnese dünyayı yutacak bir hali var. Bu sırada Mishima kepengi indiriyor ve neonları söndürmeye başlıyor. Anne yazar kasanın altındaki bir çekmeceyi açıyor ve siparişleri yazdığı defterin arasından çıkardığı katlanmış iki kâğıdı açıyor:

— Marilyn’in şu resmine bak, ne kadar kasvetli, bir de Vincent’ınkine: tuğladan bir duvarın önünde parmaklıklar! Evet, işte bu, diyorum. Hayatın ne olduğunu biraz anlayabilmiş bir çocuk, diyorum!… Bandajlar içindeki kafasının patlayacağını sanan, migreni hiç eksik olmayan zavallı, iştahsız çocuk… Ama ailenin sanatçısı o, Van Gogh’umuz bizim!

Ve örnek gösteriyor anne onu:

— İntihar, kanında var onun. Gerçek bir Tuvache o ama sen, Alan…

Vincent, başparmağını emerek annesinin yanına büzülüyor:

— Tekrar karnına dönmek isterdim anne…

— Biliyorum…, diye karşılık veriyor annesi, Vincent’ın başındaki Velpeau bandajlarını okşayıp küçük Alan’ın resmini incelerken. Çizmiş olduğun bu uzun ayaklı çocuk kim, evin yanındaki?

— Marilyn, diyor altı yaşındaki çocuk.

Bunun üzerine omuzları çökmüş Marilyn Tuvache yavaşça başını kaldırıyor, saçları yüzünü ve kırmızı burnunu neredeyse bütünüyle kapatıyor; annesi şaşırıyor:

— Onu niçin meşgul ve güzel bir tip olarak çizdin? Her zaman hiçbir işe yaramadığını ve çirkin olduğunu söyler o biliyorsun!

— Ben güzel buluyorum onu.

Marilyn elleriyle kulaklarına kapıyor, taburesinden atlıyor ve bağırarak dükkânın arka tarafına koşuyor, eve çıkan merdiveni tırmanıyor.

— Sonunda kız kardeşini ağlattın işte!… diye bağırıyor anne, baba dükkânın son neonlarını söndürürken.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Sel Yayıncılık’a teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.