İntihar Kulübü – Robert Louis Stevenson

 

“Bu bir gizem, paranoya ve elbette, cinayet öyküsü. Bir şüpheli gerçekçilik denemesi. Smokinli canilerin, müşfik katillerin, tuhaf beyefendilerin kumara çevirdiği hayata yakılan bir ağıt… Dr. Jekyll ve Bay Hyde’ın yazarı R. L. Stevenson’dan 19. yüzyıl Londra’sının karanlık sokaklarına bir davet. Eğer hayattan gerçekten bıktıysanız sizi bir buluşmaya götürmek istiyoruz. Kulübe hoşgeldiniz!”

Kremalı Turtalı Genç Adamın Hikâyesi

Bohemya’nın nam salmış Prensi Florizel, Londra’da sürdürdüğü yaşamı boyunca nazik tavırları ve cömertliği sayesinde her sınıftan insanın sevgisini kazanmıştı. Yalnızca küçük bir kısmı bilinen başarıları bile tüm dikkatleri üzerinde toplamasına yetmişti. Genelde sakin bir adam olan ve dünyayı bir çiftçinin bakış açısından daha farklı görmeyen Bohemya Prensi, doğumunda ona biçilen kaderin aksine, hayatının maceralarla dolu ve aykırı olmasını istiyordu. Bazen canı sıkkın olduğunda, Londra tiyatrolarında izleyecek eğlenceli hiçbir oyun oynanmadığında ve mevsim bütün rakiplerini yenmeyi başardığı spor türlerinin hiçbirini yapmasına elverişli olmadığında, sırdaşı ve süvari birliğinin komutanı olan Albay Geraldine’i akşam gezintisine davet ederdi. Komutan, deli cesaretine sahip genç bir adamdı. Daveti memnuniyetle kabul eder, derhal hazırlıklara başlardı. Farklı hayat deneyimleri sayesinde kendini kolaylıkla gizleyebiliyor; yalnızca yüzünü ve duruşunu değil, sesini ve neredeyse düşüncelerini bile herhangi bir kişilikten, ulustan ve sınıftan insana göre uyarlayabiliyor, böylelikle ilgiyi Prens’ten kendi üstüne çekiyor ve bazen tuhaf topluluklarda kabul görmelerini sağlıyordu. Sivil makamlar bu maceraların sırrına asla erişemiyorlardı. Birinin soğukkanlı cesareti, diğerinin ise keşfetme isteği ve gözü pek sadakati sayesinde sayısız tehlike atlatmışlardı. Zaman içinde birbirlerine olan güvenleri de iyice pekişmişti.

Bir mart akşamı aniden boşanan karla karışık yağmurdan korunmak için kendilerini Leicester Meydanı yakınlarındaki bir istiridye lokantasına attılar. Albay Geraldine yoksulluk içindeki bir basın mensubu gibi giyinmişken, Prens de her zamanki gibi takma bıyık ve kaşla görüntüsünü değiştirmiş, hırpani bir kılığa bürünmüştü. Nazik tavırları kimliğinin ifşa edilmesini zorlaştırıyordu. Komutan ve yoldaşı, işte bu şekilde konyak ve sodalarını güven içinde yudumluyordu.

İçeride kadınlardan ve erkeklerden oluşan büyük bir kalabalık vardı ama birkaç tanesi maceracılarımızla konuşmaya yeltense de hiçbiri onları daha yakından tanımak isteyecekleri kadar ilginç değildi. Rezil, sıradan bir Londra barı olan bu yer, en azından rüzgârdan korunmalarını sağlamıştı. Uzun süren gezintiden yorgun düşen Prens esnemeye başladığı sırada barın kapısı sert bir şekilde açıldı ve genç bir adam peşindeki iki yardımcısıyla birlikte içeri girdi. Her iki yardımcının elinde tuttuğu geniş tabaklardaki örtünün altına gizlenmiş kremalı turtalar vardı. Örtüler bir anda kaldırıldı ve genç adam barda ilerleyip abartılı bir nezaketle herkese birer tane ikram etti. Kimisi bu ikramları gülerek kabul ederken kimisi de sert, hatta kaba bir şekilde reddetti. Genç adam reddedilen turtaları nüktedan sayılabilecek eleştiriler eşliğinde mideye indirdi.

En sonunda sıra Prens Florizel’e gelmişti.

“Efendim,” dedi, derin bir hürmetle, turtayı başparmağı ile işaret parmağı arasında sunarak, “bir yabancıya bu onuru bahşeder misiniz? Saat beşten beri yirmi yedi tane yediğim için turtaların kalitesine kefilim.”

“Bir hediyenin,” diye söze koyuldu Prens, “kalitesinden çok, nasıl sunulduğuyla ilgilenirim.”

“Nasıl sunulduğu, efendim,” diye karşılık verdi genç adam, bir kez daha eğilip selam vererek, “bir safsatadan ibarettir.”

“Safsata!” diye tekrarladı Florizel. “Peki neyin safsatasıymış bu?”

“Burada bulunmamın amacı size felsefemi anlatmak değil,” diye cevap verdi genç adam, “bu kremalı turtaları dağıtmak. Eğer bu eylemin gülünçlüğüne tüm samimiyetimle dahil olduğumu söylersem, umarım bana bu onuru bahşetmeye tenezzül edersiniz. Aksi takdirde yirmi sekizinci turtamı yemek zorunda kalacağım ve bundan artık çok yoruldum.”

“Beni etkilemeyi başardınız,” dedi Prens, “ben de sizi bu çelişkiden kurtarmak için elimden geleni yapacağım. Ama bir şartla. Eğer dostumla birlikte turtalarınızı yersek –ki bunu yapmaya can attığımızı söyleyemeyeceğim– karşılığında bu akşam yemeğinde bize eşlik edeceksiniz.”

Genç adamın aklı karışmıştı.

“Elimde hâlâ onlarca var,” dedi en sonunda. “Hem bu önemli işimi tamamlamak için daha bir sürü lokantaya gitmem gerek. Bu da biraz zaman alır. Eğer karnınız açsa…”

Prens, adamın sözünü nazik bir el hareketiyle kesti.

“Dostumla size eşlik edeceğiz,” dedi; “çünkü akşamlarınızı değerlendirme şekliniz ilgimizi çekti. Artık barışın ön hazırlıkları tamamlandığına göre antlaşmayı ikimiz adına da imzalamama izin verin.”

Prens, turtayı hayal edilebilecek en kibar hareketle midesine indirdi.

“Leziz,” dedi.

“Ağzınızın tadını bildiğinize ne şüphe,” diye karşılık verdi genç adam.

Albay Geraldine de turtayı aynı şekilde onurlandırdı. Oradaki herkes ikramları kabul ya da reddetmiş olduğuna göre artık başka bir mekâna doğru yol almanın vakti gelmişti. Yaptıkları tuhaf işe alışmış görünen iki yardımcı da genç adamın hemen peşindeydi. Son olarak Prens ve Albay kol kola girip birbirlerine gülümseyerek dışarı çıktılar. Turtacıların ziyaret ettiği iki lokantada da benzer sahneler yaşandı; kimisi bu aylak ikramcılığa olumlu bir karşılık verirken, kimisi de turtaları reddetti. Reddedilen turtaları yemek yine genç adama kalıyordu.

Üçüncü lokantadan çıkan genç adam, turtalarını saydı. Bir tepside üç, diğerinde altı olmak üzere toplam dokuz tane artmıştı.

“Beyler,” dedi, iki yeni takipçisine dönerek, “akşam yemeğinizin benim yüzümden gecikmesini istemem. Eminim acıkmışsınızdır. Size borçlu olduğumu hissediyorum. Büyük aptallıklarla dolu kariyerimi sona erdirdiğim bu büyük günde beni geri çevirmeyen herkese hoş bir karşılık vermek istiyorum. Beyler, daha fazla zaman kaybetmeyin. Ne kadar bitap düşmüş olursam olayım, hayatım pahasına bile olsa bu tepsileri boşaltacağım.”

Bu sözleri söyledikten sonra dokuz turtayı da ağzına götürüp her birini tek bir lokmada yutuverdi. Sonra yardımcılarına dönerek birer altın sikke verdi.

“Beyler,” dedi, “sonsuz sabrınız için size teşekkür etmeliyim.”

Sonra her ikisiyle de nazikçe eğilerek vedalaştı. Birkaç saniye boyunca içinden altınları çıkardığı kesesine baktı ve bir kahkaha atarak keseyi sokağın ortasına fırlattı. Akşam yemeği için hazırdı.

Üç adam, Soho’da bulunan ve bir süre önce abartılı bir üne kavuşmasının ardından unutulmaya yüz tutmuş küçük bir Fransız restoranının birkaç basamak yukarıdaki özel locasında oldukça seçkin bir akşam yemeği yerken üç dört şişe şampanya içip sıradan konulardan sohbet etmeye başladı. Genç adam konuşkan ve neşeliydi ama nazik bir insandan beklenmeyecek kadar gürültülü bir şekilde gülüyordu; elleri şiddetle titriyor, ses tonu iradesinin dışında ani ve şaşırtıcı bir şekilde değişiyordu. Tatlılarını silip süpürmüş, üstüne de purolarını yakmışlardı ki Prens konuşmaya başladı:

“Merakımı bağışlayacağınızdan eminim. Sizde gördüklerim epey hoşuma gitti ama beni şaşırttı da. Düşüncesiz görünmek istemesem de dostumla benim sır saklayabildiğimizi size söylemeliyim. Kendi aramızdaki sayısız sırrı devamlı olarak yanlış kulaklara açık ediyoruz. Eğer hikâyenizin saçma olduğunu düşünüyorsanız hiç endişe etmeyin; karşınızda İngiltere’nin en saçma iki adamı oturuyor. Benim adım Godall, Theophilus Godall; dostum ise Binbaşı’dır ve adı Alfred Hammersmith’tir. Ya da en azından kendini bu isimle tanıtmayı seçtiğini söyleyebilirim. Hayatımızı olağandışı macera arayışıyla geçiriyoruz ve uzak duracağımız hiçbir olağandışılık da yoktur.”

“Sizi sevdim, Bay Godall,” diye karşılık verdi genç adam, “içtenliğiniz beni etkiledi. Başka bir kılığa bürünmüş bir asilzade olduğunu düşündüğüm Binbaşı dostunuza karşı da en ufak bir itirazım yok. En azından onun asker olmadığından eminim.”

Albay, sanatının mükemmelliğine edilen iltifat karşısında gülümseyince genç adam daha canlı bir tavırla devam etti.

“Size hikâyemi anlatmamak için çok geçerli nedenlerim var. Belki de tam bu nedenle anlatacağım. Üstelik saçmalıklarla dolu bir hikâye duymaya öylesine hazır görünüyorsunuz ki sizi hayal kırıklığına uğratmak beni üzer. Sizin örneklerinize karşın ben adımı kendime saklamalıyım. Yaşımın da bir önemi yok. Sıradan bir nesil düzeniyle atalarımı temsil ediyorum ve hâlâ içinde oturduğum harap durumdaki evimle yıllık üç yüz sterlinlik gelirim bana onlardan miras kaldı. Aynı şekilde kullanmaktan büyük zevk duyduğum ahmakça mizah anlayışımın da bana onlardan geçtiğine inanıyorum. İyi bir eğitim aldım. Sokak tiyatrolarının orkestralarında para kazanabilecek kadar iyi keman çaldığımı söyleyebilirim. Aynı şey flüt ve korno için de geçerli. Bilimsel temelli iskambil oyunlarını yılda yüz sterlin kaybedecek kadar öğrendim. Fransızca bilgim sayesinde Paris’te de en az Londra’da harcadığım kadar para harcama fırsatı buldum. Kısacası erkeksi başarılarla donatılmış bir adamım. Amaçsız bir düelloyu da içeren her türde macerayı yaşadım. Ne var ki iki ay önce hem zihnen hem de bedenen tam bana göre olan genç bir hanımefendiyle tanıştım. Kalbim onu görünce adeta eriyip gitti. En sonunda kaderimin ağlarını ördüğünü ve âşık olmak üzere olduğumu anladım. Ama sermayemden geriye kalanları topladığımda dört yüz sterlin bile etmediğini gördüm! Size soruyorum, kendine saygı duyan bir adam dört yüz sterlini olmasına rağmen âşık olabilir mi? Bence kesinlikle hayır. Âşık olduğum kadının varlığını unutup her zamanki giderlerimi arttırdığımda bu sabah elimde son seksen sterlinim kaldığını gördüm. Bu parayı da iki eşit parçaya böldüm; kırkını özel bir amaç için kenara ayırdım, kalanı ise gece olmadan dağıtacağım. Oldukça eğlenceli bir gün geçirdim ve sizinle tanışmamı sağlayan kremalı turtalar dışında epey saçmaladım. Daha önceden de söylediğim gibi, anlamsız kariyerime daha da anlamsız bir son vermeye kararlıydım. Kesemi sokağa attığımı gördüğünüzde kırk sterlinim bitmişti. Artık beni kendimi tanıdığım kadar çok tanıyorsunuz; ben bir ahmağım ama ahmaklık konusunda tutarlıyım. Mızmızlanıp duran bir korkak olmadığıma inanmanızı diliyorum.”

Genç adamın sözleri, kendi hakkındaki düşüncelerinin oldukça katı ve aşağılayıcı olduğunu ortaya koyuyordu. Dinleyicileri, yaşadığı gönül ilişkisinin kalbine kabul ettiğinden daha çok dokunduğu ve hayatını epey şekillendirdiği hissine kapılmışlardı. Kremalı turta güldürüsü artık gizli bir trajedi havasına bürünmeye başlamıştı.

“Baksanıza,” dedi Geraldine, Prens Florizel’e bakarak, “neredeyse aynı durumda olan bu üç kişinin Londra gibi uçsuz bucaksız bir kalabalıkta birbirine tesadüf etmesi tuhaf değil mi?”

“Nasıl yani?” diye sordu genç adam. “Yoksa siz de mi mahvolmuş durumdasınız? Bu akşam yemeğinin de tıpkı benim kremalı turtalarım gibi bir delilikten ibaret olduğunu mu söylüyorsunuz? Acaba şeytan üç adamını felekten son bir gece çalabilmeleri için bir araya mı getirdi?”

“Şeytan bazen oldukça düşünceli işlere imza atabiliyor,” diye karşılık verdi Prens Florizel, “ve her ne kadar tamamen aynı durumda bulunmasak bile, bu tesadüf beni öylesine etkiledi ki aramızdaki eşitsizliğe bir son vereceğim. Son kremalı turtalarınıza karşı kahramanca tutumunuz bana örnek olsun.”

Prens bu sözlerden sonra kesesinden küçük bir balya banknot çıkardı.

“Bakın, yaklaşık bir hafta gerinizden geliyorum ama aslında bitiş çizgisini kafa kafaya geçeceğimizi düşünüyorum,” diye devam etti. “Bu,” dedi banknotları masaya koyarak, “hesap için yeterli gelecektir. Geri kalanı ise…”

Paranın geri kalanını ateşe fırlatıvermesiyle birlikte şömineden alevler yükseldi.

Genç adam Prens’in kolunu yakalamaya çalışsa da aralarındaki masa yüzünden her şey için artık çok geçti.

“Çok yazık,” diye bağırdı, “hepsini yakmamanız gerekirdi! Kırk sterlini kenara ayırmalıydınız.”

“Kırk sterlin!” diye tekrarladı Prens. “Tanrı aşkına, neden kırk sterlin?”

“Neden seksen değil?” diye söze karıştı Albay. “Tahminlerime göre o balyanın içinde yüz sterlin olmalıydı.”

“Yalnızca kırk sterline ihtiyacı vardı,” dedi genç adam hüzünlü bir şekilde. “Ama o para olmadan kabul de olmaz. Kural çok katı. Her birimiz için kırk sterlin. İnsanın para olmadan ölmeye bile gücünün yetmediği bu hayata lanet olsun!”

Prens ve Albay birbirlerine baktılar.

“Bize açıklasanıza,” dedi Albay. “Hâlâ dolgun bir cüzdanım var ve tüm servetimi Godall’la paylaşmaya ne kadar hazır olduğumu söylememe gerek yok. Ama ne pahasına olursa olsun, bize ne anlatmak istediğinizi öğrenmem gerek.”

Genç adam yeni aymış gibiydi. Huzursuzluk içinde iki adama baktı. Yüzü kıpkırmızı olmuştu.

“Benimle dalga geçmiyorsunuz, değil mi?” diye sordu.

“Siz gerçekten benim gibi mahvolmuş adamlar mısınız?”

“Ben kendi adıma öyleyim,” diye cevapladı Albay.

“Ben de öyle,” dedi Prens. “Size kanıt da sundum.

Mahvolmuş bir adamdan başka kim parasını ateşe atar ki? Yaptıklarım beni ele veriyor.”

“Mahvolmuş bir adam… evet,” dedi genç adam şüpheyle, “ya da bir milyoner.”

“Bu kadarı yeterli, bayım,” dedi Prens, “ben söyleyeceğimi söyledim. Söylediklerime inanılmamasına alışkın değilim.”

“Mahvolmuş, ha?” dedi genç adam. “Siz de benim gibi mahvoldunuz, öyle mi? Haz dolu bir yaşam sürdükten sonra artık haz duyabileceğiniz tek bir şey mi kaldı? Siz…” devam ederken sesi iyice kısıldı, “bu son hazzı mı yaşamak istiyorsunuz? Mutlak ve kolay yolu izleyerek deliliğinizin sonuçlarını görmezden mi geleceksiniz? Açık kalan tek kapıdan şerifin adamlarını atlatabilecek misiniz?”

Aniden durup kahkahalara boğuldu.

“Sağlığınıza!” diye bağırdıktan sonra kadehini kafasına dikti. “Size iyi geceler, benim mahvolmuş adamlarım.”

Albay Geraldine kalkmaya yeltenen adamı kolundan yakaladı.

“Bize güvenmiyorsunuz,” dedi, “ve hata ediyorsunuz. Bütün sorularınıza olumlu cevap verdim. Ama ben o kadar çekingen olmadığım için Kraliçe İngilizcesini gayet güzel konuşabiliyorum. Sizin gibi biz de hayattan bıktık ve ölmeye karar verdik. Er ya da geç, birlikte ya da tek başımıza, ölümü bulup ona meydan okuyacağız. Sizinle tanıştık ve sizin durumunuzun daha acil olduğunu gördük. Bu nedenle bu işi bu gece ve tek bir seferde halledelim. İsterseniz üçümüz birlikte de yapabiliriz. Böyle meteliksiz bir üçlü,” dedi, “Plüton’un geçitlerine kol kola girmeli, gölgelerin arasında birbirini desteklemeli!”

Geraldine, oynadığı rolün gereği olarak tavırlarına ve tonlamalarına özen göstermişti. Prens bundan rahatsızlık duymuştu. Kuşkulu gözlerle sırdaşına baktı. Genç adam ise yeniden kıpkırmızı kesilmişti ve gözleri ışıl ışıldı.

“Siz tam benlik bir adamsınız!” diye bağırdı, korkunç sayılabilecek bir neşeyle. “Anlaşmamız için el sıkışalım!” (eli soğuk ve nemliydi). “Nasıl bir topluluğun parçası olarak harekete geçeceğinize dair en ufak bir fikriniz bile yok! Kremalı turtalarımla ilgili kendinize nasıl bir iyilik yaptığınıza dair en ufak bir fikriniz bile yok! Ben yalnızca tek bir piyonum ama bir orduya aitim. Ölümün özel kapısını biliyorum. Yakınlarından biri de benim ve hiçbir tören ya da skandal olmadan sizi sonsuzlukla buluşturabilirim.”

Genç adamın ne anlatmaya çalıştığını çok merak etmişlerdi.

“Aranızda seksen sterlin toplayabilir misiniz?” diye sordu.

Geraldine gösteriş yaparcasına cüzdanına bakıp olumlu cevap verdi.

“Çok şanslısınız!” dedi genç adam. “İntihar Kulübü’nün girişi kırk sterlindir.”

“İntihar Kulübü mü?” dedi Prens. “Bu da nesi?”

“Beni dinleyin,” dedi genç adam. “Rahatımıza düşkün olduğumuz bir çağda yaşıyoruz ve size bununla ilgili birkaç örnek vereceğim. Farklı yerlerde işlerimiz oluyor. Bu nedenle tren yolları icat edildi. Tren yolları bizi dostlarımızdan ayırır ve telgraf da uzak mesafelerden birbirimizle hızlı bir şekilde iletişim kurabilelim diye icat edildi. Otellerde bile bizi yüzlerce basamak çıkmaktan kurtaran asansörler bulunur. Şimdi, hayatın bizi eğlendirebildiği sürece aptala yatmamızı gerektiren bir sahneden ibaret olduğunu biliyoruz. Çağdaş dünyada eksik bir rahatlık aşaması daha vardı; bu sahneyi kolayca terk etmemizin, diğer bir deyişle özgürlüğe varan arka merdivenleri aşmamızın bir yolu bu. Ya da önceden söylediğim gibi, ölümün özel kapısını kolayca aşmamızı sağlayacak bir yöntem. Asi dostlarım, bu yöntem de İntihar Kulübü tarafından sağlanıyor. Bu son derece mantıklı arzumuzda tek başımıza, hatta istisna olduğumuz yanılgısına sakın düşmeyin. Hayatları boyunca her gün kendilerinden bekleneni yapmaktan epey yorgun düşmüş birçok yoldaşımız bazı nedenlerden dolayı bu kurtuluştan geri kaldılar. Bazılarının, olanlar herkes tarafından duyulduğu takdirde şaşkına dönecek, hatta suçlanacak aileleri vardı; bazıları ise zayıftı ve ölümün sonuçlarından korkuyordu. Bunu bir dereceye kadar ben de yaşıyorum. Kafama bir silah dayayıp tetiği çekemem; çünkü kendimden daha güçlü olan bir şey beni bundan alıkoyuyor. Üstelik her ne kadar hayattan nefret etsem de bedenim ölümü yakalayıp icabına bakacak kadar güçlü değil. İntihar Kulübü de benim gibiler ve ölümden sonra herhangi bir skandal oluşmaksızın bu kargaşadan kendini kurtarmak isteyenler için kuruldu. Bu topluluğun nasıl yönetildiği, geçmişinin nasıl olduğu ya da diğer ülkelere nasıl yayılabileceği konusunda benim de bir bilgim yok ve topluluğun yasalarını sizinle paylaşmam da yasak. Artık sizin emrinizdeyim. Hayattan gerçekten bıktıysanız sizi bu gece bir buluşmaya götüreceğim. Bu gece olmasa bile en azından hafta içi bir gün buluşmayı ayarlayacağım ve siz de varoluşunuzun yükünden kolayca kurtulmuş olacaksınız. Şu anda saat (saatine bakıyor) on bir. En geç on bir buçukta buradan ayrılmamız gerek. Böylece teklifimi düşünmeniz için yarım saatiniz oluyor. Bu kremalı turtadan daha önemli bir mesele,” diye ekledi gülümseyerek, “ve sanırım daha lezzetli de.”

“Daha ciddi olduğuna da hiç şüphe yok,” diye karşılık verdi Albay Geraldine. “Dostum Bay Godall’la baş başa konuşmam için bana beş dakika verebilir misiniz?”

“Elbette,” diye cevapladı genç adam. “Sizi yalnız bırakayım.”

“Minnettar oluruz,” dedi Albay.

İki adam baş başa kalmışlardı. “Geraldine, bu konuşmaya ne gerek var?” diye sordu Prens Florizel. “Sizi oldukça telaşlı görüyorum. Oysa benim içim çok rahat. Bu işin sonuna kadar gitmek istiyorum.”

“Ekselansları,” dedi Albay. Beti benzi atmıştı. “Yaşamınızın yalnızca dostlarınız değil, kamu yararı için de ne kadar önemli olduğunu size hatırlatmak isterim. Bu kaçık, ‘Bu gece olmazsa,’ dedi ama eğer bu gece telafi edilemez bir felaketin yaşamınızı elinizden alacağını düşünürsek benim ve kocaman bir ulusun başına neler geleceğini tahayyül edebiliyor musunuz?”

“Bu işin sonuna kadar gitmek istiyorum,” diye tekrarladı Prens, kendinden emin bir sesle. “Albay Geraldine, lütfen bir centilmen olarak verdiğiniz sözleri unutmayın ve saygı gösterin. Hiçbir şartta, hatta benim özel iznim olmadan, kullanmayı seçtiğim gizli kimliğime ihanet etmeyin. Bunlar benim verdiğim emirlerdi. Emirlerimi tekrarlıyorum. Şimdi de,” diye ekledi, “sizden hesabı istemenizi rica ediyorum.”

Albay Geraldine boyun eğerek kendisinden isteneni yaptı ama kremalı turtalı genç adamı çağırırken ve garsona Prens’in emirlerini iletirken yüzü kireç gibi bembeyazdı. Prens, kayıtsız tavrını korudu. Keyif içinde genç intiharcıya bir saray güldürüsü anlattı. Albay’ın yalvaran bakışlarını görmezden gelip her zamankinden daha özenli bir şekilde yeni bir puro seçti. O anda kendine hâkim olabilen tek kişi oydu.

Hesap ödendikten sonra Prens bütün para üstünü şaşkına dönen garsona bıraktı. Üç adam dört tekerlekli bir faytonla oradan uzaklaştılar. Çok geçmeden faytonları karanlık bir avlunun girişinde durdu ve hepsi aşağıya indi.

Geraldine arabacının parasını ödedikten sonra genç adam Prens Florizel’e döndü.

“Bay Godall, esaretinize geri dönmeniz için hâlâ vaktiniz var. Sizin de, Binbaşı Hammersmith. Bir adım daha atmadan önce iyi düşünün. Eğer kalbiniz hayır diyorsa… işte yol ayrımı burası.”

“Devam edin, bayım,” dedi Prens. “Ben verdiği sözden dönen bir adam değilim.”
“Sakinliğiniz hoşuma gidiyor,” dedi rehberleri. “Bu şartlardan etkilenmeyen kimseyi görmemiştim ve bu kapıya kadar eşlik ettiğim ilk kişi de siz değilsiniz. Dostlarımdan birçoğu benimle buraya geldiğinde kısa bir süre onları takip etmem gerektiğini biliyordum. Ama sizin için aynı şey geçerli değil. Beni burada birkaç dakika bekleyin. Kulübe girişinizin ön hazırlıklarını halleder halletmez geri döneceğim.”

Genç adam yanındaki diğer iki adama el salladıktan sonra avluya dönüp bir kapının eşiğinden geçerek gözden kayboldu.

“Bütün çılgınlıklarımızın arasında,” dedi Albay Geraldine kısık sesle, “bu en vahşi ve en tehlikelisi.”

“Kesinlikle sizinle aynı fikirdeyim,” diye karşılık verdi Prens.

“Hâlâ,” diye devam etti Albay, “birkaç dakikamız var. Ekselansları, bu fırsattan yararlanıp geri dönmenizi rica ediyorum. Bu adımın sonuçları öylesine karanlık ve ciddi ki Ekselanslarının bana verdiği özgürlüğü her zamankinden daha çok zorlamayı kendimde hak görüyorum.”

“Albay Geraldine’in korktuğunu mu düşünmeliyim?” diye sordu Ekselansları, dudaklarının arasındaki puroyu çekip sırdaşının yüzüne sert gözlerle bakarak.

“Korkum kesinlikle kişisel değil,” diye cevapladı diğeri gururla. “Ekselansları bu konuda içini rahat tutabilir.”

“O kadarını ben de düşünmüştüm,” diye karşılık verdi Prens, keyfini hiç kaçırmadan. “Ama bulunduğumuz makam farkını size hatırlatmak istemem. Başka bir şey duymak istemiyorum,” diye ekledi Geraldine’in özür dilemek üzere olduğunu fark edince, “özrünüz kabul edildi.”

Tırabzana yaslanıp sakin bir şekilde purosunu içmeye devam ederken genç adam çıkageldi.

“Pekâlâ,” dedi Prens, “kabulümüz ayarlandı mı?”

“Beni takip edin,” diye cevapladı genç adam. “Başkan sizinle özel odasında görüşecek. Cevaplarınızda dürüst davranmanız gerektiği konusunda sizi uyarayım. Size kefil oldum ama kulüp kabulden önce her şeyi soruşturur. Tek bir üyenin bile patavatsızlığı bütün topluluğun sonsuza dek dağılmasına neden olabilir.”

Prens ve Geraldine bir anlığına baş başa verdiler. “Bu işte bana yardım edin,” dedi biri. “O işte bana yardım edin,” dedi diğeri. Her ikisi de yakından tanıdıkları karakterlere cesurca büründükten sonra göz kırparak anlaşmaya vardılar ve rehberleri eşliğinde Başkan’ın özel odasına doğru yola koyuldular.

(…)

Çeviri: Aslıhan Kuzucan
*Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınları’na teşekkür ederiz.

Robert Louis Stevenson: I – Serbest seyyah, sessiz bestekar, müzmin hasta, muzaffer Viktoryen. Aradığı defineyi edebiyatta buldu. Beyefendi bir insandı; intihar etmedi. Bakire kurtlarla dans mı çakallarla saklambaç mı? Bkz. Ayna. II – Skoç. Yazdı. Gezdi. Hawai Kralı David La’amea Kamanakapu’u Mahinulani Nalaiaehuokalani Lumialani Kalakaua ile arkadaş olduğu kayıtlıdır. İntihar etmedi. Samoa’ya gitti. 19. asırda göz önündeydi. 20. asırda gizlendi. Noa noa Stevenson…

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.