‘Bir kısmı hafıza, hatıra, geri kalanı da hikâye işte.’

 

‘Romancı’ genç bir yazarın, İpek S. Burnett’in ilk romanı. Türkçe Edebiyat’ın efsane isimlerinin de ‘roman kahramanı’ olarak sayfalarında dolaştığı bu ilginç romanı çok seveceksiniz… “Sivas’ın bir kasabasında lisede okuyan ve birden kendini İstanbul’da bulan 17 yaşında bir kız: Ferit… Ve İstanbul’da, Boğaz’a bakan bir yaşlılar bakımevine kapanmış, dış dünyaya ve insanlara bütün kapılarını kapatmış zengin bir paşa torunu: Süreyya Hanım. Ferit’in saflığı, merakı ve sevgisiyle Süreyya Hanım ağır ağır açılır ve Sait Faik’li, Orhan Veli’li, Attilâ İlhan’lı tutkulu bir yaşamı aktarmaya başlar ona. Bir kitap kurdu olan Süreyya Hanım, mühendislik düşleri kuran Ferit’i önce Çalıkuşu’na sonra tümüyle edebiyata çeker. Ferit artık Feride’dir.”

‘Romancı’ sımsıcak bir roman. Hem bir kız çocuğunun büyüme hikâyesi, hem de aşkla yaralanmış yaşlı bir kadının hafızasında, hatırasında Türkiye Edebiyatı yolculuğu… ‘Romancı’ nasıl aklınıza düştü, nasıl yazıldı?
2008 senesinin Ekim ayında, bir gece tam uyumaya çalışırken aklıma düştü Süreyya Hanım ve onun hikâyesi. Ferit’in hayatı ise sonradan, ben romanı yazarken öne çıktı, şekil aldı. Ama edebiyatla ilgisi bağlamında bakarsak, bu romanın kökleri tabii ki daha derinlerde, daha eski. ‘Romancı’yı yazmaya başlamadan birkaç sene önce, hem Türk, hem yabancı, çeşitli yazarlarla ilgili yarı deneme, yarı öykü, yarı mektup—bir nevi deneysel—yazılar yazıyordum. Kendim için, kendimce. Şimdi o günleri, o yazıları düşününce, ‘Romancı’nın tohumlarının da ilk olarak o sayfalarda atıldığını anlıyorum. Mesela Atilla İlhan’ı kaybettiğimiz gün uzunca bir mektup yazmıştım ona; birkaç hafta önce buldum o mektubu, tekrar okudum. Ve sonradan ‘Romancı’da yazmış olduğum hisleri, hatta kelimeleri bire bir gördüm o mektupta. Bazen insan aklına düşeni yepyeni bir fikir zannediyor, oysa o fikir senelerdir, belki bir ömür boyu bilinçaltında yaşamış, yoğrula yoğrula, fark edilmeyi beklemiş olabiliyor.

Süreyya Hanım, Sait Faik’le başlayan, Orhan Veli ve sonra Attila İlhan ile devam eden tutkulu hikâyesini anlatır genç kıza… Ferit, hiç tanımadığı bu büyük yazarların Süreyya hanımla olan ilişkisinden, ya da onun anlattıklarından anlar ‘kadın olmakla’ ilgili ilk bilgilerini… Bu sizce, bu küçük kız çocuğu için bir şans mıydı?
Ferit’in hikâyesi bir genç kızın kadın olmak konusunda aydınlanmasından, kadınlaşmaya başlamasından çok, kendi içinde bir yolculuğa çıkıp, orada yaşayan yeni benlikleri keşfetmesiyle ilgili bence. Kendi derinliklerine inmeye başlıyor; orada yaşayan çocuğu, kadını, Ferit’i ve Feride’yi tanımaya başlıyor. Bir bakıma büyümüyor da, derinleşiyor sanki Ferit. Kadınlığın ötesinde insanlığı, insan ruhunun o karmakarışık güzelliğini öğrenmeye başlıyor. Ferit’in bu yolculuğunda onu destekleyen en önemli, en büyük güç tabii ki öncelikle Süreyya Hanım, onun varlığı ve anlattıkları. Nasıl ki Süreyya Hanım için Sait Faik, Orhan Veli ve Atilla İlhan vardı, Ferit için de Süreyya Hanım, tabii ondan sonra da Çalıkuşu’nun Feride’si var. Ama Ferit’e asıl yol gösteren, kılavuzluk eden kendi hayal gücü, pusulası ise kendi duyguları. Ferit ruhen hazır olmasa, Süreyya Hanım’ın varlığı onun için yeterli olamaz. Ferit hazır olmasa Feride’yi anlayıp, yaşayamaz. Psikolojik, duygusal ve ruhsal diyebileceğimiz bu yolculuk, başı sonu belli olmayan, hatta sonu hiç gelmeyecek bir yolculuk aslında. Bir ömür devam edecek Ferit’in bu derinleşme süreci. Yaşadığı, yaşamadığı aşklar, ilişkiler, okuduğu kitaplar, dinlediği hikâyelerle devam edecek. Ama bana kalırsa yaşı ne olursa olsun, dışarıdan bakıldığında ne kadar kadın gibi durursa dursun, Ferit’in içinde, o Süreyya Hanım’ın karşısında bağdaş kurup oturmuş, gözleri fal taşı gibi açık, öğrenmeye ve anlamaya aç olan genç kız hep yaşayacak. Yaşamalı da..

ipek_s_1 ipek_s_2

Süreyya Hanım, Ferit’e, Reşat Nuri Güntekin’in ‘Çalıkuşu’ romanını okuması için ciddi bir baskı yapıyor. ‘Çalıkuşu’ edebiyatımız için de, modernleşme deneyimimiz için de net bir metafor, simge değeri olan bir roman, karakter. Peki, Süreyya hanımın ısrarında bundan farklı bir yön de var mıydı?
Sizin de dediğiniz gibi Reşat Nuri Güntekin’in romanı hem tarihi ve sosyal açıdan, hem de edebi açıdan bizler için çok önemli. Bu romanı zamansız kılan da, bünyesinde sosyal, politik, psikolojik, katman katman anlamlar barındırması. Ancak Süreyya Hanım’ın ‘Çalıkuşu’nu Ferit’e okutmak istemesindeki neden daha ziyade duygusal olabilir. ‘Çalıkuşu’ belli ki zamanında Süreyya Hanım’ı etkilemiş, onu heyecanlandırmış, sarsmış, kalbini kırmış. Belki de Süreyya Hanım her şeyden önce bu duyguları paylaşmayı umuyor Ferit ile. Ona aşka dair ne varsa ‘Çalıkuşu’ndan öğrenebileceğini söylüyor mesela. Bu tabii ki büyük bir iddia! Ama düşünürsek, Süreyya Hanım hayatı gece gündüz demeden okuduğu kitaplarla, yazarlarla yaşamış bir insan. Edebiyatseverler bilir, okuduğumuz o romanlardan, öykülerden hayata dair o kadar çok şey öğrenme imkânımız vardır ki… Kitaplardaki kahramanlar dostumuz, sevgilimiz, hatta düşmanımız olur, onların yaşamlarına, aşklarına, çatışmalarına şahit olurken farklı dünyalara taşınabilir, yepyeni duygularla tanışabiliriz. Ben o kitaplardan birçoğunun irili ufaklı izlerinin sonradan da hep içimizde kaldığına inanırım, biz bunun farkına varsak da varmasak da…

Süreyya Hanım, yaşadığı yaşadığına inandırmak istediği aşkların anlaşılması için, dinleyicisi Ferit’in, tıpkı ‘Çalıkuşu’nun Feride’si gibi olmasını mı istiyor? Aşkı gururla anlamasını mı istiyor?
Süreyya Hanım en başta gözümüze ne kadar katı, inatçı, sırf Ferit’e çeki düzen vermeye, onu kendi hamurunda yoğurmaya niyetli gözükse de, bence işin gerçeği, onun derdi Ferit değil, kendisi—kendi geçmişi ve kendi hayalleri. Süreyya Hanım’ın kavgası, kendisiyle, kendi hayatıyla.  Hikâyelerini anlatırken, kendini sorguluyor bir bakıma. Yolun daha başında olan genç Ferit’in o saf, saydam, dürüst yüzü ise ona bir ayna tutuyor sanki. Ferit, Süreyya Hanım’ı dinleyerek ona hem ilham, hem güç veriyor. Yani bence mesele Ferit’in aşkı gururla anlaması değil, Süreyya Hanım’ın kendi aşklarını, kendi gururunu anlaması, anlamaya çabalaması.

Süreyya Hanım, Ferit’in ‘kadınlaşması’, Feride olabilmesine neden bu denli uğraşıyor diyebiliriz? Bu soğuk ve zor karakter, bu yolla mı iyileşiyor?
Ferit’in çocuksu ama derin mi derin merakı, samimi ilgisi ve sarsılsa da yerle bir olmayan inancı, Süreyya Hanım’a o eski ama hâlâ açık olan yaralarına dönüp bakma cesareti veriyor bir bakıma. Süreyya Hanım, Ferit’in varlığı, sevgisi sayesinde kendine izin veriyor yüreğini açıp içine bakmaya ve orada yaşadığı, yaşamadığı, belki yaşamış olmayı umduğu ama yaşamaktan korktuğu gerçekleri arıyor, araştırıyor. Yine şöyle diyebiliriz: Mesele Ferit’in kadınlaşmasından çok, Süreyya Hanım’ın belki de daha önce dolu dolu yaşamamış olduğu kendi kadınlığıdır.

Sait Faik, Orhan Veli ve Attila İlhan. Bu üç büyük edebiyatçının roman kahramanları olarak kitabınızda geçmesi çok heyecan verici. Bu buluş ve anlatım, kitabınızı ayrıcalıklı bir yere koyuyor şimdiden… Bu fikir ve bu fikirle kurduğunuz edebi mimari nasıl karşılandı?
‘Romancı’ yayınlanalı henüz altı hafta oldu. Şu ana kadar da büyük ölçüde olumlu ve yüreklendirici eleştiriler aldı. Uzun vadede nasıl tepkiler alacağını görmeyi ben de merakla bekliyorum. Olumlu olduğu kadar, olumsuz yorumlar da gelebilir elbette. Ama hepsinden önemlisi, benim ümidim, ‘Romancı’yı okurken bu kahraman-yazarlarla karşılaşan okurlardan en azından bir kısmının kendi sevdikleri, saydıkları, hayatlarına katmış oldukları romancıları, şairleri, düşünürleri hatırlayıp, anmaları… Ümidim, bu okurların benimle o edebiyat sevgisini paylaşabilmeleri.

 Bu yazarların geçtiği satırlarda, neyin gerçek neyin kurmaca olduğu ile ilgili belirsizlik keyifli bir edebi oyun vaat ediyor okura. Ayrıca bir karakterinizin anlatımında yaşıyorlar romanda… Ama özellikle Sait Faik ve Orhan Veli’nin, kitaplarını okumamızdan gelen ‘aşina’lıkla, gözümüzde canlandığını söylemeliyim. Siz bu hissi yaratmak için çaba sarf ettiniz mi? Herhangi bir roman karakterini hayati kılmaktan daha ‘fazla’ bir çaba olarak…
‘Romancı’yı yazarken Sait Faik, Orhan Veli ve Attila İlhan’ın gerek gerçek hayatlarıyla gerekse kendi mısralarından, kendi söylemlerinden ödünç aldığım kelimeleriyle hayali bir araya getirmek, benim için keyifli bir uğraştı. Bu süreç içinde, hayal ve gerçeğin o belli belirsiz kıyısında oynarken, bu sevgili yazarları sanki daha yakından tanımış oldum. Önce onların yaşamlarına dair kitaplar, makaleler okudum. Hayat hikâyelerini araştırırken hem aileleri, eğitimleri, işyerleri, dostları, aşkları, yaşadıkları ve gezdikleri şehirler ile ilgili somut bilgiler, hem de kişilikleriyle, genel hal ve tarzlarıyla ilgili çeşitli ipuçları edindim. Sonra, dillerini ve gerek hayat, gerek edebi felsefelerini tekrar incelemek için, yazmış oldukları öykülere, şiirlere yöneldim. Bu sayede, bir zamanlar okuyup da o çok sevmiş olduğum eserlere yeniden kavuşmuş oldum. Böyle yazarların ürettiği yapıtlarda, her yaşta, her okuyuşta yeni şeyler görüyor, hissediyor, anlıyor insan. Sait Faik, Orhan Veli ve Attila İlhan’ın içimde uyandırdığı bu hisler yazdı ‘Romancı’yı bir bakıma.

ipek_s_3 ipek_s_4_face

Bu üç yazarı, bu hikâyede, bir kadının bu kırık aşk hikâyesinde buluşturmanız için, size ortak gelen yanları neydi? Neden bu üç yazarı seçtiğinizle ilgili sizi biraz konuşturabilir miyim?
Dediğim gibi, bir gece tam uyumak üzereyken aklımda beliriverdi bu hikâye. Detayları bilmiyordum o an, kurgu zaman içinde yazdıkça şekil aldı. Ama en başından beri bildiğim Süreyya Hanim, Sait Faik, Orhan Veli ve Attila İlhan’ın bu hikâyenin kahramanları olduğuydu. O uyku ile uyanıklık arasında gelen ilk sezgiye güvendim, öyle benzerliklerini, farklarını düşünüp tartmadım, ya da “Acaba Özdemir Asaf da mı olsaydı?“ diye düşünmedim mesela. Şimdi de o nedenle “Bu yazarları seçtim, çünkü…” diye izah edemiyorum, etmekten de sakınıyorum. Bilinçaltı seçti onları. Süreyya Hanım seçti. Belki de bu üç yazar seçti gelip bu romana konuk olmayı!

Sizin bu yazarlarla ve yapıtlarıyla ilişkiniz nedir? En sevdiğiniz yazarlardan mıdır bu üç büyük isim?
Siz bu soruyu sorunca aklıma bir anı geliverdi: On beş yaşında olmalıyım, yatak odamda, penceremle yazı masamın arasında sıkışmış kalmış küçük hasır bir koltuk vardı. Ne çok severdim o koltuğu… Ayaklarımı altıma toplayıp, ufalabildiğim kadar ufalıp, kendimi elimde tuttuğum kitapta kaybedivermeyi! İşte ‘Sisler Bulvarı’nı da ilk o zaman, o koltukta okumuştum. Elimde bir kurşun kalem, her kelimenin, her mısraın altını çiziyordum neredeyse. Atilla İlhan’ın ifade gücü o kadar etkilemişti ki beni, alt üst olmuştum. Ondan sonra su gibi içtim diğer şiir kitaplarını. Başka bir deyişle, ben de bu yazarları, Süreyya Hanım gibi, Ferit gibi genç yaşımda keşfettim. Genç yaşımda onlardan gerek edebi, felsefi, gerek sosyopolitik birçok şey öğrendim. Ama hepsi bir yana, sanırım beni en çok çeken dilleri oldu, o her birinin kendine has, duru, samimi, tutkulu, şiddetli dilleri. Ama hiçbir zaman “en sevdiğim üç yazar” gibi bir sıralama yapamam. Hayatımın farklı dönemlerinde, farklı farklı yazarlara çekim duyuyorum.

Sait Faik, Orhan Veli ve Attila İlhan’la ilgili, onların eserlerindeki kadına ve aşka dair imgelerle ilgili kadından yana bir eleştirel okuma peşinde olduğunuzu söyleyebilir miyiz?
Her okuyucu, her kitapta birbirinden farklı anlamlar, eleştiriler bulur. Bunların bir kısmını yazar bilinçli olarak yazmışsa da, bir kısmı sırf okuyucuya aittir. Okuyucunun hayat deneyimlerinin, hayata bakış açısının bir uzantısıdır. Okuyucunun kitaba, esere katkısıdır bu görüşleri, yorumları diyebiliriz. Ben ‘Romancı’yı yazarken bu bahsettiğiniz tarzda bir eleştiri peşinde değildim. ‘Romancı’, tabii öncelikle bir roman olduğu için, bu yazarların hayatlarını, hayata yaklaşımlarını bire bir yansıtmayı amaçlamıyor. Kadına ve aşka dair imgelerle ilgili anlatımlar, benim hayatta dostluk olsun, aşk olsun, ilişkilerde gözlemlediğim genel unsurlardır demek daha doğru olur.

Süreyya Hanım, bir dönemin simgesi gibi adeta. Genç cumhuriyetin gururlu, kibirli, model kadını. Ve bugüne maalesef yaşanamamış aşkların enkazı olarak erişmiş. Onun bu halinde sınıfsal kökeninin yarattığı sınırlamalar mı var, yoksa dönemin kadınlara biçtiği ortak bir kader mi etkiliydi?
“Bu, o dönemin kadınlarının ortak kaderiydi” demek yanlış bir genelleme olur. Cumhuriyet kızları, kadınları arasında az çok Süreyya Hanım gibi bir yaşam sürmüş olanlar olabilir. Neden olmasın? Ama hiçbir dönemin kadınları, insanları tek bir kalıba konmamalı. Kimilerinin sosyal ve ekonomik açıdan yaşam şartları birbirine yakın da olsa, hepsinin kişiliği, kaderi özünde farklıdır, benzersizdir. Süreyya Hanım’ı ele aldığımızda, üzerine düşünmemiz gereken birçok unsur var. Sınıfsal kökeninin yarattığı sınırlamaların ve ayrıcalıkların yanı sıra, babasıyla olan ilişkileri, annesinin yokluğu, daha da derine inip baktığımızda yüreğinde beslediği ona özgü arzular, korkular, çeşitli ruh halleri…  Bunların hepsi birer etken.  Ve bana sorarsanız, bu etkenlerin çoğulluğu ve karmaşıklığıdır hayatı, insanı ilginç kılan.

‘Romancı’ ilk romanınız… Okurla buluşması için geçen zaman boyunca neler yaşadınız?
Yapı Kredi Yayınları ile ‘Romancı’ için sözleşmemi imzaladıktan sonra, bir süre uyurgezer gibi dolaştım desem yalan olmaz. İçimde hem çocuksu bir sevinç, hem de adını koymakta zorlandığım bir korku vardı. Nereden baksak, yazmaya alışık olsam da, yazdıklarımı paylaşmaya, okunmaya pek alışık değildim. Daha önce psikoloji dalında, Amerika’daki akademik dergilerde ve kitaplarda denemelerim, eleştirilerim yayınlanmıştı ama yaratıcı bir çalışmamın kitap haline gelmesi, yazdığım bir romanın basılması apayrı bir duyguydu. Bir ömür boyu, biraz da gizli gizli hayalini kurmuşsun ve bir gün bir bakmışsın gerçek olmak üzere hayalin. Yoksa rüya mı bu, diye insanın kendi kolunu çimdikleyesi geliyor, ama çimdiklemiyorsun, çünkü uyanmak istemiyorsun. Kitabı elime alıp, sayfalarını çevirene kadar da tam olarak inanmadım, inanamadım bu durumun gerçekliğine.

Çalışma masanızda neler var? Sizden neler okuyacağız önümüzdeki zamanlarda?
Çalışma masamda birer yığın kitap ve kâğıttan oluşan iki dağ gibi proje var: Biri psikoloji alanındaki doktora tezim, diğeri de yeni bir romanın taslağı. Bu ikisinin o zaman zaman acı, zaman zaman tatlı rekabeti ve genelde verimli olan gerilimi ile yatıp kalkıyorum bugünlerde. Bahsettiğim bu yeni romanın taslağını geçen sene yazdım. Sonra birkaç ay dinlendirdim. İlkbaharda, taze gözlerle tekrar dönüp okudum. Elimde kalem, çeşitli eklemeler ve değişiklikler yaptım. Roman şimdi yine dinleniyor. Kahramanlar gelip de ben başka bir işle meşgulken kapımı çaldıklarında, kırmızı ciltli bir defterim var, hemen oraya not düşüyorum. Konusuyla, kurgusuyla ilgili pek bir şey söylemek istemiyorum şu an, umarım kusuruma bakmazsınız. Ben bu yazı işlerinde, hayaldeki hikâyeyi canlı tutmak için biraz da gizliliğe inanırım.

ipek_s_6 ipek_s_5

Romancı / Yazar: İpek S. Burnett / Roman / Yapı Kredi Yayınları / Kitap Editörü: Güven Turan / Kapak Tasarımı: Nahide Dikel / 1.Baskı Haziran 2013 / 276 Sayfa

İpek S. Burnett; 1980 İstanbul doğumlu. Koç Özel Lisesi ’nden mezun olduktan sonra ABD’deki Brown Üniversitesi ’nde öğrenimini Modern Kültür & Medya ve Uluslararası İlişkiler bölümlerinde, edebiyat ve toplum bilimlerine odaklanarak tamamladı (2002). Bir süre reklam, internet ve televizyon sektörlerinde çalıştıktan sonra eğitimini San Francisco’da sürdürdü. İlk yüksek lisans derecesini California Institute of Integral Studies’de Psikoloji dalında Sanat, Edebiyat, Drama, Dans ve Müzik Terapileri’nde uzmanlaşarak aldı (2007). Bir yandan psikoterapist olarak çalışırken, bir yandan da Pacifica Graduate Institute’da Bilinçaltı Psikolojisi üzerine ikinci yüksek lisans derecesini tamamladı (2010). Halen San Francisco’da yaşamakta, psikoloji alanında doktora eğitimini sürdürmekte ve Journal of Archetypal Studies’de yazar ve danışman olarak çalışmaktadır. Romancı, İpek S. Burnett’in 2008-2009 yıllarında yazdığı ilk romanıdır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.