‘Yazı, yazardan çıktığı anda bağımsızlığını ilan ediyor.’

 

“Bir gencin yaşamındaki özel bir döneme, onun saklanmak ve erişmek, silikleşmek ve görünür olmak arasındaki gelgitine tanıklık eden Ben Ayrıkotu, gerçeklik ve hayal dünyası arasında usulca geziniyor. İnsanın karmaşık duygu durumlarını, iç hesaplaşmalarını ustalıkla çözen romana İstanbul’un birbirinden farklı ve özel mekânları ev sahipliği yapıyor. Ödüllü çocuk kitaplarının yazarı İrem Uşar, genç ve samimi üslubuyla her yaştan okuru kucaklıyor.” İrem Uşar ile Ben Ayrıkotu’nu konuştuk.


Mektuplar üzerine kurulu bir roman. Ve mektup, yazı formlarında sürekli öldürülen bir form. Burada nostaljik bir gönderim mi söz konusu? 19 yaşında bir gencin aklına, durup dururken başkalarına mektup yazmak nereden geliyor?
19 yaşında bir genç önce iç şehrini, sonra iç ülkesini ve sonunda iç dünyasını keşfe çıkan biridir benim gözümde. Kendini, oradan da dünyayı anlamaya niyetlenen bir yolculuğun ilk adımlarındadır. Bilinmeyen vardır önünde ve bu, her zaman huzursuzluk verir. İsimsiz kahramanım, bu huzursuzluğu yazarak aşmaya çalışıyor. Çünkü yazı ona; kontrollü, korunaklı ve derin bir alan sağlıyor. Böylelikle kendi iç dünyasından dışarıya uzanan bir köprüye sahip oluyor. Cam şişenin içine yerleştirilip okyanusa bırakılan “imdat notları” gibi. Duyulma, anlaşılma, sevilme, paylaşma isteğiyle hiç tanımadığı birilerine ulaşmaya, bir şekilde temas etmeye çalışıyor. Bunu yapmak için de yazıyla somut bir ilişki kurması gerek. Böylece: Kalemi kâğıda değiyor… Boş sayfası yavaş yavaş yazıyla kaplanıp anlam buluyor… Artık canlanan sayfa zarfın içine gizleniyor ve yeni sahibine doğru yola çıkıyor…

En çok tweet Pazar günleri atılıyormuş. Hem de ne diye biliyor musunuz: “Günaydın!” Pazar sabahları insanların en yalnız oldukları zaman ve koca bir boşluğa bırakılan o “Günaydın”ın iletişim kurma ihtiyacıyla bir ilişkisi olmalı. Bence mektup, dijital çağın ayrıkotudur. 

Mektupların yazarı genç, yazdıklarıyla mektupların alıcılarının hayatında büyük bir değişime neden olabileceğinden nasıl bu kadar emin olabiliyor?
Sorunuzu kitaptan bir alıntıyla yanıtlayacağım: “Aslında insanların problemleri hep aynı. Yani kendi derdini uzun uzun yazıp herhangi bir posta kutusuna bıraksan, okuyan kişinin biraz aklı ve niyeti varsa, yazdıklarının herhangi bir yerinden herhangi bir parça kesip kendine yamayabilir. Yama, genellikle de sırıtmaz. Hatta zaman içinde yavaş yavaş eriyerek, yanındaki parçayla birleşir.” İsimsiz kahramanım, mektupları alan kişilerin hayatlarında büyük bir değişiklik yaratacağını düşünmüyor, sadece yazının büyüsüne inanıyor ve bunun zevkini çıkarıyor.

image

Kitapta yalnızca bir kez, o da gerçek anlamıyla “ayrıkotu” sözcüğü geçiyor: “…en sonunda da bahçesindeki ayrıkotlarını söküp atmış.” Sökülüp atılan, uzaklaştırılan bir şey olarak ifade edilmesi bilinçli seçtiğiniz bir kullanım mıydı? Kitabın geneline bir göz kırpış mı var burada?
Ayrıkotu tabiatta var olması doğal bir ottur. Ama istenmeyendir. Çünkü düzeni bozar. Bunun için de sökülüp atılır. Ayrıkotu, kökleriyle başka bitkilerin hanelerine yayılır. Bu anlamda, mektuplarıyla tanımadığı evlere giren ve kendi yaşıtları arasında yazının aykırı bir formuna gönül vermiş birini tanımlamak için doğru kelime olduğunu düşünüyorum.

Nişantaşı’nda Bir Teras Katı’nda ikinci kitabı yayımlanmış bir yazar, söylediği her tümcenin okur sayısına etkisini düşünüyor. Günümüz yazarlarından, çoksatar kitapların sahiplerinin de böylesi bir düşünce taktiğiyle okurlarını arttırdığını düşünmek ne derece doğru olur sizce? Bu konuda ne söylersiniz?
Yazarın duygusunun okura direkt geçtiğini düşündüğümden yazıdaki saflığı önemsiyorum. Bir yazar samimiyetini ve okura karşı dürüstlüğünü kaybederse bu satır aralarından sezilir zaten. Ben de okuyucusunu sözle tarif edilemeyecek, kelimeler-üstü bir duygu alanıyla kaplayan kitapları seçip okuyorum.

“Yazı yazarken, hışır hışır katlanarak küçük bir çantaya dönüşen yağmurluklar gibi, tüm varlığı buruşturup beyinde toplayabilmek gerekir. Beden, bilinir ama artık hissedilmez olur. Sanırım bu yüzden, yazarların çoğu, fiziksel aktivitelerden pek de hazzetmezler,” diyor mektup yazıcı, mektuplardan birinde. Pek tabii bu kurgu kahramanın yazı ve yazmaya bakışı. Siz nasıl bakıyor, yazmayı nasıl tanımlıyorsunuz?
İç dünyasına fazlaca kapanmış bir gencin böyle düşünmesini anlıyorum. Ama ben bu düşüncede değilim. Zihin ve bedenin dengede durması gerektiğine inanıyorum. On üç yıldır Tai Chi çalışıyorum ve bu hareketli meditasyon sistemini çok önemsiyorum. Yaratıcılığımı, odaklanmamı artırıyor. Bence zihin işleri yapanlar bedenlerini haksız yere ve fazlaca gözden çıkarıyorlar. Bazen hırpalıyorlar da… Beden aklı hiç de küçümsenecek bir şey değil. Aksine kulak verilmeli. Meditatif bir devinim hâlinin ardından daha üretken olduğum gibi, sezgilerimi, iç sesimi çok daha rahat duyuyorum. Bu da bir yandan yazımı sadeleştirirken diğer yandan içini dolduruyor. Yazmak, sınırların olmadığı bir yerde insanın kendiyle muhabbetidir bence.

Gün gelip, yazılanlar, yazandan bağımsız olarak başka bir hikâyeye mi dönüşüyor? Mektup, maddeselliği yok olana kadar başka hikâyelere dönüşmeye devam mı ediyor?
Zaten yazının kendisi, yazarın evreninden çıkar çıkmaz bambaşka bir evrene dönüşüyor. Bir yazarın biriktirdikleri, deneyimleri, anıları bir çekirdeğin/tohumun içine sıkışıyor. Yazıya oturduğunuzda tıpkı o büyük patlama anında olduğu gibi, yepyeni bir galaksi, bambaşka bir evren doğuyor içinizdeki o çekirdekten. Yani yazı, yazardan çıktığı anda bağımsızlığını ilan ediyor.

image

Ben Ayrıkotu / Yazar: İrem Uşar / ON8 Kitap / Yayın Yönetmeni: Müren Beykan / Yayın Koordinatörü: Özlem Akcan / Editör: Mehmet Erkut / Son Okuma: Hande Demirtaş / Grafik Tasarım: Huban Korman / Kapak Tasarımı: Ayla Yıldız / Baskı Öncesi Hazırlık: Songül Arslan / 1. Basım Ekim 2015 / 234 Sayfa

1975’te İstanbul’da doğan İrem Uşar, Notre Dame de Sion Lisesi’nin ardından Marmara Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nden mezun oldu. Muhabirlik, editörlük ve metin yazarlığı yaptı. 2010’da PEN’in davetiyle Belçika’nın Antwerp kentinde katıldığı yazarlık atölyesinde, Assos yakınlarındaki Sivrice Deniz Feneri için Günışığı Kitaplığı tarafından özel projelendirilen çocuk kitabı Fenerden Taşınan Işık’ı (2011) yazdı. ÇGYD tarafından Yılın En İyi Çocuk Öyküleri Kitabı 2011 Jüri Özel Ödülü’ne değer görülen Kuuzu ve Lunapark Ailesi’nde (2011), gülümseten aile öykülerini kaleme aldı. Sadi Güran’ın desenleriyle canlanan Lataşiba’da (2013), zıt özelliklere sahip insanların yaşadığı iki farklı kentin fantastik öyküsünü anlattı. Yıllardır tai chi çalışan İrem Uşar, Ankara’da yaşıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.