Nietzsche Ağladığında – Irvin D. Yalom

 

“SAHNE: Psikanalizin doğumu arifesindeki 19. yüzyıl Viyana’sı. Entelektüel ortamlar. Hava soğuk. AKTÖRLER: Nietzsche: Henüz iki kitabı yayımlanmış, kimsenin tanımadığı bir filozof. Yalnızlığı seçmiş. Acılarıyla barışmış. İhaneti tatmış. Tek sahip olduğu şey, valizi ve kafasında tasarladığı kitaplar. Karısı, toplumsal görevleri ve vatanı yok. İnzivayı seviyor. Tanrıyı öldürmüş. “Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır,” diyor. Daha sonra “kendi alevlerinizde yanmaya hazır olmalısınız: Önce kül olmadan kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz?” diyecek. Ümitsiz. Breuer: Efsanevi bir teşhis dehası. Ümitsizlerin kapısını çaldığı doktor. Psikanalizin ilk kurucularından. Kırkında, bütün Avrupalı sanatçı ve düşünürlerin doktoru olmayı başarmış. Güzel bir karısı ve beş çocuğu var. Zengin. Saygın. Hayatı boyunca “ama” pozisyonunda yaşamış biri. Freud: Breuer’in arkadaşı. Henüz genç. Geleceği parlak. Şimdi yoksul. Salomé: Erkeklerin başını döndüren kadın. Çekici. Özgür. Evliliğe inanmıyor. Bazan aynı anda birçok erkekle beraber oluyor. Sanatçıları ve düşünürleri tercih ediyor. Kırbacı var. KONU: Ümitsizlik. Bir gün, erkeklerin başını döndüren kadın, Salomé, Nietzsche’den habersiz Breuer’e gelir. “Avrupa’nın kültürel geleceği tehlikede, Nietzsche ümitsiz. Ona yardım edin,” der. Breuer Salomé’yi tekrar görebilmek umuduyla “peki” der. Ve varoluşun kader, inanç, hakikat, huzur, mutluluk, acı, özgürlük, irade… ve neden, nasıl gibi en önemli duraklarından geçen bir yolculuk başlar…” Nietzsche Ağladığında’dan okuma parçası sunuyoruz…

 

San Salvatore’nin çanları Josef Breuer’i daldığ düşüncelerden sıyırdı. Yeleğinin cebinden ağır altın saatini çıkardı. Saat, tam dokuz. Önceki gün kendisine ulaşan kenarları gümüş yaldızlı küçük karttaki yazıyı bir kez daha okudu.
21 Ekim 1882

Doktor Breuer, Son derece acil bir sorun için sizi hemen görmem gerekiyor. Alman felsefesinin geleceği sallantıda. Yarın sabah saat dokuzda Café Sorrento’da buluşalım.
Lou Salomé

Ne küstahça bir not! Yıllardan beri kimse ona bu denli saygısızca hitap etmemişti. Lou Salomé diye birisini tanımıyordu. Zarfta adres yoktu. Notu yazan kişiye saat dokuzun uygun bir zaman olmadığını,

Frau Breuer’in tek başına kahvaltı etmekten hoşlanmadığını, tatilde olduğu şu anda “acil sorun”ların onu hiç ilgilendirmediğini ve aslında Dr. Breuer’in Venedik’e gelme sebebinin acil sorunlardan uzaklaşmak olduğunu iletmenin bir yolu da yoktu.

Yine de saat dokuzda Café Sorrento’ya gelmiş, şu küstah Lou Salomé’nin hangisi olduğunu bulmaya çalışarak gelip geçenlerin yüzlerini inceliyordu.

“Biraz daha kahve alır mıydınız efendim?”

Breuer, ıslak siyah saçlarını arkaya doğru yapıştırarak taramış on üç on dört yaşlarındaki garsona evet anlamında başını salladı. Böyle dalıp gideli ne kadar olmuştu acaba? Tekrar saatine baktı. Hayatın on dakikası daha boşa harcanmıştı. Üstelik de ne için?.. Her zamanki gibi Bertha’yı, son iki yıldır hastası olan güzel Bertha’yı düşünüyordu. Onun alaycı sesi kulaklarından gitmiyordu; “Doktor Breuer, neden benden bu kadar korkuyorsunuz?” Bundan sonra onun doktoru olmayacağını söylediğinde Bertha’nın verdiği yanıtı da anımsıyordu: “Bekleyeceğim. Siz her zaman benim hayatımdaki tek erkek olacaksınız.”


“Allah aşkına, kes artık! Bırak onu düşünmeyi! Aç gözlerini! Bak! Karşında koca bir dünya var!” Kendi kendini payladı Breuer.

Fincanını kaldırıp Venedik’in o soğuk ekim havasında derin soluklar alırken keskin aromalı kahvenin kokusunu da içine çekti. Başını çevirip etrafına baktı. Café Sorrento’nun diğer masaları kahvaltı etmekte olan insanlarla doluydu; çoğu turist ve çoğu yaşlıydı. Kimileri bir ellerinde kahve fincanı diğerinde de gazete tutuyorlardı. Masaların arka tarafında buz mavisi güvercin kümeleri havada süzülüp dalışa geçiyorlardı. Kıyıda sıralı muhteşem sarayların yansılarının oynaştığı Büyük Kanal’ın sakinliğini bozan tek şey yanaşan gondolların oluşturduğu dalgalardı. Kimi baş, kimi kıç tarafından palamarlanmış hâlâ uykuda olan gondollarsa, sanki dev bir el tarafından gelişigüzel kıyıya saplanmış mızrakları andırıyordu.

Breuer kendi kendine, “Evet, dön de kendine bir bak, aptal adam!” dedi. “Dünyanın dört bir yanından bir sürü insan, ölmeden önce bu güzelliği göreyim diye Venedik’e geliyor.”

Sırf bakmayı ihmal ettiği için yaşamında neler kaçırdığını düşündü. Yoksa bakmış da görememiş miydi? Dün, Murano Adası’nda tek başına bir saat kadar dolaştıktan sonra şöyle bir düşündüğünde hiçbir şey görmediğinin, beynine hiçbir şey kaydetmediğinin ayırdına varmıştı. Retinasından korteksine hiçbir imge aktarılmamıştı. Bertha’yla ilgili düşünceler aklını başından almıştı; o büyüleyici gülümseyişi, hayranlık dolu gözleri, kendisine yaslanan bedeninin ılıklığı ve ona masaj yaparken ya da muayene ederkenki hızlı hızlı soluması. Bu sahneler bir güç taşıyordu, hem de tamamen kendine ait bir güç. Savunmasız olduğu zamanlar Breuer’in zihnini zapt ediyor ve bütün imgelemine el koyuyorlardı. Benim değişmez yazgım bu mu, diye düşündü. Alınyazım, Bertha’ya ait anıların sonsuza dek oyunlarını sergileyebileceği bir sahne olmak mı?

Yanındaki masadan birisi kalktı. Metal sandalye çekilirken yerdeki karolar üzerinde çıkardığı o sinir bozucu gıcırtı Breuer’i düşüncelerinden sıyırdı ve yine Lou Salomé’yi aramaya koyuldu.

İşte bu oydu! Riva del Carbon’dan aşağı doğru yürüyerek kafeye giren kadın. Kürke bürünmüş bu güzel, uzun boylu ve ince kadın, yalnızca bu kadın öyle bir not yazabilirdi. Sık aralıklarla yerleştirilmiş masaların arasından ezici bir tavırla ona doğru yürüyordu. İyice yaklaştığında Breuer onun genç, hatta Bertha’dan bile genç olduğunu fark etti, belki de bir öğrenciydi! Ama bu buyurgan görünüşü… Olağanüstü! Bu, onu çok yukarılara taşıyabilirdi.

Lou Salomé hiçbir duraksama belirtisi göstermeden ona doğru yürümeye devam etti. Breuer olduğundan nasıl bu kadar emin olabilirdi?

Yiyecek kırıntısı kalmadığından emin olmak için sol elini kızıla çalan sakalının üzerinde gezdirdi. Sağ eliyle de siyah ceketini aşağıya doğru çekiştirerek ensesinde kabaran yakasını düzeltti. Kız birkaç adım kala bir an durdu ve korkusuz bir edayla Breuer’in gözlerinin içine baktı.

Breuer’in zihni az önceki saçmalıkları bırakmıştı. Artık bakması için konsantre olması gerekmiyordu. Artık retina ve korteks tam bir işbirliği içinde, Lou Salomé’nin imgesinin beynine rahatlıkla akmasına izin veriyordu. Kızın alışılmadık bir güzelliği vardı; güçlü bir alın, güçlü, adeta heykeltıraş elinden çıkmış bir çene, parlak mavi gözler, dolgun ve etkileyici dudaklar, kulaklarını ve uzun, zarif boynunu açıkta bırakacak şekilde gelişigüzel taranarak gevşekçe topuz yapılmış gümüş ışıltılı sarı saçlar. Topuzdan kurtulup oraya buraya dağılan birkaç tutam saçı fark etmek Breuer’e ayrı bir keyif vermişti.

Üç adım sonra Breuer’in masasındaydı. “Doktor Breuer, ben Lou Salomé. İzin verir misiniz?” Sandalyeyi işaret ediyordu. O kadar çabuk oturmuştu ki Doktor Breuer’in bırakın ayağa kalkıp elini öpmeyi veya sandalyesini çekip oturtmayı, selam verecek fırsatı bile olmamıştı.

“Garson! Garson!” Breuer parmaklarını şaklattı. “Hanımefendiye bir kahve. Cafè latte?” Fräulein Salomé’ye doğru baktı. Kız başıyla onaylayıp sabah serinliğine rağmen etolünü çıkardı.

“Evet, bir cafè latte.”

Breuer ve konuğu bir an suskun oturdular. Sonra Lou Salomé doğrudan doğruya gözlerinin içine bakarak konuşmaya başladı: “Ümitsizlik içinde olan bir dostum var. Çok yakında kendisini öldürmesinden korkuyorum. Bu benim için çok büyük bir kayıp olur; gerçekleşmesi bir trajedi olacak bu durumdan biraz da ben sorumlu olacağım. Yine de buna dayanıp üstesinden gelebilirim. Fakat…” Breuer’e doğru eğilerek daha yumuşak bir ses tonuyla– “bu kayıp benimle ilgili bir kayıp olmanın da ötesine geçebilir: Bu adamın ölümü sizin için, Avrupa kültürü için, hepimiz için çok ciddi sonuçlar doğurabilir. Bana inanın.”

Breuer, “Biraz abartıyor olmalısınız Fräulein,” diyecek oldu, ama kendini tuttu. Onun, kadınlığa adım atmakta olan herhangi bir genç kızda abartı olarak nitelenebilecek bu çıkışında ciddiye alınması gereken bir şeyler vardı. Kızın samimiyeti, coşkun inancı karşı konulacak gibi değildi.

“Bu adam, yani dostunuz kimdir acaba? Ben tanıyor muyum?”

“Henüz tanımıyorsunuz! Fakat zamanla onu hepimiz tanıyacağız. Adı Friedrich Nietzsche. Richard Wagner tarafından Profesör Nietzsche’ye yazılan bu mektup belki size onu tanıtmama yardımcı olabilir.” Çantasından bir mektup çıkardı, açıp Breuer’e uzattı. “Her şeyden önce size şunu söyleyeyim: Nietzsche ne burada olduğumu biliyor, ne de bu mektubun bende olduğunu.”

Fräulein Salomé’nin son sözleri Breuer’i duraklattı. Bu mektubu okumam doğru olur mu? Belli ki bu Profesör Nietzsche kızın bu mektubu bana gösterdiğini, hatta mektubun onda olduğunu bile bilmiyor!

Bu mektup onun eline nasıl geçmiş? Ödünç mü almış? Yoksa çalmış mı?

Breuer kişilik özellikleriyle gurur duyardı. Sadık ve cömert bir insandı. Efsanevi bir tanı dehasıydı; Viyana’da Brahms, Brücke ve Brentano gibi büyük bilim adamları, sanatçılar ve düşünürlerin özel doktoruydu. Daha kırkındaydı ama bütün Avrupa’da tanınıyordu; Batı Avrupa’nın dört bir yanından seçkin insanlar uzun yollar kat ederek ona danışmaya gelirlerdi. Yine de her şeyden çok dürüstlüğü ile gurur duyardı; hayatında bir kez bile alçakça bir şey yapmamıştı. Ancak belki bir tek, aslında karısı Mathilde’ye yönelmesi gereken, ama Bertha için duyduğu cinsel hislerden sorumlu tutulabilirdi.

Bütün bunlar nedeniyle Lou Salomé’nin uzatmakta olduğu mektubu almakta tereddüt etmişti. Ama yalnızca bir an. Kızın kristal mavisi gözlerine bir kez daha baktı ve mektubu açtı. Mektubun tarihi 10 Ocak 1882’ydi ve şöyle başlıyordu: “Sevgili dostum Friedrich…”

Birkaç paragraf daire içine alınmıştı.

Artık dünyaya eşi benzeri olmayan bir eser vermiş bulunuyorsunuz. En belirgin özelliği ikna ediciliği olan kitabınız, tamamıyla özgün olmasıyla mükemmellik düzeyine ulaşıyor. Karım ve benim ona bütün kalbimiz ve ruhumuzla sahip çıkmamızı sağlayan bir başka yönü, yaşamımızın en coşkun dileğinin farkına varmamızı sağlaması. İkimiz de kitabınızı iki kez okuduk; gündüz ayrı ayrı, gece de birlikte yüksek sesle. Bir nüsha bize yetmiyor, keşke söz verdiğiniz ikinci nüsha da elimizde olsaydı.

Fakat hastasınız! Yoksa cesaretiniz de mi kırıldı? Eğer öyleyse, umutsuzluğunuzu giderecek bir şeyler yapmak beni ne kadar mutlu ederdi! Nasıl başlayabilirim? Şu anda size beceriksizce övgüler yağdırmaktan başka bir şey yapamıyorum.

Sizi tatmin etmese de en azından dostluğumuz adına bunu kabul edin.

En içten sevgilerimle,

Richard Wagner

Richard Wagner! Breuer’in Viyanalılara özgü bütün o nezaketine, zamanının önemli kişileriyle arasındaki bütün o samimiyete ve teklifsizliğe rağmen gözleri kamaşmıştı. Bir mektup, hem de öyle bir mektup ki ustanın kendi eliyle yazılmış! Ama hemen kendini toparladı.

“Çok ilginç sevgili Fräulein, ama lütfen bana sizin için tam olarak ne yapabileceğimi söyleyin.”

Tekrar öne doğru eğilen Lou Salomé eldivenli elini hafifçe Breuer’in elinin üzerine koydu. “Nietzsche hasta, çok hasta. Yardımınıza ihtiyacı var.”

“İyi ama bu nasıl bir hastalık? Belirtileri nedir?” Kızın ona dokunan eliyle bir an ne yapacağını şaşıran Breuer, konunun kendi alanına yönelmesine çok memnun olmuştu.

“Baş ağrıları. Her şeyden önce, işkence gibi baş ağrıları. Ve bitip tükenmeyen bulantı nöbetleri. Neredeyse kör oluyor; görme gücü giderek azalıyor. Ayrıca mide rahatsızlığı; bazen günlerce yemek yiyemediği oluyor. Uykusuzluk da var; hiçbir ilaç onu uyutmaya yetmiyor, bu yüzden tehlikeli miktarda afyon kullanıyor. Bir de baş dönmesi; bazen karada olmasına karşın deniz tutmuş gibi günlerce sıkıntı çekiyor.”

Günde yirmi beş-otuz hasta kabul eden ve Venedik’e tüm bunlardan hiç olmazsa bir süreliğine kurtulmaya gelen Breuer için bu uzun uzun sıralanan semptomlar ne yeni, ne de ilgi çekiciydi. Yine de Salomé konuya öyle yoğunlaşmıştı ki dikkatini vermek zorunluluğu hissetti.

“Sorunuza cevabım sevgili Fräulein, evet; evet tabii dostunuzu görürüm. Bunun lafı bile olmaz. Ne de olsa ben bir doktorum. Fakat lütfen benim size bir soru sormama izin verin. Neden siz ve dostunuz bana ulaşmak için daha doğrudan bir yol seçmediniz? Neden randevu için Viyana’daki muayenehaneme yazmadınız?” Sözlerini bitiren Breuer, otele bu kadar çabuk dönmesinin Mathilde’yi nasıl da mutlu edeceğini düşünerek hesabı istemek üzere garsona bakındı.

Fakat bu gözüpek kadın kolay vazgeçeceğe benzemiyordu. “Doktor Breuer, birkaç dakika daha ayırın lütfen. Nietzsche’nin içinde bulunduğu durumun ciddiyetini, ümitsizliğinin derecesini abartmadığımı bilmelisiniz.”

“Buna şüphem yok. Fakat tekrar soracağım Fräulein Salomé, Herr Nietzsche görüşmek için neden Viyana’daki muayenehaneme gelmiyor? Ya da neden İtalya’daki bir doktora gitmiyor? Nerede yaşıyor? Yaşadığı kentten bir doktor önermemi ister misiniz? Ve neden ben? Ayrıca, Venedik’te olduğumu nasıl öğrendiniz? Operaya düşkünlüğümü ve Wagner’e hayran olduğumu nereden biliyorsunuz?”

Breuer’in soru yağmuru başladığında Lou Salomé sakindi ve gülümsüyordu. Sorular yaylım ateşine dönüştükçe onun gülümsemesi de giderek hınzır bir havaya büründü.

“Fräulein, adeta bir sırrınız varmış gibi gülümsüyorsunuz. Gizemden hoşlanan birisiniz sanırım.”

“Ne çok sorunuz var Doktor Breuer. Bu olağanüstü; konuşmaya başlayalı yalnızca birkaç dakika oldu, ama şimdiden bir sürü şaşırtıcı soru çıktı. Bu, ilerideki sohbetlerimiz için kesinlikle iyi bir işaret. Hastamız hakkında size biraz daha bilgi vermeme izin verin.”

Hastamız! Kızın küstahlığı Breuer’i bir kez daha hayrete düşürmüştü. Lou Salomé devam etti: “Almanya, İsviçre ve İtalya’da başvurduğu tıp çevreleri Nietzsche’yi usandırdı. Hastalığını anlayabilen ya da yakınmalarına çözüm bulabilen doktor çıkmadı. Bana söylediğine göre son yirmi dört ay içinde Avrupa’nın en iyi yirmi dört doktoruna görünmüş. Evini terk etmiş, arkadaşlarını bırakmış, üniversite profesörlüğünden istifa etmiş. Çektiklerinden bir iki günlüğüne de olsa kurtulma, daha katlanılabilir bir ortam bulma arayışıyla avare bir gezgin haline gelmiş.”

Genç kadın sustu ve gözlerini Breuer’den ayırmadan kahvesinden bir yudum aldı.

“Fräulein, işim dolayısıyla sıklıkla olağandışı veya şaşırtıcı durumda hastalar görürüm. Fakat size içtenlikle ifade edeyim: Ben mucize yaratamam. Böyle bir durumda, bir sürü mükemmel doktora başvurulup çare bulunamayan körlük, baş ağrıları, baş dönmesi, mide rahatsızlığı, halsizlik, uykusuzluk gibi bir durumda, yirmi beşinci ayda başvurulmuş yirmi beşinci doktor olarak sıramı savmamın dışında bir sonuca ulaşılması olasılığı çok zayıf.”

Breuer arkasına yaslandı, bir puro çıkarıp yaktı. İncecik mavi bir duman üfleyip iyice dağılıncaya kadar bekledi, sonra devam etti:

“Yine de, Herr Nietzsche’yi muayenehanemde görme teklifimden vazgeçmiyorum. Belki de arkadaşlığınızın bu önü alınamayan durumunun nedeni ve tedavisi, bin sekiz yüz seksen iki yıllık tıp ilminin ulaşabileceği sınırların ötesinde kalıyor. Belki de dostunuz bir nesil erken doğmuştur.”

“Çok çok erken doğmuş!” diyen Salomé bir kahkaha attı. “Sezgileriniz mükemmel Doktor Breuer. Aynı sözleri Nietzsche’den o kadar sık duydum ki! Artık sizin tam onun aradığı doktor olduğunuzdan eminim.”

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Irvin David Yalom, birinci Dünya Savaşı’ndan kısa bir süre sonra Rusya’nın Polonya sınırı yakınlarındaki küçük bir köyünden ABD’ye göç etmiş bir ailenin çocuğu olarak 1931’de Washington’da dünyaya geldi. Ailesi ekonomik sıkıntılar içinde ayakta kalmaya çalışırken kitaplara yöneldi. Yoksul bir mahallede büyürken tek avuntusu kitaplar, özellikle de kendisine gerçeğinden daha mutluluk verici bir dünya sunan kurmaca yapıtlardı. Roman yazmanın bir insanın yapabileceği en iyi şey olduğu düşüncesi küçük yaşta aklına yerleşti ve bu düşünceden bir daha hiç vazgeçmedi. O günlerin getto yaşamında genç adamlar için meslek seçenekleri pek fazla değildi. Yalom’un yaşıtları ya tıp fakültesine gidiyor ya da babalarının yanında iş hayatına atılıyorlardı. Tıp fakültesine gitmenin kendisini Tolstoy’a ve Dostoyevski’ye daha çok yaklaştıracağını hissetti. Bu yüzden meslek olarak doktorluğu, uzmanlık dalı olarak da psikiyatriyi seçti. Psikiyatr olarak bütün hastalarına, hikâyeleri ortaya çıktıkça bir şaşkınlık duygusuyla yaklaştı. Her hastanın benzersiz bir hikâyesi olduğuna, bu yüzden hepsi için farklı bir terapi uygulamak gerektiğine inandı. Bu tutumu, yıllar geçtikçe onu bugün ekonomik güçler tarafından farklı yönlere çekilen profesyonel psikiyatriden, semptomlara dayalı tanı ve herkes için tek tip, kısa süreli tedaviden uzaklaştırdı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.