“Babamızın paralı mı, parasız mı olduğunu kapıyı çalışından anlardık.”

 

Işık Öğütçü’yle Everest Yayınları tarafından yayımlanan Zamana Karşı Orhan Kemal kitabı için görüşmek amacıyla Cihangir’deki İkbal Kahvesi’ne uğradığımda bir sürprizle karşılaştım. Öğütçü ailesinin iki numaralı çocuğu Nâzım Öğütçü de oradaydı. Orhan Kemal külliyatına ek olarak çıkan Zamana Karşı Orhan Kemal kitabını konuşmak için başlayan sohbet, ağabey Nâzım Öğütçü ile kardeş Işık Öğütçü’nün babaları Orhan Kemal hakkındaki hatıralarına kadar uzandı… Işık Öğütçü, edebiyatseverler ve araştırmacılar için hazine sayılacak kitabı, şöyle anlatıyor: “Uzun yıllardır Orhan Kemal’in özenle sakladığı arşivinde geziniyorum. Ayrıca kütüphanelerde yaptığım araştırmalarım neticesinde geçen yorucu ama zevkli saatlerde bulduğum pek çok metin ve doküman bana tüm yorgunluğumu unutturdu. Bu kitabı okuyacak olan tüm kitapseverlere şunu diyebilirim ki, üstat yaşadığı dönemde olumlu olduğu kadar, sert eleştirilerle de karşı karşıya kalmıştır. Ulaşabildiğim tüm olumsuz eleştirileri kitaba almaya çalıştım. Dönemlerinde keskin eleştiri yapanların zaman içinde Orhan Kemal’in yazı serüveninin değerini anlayarak farklı açılımlarda bulunduklarını, yorumlarında Sezar’ın hakkını Sezar’a verdiklerini gördüm. Kendisine yapılan eleştirileri her şeye rağmen olgunlukla karşıladığına tanıklık ettim. Bu bilgilerin ışığı altında değerli okuyucuları şaşırtacak bir çalışma hazırladığımı umuyorum. Zamana karşı direnen bir sanatçının edebiyat macerasına bu yapıtla bir katkım olduysa ne mutlu bana. Ayrıca burada bulunan yazıların, günümüzde yazan ve yazma eyleminde bulunmak isteyen, düşünen, çabalayan, gecesini gündüze katan, sihirli kelimeleri arayan, istediği cümleleri oluşturamayan, konusunu istediği gibi işleyemeyen, bundan dolayı sıkıntı çeken yeni yeteneklere de yol göstereceğine inanıyorum.”

Işık Öğütçü’yü her yerde görebiliyoruz. Paneller, söyleşiler, televizyonlar, radyolar, anma toplantıları vs… Kısaca Orhan Kemal’le ilgili her yerde… Ailenin diğer üyelerini de hepsi bir arada olmasa da Orhan Kemal’in anma toplantılarında Orhan Kemal Halk Kütüphanesi’nde görebiliyoruz… Siz nerelerdeydiniz, neler yaptınız bugüne kadar?
Nâzım Öğütçü: İTÜ’den mezun bir petrol mühendisiyim. 1966 yılında Batman’a gittim. Çalışmak zorundaydım; eve mutlaka bir gelir sağlamamız lazımdı, babamın düzenli bir geliri yoktu. Dolayısıyla okul işini ciddiye alarak, üniversiteyi de kayıpsız olarak bitirdim ve işbaşı yaptım. İstanbul’dan çok uzaklara düştüm. Fakat bu benim edebiyattan, sanattan uzak kalmamı gerektiren bir durum değildi. Bulunduğum dağda bayırdaki çalışmalar sırasında da yanımda birkaç kitap ve dergi bulunurdu. Bu nedenden dolayı Orhan Kemal’i anma günlerinde bulunamadım, imkânım olmadı. Dağda bayırdaydım, şimdi de Ankara’da yaşıyorum. Çoluğum çocuğum, bütün düzenim orada. Emekli olduğum için, artık istediğim zaman gelebiliyorum İstanbul’a… Işık’la her fırsatta görüşüyoruz, fikir alışverişinde bulunuyoruz. Gelişmeleri Ankara’dan izliyorum. Yapılacak çalışmalar hakkında görüşüyoruz, Işık edebiyat çevresinin içinde yaşadığı için, birtakım şeylerin geri planını çok daha iyi biliyor. Sırası geldiğinde de anlatmaya çalışıyor bana… Orhan Kemal Müzesi’nin kurulması aşamasında elimde bulunan bütün belge ve eşyaları verdim, diğerlerini de toplaması için kendisini teşvik ettik. Bugüne kadar sürekli olarak gelemememin özel bir nedeni yok. Geçtiğimiz yıldan beri Orhan Kemal Roman Armağanı Seçici Kurulu’nun bir üyesi olarak görev yapıyorum. Ömrümüz vefa ettikçe bu böyle devam edecek.

Zamana Karşı Orhan Kemal 1m Zamana Karşı Orhan Kemal 2

Babanız yazmanızı ister miydi? “Yaz oğlum!” der miydi?
Nazım Öğütçü: Tabii yazmamı isterdi, zaman zaman teşvik edici ifadelerde bulunurdu. Ama zorlamazdı. Işık’ın hazırladığı Zamana Karşı Orhan Kemal kitabını okuyunca bazı şeyleri yeniden anımsadım. Eserlerini yazıp da bunlardan para alamadığı süre içersinde –zaten günübirlik yaşıyorduk– birtakım basımevlerinden aldığı formaları eve getirirdi. Birimiz okur, o da dilini düzeltirdi. Bu şekildeki çalışmalarına yakından tanık oldum, yaşadım. Bu kitabı okurken o günlere yeniden gittim.

Birlikte gidelim mi o günlere? Babanızla bir gününüz nasıl geçerdi?
Nâzım Öğütçü: Babam, sabaha karşı 04.00 civarında kalkardı. Unkapanı’nda o zaman oturduğumuz ev iki katlıydı. Gider kahvesini yapar. Kallavi fincanı vardı. Sonra yukarı çıkar, gelir masasının başına geçerdi. Daktiloyla başlardı çalışmaya. Daktilonun başına geçtiği zaman, tutturabilmişse zaten, o akar giderdi kendiliğinden… Daktilo başında, vermek istediği konuları, hayatı yaşardı. Sabah 7.30’da Cibali Tütün Fabrikası’nın işbaşı borusu çalardı. 10.00’da mesaisi biterdi. Giyinir kuşanır geze geze Babıâli’ye giderdi. Akşam eve geldiğinde de kafasında işlemek istediği bir konu varsa, bize anlatır, fikrimizi alırdı.

Daha küçük yaşlardayken, Suçlu romanında kullandığı sokak çocuklarının konuşmalarını “Yav bu böyle miydi?” diyerek sorardı. Yaşamın içinden değişik konularda yazdığı için bunların sağlıklı ifadeler olmasına çalışırdı.

Sizinle nasıl zaman geçirirdi? Birlikte oynar mıydınız?
Nâzım Öğütçü: Futbol oynardı. Kardeşimle ben olurdum, babama karşı. Babam iyi futbolcuydu. O oyunlar sırasında ben bir cam kırmıştım. Benim küçüğüm de anneme güya camı kırdığımı söylemiyor: “Anne, abim camı kırmadı haaa!”

Babanızın peşine takılır mıydınız hiç?
Nâzım Öğütçü: Hayır. İstanbul’a geldiğimizde 7 yaşımdaydım. 9 yaşlarımdayken bir kez Meserret Kahvesi’ne gittiğimizi hatırlıyorum.

Sizlere sevgisini nasıl gösterirdi?
Nâzım Öğütçü: Çocukları çok severdi. Yalnız bize özgü bir şey değildi, çocukları severdi. Çocukların gelecek olduğunu düşünürdü. Bizlere de sevgisini gösterirdi. Elindeki imkânlar dahilinde bisküvi, çikolata alırdı. Adana’dayken bir pazar günü “Pikniğe gideceğiz” dedi. “Bana bir uçurtma yap” demiştim. 6 yaşlarımdaydım. “Tüh! Yapamadım” dedi sabahleyin. Fakat biraz sonra dolaptan çıkardı uçurtmayı. Ne kadar çok sevindim. Bizi çok mutlu etti, sevindirdi.

Adaşınızla tanışmanızı anlatır mısınız?
Nâzım Öğütçü: Bursa Cezaevi’nde aynı koğuştaydı Nâzım Hikmet’le babam… Yalnız yaşamayı, tek başına bir koğuşta kalmayı sevmediği için babama “Sizinle kalabilir miyim?” diyor. Babam o tarihte, kendisine göre hapishanenin en iyi şairi… Onu da aşan bir büyük dev gelmiş ve kendisiyle kalmak istiyor. Babam sevinerek kabul ediyor. Babam tahliye olmadan bir süre önce “Oğlun olursa benim adımı koyar mısın?” diyor. Benden büyük ablam var, Yıldız. Onu yazılarında ve babama yazdığı mektuplarında “torunum” olarak çağırıyor. Böylece adım da Nâzım oluyor. İstanbul’a geldiğimiz yıldı. Babam da görmek istiyor Nâzım Hikmet’i… Önce Kadıköy’deki evlerine gittik. Memet yeni doğmuş, arabada, Münevver Hanım… Nâzım Hikmet bizi aldı Yoğurtçu Parkı’na götürdü. Çok neşeli, canlı ve bizimle de ilgilenen bir insan gördüm. İlk ve son görüşüm oldu. Sonrasında da kısa bir süre sonra ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Devamı gelmedi. Ama ben Nâzım Hikmet’i daha önceleri, yapmış olduğu bir işten dolayı tanıyordum. Hapishanede dokuma atölyesi kurmuştu. Orada dokunan bezlerden top top, babam Adana’da pazarlasın diye göndermişti. O kumaşların kokusu bugün bile burnumdadır. Ev içinde adı geçtiğinde Nâzım Dede dediğimi hatırlıyorum. İstanbul’daki karşılaşmamızda da dede demiştim.

İlk okuduğunuz Orhan Kemal öyküsü veya kitabını hatırlıyor musunuz?
Nâzım Öğütçü: Onu net olarak hatırlamam pek mümkün değil. Ancak Baba Evi, Avare Yıllar ilk okuduğum kitaplarından… Fener’de oturduğumuz günlerde, babamın “72. Koğuş” hikâyesini yazdığı o korkunç günü hatırlıyorum. Çok soğuk bir kış günü… Tuna’dan Boğaz’a koca koca buzların geldiği dönem. İki oda, iki odanın arasında da küçücük bir mutfak… Hayal meyal hatırlıyorum onu da… Felaket soğuk; evde odun yok, kömür yok… Ablam, kardeşim, ben, annem ve babam evdeyiz. Babam yandaki odaya geçti. O sıralarda Olympos marka bir gazocağımız vardı. Önce ispirtoyu yakıyorsun, arkasından da fitil gazyağını çekiyor ve yanıyordu. Bütün gece, eski yazıyla “72. Koğuş” hikâyesini kaleme aldı. Çok da hoşuna gitmiş “Attığım taş kuşu vurmuş” şeklinde ifade ediyordu. Bir de yeni Türkçe olarak yazdı. Ertesi sabah giyindi kuşandı, Fener’den, Karadeniz Caddesi’nden Fatih’e çıktı. Oradan da Nuruosmaniye Camii’nin oraya… Bir dergiye gitmiş. Gidene kadar hayal ettiklerini düşünün. “Kış geldi, kıza bir manto lazım. Eve odun kömür almak lazım.” Hikâyeyi kısaca özetleyerek veriyor. Editör, hiç para pul vermeden “Biz bunu bir okuyalım, siz birkaç gün sonra gelin” diyor… Babam yeniden gittiğinde babamın karşısına çıkmıyorlar. Oradaki bir kapıcıya bırakmışlar yazıyı iade için. Kapıcı “Orhan Bey, hikâyeyi müstehcen bulmuşlar” diyerek dosyayı veriyor. Sonraları ilk basımını Ekicigil Yayınları yaptı.

Işık Öğütçü: Bugünkü 72. Koğuş değil, bir hikâye o… Müstehcen diye iade ediliyor. Yanılmıyorsam Dünya gazetesi bunu yayımlıyor. Arkasından babam onu genişletip kitap olarak çıkartıyor. Falih Rıfkı Atay, bir başyazısında, “Türk edebiyatı bu eserle her zaman övünecektir” diye yazıyor. O yazıyı bulamadım. Arıyorum, bulacağım.

Nâzım Öğütçü: Işık’ın önemi burada ortaya çıkıyor. Araştırıyor, didik didik ediyor. Arıyor, buluyor.

Zamana Karşı Orhan Kemal 4m Zamana Karşı Orhan Kemal 8m

Orhan Kemal’in, telif aldığı günlerde eve gelişi nasıl oluyordu?
Nâzım Öğütçü: Oooh, eğer paralanmışsa harika bir şey zaten… İspinozlar’da gösterdi galiba. İki tane mor binlik… İpe dizip karşısına geçerek bir tapınmadıkları kalıyordu. Bizde tabii öylesi değil. Babam, o teliften de bize ekstra pay ayırırdı. Şamfıstığı alırdı. Bu da bizim lüksümüz olurdu. Adil olması için de herkese fincanla dağıtılırdı.

Işık Öğütçü: Parantez açayım, bunu benim büyüğüm Kemali söyledi: “Babamın paralı mı, parasız mı olduğunu kapıyı çalışından anlardık. Çok melodik, ritimli, güzel çaldığı zaman paralıdır. Eğer çok sert vurursa parasızdır… Annemin zaten uyarıları başlar: ‘Babanızın gözüne gözükmeyin, bir şey demeyin, bir şey istemeyin, bir kenarda durun, siniri yatışana kadar…’ Siniri yatışınca zaten yeniden eski haline dönerdi.” Tabii bunu ancak yaşayan insan anlar. Burada Orhan Kemal’in bir “an”ını esprili olarak anlatıyoruz ama Onun psikolojisini de çok iyi anlamak lazım. Yapılacak, ödenecek borç var, kira ödenmemiş ve parasız geliyorsunuz eve… Bir düşünün, insan gerçekten şu an bile sarsılıyor. Aslında müthiş bir başarı hikâyesi yazıyor babam… Ama kimse farkında değil. Bugün bile farkında değil. Kendi dönemlerinde yazan Gorki, O’Henry, Panait Istrati bütün dünyada tanınıyor, okunuyor. Aslında Orhan Kemal de böyle… İsim vermeyeyim, geçtiğimiz günlerde gazetelerde yer alan bir haber için ilgili ülkedeki Türkologlara mektup yazdım. Yanıt geldi: “Orhan Kemal’i bize hatırlattığınız için teşekkür ederiz.” Ben hatırlatmasam, Orhan Kemal hatırlanmayacak. Bu böyle olmamalı… Bir suskunluk var. Ben de dahil olmak üzere herkes O’Henry’nin “Son Yaprak” öyküsünü bilir. Niye dünyadaki insanlar da Orhan Kemal’in bir “50 Kuruş”unu, “Uyku”sunu, “Çikolata” hikâyesini bilmesin kardeşim?

Peki, bilmeleri için neler yapıldı? Bugüne kadar bir şeyler yapıldı mı?
Işık Öğütçü: İşte ağabeyimle onu konuşuyoruz 30 yıldır. Bizim ajansımız da dahil olmak üzere herkeste bir rehavet oluştu. Hadi aileyi de katalım, aile de uyudu diyelim. Ama şu son 12 yılda gelinen nokta hiç inkâr edilemeyecek bir sonuç doğurdu. Orhan Kemal’in tekrar doğuşuna tanıklık ediyoruz. Şimdi herkesi sınavdan geçireceğiz. Biz de bu işlerin içindeyiz. 2014’te Orhan Kemal’in 100. yaşında bu sınavdan başarıyla çıkacak mıyız, çıkamayacak mıyız göreceğiz. Adana’da Bilim ve Teknoloji Üniversitesi isimli yeni kurulan bir üniversite var. Adının oraya verilmesi için ben tüm ilgililere yazdım. Verilip verilmeyeceğine tanıklık edeceğiz.

Yanıt geldi mi?
Işık Öğütçü: İki yanıt “çok zor” diye geldi. Neden zor, ben de bunu anlamış değilim. Yani bir yazarın adının bir üniversiteye verilmesi o ülkeye değer katar. Bunun örneği de var, Namık Kemal Üniversitesi, Mehmet Akif Üniversitesi var. Neden olmasın?

Peki, bu söyleşiden sonra olacağını umalım…
Işık Öğütçü: Orhan Kemal’in Türk edebiyatındaki yerinin ne olduğunu hâlâ bilmeyen varsa, ben bir şey diyemem. Ama Orhan Kemal Türk edebiyatında bir yerdeyse; ben bazen çok daha iddialı konuşuyorum, Orhan Kemal Türkiye’dir diyorum. Onu da slogan halinde herkes için söylüyorlar ya. Oysa Orhan Kemal bunu çok hak ediyor. Çünkü herkesi kucaklayan, iyi yürekli bir insan. Eğer bugün çeşitli sorunların çözülmesini istiyorsak Orhan Kemal’in kitaplarında çözümleri var. Onu okumak yeterli olacaktır…

O zaman Orhan Kemal’in yeterince anlaşılmadığı da ortaya çıkıyor.
Işık Öğütçü: Evet anlaşılmadığı, iyi şekilde incelenmediği, araştırılmadığı, keşfedilmediği… Orhan Kemal büyük müthiş bir kaynaktır.

Orhan Kemal’in pek çok kitabı yabancı dillere çevrildi. Yurtdışında durumlar nasıl?
Işık Öğütçü: Şu ana kadar, resmi belgelere göre 35 kitabı yabancı dillere çevrildi. Anlaşması yapılanlarla birlikte bu sayı elliyi geçiyor. Orhan Kemal’in kitaplarını yayımlayan yayınevleri diğer kitaplarını da yayın programlarına alıyorlar. En son Bulgaristan’da bir yayınevi Hanımın Çiftliği serisini yayımlamıştı. Şimdi ise Suçlu, Sokakların Çocuğu ve Sokaklardan Bir Kız’ı yayımlamaya hazırlanıyor. Çin’de ise dört kitabını birden yayımladılar. Çin’de TEDA kapsamında on kitap çevrilmiş şu ana kadar, bunun dört tanesi Orhan Kemal kitabı… Orhan Kemal’in değeri, bilinirliği katlanarak devam ediyor. Kulaklarımla duydum, yabancı okurlar “Bu yazarı nasıl kaçırmışız, nasıl göz ardı etmişiz, nasıl dikkat etmemişiz” diyor. 1970 ile 2000 yılları arasında unutturulmuş büyük bir sanatçımız var ortada. Yabancılar sahipleniyorlar.

Nâzım Öğütçü: Aslında otuz yıl içerisinde de bitmedi. Bunun en bariz örneğini anlatayım. Orhan Kemal anmalarında konuşmalar yapan Türkel Minibaş anlatmıştı bana, “Ben ekonomi profesörüyüm. Bunu, Orhan Kemal’in kitaplarını okuduktan sonra kendi içime çok iyi bir şekilde yerleştirdim, anladım. Bunun için de eğitim süreci içinde, öğrencilerimden her yıl iki tane Orhan Kemal kitabı okumalarını istiyorum” demişti. Orhan Kemal’in önemi şurada: Kendisi de, kalemi de yaşamın içerisinde… Zeki ve dikkatli bir insandı. Daima gerçek olanı, perde arkasında olabilecekleri, kendi metotları içinde analiz edebiliyordu. Bunun sonucunda gözleyerek ortaya koyduğu bir süreci politik ve sosyoekonomik yapısıyla vermeyi bildi. Orhan Kemal’in kitaplarını inceleyen herhangi bir araştırmacı birtakım sosyoekonomik gerçeklere o günlerin sosyal yapısına varabilecek bir açıklık ve gerçekliğe sahip oldu. Bu durum, olayları kamerayla görüntülemenin çok ötesinde bir durumdur. Sadece görüneni değil, görünmeyeni de vermek… Bu durum çok önemli.

Söz açılmışken, anne ve babanızın tanışmalarını da sizden dinlesek…
Işık Öğütçü: Milli Mensucat, tekstil fabrikası… Babam orada kâtip, annem de dokumada çalışıyor. Diyorum ya, Orhan Kemal bir Türkiye hikâyesi aslında… 1930’ları o fabrika üzerinden çok iyi anlatıyor… Ağalığı yansıtıyor; modern ağa, onun ortağı cahil ağa, İtalyan mühendis var; onların sürtüşmesi, kuşak çatışması… Orada bir de aşk filizleniyor. Annem de çok güzel bir Boşnak kızı.. Herkesin vurulduğu bir kadın. Babam da kendisine göre yakışıklı, dönemin iyi futbolcularından… Tanınan bir insan. Fabrika içerisinde, gidiş gelişlerinde annemi görüyor ve âşık oluyor. Annemi babasından İzzet Usta’yı aracı koyarak istetiyor. Kitaplarının büyük kahramanları vardır: İzzet Usta, İlyas Usta… Bu ustalar da birisini sembolize eder. O “usta”, ağabeyimin adını aldığı Nâzım Hikmet’tir. Babam bazen daha da ileri gider, tarif de eder: “sarı saçlı, mavi gözlü”. “Usta”yı iyi bilir. Ama o “usta”lar hiçbir zaman slogancı değildir. Çok aklı başındadırlar. Örneğin, “kitap okuyun” der. Avare Yıllar’da babam çok güzel anlatır. İzzet Usta’yla da gidip, istemişler. İzzet Usta da babamın babasını, kim olduğunu anlatmış. Oranın ahalisi dedemi biliyor tabii. “Yav, öyle bir adamın oğluna veriyorum kızımı; hiç başlık maşlık da istemem, al bir çul, sar kızı götür” diyor. Babam da diyor ki: “Aman ustam, kızın babası babama değil bana veriyor kızı. Bir yanlışlık olmasın.” Çünkü kendisinin ne olduğunu çok iyi biliyor. Bu yokluk içerisinde evleniyor. Hatta bir mektup var. 2014’e doğru o mektupları çıkaracağım. Dedem üç mektup yazmış babama. 1937’deki mektubunda “Bir tarladan icar alacaksın. O icarın bir kısmını şuraya, bir kısmını şuraya ver, şu kadarını da kendiniz kullanın” diyor. Böyle de bir jest yapıyor dedem. Başlarında babaanne var. Babaannenin bir evinin odasına yerleşiyorlar. Konu komşudan, akrabadan hava atmak için birtakım eşyalar alınıyor, takılar takılıyor ki konu komşuya zengin bir aileye gelin gittiği izlenimi verilsin. Belli bir süre sonra da hepsi geri gidiyor alınanların… Babam Avare Yıllar’ın sonunu çok güzel bitirir. Kitaplarının sonlarında bin-iki bin sayfalık kitaplara konu olacak malzemeler var. Babam öğle yemeğine geliyor, annem bir yatağın üzerinde oturuyor. Etrafta eşya kalmamış, elbiseler, takılar gitmiş hiçbir şey kalmamış, üzgün bir şekilde oturuyor. Annem anlatıyor durumu; babamın da haberi var, ama söyleyememiş anneme. Annemin desteği de çok önemli… Babam da bu perişanlığı görünce çok üzülüyor.

Babamın kadın kahramanları, erkeğin yanında bir güç olarak dururlar. Her zaman başı diktir. Orada Cemile bunu çok güzel vurguluyor: “Aldırma kocacığım aldırma, herkes sakız çiğner ama Çingene kızı tadını çıkarır.” Son cümle ise şöyledir, babamın yazdığı: “Hayatın tadını çıkarmaya devam ettik.” İki cümle. Bu iki cümle bu yapıtların şaheser olmasına yetecek güçtedir. Hem Avare Yıllar’da hem de Eskici ve Oğulları’nda geçen bir sözü vardır: “Kara gün kararıp gitmez.” Yeni bir keşifmiş gibi görüyor herkes. Değil, kitaplarda neler var. Ne paragraflar, ne cümleler. Babam bunları da “Yav tarihe bir şey kalsın” diye söylememiş. O kadar olağan, o kadar hayatın içinden ki söyledikleri. Ama bugün düşündüğümüzde müthiş bir felsefi yapıya sahip olduğunu görüyoruz. Hatta Selim İleri bir gün sohbet ederken “Babanın ‘Önce Ekmek’ öyküsünün ilk cümlesi altı yüz sayfalık kitaba bedeldir” dedi. Demek ki sadece ben değil başkaları da benzer bir şekilde düşünüyor. Evrensel bir hale geldi bu konu. Pakistan’da Nâzım Hikmet’le 3,5 Yıl yayımlandı. Yayımcı çok önemli şeyler söylüyor. Orhan Kemal’i Baba Evi, Avare Yıllar, Cemile, 72. Koğuş ve Nâzım Hikmet’le 3,5 Yıl kitaplarıyla tanıyor. Benim bir şey söylememe gerek yok, Farrukh Sohail Goindi’nin söylediklerine bakalım: “Orhan Kemal’in edebiyatı, kendisinin olduğu kadar Türk halkının da yaşamının gerçek bir yansıması. Onun güçlü ve akıcı kalemi, önemi zamanla artan bir edebiyat üretiyor. Bu yüzlerce yıl kıtaları yöneten ve şimdi ışığıyla Üçüncü Dünya ülkelerini aydınlatan bir medeniyetin edebiyatıdır. Orhan Kemal’in eserleri, Pakistanlılar için henüz yeni olmasına rağmen bizim yazarlarımızı, entelektüellerimizi, fikir adamlarımızı, bizimle tamamen benzer konulardan ötürü çekiyor. Türk medeniyeti bölgedeki diğer kültürler üzerinde büyük bir etki bırakan muhteşem bir medeniyet. Türk yazarları da unutulmaz klasik edebiyat ürettiler. Kuvvetle inanıyorum ki bu hazine açığa çıkarılmalı ve diğer kültürlere de tanıtılmalı. Orhan Kemal’in edebiyatı, kendisinin olduğu kadar Türk halkının da yaşamının gerçek bir yansıması. O toplumun alt kesimi ile üst kesimi arasındaki dinamiklerle ifadesine güç veren ilerici bir yazar. O toplumunun kaba ve trajik yanını ortaya koyuyor. Onun güçlü ve akıcı kalemi, önemi zamanla artan bir edebiyat üretiyor. Bu yüzlerce yıl kıtaları yöneten ve şimdi ışığıyla Üçüncü Dünya ülkelerini aydınlatan bir medeniyetin edebiyatıdır.”


Orhan Kemal’in “Yarına birkaç kitabım kalır mı, kalırsa yeter” diye bir cümlesi var. Kaldı mı gerçekten Orhan Kemal?
Işık Öğütçü: Kalmaz olur mu? Orhan Kemal’in aslında bize ihtiyacı yok. O, çok büyük bir güç. O hep kalacak. Işık, Nâzım olsa da olmasa da hep kalacak. Ama daha güçlü kalması lazım. Biz, bu hayatı gerçekten her türlü sıkıntısıyla çeken insanlar olarak, çok daha iyi yerlerde, zirvede, zirvelerde olmasını hep arzuluyoruz. Bunu biz birinci kuşak olarak görmek istiyoruz. Eğer bunu görürsek, işte o zaman doğru çalışmalar yapmış olduğumuzu, babamızı doğru bir zemine oturttuğumuzu görmüş oluruz. Yoksa Orhan Kemal’e hiçbir şey olmaz.

Nâzım Öğütçü: Ben de bir şey eklemek istiyorum. Şöyle bir izlenim edinmek mümkün: “Yav işte birtakım şeyleri anlatıyor, sonunda bir slogan yok.” O lafların, davranışların hepsi birer slogandır. O, edebiyat yaparken belli bir bakış açısıyla koyuyor ortaya.

Zamana Karşı Orhan Kemal’de okudum yeniden. Sıtkı Amca’nız ölümle pençeleşirken, babanız daktilosunun başında yazıyor. Kış gelmiş; yağmur, kar, soğuk. Evde odun kömür var mı? Çocuklar ne yiyecek, kira nasıl ödenecek? Bu kadar sıkıntı içerisinde birbirinden değerli yapıtlar oluşturmak da çok zor…
Nâzım Öğütçü: Bir de, kaç yıl içerisinde kaç kitap yazdığına bakın. 21 yıl içerisinde 54 kitap.

Işık Öğütçü: Diyorum ya, aslında büyük bir başarı hikâyesi yazıyor ama farkında bile olmuyor.

Zamana Karşı Orhan Kemal’de neler var?
Işık Öğütçü: 100’ün üzerinde yazı var. Bir övgü, kutsama kitabı değil. Elimde beş kitap hazırlayacak kadar malzeme vardı. Bunların çoğu, Orhan Kemal’in eserlerini öven yazılardı. Örnek olarak birer tane aldım. Ayrıca eleştiri yazılarını derledim. Bir de röportajlar var. Röportajlar, Orhan Kemal’i tanımayanlar için çok önemli bir kaynak. Şimdi yaptığımız gibi babam konuşuyor da, ben de onu dinliyor gibiyim. Hem benim, hem de ilerde pek çok araştırmacı için; bir yazarın dünya görüşü, neleri öne çıkarmalı, yazma şekilleri gibi ayrıntıları veriyor. Özellikle üniversite öğrencilerinin derslerinde yararlanabilecekleri önemli bir kaynak… Babamın, Nâzım Hikmet’ten edindiği en önemli özelliğinin “bakmayı bilmek” olduğunu düşünüyorum. Bakmasını bileceksin ki, görülmesi gerekeni göresin. Kafamdaki bir sorunun yanıtını da buldum. Ne babama ne de anneme sordum. 1969’da Moskova’ya gittiğinde Nâzım Hikmet’in mezarına gitti mi, gitmedi mi? Çünkü Nâzım Hikmet Enstitüsü’ne mektuplar götürdü, Nâzım Hikmet’le ilgili konuşmalar yaptı. Hepsini biliyorum. Ama mezara gitmemesi gibi bir şey zaten olamazdı. Fakat bu kitaptaki bir röportajındaki bir cevap, benim için önemliydi. Şöyle diyor cevabında: “Nâzım Hikmet’in o bildiğim imzasını gördükten sonra inandım öldüğüne.” Bulgar Radyosu’nda yapılan son röportajları var. Bulgar gazetecileriyle yapılan ilginç söyleşiler var. Yaşar Kemal’in babamla ilgili düşünceleri var. Dönemin bütün yazarları zaten arkadaş. Rıfat Ilgaz, Ümit Yaşar Oğuzcan röportaj yapıyor. Günümüzün pek çok yazarının da yazıları var kitapta.

Devam eden çalışmalarınız var mı?
Işık Öğütçü: Orhan Kemal bir hazine. Onda bitmez. 2013’te “Orhan Kemal Fotoğraf Albümü” yapmayı düşünüyorum. 2014’te Orhan Kemal’in mektupları “Eşe Dosta Selam” adıyla yayımlanacak. Hem yazdığı hem de kendisine yazılan mektuplar yer alacak bu çalışmada. Karşılıklı mektuplaşmalar olduğu için çalışması da uzun sürüyor. Orhan Kemal’in kitaplaşmamış öykülerini kitaplaştıracağım. Toplama aşamasındayım. Uzun ve titiz bir çalışmayı gerektiriyor. Bu aramalar sırasında enteresan şeyler çıkarsa da şaşırmam. Geçenlerde babamın sarı defterleri içinde Eylül 1957’de tuttuğu bir not gördüm: “Gündüz gazetesi, Eylül 100 – Ekim 150 TL.” Bir araştırmacının, böyle bir ipucu yakaladığı zaman durması imkânsız. Gündüz gazetesini buldum. Gündüz’de yayımlanan öykülerini çıkardım. “Gâvurun Kızı”, “Son Kurşun” adıyla çıkmış. “Oyuncu Kadın”, “Konya Oturak Âlemleri” diye tefrika edilmiş. “İki Damla Gözyaşı” aynı adla yayımlanmış. Fakat yazar kısmında “Türkiye’nin çok önemli, ünlü ses sanatkârı” diyordu. O öykü daha sonra İlhan Fahri Demir adıyla yayımladığı kitapta yer almış. “Son Kurşun” ve “Konya Oturak Âlemleri” de İlhan Fahri adıyla yayımlanmış.

Başka müstear ad kullanmış mı?
Işık Öğütçü: İlhan Fahri, İlhan Fahri Demir… Şimdi de Hayrullah Güçlü diye arıyorum. Birtakım gazetelerde bu adla öyküler yazmış. Babamın birisine imzaladığı bir kitap var; “İlhan Fahri, benim diğer adım” diyor. Bunları ipucu olarak oraya buraya yazmış, siz bulacaksınız. 30 yılda araştırmacılar bu kısımları hep atlamışlar. Bunlar çok daha önceden bulunmalıydı. Bir yazar dostumuz da söyledi: “Eğer Orhan Kemal bir Fransız yazarı olsaydı, üzerine bin tane araştırma kitabı çıkardı.” Sayı o kadar az ki… Yaşar Kemal de dedi: “Orhan Kemal bir Rus veya Amerikalı yazar olsaydı, bugün bütün dünya tanırdı.” Bu çok doğru bir saptama… Birtakım çelmeler, ayak oyunları, en yakın bildiği insanlar tarafından dışlanmalar. Babam reklamı seven, kendini öne çıkaran bir insan değil; gidip gazeteleri dolaşsın, “beni parlatın” desin. Kesinlikle böyle yapmaz. Ama eserleri var, görülsün istiyor. Orhan Kemal ve döneminin yazarları –ki çoğu yakın dostuydu– bir çağı kapatıp, bir çağı açtılar. Toplum olarak, o kitaplarda anlatılanların hızına ulaşıp, o dönüşümü demokratik olarak yapabilseydi toplum, Orhan Kemal ve toplumcu yazarlar çok daha başka bir konumda olur, hepsi baş tacı edilirdi. Onların açtığı yoldan pek çok yazar daha güçlü ve sağlıklı ilerleyebilirdi. Bu açıdan Orhan Kemal’in kitaplarının yurtdışında yayımlanma işinin de çok önemli olduğunu düşünüyorum. Türk edebiyatının yol açıcıları, amiral gemileri olduklarını düşünüyorum. Onların açtığı her güzergâhtan, arkadaki bütün edebiyatçılar çok rahat gider. Çünkü bunlar Türk toplumunu, edebiyatını, insanını tanıtır. Bu tanıtma, diğer yazarların da daha rahat tanınmasını getirir. Son 12 yılda aldığımız yolun, nereye gittiğimizin göstergesi kitaplarının çevirisidir.

Zamana Karşı Orhan Kemal 14  SLİDE -

TV dizileri?
Işık Öğütçü: Sinema, televizyon dünyası, kitap ayrı mecralar. Orhan Kemal’in adını duymamış, ne yazdığını bilmeyen okuyucuya-izleyiciye bir fikir vermesi açısından çok önemli. Orhan Kemal’in toplumsal hafızada tekrar yer etmesi, canlı tutulması, gündeme gelmesi, kitaplarının yeniden okunup incelenmesi için önemli bir unsur. Ben önemsiyorum. Başlayıp, bitiyor. Bu durum ailemizin parayı çok da ön planda tutmadığının bir göstergesi aslında… Diziler sayesinde merak edenler Orhan Kemal kitaplarına rahatlıkla ulaşabilirler. Orhan Kemal’i okumaya başladıklarında, hayatlarının değişeceğine inanıyorum. Orhan Kemal onları yüreğinden yakalayacaktır; ömür boyu da o dostluk ve beraberlik sürüp gidecektir. Konuştuğum pek çok kişi aynı şeyi söyler: “Kütüphanemizin en önemli yerinde Orhan Kemal’in kitapları var.” Geçenlerde 80 yaşını geçmiş bir Orhan Kemal okuru geldi, “Benim başucumda üç tane Orhan Kemal kitabı hep durur” dedi. Çok seviyorlar.

Babanızın Orhan Kemal olduğunu ne zaman anladınız?
Nâzım Öğütçü: Öyle ilginç bir soru ki… Şimdiye kadar aklıma bile gelmemişti. Bildim bileli Orhan Kemal olarak bilirim. Okul sıralarında babamın adını sorduklarında Mehmet Raşit Öğütçü derdim. Orhan Kemal’i ne zaman fark ettiniz derseniz iş biraz daha değişiyor. Orhan Kemal’i anlayabilmem kaç yaşında oldu? Babamın önerdiği İki Çocuğun Devriâlemi adlı kitabı okuduktan sonra, kendi kitaplarını okumaya başladım. Baba Evi ve Avare Yıllar’la başlayan bir süreçti. Yazarken kurguladığı konuları bizimle de konuşurdu. Zaten oradan da hazırlıklıydık. Kitap çıktıktan sonra da alıp okuyabiliyorduk. Yani Orhan Kemal’i çok eski tarihlerden beri tanıyorum.

Zamana Karşı Orhan Kemal – Eleştiriler ve Röportajlar / Hazırlayan: Işık Öğütçü / Everest Yayınları / 1. Baskı Ekim 2012 /  448 Sayfa

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.