İslam ve Modern Cihat – Loretta Napoleoni


“Ebu Musab El Zerkavi’nin zihninde bir cihat rüyası olarak başlayıp, 1990’lardaki doğuşundan bu yana pek çok isimle anılan IŞİD, büyük bir hızla büyüyerek tüm Orta Doğu boyunca sınırları değiştirecek kadar güçlü, kalabalık ve modern teknolojiyi etkili biçimde kullanan dev bir organizasyon hâline geldi. Peki nasıl oldu da şeriat kurallarını benimseyen ve dünyanın gözü önünde katliamlar yaparak adını duyuran bir oluşum, iki milyar dolarlık bir ekonomi oluşturarak, bu kadar gücü elinde toplayabildi? İslam ve Modern Cihat, dünya çapında Rogue Economics (Düzenbaz Ekonomi) ve Insurgent Iraq (Başkaldıran Irak) adlı kitaplarıyla tanınan terörizm uzmanı Loretta Napoleoni’nin zengin birikimiyle, okuyucuyu bu yapının arkasındaki gerçeklerle tanıştırıyor. İslam Devleti’nin ardındaki liderlerin ilişkileri, elde ettiği finansal güç, askeri alandaki başarıları, medyayı kullanım biçimleri ve Batı’nın bu durum karşısındaki tutumu apaçık bir biçimde anlatılıyor. Oldukça güncel bilgilerin yer aldığı bu çalışma, Fransa’daki Charlie Hebdo katliamıyla birlikte Batı dünyasında daha da yükselen İslamofobinin oluşmasında etkili olan isimleri daha yakından tanımanızı sağlayacak.” İslam ve Modern Cihat kitabından bir parça yayımlıyoruz.

Terörizmin Yeni Bir Çeşidi Mi?

Son üç yıl boyunca İslam Devleti’nin başarıları emsalsizdi. Vahşi yöntemleri ve sağlam kavrayışları sayesinde, tarihsel açıdan bakıldığında daha önce yapılamayan bir hamle olan halifeliğin yeniden inşasında başarılı olabilirler. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönem içerisinde, hiçbir silahlı grup böylesine geniş bir bölge oluşturamamıştı. Orta Doğu’daki en büyük silahlı organizasyon olan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) en güçlü zamanında bile, bugün İslam Devleti’nin hükmettiği toprak parçasının sadece küçük bir bölümünü kontrol altında tuttu. Bu başarının nedeni sıklıkla yeni terörizm türünün kuluçka makinesi olarak görülen Suriye’deki çekişmeye bağlanır.

Doğrusu Arap Baharı’ndan sonraki iç savaşı deneyimleyen ve direnişçi İslamcılarla dolu Suriye, İslam Devleti’ni 11 Eylül olayları ve Amerika’nın 2003’teki Irak istilası ile bağlayan herhangi bir ortak tema düşüncesini reddetmek için elverişli bir öykü sağlar. Batı kesimi ve dünyanın tümü çaresizce Irak ve Suriye’nin yaşamakta olduğu korkunç dönemin tarihi bir örneği olmadığı ve Orta Doğu’daki güncel olaylardan sorumlu olmadıkları fikrine sarıldı. Bu yüzden, El Kaide’nin Afganistan’daki düzensiz kuvvetlerinin ya da El Zerkavi’nin Irak’taki intihar ordusunun aksine İslam Devleti; muazzam bir gelir elde edebilen, büyük ve modern bir orduyu komuta eden ve bütünüyle eğitimli askerlere parasal kaynak sağlayan bir organizasyon, yeni bir tür olarak tasvir edildi. Bunların hepsi doğru. Doğru olmayan şey onun genetik özelliklerinin emsalsiz ve yeni oluşuydu.

Şüphesiz İslam Devleti, Taliban veya El Kaide’den farklı olarak kısmen Suriye’deki petrol sahaları ve elektrik santrali gibi kazançlı mülkleri topraklarına katması sayesinde muazzam bir gelire ulaştı. Wall Street Journal’ a göre sadece petrol ihracatı günlük iki milyon dolarlık bir kazanç sağlıyor. Buna ek olarak kontrol altına aldıkları bölgenin içerisinde, çoğu Suriye’nin Türkiye ve Irak ile olan sınırı boyunca kârlı kaçakçılık güzergâhlarından transit bir şekilde geçerek sınırın öbür yanına nakledilen silah satışı, diğer askeri ekipmanlar, genel ürünler gibi emtialar satan işletmelerden vergi topluyorlar. Organizasyonun ticari zekâsının sadece Taliban ile değil, diğer tüm silahlı organizasyonlarla karşılaştırıldığında olağanüstü olduğu İslam Devleti’nin “yıllık kar zarar tablolarının” ve “faaliyet raporlarının” kazara ortaya çıkması neticesinde kesinleşmiş oldu. Her intihar görevi maliyetine varana kadar hazırlanmış ve en ileri hesaplama tekniklerine göre derlenmiş ayrıntılı gelir-gider hesaplarından hareketle rapor, çok uluslu büyüyen ve başarılı bir bütçeyi gözler önüne serer.

İslam Devleti’nin terör kuruluşu olarak işlev görme yeteneği, ne onun parasal servet oluşturmaktaki kapasitesi, ne de Musul Barajı gibi stratejik yerlerin önemini kavrayışından ötürüdür. 1990’lı yılların ortalarında, CIA’ye göre Filistin Kurtuluş Örgütü 8 milyar dolar ile 14 milyar dolar arasında bir birikime ulaşmıştı. Açıkçası bu o dönemdeki gayri safi milli hasılası 6 milyar dolar olan Bahreyn’den, 10.6 milyar dolar olan Ürdün’den ve 6.5 milyar dolar olan Yemen’den daha büyük bir rakamdı. Tahmini serveti 2 milyar dolar olan İslam Devleti’nin, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün servetine ulaşması için daha çok yol kat etmesi gerekir.

İslam Devleti’nin geçmişteki silahlı organizasyonlardan üstün geldiği yerler, askeri hüneri, medyayı manipüle edebilmesi, sosyal programlar ve hepsinden önemlisi uluslaşma amacıdır. Silahlı organizasyonlar tarafından üstlenilen bu programların içindeki güç algılanan avantajlar genetik bir mutasyon hissi vermez, eski terörizm modeli üzerindeki bir reform izlenimi uyandırır. Doğrusu bu gelişimler, İslam Devleti’nin Soğuk Savaş sonrası hızla değişen ortama ayak uydurma yeteneğinden kaynaklanır.

Geçmişte, terörist eylemler devletin güçlü ordularınca muhafaza edilen küçük bölgeler içinde sınırlandırılırdı: FKÖ, İsrail askeri mekanizmasıyla mücadele etti; İrlanda Cumhuriyet Ordusu, İngiliz askerleri ile. Sadece iki süper gücün temsili savaşa kaynak sağlamayı göze alabileceği bir ortamda, direnişçi organizasyonlara duyulan bölgesel istek, devlet sınırlarını destekleyen Soğuk Savaş ortaklıkları sayesinde zorunlu olarak sınırlandırılmıştı. Bugün, terörizme sağlanan devlet destekleri ile dolu, değişen ittifakların yaşandığı çok kutuplu bir dünyada faaliyet gösteriyoruz. Dolayısıyla İslam Devleti Halifeliği, çeşitli devlerin sağladığı finans desteği ile mezhep savaşları vasıtasıyla elde ettiği geniş bölgenin içinde oluşturmayı başardı. Böyle yaparak, Şii milislerin ve Kürt peşmergenin yanı sıra hepsi çeşitli cepheler ile meşgul olan Suriye ve Irak ordusu, İslami cephe, cihatçı grupların oluşturduğu koalisyon ve Suriyeli muhalifler gibi birden fazla düşmanla karşı karşıya geliyordu. Bu ayırt edici özellik kilit noktasıdır ve İslam Devleti’nin Orta Doğu’nun tümü gibi fazlasıyla geniş alanlardaki modern sınırların parçalanması tehdidinde bulunan ve daha önce hiçbir silahlı organizasyonun gerçekleştiremediği fetih savaşını sürdürmekte nasıl başarılı olduğunu açıklar.

İslam Devleti’nin Batı medyasının yanlış bir şekilde El Kaide için bile şaşırtıcı diyerek haberleştirdiği modern dönem öncesinden kalma barbarca şiddet gösterilerine eğilimi vardı. El Kaide’nin 11 Eylül olaylarının arkasındaki kötü şöhretli beyni Halid Şeyh Muhammed, 2002 yılında Wall Street Journal muhabiri Daniel Pearl’ü, başını keserek idam etmekten sorumlu kişiydi ve bu türden acımasız bir cinayetin dünyada ilk kez yayınlanmasına El Kaide’nin kendisi sebep olmuştu. Pearl’ün idamını 2004 yılında Ebu Musab El Zerkavi’nin grubunun boyunduruğu altındaki Nicholas Berg’in başının kesilerek idam edilmesi izledi. Aynı yıl yanan bedenleri Fallujah Caddesi boyunca sürüklenen dört Blackwater paralı askerine kurulan pusu, çoğu insana göre kötülüğün en iğrenç sunumuydu. Ne yazık ki İslam Devleti’nin şiddet içerikli eylemleri aynı düzeyde değildi.

Dolayısıyla terörle mücadelenin küllerinin arasında, Soğuk Savaş sonrasındaki çevrenin içerisinde İslam Devleti kendini yeni bir terörizm türü olarak değil ama kendi eski hâlinin mutasyonu olarak yeniden ortaya sürdü. Onun başarısı, içinde globalleşmiş çok kutuplu bir dünya, modern teknolojinin sağladığı güç, pragmatik bir uluslaşma girişimi, Orta Doğu’nun ve Müslüman göçmenlerin psikolojisine dair derin kavrayış ve Batı’nın 11 Eylül saldırısına verdiği yanıtın Orta Doğu’nun bir kısmını on yıllık bir mezhep mücadelesinin içine çeken birçok faktörün tek bir noktada birleşmesinden kaynaklanır. Bu gerçekleri görmezden gelmek, yanıltıcı ve yüzeysel olmanın dışında tehlikelidir. Terörizme karşı savaşta, “düşmanını tanı” en önemli vecize olarak yerini korur.

Modern Cihat

İslam Devleti’nin boyunduruğu altında Orta Doğu’nun istikrarsızlaştırılması bizi bir dizi saçmalık ve çelişki ile uğraşmaya zorlar; 2014 yazında İsrail ile olan çatışmalarında Filistinlilere İran ve Suudi Arabistan’ın desteği; İran ve Suudi Arabistan’ın halifeliği sona erdirme ihtimalini tartışmak amacıyla gizli toplantılar yapması; Başkan Obama’nın Batılı ülkelerden ve Arap ülkelerinden oluşan büyük koalisyonun desteği ile BM talimatı olmaksızın İslam Devleti’nin Suriye’deki kalelerini bombalama kararı. Belki de tüm bunların arasındaki en büyük saçmalık, bu silahlı ve görünürde gerici olan isyancıların ulus yaratma meselesinde Amerika’ya kıyasla daha başarılı olmasıdır.

Amerika Birleşik Devletleri, Vietnam’dan beri, yarım yüzyıldan uzun bir süredir neredeyse durmaksızın savaş içerisindeydi. Bu durum Amerika’nın kendi sözleri üzerine gerçekleşti; demokrasiyi yaymak. Tam ölçekli bir istila ve işgalden, kontrgerilla harekâtına ve vekil savaşlara kadar çeşitlilik gösteren tekrarlarla dolu bir savaş döneminin ardından Amerikan ordusu özellikle Irak’ta umut verici sonuçlardan daha azını sahneye koydu. Amerika’nın Musul’u ele geçirdiğini ve cihat yanlılarını yok etmek için yeniden istila ettiğini nasıl unuturuz? Felluce için iki kere savaşıp ağır kayıplar verdiler. Nihayet, Bush ve Blair’in orduları Irak’tan çekilince, eve “zafer kazanmış” olarak döndüler. Oysa bu satırlar kaleme alınırken, iki şehir de halifeliğin yönetimi altındadır.

Amerikan ordusuyla tam bir zıtlık içerisinde İslam Devleti ileri teknoloji propagandası ve baştan çıkarıcı miti ile terörist taktikleri kullanarak başarılı bir fetih savaşı yürüttü, cihat başlığı altındaki bir kutsal savaş. Amerika’nın son elli yıldaki birçok başarısızlığının da belirttiği gibi, eğer askeri üstünlük zaferi garanti edemiyorsa askeri başarının anahtarı başka bir yerde yatıyor olmalıdır.

Her iki ordu da daha büyük bir amaca dayandırarak tüm davranışlarını meşrulaştırdılar. Cevaplamaktan kaçınılan soru şudur: Orta Doğu’da büyük bir kutsal savaş başlatmak çok uluslu Batı tarafından pazarın sömürgeleştirilmesinin yolunu açmak için süreç içerisinde oluşturulan “demokrasi yayma” arzusundan daha büyük bir motivasyon mu sağlıyor? Son on bir yıl içerisinde gördüklerimize dayanarak bir yargılamada bulunursak, anlaşılan o ki doğru cevap evettir. Eğer El Bağdadi’nin kutsal savaşı hakikaten de Batıdaki demokrasinin ihracatından daha güçlü bir motive edici ise, ne tür bir mücadele yürüttüğünü anlamak zorunlu hale gelir.

loretta_napoleoni

İki Cihat

Muhammed Peygamber’in ölümünden sonra Ulemalar (din âlimleri) tarafından geliştirilen cihat, aslında Kuran öğretiminin ayrıntılandırılmasıydı. Yedinci yüzyıl âlimlerinden El Kâtip El Bağdadi iki tip cihat olduğunu yazmıştır: Çoğunlukla manevi bir boyutu olan, her bireyin kendi nefsiyle, arzularıyla savaştığı “büyük cihat” ve düşmanla fiziksel mücadele ifadesinin bulunduğu “küçük cihat”. Burada bizi ilgilendiren şey ikincisidir. Çünkü büyük cihat olduğu gibi kalırken, yüzyıllar içerisinde evrim geçiren küçük cihattır.

Avrupa, Asya ve Afrika’daki Müslüman imparatorlukla en parlak çağlarında formüle edilen küçük cihat düşüncesi muhteşem bir maneviyatla aksettirildi. O müminlerden oluşan topluluğu korumanın bir yoluydu. Dahası bu dönemdeki din âlimleri küçük cihadı savunma ve taarruz olarak ikiye ayırdılar. Savunma bazlı küçük cihat, İslam’ın savunulması adına topluluktaki tüm üyelerin silaha sarılma zorunluluğunu kapsadı. Öte yandan taarruz bazlı küçük cihat sadece halife tarafından açıklanabilirdi. Bu cihadın amacı İslamı korumak değil onu yaymaktı. İslam Devleti’nin sürdürmekte olduğu cihat bu kategorilerde yer alır.

Halife mücadele etmeye hazır yeterli savaşçıya sahip olduğu sürece, vatandaş savunma bazlı cihat içinde görevlendirilmekten muaf tutuldu ama daha fazla askere ihtiyaç duyulduğunda, gerçek Müslümanlar onların ruhani ve siyasi liderlerinin çağrısını görmezden gelemezlerdi. Bu kaide bugün de geçerliliğini korumaktadır. Buradan hareketle El Bağdadi, Muhammed Peygamber’in meşru halefi olarak addedildiği kadar, sadece fetih savaşı başlatma hakkına değil, aynı zamanda tüm Müslümanların halifeliğe göç etmelerini talep etmenin yanı sıra, bu savaşa katılmalarını talep etme hakkına da sahipti. El Bağdadi halifeliği ilan ederken, “İslam’ın yuvasına göç etmek bir vazife olduğu için İslam Devleti’ne göç edebilecek olanların göç etmesi gerekir,” şeklinde bir ifadeye başvurdu.

Bu konuşmayı modern Halifeliğin gelişinin diğer tüm cihat yanlısı organizasyonların veya yöneticilerin otoritelerinin zayıflaması izledi. Potansiyel olarak İslam Devleti diğer tüm Müslüman hükümetlerin meşruiyetine meydan okuduğunu ifade eder çünkü halifenin otoritesi onlar üzerinde etkilidir. Halifeliğin hem Müslümanlar üzerinde hem de dünyanın geri kalanında yarattığı tehlike üzerine değerlendirmede bulunurken, bu bakış açışı bir kenara bırakılmamalı. Doğrusu Başkan Obama’nın 2014 yılının Eylül ayında Nato çatısı altında çeşitli Müslüman ülkelerle birlikte düzenlediği büyük koalisyonun görevlerinden biri İslam Devleti’nin alandaki bölgesel büyümesinin önüne geçmektir.

Cihat yanlısı sohbet odalarında ve Twitter mesajlarında İslam Devleti’nin destekçileri, Amerika’nın ve İngiltere’nin başlarının kesileceklerinden haberdar oldukları rehinelerin serbest bırakılmasına yönelik bir anlaşmaya varmama yönündeki stratejilerinin halk arasında korku uyandırmayı amaçladığını ileri sürerler. Böylesi bir korku fitillenir fitillenmez, 2003’te olduğu gibi, içeride askeri hareketi destekleyen politik bir ortamın yaratılmasına sebep olabilir. Ne var ki bu sefer kuşatma bölgedeki Batılı müttefikleri yani Suudi ve Körfez devleti elitlerini hakikaten de bu ulusların içerisinde devrim duygusunu harekete geçiren Halifeliğin ihtilalci bildirisinden korumayı amaçlar.

İslam imparatorluğu önemini yitirirken, “küçük cihat” söylemine zamanın ihtiyaçlarına uyum sağlamış yeni anlamlar yüklendi. İkinci Haçlı seferlerinde Frenklerin sert şiddetiyle karşı karşıya kalan Mısır ve Suriye sultanı Selahattin Eyyübi küçük cihat kavramını yeniden tanımladı. İslam’ın temel manevi kaynakları, başarılı bir yeniden fethetme mücadelesi yolunda onun destekçilerine canlılık kazandırdı.

Yirminci yüzyılın başlarında, Selahaddin’in cihat hatırası Orta Doğu’daki Avrupa’nın sömürgeci güçlerine yönelik verilen bağımsızlık mücadelesinde devreye girdi. İngilizlerin Mısır’daki hâkimiyetleri sırasında Müslüman Kardeşlerin kurucusu Hasan el-Benna İngilizlerden tam bağımsızlık elde etmek için verilen savaşta, sömürge karşıtı mücadelede cihadı yeniden biçimlendirdi. Birkaç on yıl kadar sonra, Mısırlı entelektüel Seyyid Kutub, cihadı devrime, bir rejim değişikliği aracına dönüştürdü.

1950’li yılların sonlarından itibaren, modern cihadın gerçek anlamı üzerindeki tartışma üç tanımlayıcı kavram etrafında döndü: Haçlı Seferleri’ne karşı çıkma, sömürge karşıtı mücadele ve devrim. İslam Devleti tüm bunları küçük cihada yeni bir tanımlama getirmek amacıyla kendine özgü bir şekilde birleştirdi; uluslaşma cihadı. El Bağdadi halife olarak hitap ettiği törende, “İslam Devleti’ne Müslüman akını,” şeklinde bir beyanda bulundu. “Bu sizin devletiniz… Bu benim size önerimdir. Eğer Allah isterse, önerime bağlı kaldığınız takdirde Roma’yı ve dünyanın geri kalanını fethedeceksiniz.”

Batı kültürünün aleyhindeki karşı yönlü haçlı savaşı ve Orta Doğu’daki çıkar, El Bağdadi tarafından başlatılan geleneksel bir fetih savaşına zemin hazırladı. Diğer bir yandan fethedilen bölgelerde ulus yaratmak rejim değişikliğini de gerektiriyordu ama bu modern cihadı özellikle Müslümanlar arasında güçlü kılan şey, nispeten kısa bir süre içerisinde ciddi anlamda uluslaşma hedefinde yol almış olmasıdır.

Cihadın Coğrafyası

El Kaide, Halifeliğe yakın bir yapı oluşturmadı ve hiçbir zaman uluslaşma süreciyle etkin bir şekilde meşgul olmadı. Kafası daima Amerika’ya saldırı planlamakla meşguldü. New York Times ile online olarak söyleşi yapan ve ismini Ebu Ömer olarak veren bir İslam Devleti savaşçısı, “El Kaide bir organizasyon ve biz bir devletiz,” şeklinde bir söylemde bulundu.97 Bu ifade, iki silahlı grubun birçok Müslüman’ın gözündeki rolünü ve her birinin takındığı görevi çok iyi bir şekilde özetler.

Bu analize göre, Halifelik kurumu Batı’ya ve onun arkadaş canlısı elitlerine hizmet eden jeopolitik düzenin varlığını tehlikeye atan bir aparkat ile Amerika’nın Orta Doğu’daki müttefiklerini devirmek noktasında tehdit oluştururken, 11 Eylül de Batı’nın yüzüne atılmış olan bir yumruktur. Bu Batılılara şaşırtıcı gelebilir ama Orta Doğu’yu idare edenlere öyle gelmemeli. 11 Eylül’den kısa bir süre sonra istihbaratın başındaki Suudi General, İngiliz Gizli İstihbarat Servisi’nin başındaki isim olan Richard Dearlove’a, “11 Eylül, Batı için önemsiz, ufak bir iğneleme. Orta vadede bir dizi kişisel trajediden daha fazlası değil. Bu teröristlerin istediği şey Suudi Kraliyet Ailesi’ni yok etmek ve Orta Doğu’yu yeniden yaratmak,” dedi ve bu tahmin gerçekleşecek gibi görünüyor.

Antik konseptleri bugünkü şartlar altında yeniden düzenleyerek bir cihat yanlısı organizasyonun Orta Doğu’daki yapılanmaya meydan okuması an meselesiydi. Silahlı bir grubun, nihai Müslüman ütopyasını, yani yeni Halifeliği fiziksel anlamda geliştirmeye başlaması ve onu milyonlarca Sünni’ye modern propaganda araçlarının kullanımı sayesinde gerçeğe dönüştürülebilir bir harekât planı olarak sunması da an meselesiydi. Çoğu Müslüman’ın gözünde İslam Devleti, ondan önceki gruplar gibi on yıllar süren yozlaşma, adaletsizlik ve kötüye kullanmanın sonucundan başka bir şey değildi. Ama İslam Devleti kendinden öncekilerin aksine, yakın zamanda oluşan çok kutuplu jeopolitik çevreye uyum sağladı ve bölgede yaşayan nüfusa karşı fayda sağlayan bit tutum üstlendi.

İslam Devleti’nin yerel konulara olan duyarlılığı daima onun çekiciliğinin bir parçası oldu. Bu durumla zıt bir şekilde, El Kaide daima yurt dışında hareket eden bir dış odak olarak algılandı. 2010 yılında El Bağdadi’nin Irak El Kaidesi olan grubun ismini Irak İslam Devleti olarak değiştirmesi, kuşkusuz bu algılamanın etkisini yok etme çalışmasının bir parçasıydı. Doğrusunu söylemek gerekirse El Kaide’nin Orta Doğu’dan gönderilmesinin nedeni organizasyonun ikisi de tümüyle çoğu Müslüman için önem atfetmeyen Suudi bir milyarder ve Mısırlı bir entelektüel tarafından işletilmesi değil daha ziyade Orta Doğu’nun dışında cihat etmeyi tercih etmesi sebebiyleydi.

Müslüman âlemi için 11 Eylül olayları, zaten Orta Doğu’daki yaşamın gündelik zorlukları, mülteci kampları, yozlaşmış Arap siyasal sistemindeki adaletsizlikler bir yanda dururken, uzaktaki düşmanların toprakları üzerinde ikinci bir cephe açtı. Dahası 11 Eylül, az sayıdaki cihat yanlısı topluluk tarafından onaylanan bir saldırıydı. Orta Doğu’daki bazı insanlar İkiz Kuleler’in çöküşünden memnun olmasına rağmen, bölgesel mutabakat bu tür taktiklerin iyi sonuçlar doğurmayacağı üzerineydi. Böylesi uzak bir coğrafyada savaşmak, sanıldığının aksine, Orta Doğu’da korkunç sonuçlara sebebiyet verilebilirdi ve doğrusu öyle de oldu.

Geriye dönüp bakıldığında böylesi uzak yerlere saldırmanın anlamsızlığı ortadadır ama diğer cihatçı organizasyonlar güçlükle iki yakasını bir araya getirirken, Usame Bin Ladin 11 Eylül olaylarını tezgâhlaması ile birden servet elde etti. Günümüzde durumlar daha farklı. İslam Devleti, İslamiyet’in tarihi toprakları üzerinde halifeliği idare ederken, El Kaide’nin tarihi çekirdeği yıkıma uğratıldı. Bin Ladin öldü ve onun kurduğu organizasyon genel cihatçı bir simgeye dönüştürüldü.

El Bağdadi’nin Suriye’de ve Irak’taki uluslaşma çabasının konumlandığı yerden dolayı güçlü bir çekiciliği vardı. Coğrafya İslam için daima hem dini hem politik olarak önem taşıyordu. Bir CNN belgeselinde Türkiye’nin Hatay kenti civarındaki güney sınırının öbür tarafındaki kaçak yollarla Suriye’ye girmiş yabancı savaşçılardan biri bu adamların bir kısmının ülkeye bu yollarla giriş yaparken neler hissettiklerini açıklar. “Birçoğu için karşı tarafa geçmek dinsel bir deneyimdir. Çitlere ulaştıklarında diz çöker, haykırır ve kendi ailelerinden daha kıymetli bir şeyle henüz karşılaşmışçasına ağlarlar. Bu toprağın, Suriye’nin Allah’ın hükmünün meydana geleceği yer olacağına inanıyorlar.”

Geçmişteki halifeliğin İslam Devleti’nin kontrol ettiği bölge üzerindeki etkisi bugünlere kadar geldi, bu görkemli kültürün dağılmasından yüzyıllar sonra, Orta Doğu üzerinde ve Batı Afrika’da ortak bir dil varlığını sürdürür. Aynı şekilde halifeliğin düşüşü yüzyıllarca süren fetih savaşlarını ve aşağılamayı teşvik etti ve Müslüman nüfusun kimliğinde ve onurunda derin yaralar açtı. Avrupalılar bu tarihi ve antik bölgenin haritasını yeniden çizdiklerinde, bu yaralar tekrardan açıldı. 11. yüzyıldan beri tekrar ve tekrar, Müslümanların yeniden doğuş için yaptıkları her hareket, Halifeliğin eski sınırlarını yeniden yaratma hayalini besliyordu.

Aynı zamanda coğrafya, hem El Bağdadi’nin hem de El Zerkavi’nin cihat görüşünün şekillenmesinin dışında, yakın zamandaki çoğu Selefi hareketin radikalleşmesinin de esas nedenidir.

Bu radikalleşmeyi tetikleyen şey 1994 yılında Ürdün hükümeti ile İsrail arasında imzalanan sıra dışı barış anlaşmasıdır. Mutabakat, İsrail’in Halifeliğin bir parçası olarak göz önüne alınan topraklarda var olma hakkına dair yasal bir onaylamayı temsil eder. Anlaşmanın imzalanması cihat yanlısı organizasyonlar için büyük bir dönüm noktası oldu ve anlaşma Ürdünlü El Tevhid grubunun da aralarında olduğu gizli kapaklı Selefi organizasyonlardan oluşan yeni bir dalganın doğuşunu tetikledi.

*Bu okuma parçasının yayını için Altın Bilek Yayınları’na teşekkür ederiz.

1 Yorum

  1. Ahmet Işık

    Sorun .islami düşünce ve kültüründe yeniden bir yapılanma.ronesans anlayışı ile biat geleneğinin rafa kalHdırılması olmalıdır.EVREN içinde bulunan tüm varlıklar değişime .yeni jenerasyonlara yerini terk etmek mecburiyetinde ise inançlar meshepler yönetim şekilleride bir moda gibi .toplumlar da varlığını uzun süre devam ettirebilmesi için modern hayata bilime.sanata uygun yonde değişime mecburdur .Aksi takdirde tarih sahnesinden acılarla silinmeye mahkumdur. HAYATTA EN HAKİKİ MÜRŞİT İLİMDİR. ATATÜRK .TÜRKİ0YENİN VE İSLAM DÜNYASININ YOL HARİTASINI ÇİZMİŞTİR. YOLDAN ÇIUKAN MUTLAK DUVARA ÇARPAR.

    Cevapla

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.